.

Yazarın arşivi

— Huooop!!! Amca oğlu!!! Burada durulur mu, ya hu!

Yokuşta durmak zorunda kalınca, dolmuşun kapısını açıp öndeki taksinin şoförüne  bağırıyor.

— Yanlış anlama abi… Şu yokuşta nasıl zorlanıyor, duyuyor musun?

— Estağfirullah.

— Yağmuru sevmiyor bu meret!

— …

— Kar olsa, takarsın kış lastiğini, kalkar!

— …

— Geçen bir arkadaş zorlamış böyle kalkarken, zincir atmış…

— (Zincir???)

— Tabii zincir atınca, motor gitmiş…

— (Karbüratör, şanzıman, vites kutusu… Zincir???)

— Olmuş mu, on iki buçuk milyarlık!

— (İyi para! Platin, meme, brülör… Zincir???)

— Zaten bir buçuk, iki lira para topluyoruz…

— (Doğru: Taksim beş buçuk! Termostat, istavroz dişlisi… Zincir?)

— Adam iflah olmadı: Battı gitti… Dolmuşu da bıraktı. Buyurun abiciğim!

— Kültür merkezi mi burası?

— Yok abi. Kültür merkezi yukarıda kalıyor. Aşağıda yolcu bekliyor ya, çıkamıyoruz oraya. Yürüyeceksin biraz.

— (Yolcular aşağıda bekliyor… Kültür merkezi yukarıda… Marş dinamosu, diferansiyel, Diferansiyel Hesap Üstüne İki El Yazması, diferansiyel rant, artı değer, Zincir??? Zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayan…) Haa, eyvallah. Hayırlı işler.

İstanbul Devlet Tiyatroları’nın Bersisa adlı oyunu için yazdığım partilerin üç yaylıyla seslendirilmiş hallerini Soundcloud‘da bir “playlist” olarak yayımladım.

Bu listede bestesi bendenize ait olmayan tek eser “Kutsal Evlilik Ayini” adlı geleneksel Bizans düğün ilahisidir.

 

Gece yarısı Mühürdar’da, kollarını havaya kaldırmış genç bir adam, başını tartımla sallayıp bir şeyler söyleyerek üstüme geliyor. Sol kulağım zaten az duyuyor; kapüşonu da kapatınca hiç bir şey duyamıyorum.

Durum değerlendirmesi:

⎯ Kollarını kaldırarak üstünüze yürüyen adam saldırgan mı?

⎯ Hayır. Hatta sevimli bile denilebilir.

⎯ Peki, bu adam sizden para mı isteyecek?

⎯ Sanmıyorum. Başka türlü bir hali var.

⎯ Nedir o?

⎯ Hakikaten nedir bu?

Kapüşonu açıyorum:

⎯ Anlamadım, canım. Ne diyorsun?

⎯ Bütün insanları, diyorum abi. Bütün insanları çok seviyorum.

⎯ Ha, eyvallah.

⎯ Savaşlara hayır, abi!

⎯ Eyvallah, ona da eyvallah.

⎯ Kusuruma bakma, abi. Ben biraz içtim de.

⎯ Eyvallah, canım.

⎯ Abi, sen ne güzel bir abisin, her şeye eyvallah diyorsun.

⎯ Eyvallah, babacığım; ya ne diyelim.

⎯ Sen de mi içtin, abi?

⎯ Yok. Bıraktım ben.

⎯ ?!!

⎯ ?

⎯ Eyvallah, abi.

⎯ Eyvallah.

Bism-i şah Allah Allah.

Gizli bir hazineyken bilinmeyi seven ve murad eden, biz henüz taleb nedir bilmez iken esmaını ve efalini bildirerek bizi talib, zatını dahi matlub kılan Zülcelâl-i vel-İkrâm Allahü Teâla’ya, ilm-i ilahisi ve tecelliyatı adedince aşk u şevk ile hamd olsun.

Muhabbet-i ezelînin muhatabı, Hakk’ın muhabbetinin, nurunun, kelamının velhasıl küntü kenzin mazharı, talib-i Hakk’ın rehberi, mürşidlerin serveri, yegâne penâhımız, dü âlemde sultanımız, rahmeten-li’l-âlemin, Fahr-i âlem Efendimiz Muhammed Mustafa’ya, muhabbetle halk olunan âlemler adedince ve muhabbetle salât ü selam olsun. Bu hamd ü sena ve salât ü selamın bereketi, bahusus onun ehl-i beytine, evladına ve etbaına dahi îsal olunsun. Âmin.

