.

Yazarın arşivi

“Ayaklarım çıplak,” diyor, belki demiyor. “Bir kadın vardı,” diyor, “Ve hızla çarptım kapıyı,” diyor “Ve çıktım,” diyor. “Ve yürüdüm,” diyor, “Ayaklarım çıplaktı,” diyor. “Yağmur vardı,” diyor, sonra “Yoktu,” diyor, sonra “Yağmur yoktu,” diyor, sonra “Rüzgar vardı,” diyor, sonra “Rüzgar yoktu” diyor, susuyor, sonra “Yağmur vardı ama rüzgar da vardı,” diyor. “Sonra aralandı biraz bulutlar, güneş vardı sanki,” diyor. “Bi’ kaldırdım başımı,” diyor “Güneş yoktu sanki,” diyor, “Ama oradaydı” diyor, “Yağmur hemen önündeydi güneşin” diyor, “Bazen arkasında……..

………….hayat bazen iyi bir Kırmızı Ev Boyayıcıları parçası kadar ağır, gerçekten ağır… ritimsiz, gerçekten ritimsiz… Ve bazen hiç olmak istemediğin bir şehre sığınmak zorunda bırakacak kadar imansız… Örümcek Büyükannenin oğullarının önünden geçen bir patikada yürümek kadar tekinsiz, çok tekinsiz, salt tekinsiz…  Golfstrim’in sıcaklığı ve devasa sardalye sürülerinin varlığı kadar şüpheli…

Bazen cümleler başlar sonra biter, arası uzun bir boşluk…

K.

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

 

Geçmiş zaman şimdiki zamana dönüşüyor inatla.

Hep yaptığım gibi saat bir civarında okulun arka duvarından atlayıp tren yoluna girdim. Eve gitmenin en kısa yolu buydu ama bu gerekçeyi ananeme bile yutturamazdım. Kalınca, düz bir osuruk ağacı dalının ortasındaki pamuksu dokuyu sert bir telle boşaltıp, bahçede yaktığım ateşte sertleştirerek yaptığım pigme çubuğumla, cebimde kalan son çitlembik cephanesini de tren yolunun kenarındaki çeşitli hedeflere atıp tükettim. Cephane olarak kullandığım çitlembikleri toplayabileceğim ağaçlar sadece tren yolu kenarında vardı. Uçları cebimi delmesin diye kâğıda sarılmış 12’lik iki inşaat çivisi cebimdeydi. Biri hafif paslıydı ama diğeri çil gibiydi. İkisini de tren rayının üstüne koyup, çitlembik ağacına çıktım. Tren gelene kadar iki cep cephane topladım. Tren gürültüyle geçti. Bayrak kırmızısı ve krem rengine boyanmış banliyö treniydi. Yük trenleri çok seyrek geçiyordu ama çivileri yassılaştırma oranları aynıydı. İkisi de pırıl pırıl parlıyordu. Hafifçe ısınmışlardı. Bir tanesinin ağız kısmında pek de istenmeyen bir kalınlık kalmıştı, çakı olabilmesi için bir daha raya koymak gerekecekti. Öbürü tam istediğim gibiydi, harika bir çakı olacaktı. Çakı kabzalarını da osuruk ağacından yapıyordum. Kullanışlı ve kötü kokulu bir ağaçtı.
Eve geldim. Annem komşuda, ananem nöbetteydi. Önlüğümü çıkarttırıp kolumdan çekerek sofraya oturttu. İştahsız çocuk muamelesi yapmayı seviyordu,” biz ekmeği üçe böler, birini zeytin, birini peynir, diğerini de ekmek niyetine yerdik,” diye anlatırdı. Dua eder gibi, “İnşallah siz öyle günler yaşamazsınız,” derdi. Sonra dedemin şehitlik haberini nasıl aldığını anlatırdı. Acıklı bir hikâyeydi. Uzun yaşadı, uzun öldü.
Domates salatası çok güzeldi. Domates çekirdekleri berrak ve durgun bir denizin kıyısında parıldayarak göz kırpan küçük çakıl taşları gibi zeytinyağının içine dağılmıştı. Etraflarında kırmızıya çalan küçük adacıklar oluşmuştu. Babam evde olmadığı için ekmeğimi banarak yedim, yanında zeytinyağlı çalı fasulye vardı. Aşırı lezzetliydi. Akşam yatağa dönüşmek üzere yorgan, çarşaf ve yastığımdan oluşan, rulo yapılıp divanın duvara değen kısmına yaslanmış kütleye sırtımı dayayarak en az domates salatası kadar lezzetli ıssız ada romanımı okumaya başladım. Ortalarına gelmiştim, batan gemiden kurtulanların ana besin kaynağı ekmek ağacı meyvesiydi. Gözümde hep bildiğimiz francala ekmek görüntüsü oluşuyordu. Öyle olmadığını biliyordum. Sokakta çocuk sesleri yankılanmaya başladı. Öğlenciler de dağılmıştı. Sokağa çıkmak üzere kitabı bırakıp fırladım. Yağmur başladı. Bir haftadır böyle oluyordu. Akşam ezanı okuduğunda tüm mahalle eve girerdi, girmemekte direneler için “evli evine, köylü köyüne, evi olmayan sıçan deliğine” tekerlemesini kıskançlık barındıran bir neşeyle söylerdik. Yağmur dindiğinde çıkmak için yine çok geç oldu. Bu yağan yağmurun isminin kırkikindi olduğunu o gün öğrendim. İşte tam o anın sonrası geçmiş zaman. Grisi bol, siyahı doygun bir Bresson fotoğrafı gibi.
Sonra da bir sürü şey oldu, ağaçlar, dumanlı şeyler, hafif esen rüzgarlar, uzun yağmurlar ve saçları omuzlarına aysız bir gecenin karanlığı gibi dökülen kadınlar…
Bellek kırılganlaşıyor olmalı geçen zamanla.
Zaman tıpkı terk edilmiş ahşap bir kulübenin imgesi gibi, hayatındaki ilk kadının yitişi gibi, bir alabalığın şarabı sevememesi gibi, istemsiz bir ereksiyon gibi, sertleştiriyor belleği.
Kırılganlık sert olanın değil, sertleşmiş olanın inceliği…

