.

Yazarın arşivi

Benim üzerinize afiyet 78 kuzenim var. Biri sahtekar, ikisi aşçıbaşı, üçü doktora terk, dördü amatör futbolcu, beşi markette kasiyer, altısı fırında hamur karıyor, yedisi evlere şenlik, sekizi buz hokeyiyle meşgul, dokuzu evlerden ırak, onu sosyete falcısı, on biri top peşinde koşuyor, on ikisi işsiz. Etti mi size 78. Vakıf gibiyiz. Ama o biri yok mu? Beni bağlayan da bu eşek gözlü, tek kaşlı olanı. Dilaver. Dilaver Abim.

Yazının devamını okuyun. »

Kuşağım için her şey 80’lerde TRT’deki 32. Gün’ün jeneriğindeki o görüntülerle başlamıştı. Üç İsrail askeri Filistinli bir gencin kolunu dirsekten büküp taşla vura vura kırmışlardı. Sonraları İsrail yeryüzünde bilinen bütün büyük günahları işledi: Sivilleri katletti, Sabra ve Şatilla katliamını organize etti, mahalle roketledi, tekerlekli sandalyedeki insanlara suikast yaptı, binlerce zeytin ağacını kökünden söktü, insanların üstüne fosfor bombaları attı, tecrit duvarları yükseltti, yalanlarla örülü alçakça bir propagandayla kendini savundu.

Şimdi bu satırları yazarken kolum yine sızlıyor. Hangi sebep, hangi kutsal ülküydü İsrail askerlerini böyle vahşi, böyle pervasız ve ‘cesur’ yapan? Bu soruya cevap verecek; diplomatik, politik, psikolojik açıklama yapacak binlerce ‘uzman’ var bu dünyada. Bir de tabii Türkiye’deki İsrail muhipleri cemiyeti. Bıkmadan, utanmadan yalan söyleyenlerin cemiyeti. Hayır bir isim zikretmeyeceğim, köşeyazılarından örnekler de vermeyeceğim. Haberlerine sinmiş olan o sinsi, o alçak, o hep İsrail’i masum gören, kollayan, buram buram derin devlet kokan dillerinden biraz bahis açacağım o kadar. Yazının devamını okuyun. »

Bu kadar derin ıssızlık ürkütücüydü. Yoksa ıssızlık içinde ancak deliler ve korkaklar ve köleler mi yaşayabilirdi.

Nihat genç

Her şeyden evvel bu satırlar mahalle delilerine övgü beyanındadır. Çivisi çıkmış bir modernleşmenin, önce kavramlara, sonra eviçlerine, yetmeyince tımarhanelere tıkmaya çalıştığı delilerin paramparça hayatlarına yüzeysel de olsa şöyle bir bakmanın vaktidir. Deliler zihinlerini kontrol edemeyen, dolayısıyla zihinleri, akılları ve hafızaları kontrol altına alınamayan, bütün alemlerin en coşkulu evlatlarıdır. Hep sürgündürler, hep muhaliftirler. Ezilenler, aşağılananlar, yok sayılanlar, “doğal seleksiyonu” aklının bir kenarında tutanlara bu fikri verenler hep delilerdir.

Tarihin her devrinde ayrıksı tutumları, ezberlenemeyen, standart hale getirilemeyen davranışları, öngörülemeyen tepkileri ile deliler, salt politik değil makro düzeyde bütün iktidarlar için sevimsiz “yaratıklar” gibi görülmüşlerdir. Foucault “Deliliğin Tarihi” adlı “arkeolojik” çalışmasında meseleyi tam da bu iktidar-zihin-[hatta] beden kontrolü noktasından ele alır. Hayattan yalıtım, yok sayma, komşuluk ilişkisini kesme; ülkeler, uluslar, sınıflar ve nihayet bireyler için ancak delilik söz konuu olduğunda uygulanır. Bunun tek şartı da sömürülmezlik durumudur. Deliler “sömürülmez” kategorisindedir ilk bakışta. Ancak delilerin en büyük erdemi bu değil sömürmeyi bilmemeleridir. Sömürülmezlik durumları ise üretime katılmasalar da biraz karışık. Aslında, beden işçiliği, seks köleliği, angarya, toplu tecavüze uğramak gibi bedensel sömürülerin en çirkinlerine kurban olurlar.