Varis-i sırrü’l-hüdavendigâr, sultan-ı şuara, mefhar-i fukara, Şeyh Galib efendim hazretleri, cenab-ı Hakk’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun; Allah sırrınızı takdis eylesin.

Canımdan aziz efendim, sizi böyle vakitsiz rahatsız etmemin sebebini izahla söze başlayayım müsaadenizle. Matbuattan ahbabımız, müteveffa muharriruna yazılmış mektubatın ceminden müteşekkil bir kitapta neşredilmek üzere, fakirden de bir mektub istediler. Evvela bu taleb karşısında taaccüb etsem de, bu iş dahi bir hayra tahvil edilebilir diye fehmederek, bu satırları kaleme almaya kani oldum. Fakat mevtaya mektub yazmak gibi bir abesle iştigal etmemek için, size müracaat etmeyi ihtiyar ettim. Çünkü sizin hayatiyetiniz karşısında bizim ahvalimiz cemadattan evla değildir, efendim.

Bu vesileyle hem sizin meşhur “Gele bir devr ki bu Galib’i yâd eyleyeler / Fursat-ı sohbeti ahbab ganimet bilsin” nutkunuzu haklamak, hem de yine bu müfred beyitle alakalı, altı senedir zihnimi meşgul eden bir müşkülü zat-ı alinize arz etmek isterim. Efendimizin hicretinin bin dört yüz yirmi yedinci senesinde telif ettiğim, —kendisi bir kıymeti haiz olmamakla birlikte— ancak sizin mısraınızın iktibasıyla kıymet bulan kitabımda, bâlâda zikrettiğim müfred beyte ilaveten, mirî malıdır deyu, müsemmeninizden dahi birçok mısraı yağmaladım: “Efendimsin, cihanda itibarım varsa sendendir”. Asarınızla meşgul oldukça bir güzel hal tecelli ediverdi de, o beyitte tarih düştüğünüz zannına kapıldım. Fakir hesabın içinden çıkamayınca ehline müracaat ettim. Fakat ehil sandığımız rüsum uleması, bir tarih verebilmek şöyle dursun, yekten, “bu beyitte tarih düşüldüğüne dair bir emare dahi yoktur” dediler.

Sultanım, fakir mi vesveseye düşmüşüm, yoksa ulema mı gafil bilemediğimden, tüm cehaletimle size müracaat ediyorum. Buyurduğunuz üzere, ahbab için sizi yâd eylemek —vakitle tahdit edilemez surette— ganimettir. Hal böyle iken, “Gele bir devr” diyerek, muayyen bir vakte işaret buyurmanızda ancak bir hikmet olacağını vehmettim. Hatta “Gele bir devr” ifadesinin eksik ta’miyeye işaret ettiği fikrine kapıldım. Bu fikirden hareketle, asıl ebcedle hesab ettiğimde iki bin elli üç senesine ulaştım. “Ganimet” kelimesinden muradın “gevher”e telmih olabileceğini fehmederek, noktalı hurufatın hesabından ise bin beş yüz on dokuz senesini buldum. Bu tevarih hem hicrî hem de miladî olarak bize uzak olduğundan, (kendi zamanıma yakın bir tarih bulmam gerektiği vehmiyle) ünsüz hurufatın hesabından iki bin on beş senesini çıkardım.

Nur-i kalbim, efendim, sizden dileğim odur ki, ya himmet edin bu tarihi biz hesab edelim, ya da lütfedip manada bildirin. Kerem edin ki, varsa bu muayyen tarihi bilmek ve dahi âleme bildirmek, ancak sizi yâd eylemekle ganiy olan fukaraya nasib olsun. Sertacım, efendim, hatm-i kelam niyetine muhabbetle aşk u niyaz ederim. Bi-hürmeti Tâ-hâ ve Yâ-sin ve bi-izzeti âl-i Yâ-sin ve selâmün ‘alel-mürselîn vel-hamdü lillâhi Rabbil-‘âlemîn. Bi-sırr-ı Pîr el Fatiha.