K.
İri bir alabalık turtası dilimi
adına

yiten bir anı gibi

seher göğünde

solgun ay.

K.

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Yağmuru ve kadınları hep çok sevmişti. Belki de, ikisine de çok uzak olduğundan ama bu durum bir cümle önceki gerçeği hiçbir zaman değiştirmedi.

Dünyanın başka bir yerinde, başka bir devirde, sıcak bir masada ve henüz soğumuş bir denizin kenarında oturan bir başka adam ise -tıpkı onun gibi- yağmuru ve kadınları hep çok sevmişti. Tek kişilik masasında, pes sesli bir kadının söylediği içinde gökyüzü, yalnızlık ve yıldızlar geçen şarkıyı dinlemekteydi. Kendini o anda en yakın hissettiği şey, “acaba içinde peynir var mı?” diye düşündüğü cevizli ve koyu pembe renkli, yarısı boşalmış ezme tabağıydı. Bu durum okumakta olduğunuz paragrafın ilk cümlesindeki gerçeği değiştirmedi -zaten değiştirmesi de beklenemezdi. Ezme’nin içinde peynir olup olmadığını merak etmesinin tek sebebi, damağında hissetmek istediği o ezici acı duygusunun garip bir asit ekşisiyle gölgelenmiş olmasıydı ve bütünüyle iyi niyetliydi. En az yalnızlığı kadar.

Gökyüzü ve yeryüzü aynı renk olduğunda kaybedeceğiniz ilk şey uzamdır. Uzamı yitirdiğinizde zamanı yitirmemek için çok zamanınız kalmamış olabilir ve genellikle öyle olur. Zamanı kaybetmemek için uzamı geri istersiniz, bu sizin hakkınızdır. Böylesi durumlarda size uzamı geri getirebilecek tek şey artık hatırlamakta zorlandığınız süredir çiğnemekte olduğunuz tütün sayesinde iyice koyulaşmaya başlamış olan tükürüğünüz olabilir.