Modernleşme ile tanışmamış zaman ve mekanlarda sokakların, gündelik hayatın tabii dekoru olan, şehir dokusunun beslediği ve henüz korku ikonuna dönüştürülmemiş deliler, üretime katılmayıp üstüne tükettikleri anlaşılınca ve hatta silah tutamayıp modern ordulara nefer olamayacakları belli olduğunda birer birer kayıttan düşüldüler. Delilik modernite için bir maliyettir; istatistiklerde yutan elemandır. Osmanlı’da bayram günleri şeyhülislamdan, zabıta teşkilatına, kubbealtı vezirlerinden nalbantlar loncasına herkes saraydaki bayramlaşma merasimine katılırlardı. Tıpkı 29 Ekim’in sıralı protokolü gibi. Bu protokolün en sonunda ise deliler olurdu. Padişah bütün tebaa ile birlikte mutlaka delileri görmek istermiş. Makedonya’da kimi kasabalarda kışın paltosuz gezen delilerin uğursuzluk getireceğine inanılır. Her delinin üç beş paltosu vardır. Her şehrin ve devrin delisi bu kadar şanslı olmayabilir. Paltoları kadar hikâyeleri de olmalı bu delilerin.

Felsefe, psikoloji, iktidar bir yana folklorik figürler olarak bile bakıldığında deliler, kendilerine has ayrıntılarıyla birer kültür tarihi kahramanı. Geleceğe bırakılmış marazi miraslar ansiklopedisi. Kayıtları tutulmalı bir şeklide diye düşünüyor insan. Hayatının bir noktasında bir deliyle kesişmemiş insanın bütün hayatı ziyan ile geçebilir. Tabii bunu fazlası da zararlı da olabilir.  Şimdi deliler: Yazının devamını okuyun. »

Attila İlhan’a

“Ben bu adamı vururum, ötesi yok” dedi. Bal rengi gözlerinden kan rengi öfkeler geçiyordu. Arkadaşı onu sakinleştirmedi, hatta üstüne akıl verdi: “Vuracaksın tabii. Ben de bu işte seninleyim. Namus dediğin başka şeye benzemez, candan ötedir”.

* * *

Ablası devlet sarayında çalışıyordu. Güzeldi, alımlıydı ve devletin zirvesinde çalışan aristokrat bir zamparanın dikkatini çekmişti. Danışman olan bu adam genç kıza sürekli rahatsızlık veriyor, kah gücünü kullanarak kah nüfuzuna güvenerek kenarları kıllı gözleriyle ve daha fenası kırılası elleriyle onu korkutuyordu. Genç kız bunlara dayanamıyor, ancak işinden de olmak istemiyordu. Ama sonunda işini, yaşadığı şehri ve ülkeyi terk etti, kendi ülkesine döndü.

Kardeşine açıldı. Kardeşi duydukları yüzünden çılgına döndü. Başkentte bir haziran günü, güneş yavaş yavaş göğe yükselirken, kardeşinin bal rengi gözlerinde sanki bir dünya savaşı yaşanıyordu. Pişman oldu, “Keşke söylemeseydim, keşke sözlerimi geri alabilseydim.” diye düşündü.

Küçük kardeş kararını vermişti. Kan kardeşi, komşusu, okul arkadaşı Mirsat’a gitti. Yarın ölecekmiş gibi hızla bütün derdini, virgülsüz lakin bin kelimelik bir tek cümleyle anlattı, öğretmen dayağını, çaldıkları elmaları, vurdukları kuşları yıllardır birlikte yediği arkadaşı Mirsat’a. Mirsat heyecanlı, ateşli, ailesi taşradan başkente gelmiş bir muhacir çocuğuydu. Arkadaşı için yapmayacağı çılgınlık yoktu. “Silahı nereden bulacaksın?” diye sorduğunda, gözünün önünde pırıl pırıl bir Browning güneşten rol çaldı.. Küçük kardeş “Örgütten aldım. Vuracağım herifi söyleyince düşünmeyip verdiler” dedi.

Cinayete karar verilmiş, silah bulunmuş, yürekler katranla sıvanmış, gözler karartılmıştı. Geriye küçük bir ayrıntı kalıyordu: Güzel, kanlı canlı bir plan. Her yoksul erkek çocuğu gibi onlar da şehri, kimi zaman koşarak, kimi zaman kaçarak, kimi zaman aylaklıkla dolaşarak su gibi içmişlerdi. Hangi meydanda tören olur, hangi sokaklardan en güzel kaçılır, hangi caddelerde kalabalığa karışmak kolaydır, hangi kıraathanelerde garson çayları saymayı unutur ve az para alır, hangi mekanın kaçmak için arka kapısı vardır, en güzel kuru fasulye nerede yapılır, hangi fırında ekmek hep sıcaktır, hangi mahallenin kızları güzeldir, hepsini biliyorlardı.

Gazetelere baktılar, ablaya sordular, çaktırmadan büyüklere danıştılar, hatta silahtan sonra örgütten bir de istihbarat aldılar. Danışman, devlet ricaliyle birlikte haftaya şehre geliyordu. Kader, tesadüf, Azrail, parlak bir Browning, intikam, namus ve iki arkadaş ile bir devlet adamının randevusu yazılmıştı. Yazının devamını okuyun. »

2 sayfa«12Yukari Asagi