Fukaradan İhsan kulunuz,

20 Ocak 2013, Asitane

Edebiyat ortamımızı ifsad etmekle meşhur bir mahlûkun fakire yapıp ettiklerini geçen ay şuracıkta ifşa etmiştim. O yazıyı yayımlamakla muradım Arslanbenzer nam pisliğin titreyip kendine gelmesi filan değildi. Böyleleri iflah olmaz: Sudaki kendi suretine âşık olmuş bir narsist, artık nereye baksa o “mükemmel” imgesini arayacaktır. Kendisini başka nefslerin aynasında görse, onun hayal ettiği öz surete muhalif herhangi bir yansımayı şiddetle reddedecek, gücü yeterse aynayı kıracaktır. Kendi nefsine kul olan, gerçek mabuda kulluğa yol bulamaz. Mabudu Allah olmasa da hariçteki herhangi bir şeyi mabud edinen gafil, hariçteki şeyde sübut olmadığını, onun da fani olduğunu ve sair oluş ve bozuluşları müşahede ettikçe ondan yüz çevirip Hakk’ı bulabilir. Ama nefsine kul olmuşların vay haline! Nefsi de her koşulda değişse bile, her halini ona güzel göstereceğinden, onu kınaması mümkün olmayacaktır. Dışarıdan bir uyarı yapıldığında da ona bir fayda gelmez. Çünkü o tüm bu uyarıları ilahına yapılmış birer saldırı gibi görecektir. İlahına saldırılan her mümin bir şekilde bu saldırıya cevap verir. Ama bu cevaplar da mümini olduğu o dinin ilkeleri içinde olur. Oysa nefsine tapan kişinin vereceği cevapta ahlakilik olmaz: O her türlü çirkefi, pisliği meşru sayar.

Velhasılıkelam Arslanbenzer iflah olmaz. Muradım bu pisliği hâlâ adam yerine koyanların iflahıydı. Ama ondan da umudum kalmadı. Geçen ayki yazıdan sonra, en azından şöyle demelerini ummuştum: Adamın anlattıkları doğruysa haysiyetsizce işler yapmışsın. Ya bu haysiyetsizliği bertaraf edecek bir cevap ver ya da meclisimize uğrama. Heyhat, ne kadar ahmakmışım! Arsıza sus diyecek, haksıza haksızsın diyecek edebî bir kamuoyumuz vardır sanmakla ne büyük bir ahmaklık etmişim! O arsız sustu; tek bir söz edemedi. Ama onu adam sayanlar da sustu. Arslanbenzer de onların suskunluğundan aldığı cesaretle bu hafta tekrar fitneciliğine devam etti. Televizyon kanalı yöneticilerine benim Aleviliğimi hatırlatıp “haydi iş verin” dedi. Böylece bizi işsiz bırakmaya çalışarak haysiyetsizlik sınırını da aşıp kahpeliğe terfi etti. Bu kahpeliklerini de teşhir ettiğim halde, o hayal ettiğim edebî kamuoyundan ses gelmedi.

Dün akşam bir dostum arayarak bu meselenin iki tarafa da zarar verdiğini, suhuletle çözülmesinin elzem olduğunu söyledi. Önerdiği çözüm basitti: Arslanbenzer bir daha fakirin adını anmayacak, fakir de dünyada Arslanbenzer nam bir pislik yokmuş gibi davranacakmışım. Ne kadar kolay, değil mi? Hem de eşitlikçi bir çözüm. Peki, bu pisliğin ettiği hakaretler, kalkıştığı fitneler ne olacak? Bunlardan nadim olduğuna dair bir emare var mı? Yok! O halde neden ben haysiyetsize haysiyetsiz, kahpeye kahpe demekten dur edeyim ki kendimi? Maslahat adına mı? Hayatımın hiçbir döneminde idare-i maslahatçı olmadım. Gücüm yettiğince Hakk’ı tuttum. Allah beni şaşırtmazsa bu yolda yürümeye de devam edeceğim.

Ey azizan, bu arsızın işleri idare-i maslahatla izale edilecek hali çoktan aşmıştır. İşbu sebeple, bir hudut çizmek elzem olmuştur. Bugünden itibaren,
1. Arslanbenzer nam pisliğin dergisine, internet sitesine, yayınevine eser veren kimselerin benimle hiçbir hukukları kalmadığını beyan ederim.
2. Sahibi, yöneticisi olduğu dergi, gazete, internet sitesi gibi herhangi bir mecrayı bu pisliğin eserleriyle necis hale getirenlerle de hiçbir hukukum kalmayacaktır. Maişet meseleleri bu ilkenin dışında tutulacaktır. Yani bu madde Arslanbenzer’e işverenleri kapsamaz. Kimsenin ekmeğiyle oynayacak değiliz.
3. Arslanbenzer’e ait olmasa da sayfalarını onunla pisleten bu mecralara eser verenlerle de hukukumuz bitmiştir.
4. Arlanbenzer’in konuşmacı, sunucu, moderetör olacağı herhangi bir etkinliğe katılanlar da tarafımca aynı şekilde değerlendirilecektir.