Bu kadar yüksekte ve kuzeyde, göz alabildiğine uzanan ıssızlığı kaplayan derin kar katmanının geceyi satene bürüyen o acayip şarkıya esin olamayacak kadar acı verici olması, herhangi birinin yağmuru ve kadınları sevmesi kadar doğaldı. Artık beyazın, zamanın ve uzamın yokluğuna düşmüş adama varlığını hatırlatan tek şey damağında hissettiği tükürmedikçe yoğunlaşan tütünün acısıydı. Ağzında yoğunlaşan bu acıya bir kadının satene sarılması gibi sarılmıştı. Gücünün sonuna yaklaştığını hissettiğinde ağzındaki o yoğunlaşmış acıyı tükürdü. Deneyimleri ona yeterince yoğunlaşmış bir tükürüğün ki çocukluğunda en uzağa işeme ve tükürme yarışmalarını genellikle o kazanırdı, en azından on metre ileri gideceğini söylüyordu. Kör bir bıçağın tene değmesi gibi, tende açılmış eski bir yaranın tazelenmesi gibi, tükürdü.  Sonsuz beyazı yok eden tükürüğüne, zamanda ve uzamda açtığı birazdan onu yutacak olan solucan deliğine, bakakaldı. On metre kadar yürüdü, uzamı geri aldı, oturdu, dondu.

Kütükten yapılma küçük kulübesinden çıkmadan önce harladığı ateşe bakılırsa sadece üç saattir yoktu.

1800’lerin ortasıydı…

K.

Köpoğlu, ezme, rakı, rakı

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

1.

Recep beyin emekliliğine üç yıl kalmıştı ve yaklaşık üç saattir araba kullanıyordu. Hasene hanımla yirmi beş yıldır evliydiler, iki çocukları olmuştu, ikisi de erkekti;  ön koltukta kocasının yanında oturuyordu. Büyük oğulları Mert şehirde kalmıştı, mühendislik okuyordu ve finallere çalışması gerekiyordu, ikisi de gurur duyuyordu oğullarıyla. Arka koltukta bez spor çantaları, ağzı büzülüp kapatılmış çok sayıda naylon poşet ve bir küçük hostes bavulunun oluşturduğu yığının yanında oturan küçük oğulları Can’dı ve hayatından pek de memnun görünmüyordu. Bu yıl ilköğretimi bitirmişti, yeni öğretim yılında liseye başlayacaktı ve artık büyüdüğünden çok emindi, üç aylık yazlık tatilini bir tür hapis olarak görmeye başlamıştı, yakışıklı sayılırdı ama sevgilisi yoktu ve hemen her konuda doğruluğundan şüphe etmediği fikirleri vardı.

Hasene hanım yaklaşık bir haftadır bu taşınma işiyle uğraşıyordu. İkinci kez satın alınmaması için yazlığa götürülmesi gereken hayati eşyaların poşetlenmesi ve sürekli olarak unutulmuş bir şey olmaması için bu eşyaların zihinsel bir çabayla hatırlanması gibi zor bir iş yapıyordu. Yılda iki defa kullanmak zorunda olduğu zihinsel kapasitesini bu yoğunlukta kullanmak yüzünde düşünceli bir ifade biçiminde, hayatında ise dikkat dağınıklığına bağlı sakarlık olarak görünür hale geliyordu. Aile fertlerine ilk başlarda sevimli gelen bu geçici sakarlık bir haftaya yayılan hazırlık boyunca sürdüğü için hafif hafif sinirsel bir gerginliğe dönüşmek üzereydi. Kız olgunlaşma enstitüsünü bitirmiş ve şu anda bir iki kalıp dışında unuttuğu bir Fransızca ve özellikle evliliğinin ilk yıllarında çok işine yarayacak olan dikiş ve ev idaresi eğitimi almıştı. Okul biter bitmez Recep beyle evlenmiş ve tüm hayatı boyunca iyi bir anne olmaya çalışmıştı, bunu da başarmıştı, gerçekten iyi bir anneydi, çocuklarını ve kocasını eski bir alışkanlık gibi seviyordu.

Recep bey evlendikleri yıl bir tanıdık vasıtasıyla Tapu İdaresine memur olarak girmiş, rahmetli babasının deyimiyle, “sırtını devlete dayamış” ve kendini kurtarmıştı. Babası ertesi yıl “kafası rahat” bir şekilde ölmüştü. Recep bey ilk birkaç yılsonunda işine iyice alışmış, iş arkadaşlarıyla kaynaşmış ve uzun yıllar içinde, bir ev, bir yazlık ve iyi bir araba alacak kadar para kazanmış, çocukları zorluk çekmeden okumuştu. Bu bolluk dönemi 1984 yılında bütün tapu dairelerine kamera sistemi yerleştirilmesiyle ciddi bir sekteye uğramıştı, recep beyin kendi deyimiyle o yıldan sonra “memur maaş”ına talim edecek kadar kötüleşmişti durumları. İyi bir babaydı.

Hasene hanımın en güzel yaptığı şey bir tür zeytinli ekmekti. Aile ve yakın çevrelerinde ‘zeytinli’ olarak adlandırılan bu ekmek, ekmek olmaktan öte iyi bir börek gibi ana yemek sınıfına dahil edilecek kadar heyecanla karşılanırdı ve genellikle Pazar ikindi kahvaltıları için sabahtan mayalanırdı. Hasene hanıma sorulursa, bu işin zor kısmı zeytin çekirdeklerini ayıklamaktı, gerisi hamuru mayalayıp fırına koymaktan ibaretti. Zeytinli ekmek için uygun zeytini bulmak önemliydi, kalın etli sofralık Gemlik zeytini dolapta ayrı bir kapta durur, asla kahvaltılık olarak sofraya çıkmazdı, hele de hafta içi sabah kahvaltılarına asla. Kazara biri çıkarttı mı Hasene hanım küçük bir sinir krizi geçirir ve bu durumun bir daha tekrarlanması halinde bir daha asla ‘zeytinli’ yiyemeyeceklerini,” kolaysa zeytin çekirdeklerini siz ayıklayın” tehdidiyle, şüpheye yer bırakmayan bir kesinlikle ifade ederdi. Herkes dehşet içinde bu olayın bir daha ‘asla’ tekerrür etmeyeceğine dair Hasene hanım ikna olana kadar çeşitli sözler verir, Hasene hanım da pek uzatmadan ikna olurdu. Mutsuz görünen mutlu bir kadındı.

Recep bey 1984 yılından sonra, karısının yaşlılığa yorduğu, cimriliğe varmayan bir tutumluluk hastalığına yakalanmıştı, buna uzun yolda mola vermeme alışkanlığı da eklenince, yazlık yolculuğu soluksuz bir uzun mesafe koşusuna dönüşmüştü. Bu Hasene hanım için sorun değildi ama eşinin araba kullanırken gözünü yoldan ayırmadan beslenebileceği atıştırmalıklar yapma işi de ona kalmıştı, ama zaten her yolculuk için bir şeyler hazırlardı o, elinde değildi, dünyanın bin hali vardı.