Çünkü necasetin bulaştığı bir ortamda hayır da hasenat da mümkün olmaz. Allah cümlemize necasetten taharet nasip etsin.

 Illustration for Don Quixote (Salvador Dali)

Illustration for Don Quixote (Salvador Dali)

Ever since Cervantes’ masterpiece was published, so many things were said that there is probably nothing new for us to say. But academic “verbalism” makes us to read it again and again and to say something about it. And fortunately it does so. This essay is going to propose a theological reading attempt —which has been attempted—, an analogy —which has also already been proposed— and a modest opinion —hopefully not opined yet.

What kinds of readings are possible?

Is Cervantes’ Don Quixote simply a satire on the harmful effects of bad literature or is it more than that? Although in prologue he depicted his aim as “fixed on the destruction of that ill-founded edifice of the books of chivalry”, nevertheless, thanks to his masterpiece, Cervantes had “mortally” gone beyond his aim. Despite all the differences between them, all the critics agree on only one issue that Don Quixote is the first ‘modern’ novel. Here is where the differences start to appear. For instance, Welsh mentions literary realism: “Don Quixote was seen to be not simply a satire on chivalric romance but an alternative narrative of the kinds of things that really might happen if an elderly gentleman set himself up as a knight errant in the modern world.” However, according as she likes, another one can read it as a fantastic novel. It also provides infinite opportunities to read to all the critics who want to read it through their own methods of criticism: For instance, to Marxists “master and servant dialectic”, to feminists “Dulcinea’s impossible femaleness” or “Don Quixote’s ridiculous moralism” and to theological critics almost a saint.

Among all the theological commentaries, the most extreme commentary is probably Unamuno’s. In translator’s introduction of Unamuno’s Treatise on Love of God, Nelson R. Orringer says that “Unamuno holds that Don Quixote should be ‘the national Bible of the patriotic religion of Spain’”. Due to the fact that author of this essay is not a Spanish, although he cannot read the book as Bible, fortunately the book provides sufficient materials for theological readings also for non-native readers. As a matter of fact, this essay will not try to comment any theological statements or behaviours which are consistently repeated throughout the book[1], its method will be comparison, analogy and roughly symbolic interpretations.

Don Quixote: an exemplar of Christian faith or an imitation of Christ?

If it is necessary to describe Don Quixote with his the unique feature, he can certainly be characterized by his madness. In accordance with theological approach announced in the introduction, a “reasonable” description of his madness is found in Paulson’s Don Quixote in England: “The madman can become God’s fool and an ideal of honour or simplicity against which the real world is measured and found wanting.” As he establishes a correlation between Don Quixote and Erasmus’s Praise of Folly, Paulson says that “From Erasmus, Cervantes takes the idea that folly can be higher wisdom; he follows Erasmus in contrasting simple Christian “folly” with scholastic reasoning, which seen from direction is transcendence.” Quixotic madness is originated from a preferred foolishness which belongs only to God: “Because the foolishness of God is wiser than men; and the weakness of God is stronger than men” (King James Version Corinthians 1:25). Although he is obviously conscious of what people think about him and especially about his madness, nevertheless he pays no attention to these estimations: “For the wisdom of this world is foolishness with God. For it is written, He taketh the wise in their own craftiness” (Corinthians 3:19). Last but not least, his madness is a kind of accepted foolishness: “We are fools for Christ’s sake, but ye are wise in Christ; we are weak, but ye are strong; ye are honourable, but we are despised” (Corinthians 4:10).