O sabah yarım kilo böreklik birinci kalite unu elemiş, içine bir çay bardağı sızma zeytinyağı koyup, iki çay kaşığı kuru mayayı serpmişti, biraz da su ekleyip mayayı uyanmaya bıraktı. Mersin’deki yaylalarından gelen kuru nanenin zeytinli için ayırdığı küçük paketini dolabın arkalarından biraz uğraşıp çıkartmış ve iki tatlı kaşığı kadar naneyi unun üzerine serpmişti. Naneyi dolabın arkasındaki güvenli yerine tekrar kaldırdı, nane yazlığa gitmiyordu, ‘zeytinli’ ritüeli sonbahara kadar tatildeydi. Sıra işin sıkıcı kısmına yaklaşıyordu, iki tane orta boy soğan seçti, bir tane daha alıp almamakta kısa bir tereddüt yaşadı, Can soğanı fazla olanı daha çok seviyordu ama Recep yaşlanıyordu, her seferinde midesi ekşiyip duruyordu. Soğanları soydu ve ahşap tahtasında küçük küçük doğradı, sürekli yaşaran gözlerini elinin dışıyla sile sile işini bitirdi; soğanlar da üzerinde oluşmaya başlayan küçük kabarcıklardan anlaşıldığı gibi uyanmaya başlamış unun üzerindeki yerini aldı.  Sırada en sevmediği kısım vardı, ne yaparsa yapsın, ne kadar sistemli çalışırsa çalışsın her durumda bir iki zeytin çekirdeği ekmeğin içine bir şekilde kaçıveriyordu. Sıkıntı bastı. Dolaptan zeytin kabını çıkarttı, tahtası ve zeytin çekirdeği çıkartma bıçağını hazırladı, küçük bir muhallebi kasesi çıkarttı, tahtanın hafif çaprazına koydu, bu çekirdekler içindi. İlk zeytini alıp bıçağı tam ortasına yerleştirdi, zeytini hiç kıpırdatmadığı bıçağın altında ustalıkla bir tam tur döndürdü ve tur tamamlandığı anda yetenekli bir pinpon oyuncusunun yüklü gelen bir kesmeyi sert bir hücum vuruşuna döndürmek için yapmak zorunda olduğu o yumuşacık, belli belirsiz bilek hareketiyle ‘backhand’ vurur gibi bileğini kaydırdı. Zeytinin şaşılacak düzgünlükteki çekirdeksiz yarısı tahtanın üzerinde şaşkınlıktan donakalmış bir kedi tedirginliğiyle kıpırtısız bir şekilde duruyordu artık. Diğer yarının üstünde ise bıçak kıpırtısız duruyordu, en sevmediği kısım buydu, bıçağı bıraktı, yarım zeytini çekirdeğinden tutup sıyırdı ve elindekilerden birini un kabına, çekirdek olması gereken diğerini ise muhallebi kabına atarak, bu rutine devam etti. Sorun hep bu noktada çıkıyordu, kafası meşgul olduğunda bazen çekirdeği una, zeytini de muhallebi kabına atıyordu. Ama kötü birkaç deneyimden sonra herkes hazırlıklıydı ekmeği ısırdığında bir çekirdekle karşılaşmaya, hatta diş buğdayı hesabı çekirdeği bulan şanslı bile kabul ediliyordu ve pek eğleniliyordu, televizyonda da genellikle haber öncesi bir Amerikan durum komedisi oluyordu.

İşi bittiğinde yeterince su ekleyip hamuru yoğurdu, ezilen zeytin ve nanenin verdiği renkle kızıl bir renk alan hamur, fırından çıktığında iştah açıcı bir zeytin yeşiline dönüşecekti. Hamuru mayalanmaya bırakıp işinin gücünün başına döndü, telaşı vardı.

Recep bey, “yiyecek bir şey yok mu?” diye sorduğunda dört saattir yoldaydılar. Hasene hanım kapanmaya yüz tutan gözlerini kırpıştırıp arkaya döndü, eliyle uyumakta olan Can’ı dürttü, “pembe poşeti uzat bakayım.” Can ağır hareketlerle annesinin isteği poşeti aldı, sanki kömür madeninde aylardır mahsur kalmış işçileri bir iğne deliğinden dışarı çıkartıyordu. Poşeti uzatırken mutsuzluğunu da bildiren bir tonla, “ben istemiyorum” dedi.

Hasene hanım ağzı sıkıca kapatılmış poşeti, hafifçe öne kayarak bir sehpa haline getirdiği bacaklarının üzerine koydu, ağzını ustalıkla açtığı poşetin içinde, ağzı büzülerek kapatılmış üç küçük poşet vardı, ikisi beyaz, daha küçük olan ise sarı ağırlıklı bir renkteydi. Küçük poşetleri sırayla açtı ve içlerinde güvenli bir şekilde durmakta olan üç kilitli kapaklı buzdolabı kabını çıkartarak bacaklarının üstüne yerleştirdi. İlk kutuyu açtığında arabanın içini dolduran zeytinli ekmeğin lezzet yüklü kokusu arkadaki Can’ı bile kıpırdattı. Kutuların içinde kanepe irisi büyüklüğünde kesilmiş zeytinli ekmek dilimleri, taze kaşar dilimleri ve kabuğu soyulmuş domates parçacıkları çekici bir istif halinde açığa çıktı. İlk kanepeyi hazırlayıp tüm dikkatini yola vermiş olan eşinin ağzına doğru uzattığında, arabanın içini dolduran kokudan aldığı cesaretle Can’a, “istemediğine emin misin, bak çok lezzetli,” demeyi ihmal etmedi. Can’ın fikrini değiştirmesi artık imkansızdı. Göz açıp kapayana kadar yutulan ilk kanepenin ardından diğerini yetiştirmek için telaşlı bir aceleyle hazırlığa devam etti, ikinci ekmek dilimini eline aldığında alışkanlıkla yokladı ve lanet olası bir zeytin çekirdeğinin varlığıyla sarsıldı. Çekirdeği hamur parçasının içinden alıp, üzerine yapışmış olan kırıntıları iki parmağının arasında temizlerken arabanın otomatik camını hafifçe araladı. İki parmağı arasındaki odunsu elips kütleyi bu aralıktan yolun boşluğuna doğru bıraktı.

Aerodinamik yapısı nedeniyle arabanın yarattığı yaklaşık doksan kilometrebölüsaat hızla hareket eden hava kütlesinden pek etkilenmeyen çekirdek bırakıldığı noktadan birkaç on metre sonra asfaltın kendi odunsu varlığına kıyasla yumuşak sayılabilecek yüzeyi üzerinde birkaç kez sektikten sonra durdu. Yolun neredeyse ortasına denk gelen bu noktada gerek asfaltın gün boyu emdiği ısı, gerekse durgun havanın yolun kenarındaki çalılıkların arasından kendini sıyırabilen zayıf parçasının yarattığı esintiyle küçük küçük kıpırdayarak beklemeye devam etti. Bu onun en iyi yaptığı şeydi.

Onu harekete geçiren şey bir sonraki aracın ön tekerleğinin neredeyse üstünden geçecek kadar yakın olmasıydı. Araba yüksek kare çekilmiş bir reklam filmini anımsatırcasına gözden kaybolmak üzereyken yaklaşık iki metre kadar sağa yuvarlanmasının nedeni bu tekerleğin yarattığı şiddetli hava akımıydı. Yuvarlandı ve yolun yüzeyinden hafifçe dışarı uzanmış bir çakıl taşına yaslanarak durdu, bu onu bir sonraki aracın sağ ön tekerleğinin tam ortasına denk gelecek bir konuma taşımıştı ve o araç hızla geldi. Sürtünme kuvvetlerinin ve tüm gün boyunca asfaltı yıkayan güneşin yarattığı ısı nedeniyle iyice yumuşamış olan lastik onu, bu yumuşaklığa yaraşır bir dokunuşla sağ dış yağmur oluğunun içine aldı. Yaklaşık otuz dört kilometrelik baş döndürücü ama bir zeytin çekirdeği için bir o kadar da rahat bir yolculuk, yolun ılık bir denizin tüm görkemiyle gözler önüne serildiği bir noktasında yine asfalt kaplamasının bağlayıcı petrokimyasal yapısı içinden adeta aşınmış bir kısrak başı gibi uzanan ve tek işi bu kaplamanın maliyetini düşürmek olan isyankar bir çakıl taşı tarafından bitirildi. Bu müdahale onu bundan sonra gelecek olan tüm arabaların yolundan sonsuza kadar çekilmesini sağlayan bir ivmeyle yolun kenarına kadar sürükledi.