The fact is that, Don Quixote’s thorough faith in God is witnessed by all the readers. The question is that, thanks to his faith in God and his becoming “God’s fool”, will he merely be canonized as a saint, or is he Christ, in and of himself? Although literature history was full of examples of the analogies between Don Quixote and Christ, the most obvious and listed version of these is Rodó’s; if it is quoted as summarized:  Christ attributed his ancestry to virtuous king and was of the blood of David. Don Quixote says to Sancho that “the sage who shall write my history will so clear up my ancestry and pedigree that I may find myself fifth or sixth in descent from a king”. Christ was born in a humble village which his cradle raised from darkness. Don Quixote was also of a village called Argamasilla which lives in the memory of the world, only through his name. Jesus himself was called “the Galilean” and the Knight also added to his name “la Mancha”, due to their regions’ name. Prior to getting to work on redemption of humankind, Christ wanted to be consecrated by hands of John the Baptist. Don Quixote wanted to be dubbed knight by “Castellan”. Christ spent forty days and forty nights in seclusion of the desert. In his penance, Don Quixote spent many days in Sierra Morena. There were harlots at Jesus’ side and they were purified by his charity. Maritornes and party girls were transfigured by Don Quixote’s gentleness. Jesus said: “Blessed are they who suffer persecution for justice”. By way of unheard-of fearlessness, Don Quixote broke the chain of galley slaves. Christ attracted and retained his cohort with the promise of the kingdom of heaven. Don Quixote attracted his cohort (which consists of only one man who represents the humming human choir) with the promise of being the governor of the island. Jesus healed the sick. Don Quixote helped people who were aggrieved and poverty stricken. Christ conjured the souls of damned. Don Quixote was preoccupied with enchantments of remedy. Nor Jesus was wanted be recognized as Messiah by common sense, neither Don Quixote as knight-errant. Jesus was mocked and ridiculed due to his messianism; as Don Quixote’s chivalry. Mother and brothers of Jesus sought to discourage him and he had to say: “I have no mother or brothers”. Don Quixote was opposed and obstructed by his housekeeper and his niece in his own home. Jesus overthrew the tables of the merchants and the chairs of the salesmen of doves. Don Quixote ruined the scene of the puppeteer. Jesus made priests of Jerusalem indignant because he was celebrated by the masses as Christ. Don Quixote made an arrogant and silly priest indignant because he was celebrated in house of the Dukes. Both of them suffered persecution later than celebrations; they were both jeered and received with ignominy. Jesus was denied by Peter. Don Quixote was denied by Sancho. Jesus was exposed by the label of “This is the King of the Jews”. Don Quixote was exposed by a parchment stitched on his back “This is Don Quixote of La Mancha”. Samson Carrasco was the Judas given to Don Quixote. A tax collector, Saint Mathew, wrote the Gospel of Christ, and another tax collector, Miguel de Cervantes wrote Don Quixote’s gospel.

Good grief! Why did not Christ die?

All things considered, it is clearly seen that on the basis of such an analogy between Christ and Don Quixote, two distinctive readings are possible: naive (romantic) or cynic. In point of fact, even though Unamuno deserves this appointment, for the sake of the quotation below, I am appointing José Ortega y Gasset as the representative of the romantics: “One could write the Names of Don Quixote, because in a certain way, Don Quixote is the sad parody of a more divine and serene Christ: he is a Gothic Christ, torn by modern anguish; a ridiculous Christ of our own neighbourhood, created by a sorrowful imagination, which lost its innocence and its will and is striving to replace them.” Opposite to this aspect, other one can be placed that Christ fought a pointless fight based on his very own individual delusions renounced by him on his deathbed. Even though he was under coercion, Don Quixote accepted worldly reality and rejected the Bible and tradition: “Good news for you, good sirs, that I am no longer Don Quixote of La Mancha, but Alonso Quixano, whose way of life won for him the name of Good. Now am I the enemy of Amadis of Gaul and of the whole countless troop of his descendants; odious to me now are all the profane stories of knight-errantry; now I perceive my folly, and the peril into which reading them brought me; now, by God’s mercy schooled into my right senses, I loathe them.”

As a matter of fact, there is another possible reading but it is a most cynical one. Whereas the Church appointed me as devil’s advocate, let me declare it: Humankind had never wanted what makes them remember celestial principle during all the ages. By that time, they had endured it by killing the messenger. However, they did not want any sacrifice on their account anymore. Because they learned that any sacrifice will require a compensation of remembering and blessing name of the person who sacrificed himself for them. They did not want any sacrifice because they did not wanted any communion: they had not endured to feel the taste of his body and blood. Don Quixote must have been converted. He must have been sent back home in order to age and die on his bed, just like them.