Artık bir zeytin çekirdeği için ideal bir yerdeydi. En azından birkaç on yıl kadar araç trafiğinin risklerinden uzak, sıcak bir denize doğru sert bir eğimle alçalan bir yamacın hemen kenarında ve ılıman bir iklimin başladığı bir konumdaydı. Her şey mükemmeldi, içindeki bunca badireden sonra iyice cılızlaşmış yaşam enerjisini harekete geçirecek olan toprak parçasından otuz santim, kabuğunu yumuşatacak olan nemden ise bir sonraki yağmurun yağacağı altmış dört gün kadar uzaktı. Beklemek onun doğasında vardı…

Bazen üşür insan.

Elindeki bira bardağıyla kolalı gömlek yakaları o kadar uyumsuzdu ki, kimse fark etmedi. Tıpkı yeni doldurulmuş birasının dudağının üst kısmında imkânsız incelikte bir köpük çizgisi oluşturduğunu fark etmemeleri gibi. Uzun cümlelerle ölümden bahseden bir kadının aslında aşırı soğanlı bir köfte hamuru kadar sevgisiz olması gerektiğini öğreneli çok olmuştu. Ama o anda kadının uzun cümlelerle ölümden bahsettiğinin farkında değildi. Çok güzel dinlemiyordu. Ve kadın çok eski bir şeyi hatırlatırcasına, inatla gözlerini göz kapaklarına doğru kaldırıp güzel ama güvensiz bir elektriği mekânın tüm boşluklarına sızdırıyordu.

Zamansız bir yolculuğu anımsadı, arkasında inatla onu takip eden yağmuru, belli belirsiz Drake şarkısını ve yağmuru orada bırakıp geri dönüşünü; yeni atılmış yol çizgilerinin ve gece kadar siyah asfaltın yarattığı hipnozu ve şu anda hatırlayamadığı birkaç şeyi daha, hatırladığını hatırladı.

Bazen olur böyle…

Geçen zamanın ve uzun cümleler kurmak için gerekli dudak hareketlerinin yarattığı belirsiz bir Drake şarkısı kadar hafif hava dalgasının etkisiyle yoğunlaşan bira köpüğünün oluşturduğu küçük bira damlasının verdiği rahatsızlıkla kendine geldi. Gerçekten de uzun cümleler kuran ve bunu yaparken iştahla bira içen birinin karşısında oturuyordu. İlk anda inanamadı buna. Aslında daha sonraki birkaç anda da inanamadı, işte tam olarak bu anda kendisine bir soru sorulduğunu ve giderek büyüyen sessizliğin geciken cevaptan kaynaklandığını anladı. Bu konularda sorulan soru ne olursa olsun verilecek tek bir cevap olduğunu artık hayatta olamayacak kadar yaşlı bir büyücüden öğreneli çok olmamıştı. “Eğer bir adamın kafasını koparırsan ölür,” dedi “ve bunun tek bir açıklaması vardır, çünkü bu onu öldürür.”

Arka arkaya bu kadar ağır cümleler kurmanın verdiği ağırlıkla alt kattaki bara indi. Yanındaki sandalyede yıllardır orada oturuyormuş duygusu veren, önündeki bardağın içinde neredeyse sıvılaşmış bir sis bulunan ve dışarıdaki soğuk gece kadar yaşlı bir defter duran bir adam oturuyordu. Hiç konuşmadı, yeltenmedi bile. Defterin açık sayfasında yanlış hatırlamadığı kadarıyla şöyle bir şey yazıyordu:

Zaten, kim gerçekten bakabilmiş ki, içine…

K.

Kadıköy ve yakın civarı

“Üzerine konuşulamayan üzerine, içmek lazım…

İyi olan tek şey denizin üstüne yayılmakta olan kötü Rum şarkılarıydı. Bir de Levrek. Saçlarıyla oynamaktan ve üşümekten hiç vazgeçmeyecekmiş gibiydi. İyi bir günbatımından beklenebilecek her şey vardı gökyüzünde, tüm sıcak renkler, hafif bir esinti ve şarap kokusu. Hiç gülümsemedi, hiç gülümsemeyecekmiş gibiydi. Eski bir hikaye anlatmaya başladığı sırada, ayağının hemen altında küçük bir halka oluştu, sustu.