Consequently, the atonement was not paid: “all of you are still sinners!”

 

 

 


Works Cited:
Cervantes Saavedra, Miguel de. Don Quixote. Trans. John Ormsby. London, 1885.
Holy Bible. King James Version. New York: Harper & Brothers Publishers, 1957.
Ortega y Gasset, Jose. Meditations on Quixote. Trans. Evelyn Rugg and Diego Marin. Urbana: University of Illinois Press, 2000.
Paulson, Roland. Don Quixote in England. London: The John Hopkins University Press, 1998.
Rodó, José Enrique. «El Cristo a la Jineta.» El Mirador de Próspero: Obras Completas de José Enrique Rodó. Madrid: Aguilar, 1967. 538-539.
Unamuno, Miguel De. Treatise on Love of God. Trans. Nelson R. Orringer. Urbana: University of Illinois Press, 2007.
Welsh, Alexander. “The Influence of Cervantes.” Cascardi, Anthony J. The Cambridge Companion to Cervantes. Cambridge: Cambridge University Press, 2002. 82.
Ziolkowski, Eric Jozef. The Sanctification of Don Quixote: From Hidalgo to Priest. Penn State Press, 1991.

[*] This essay was published in DailySabah on April 17, 2015

[1] For further reading about religious approaches on Don Quixote and their historical development, see Ziolkowski, Eric Jozef. The Sanctification of Don Quixote: From Hidalgo to Priest. Penn State Press, 1991.

 

İyi bir takipçisi sayılmasam da takip edebildiğim kadarıyla, Lütfi Bergen’le mutabık olduğum bir fikir yok. Ne teknoloji hakkındaki fikirlerinde ne de tasavvufa bakışında mutabıkız. Mesela “Anadolu heterodoksisi” dediğinde cinlerim tepeme sıçrıyor. Hele medeniyet tartışmasında Hilmi Yavuz’a karşı İsmet Özel “selefiliğine” gönül indirdiğinde ise hepten şaşırmıştım. Fakat bütün bu anlaşmazlığımıza rağmen, Lütfi Bergen zamanımızın fikir imal eden nadir insanlarındandır ve sadece bu vasfıyla, yalapşap okumaların entelijansıyasının ve tezsiz tezlerle kariyer basamaklarını sıçramış hımbıl akademisyenlerin itikadınca affedilmez bir “günahkârdır”. Ama bugün onun sözünü boğmaya çalışanlar ve dolayısıyla burada bahsetmek istediklerim onlar değil; onların belki talebesi, belki müridi olmuş, üçüncü/beşinci sınıf türevlerini ele almayı murad ediyorum.

Türkiye’de yeni bir entelektüel güruh türedi (meseleler “intellect”le alakalı olduğu için bu kelimeyi kullanıyorum; yoksa “entelektüel” bu güruhun sıfatı olamaz). Bu güruhun ataları ve ilk nesilleri önce sözlüklerde görünür olmuşlardı. Eğitimli, teçhizatlı, tarz sahibi gençlerdi. Akademik bilgiye yaklaşımlarındaki sarkastik tavır, verili hiyerarşiyi tanımamaları ve sarsmaya çalışmaları bize de hoş geldiğinden, hüsnü kabulle karşılamış, hatta onların mecralarına dâhil bile olmuştuk.

Sözlükler Kemalistlerle İslamcıların, militan ateistlerle dindarların, evrimcilerle yaratılışçıların, Türkçülerle Kürtçülerin, Stalinistçilerle özgürlükçü sosyalistlerin savaşa alanına dönüşünce, bu ilk nesiller (hâlâ medyaya kapağı atamamışlarsa) bloglara ve Twitter’a çekildiler. Sarkastik üslup buralarda devam etse de, başta şahit olmadığımız türde bir ukalalık ve mütehakkim bir eda seziliyordu. “Gerçek” hayatta ise bu nesiller sadece ana-akım medyada istihdam edilmediler: Muhalif yayın organlarında yazarlık, milletvekili danışmanlıkları, partilerde çeşitli görevler ve tabii ki akademi. Sanırım onların da artık bilginin tahakkümüne iman etmeleri bu dönüşümle alakalıydı. Kibrin, insanın bulunduğu konumu hak etmediğini bilmesinden kaynaklanan bir savunma mekanizması olduğunu okumuştum; eksiksiz bir izah olmasa da doğruymuş.