Sanki ‘bazen iri bir horoz balığı kadar hırçınlaşabilir her şey; bazen Tartaros çukuru kadar derinleşebilir’ demek istedi. O sırada gök yüzünden bir örs düşse ancak dokuz gün dokuz gece sonra varabilirdi yeryüzüne ve tunçtan bir örs düşse yeryüzünden ancak dokuz gün dokuz gece sonra varabilirdi gözbebeklerine.

Gerçekten öyleydi, inanın…

Uzun, ışıksız ve soğuk bir yoldu, elini adamın göğsünde ısıttı. Sonra sevişelim dedi, doğurmak istiyorum kendimi!

Hiçbir K.adın doğuramaz(mı)

beni yeniden!(?)

 

KTN./..

Hiçbir şey yok. Yalnızca neredeyse denize değecek kadar yakın duran ağrılı bir bulut. Ay daha parlak ve daha beyaz bir renk alarak hızla yükseliyor. Ay yükseldikçe derin lacivertin içinde gizlenmiş birkaç bulut parçası daha da belirginleşiyor. Olan biten tek şey bu. Bir de ağlayan bir kadın var, iri taneli ılık bir yaz sonu yağmuru gibi ağlıyor. Gözleri çok güzel. Bakışları yağmurun arkasından b/akar gibi kesik kesik. Önündeki balığa neredeyse hiç dokunmamış, sadece iki sağanak arasındaki hafif çizelti gibi sakinleştiğinde büyük yudumlarla beyaz şarap içiyor. Tıpkı yutkunur gibi. Erken bir sonbahar yağmuru gibi duruluyor aniden, tabağındaki çipuraya bile aldırmadan hızla kalkıp, sanki üzerinden binlerce ton yük atmışçasına, o anda gören birinin neşeli diyebileceği adımlarla kapıdan çıkıp uzaklaşıyor.

Aslında sonrası biraz karışık. İnsanın aklına hep iki olasılık varmış gibi geliyor ama pek öyle değil. İlk akla gelen adamın da fırlayıp kadının arkasından gitmesi ama kadın yalnız oturuyor zaten. Gerçi hikâyeyi anlatan adamımızın bu noktada sağlam bir hareket yapmasını hepimiz için için bekliyoruz ama o anda zaten –o yumuşak Akdeniz gecesini de arkasına alarak- yeterince sağlam bir hareket yapmakla meşgul. En azından içinde gömülü durumda bulunan, üzerine hafifçe zeytinyağı gezdirilmiş birkaç küçük sarımsak parçası ve bir defneyaprağının eşliğinde ızgaranın üstüne bırakılmış bir levrekle ilgileniyor. Sonuçta sorunlu bir kadınla uğraşmaktansa iyi pişmiş bir levrekle boğuşmanın yumuşak bir Akdeniz gecesine daha çok yakıştığını sizin de takdir edeceğinize eminim. Zaten eski bir arkadaşımın da dediği gibi “Kiremitte iyi pişmiş bir alabalık kadar sorunsuz” bir kadına rastlayana dek beklemek kulağa çok hoş geliyor.

K.

 

BAŞYAZI

Yol zamanın bir fonksiyonu değildir.

Hız yolun zamana bölünmüş halidir.

İvme ve sürtünme katsayısı bizi ilgilendirmez.

Yolda olmak bir hıza sahip olmayı gerektirir,

aksi durum yolda durmaktır.

Durmak sıkıcıdır.

Yolda durmak yolda olmak anlamına gelmez,

yolda durmak yolda durmak anlamına gelir.

Yolun bittiği yerde durulmaz.

Ya önce durulur ya durulmaz.

Bazen yolun kenarından renksiz duru sular akar.

O sularda balık da vardır.

Yolun yardığı tepelerin biri yeşil toprak diğeri bej olabilir.

Su aktığı yerin rengine bürünmez.

Ama sana öyle gelebilir.

Ayrıca yol bitmez.

O Labirentin duvarıdır…

                                                                                                                                                                                      K.

Yukari Asagi