Dostum, biz seni kibirli yazar-çizerleri, cehaletinden bihaber akademisyenleri sarsan özgürlükçü bilgi anlayışından dolayı sevmiştik. On dokuzuncu yüzyıl kafasıyla gevezelik yapan gerzek Türk entelijansıyasına karşı post-moderni kavramaya çalışan çocuklar olduğunuz için size itibar ettik. Yoksa o Lacan’lı, Derrida’lı, Deleuze’cü şakaları yaparken, hiçbirinizin bu meselelerde allame olmadığınızı biliyorduk. Yok, bugün âlim oluverdiyseniz, eserleriniz nerede? Suyunun suyunun suyu Lacan okumalarından, yetmişlerden tevarüs ettiğiniz goşist teorilerinize ya da azınlıkçılığınıza sos olarak dökmeye yetecek kadar Deleuze-Guattari alıntısından başka bir halt görünmüyor ortada. Aksi olsaydı bu entelektüel zillet halinde olmazdık.

Neyse! Bu bahsettiğim nesiller, bilgileriyle kibre kapılanlardı. Onlardan sonra gelenler ise tam bir facia! Lisede örgütlendiğinden bu yana, teşkilatın bültenlerinden başka bir şey okumamış adam, Alman İdeolojisinin Eleştirisine Katkı’nın önsözündeki meşhur pasajda, Marx’ın tezinin deterministik olmadığını söyleyen birine, “Bu önsöz daha önce bağımsız bir makale olarak yayımlanmıştı, ama nerde yayımlandığını şimdi, canlı yayında hatırlayamadım,” dediği için, “Azcik sen oku hocam. Ama marxin makalesinden degil (onlar gazete yazilari) kitabindan basla” diyebilmektedir. Ya da kahramanın geleneksel yolculuğunun modern anlatıda neye dönüştüğünü sorgulayan birine kıçıyla gülüp, Die Verwandlung’un yüksek lisansta belletilen amatör Marksist bir okumasını size satmaya çalışabilmektedir.

Daha süslü bir lafazanlıkla ifade etse de aslında “Ay, inanmıyorum!” diyor, sosyal medya bilgici. Gerçekten de nasıl böyle bir şey söylenebildiğini aklı almıyor. Nasıl alsın? Kendisini zihnen var eden ve sınırlandıran söylemde mündemiç ontoloji ve epistemoloji dışında, düşünülmüş ve benimsenmiş bir varlık ve bilgi görüşü olmadığından, başka türden bir varlık ve bilgi anlayışının imkânını dahi aklına getiremiyor. Kabul edemeyeceği bu “zırva”nın, kendisininkiyle taban tabana zıt bir ontolojik/epistemolojik yaklaşımdan kaynaklanıyor olacağına, ihtimal dahi vermeden, ancak bir cehaletin eseri olabileceğine hükmediveriyor. Ondan sonra gelsin komiklikler, şakalar ve hakaretler. Bu güruhtan bir varlık ve bilgi anlayışı beklemek elbette abartılı bir tavır. O halde bırakalım varlık ve bilgi hakkında bir fikir sahibi olmalarını, şunu dahi düşünebilecek zihinsel yetenekten yoksunlar: Yahu, sakın bu görüşler, benim de okuduğum kaynakların eleştirel bir başka okuması olmasın? Zinhar! Ancak o kaynakların okunmamasından doğabilir bu görüşler! Daha somut konuşalım: Türk akademisinde, lisansüstü seviyede dahi yapılan okumaların gâvurun parasıyla beş kuruş etmediğini bilmediği gibi, bu okumaları da mümkün tek okuma olarak belliyorlar. Yani lise seviyesindeki Freud okumasıyla psikanalize hâkim olduğunu ve bu bilgiyle dünyayı anlayabileceğini sanıyor bu zavallılar. Sen de tutup, farz-ı misal, Freud’un benlik tanımının topografik oluşundan, kadim nefs anlayışlarının dinamizminden bahsedersen, bu biteviye liseli ergen güruh gülmekten üstüne sıçarak senin cehaletini ilan ediyor.

Tanıl Bora’nın o nefis “Tahsilli cehaletin cinneti” makalesini, bu güruhun halini teşhis edebilecek bir kavram bulma umuduyla tekrar okudum. Umduğumu da buldum: “Kolektif narsisizm”! Bora Adorno’dan aktarıyor: “Yarı-eğitimlilikle kolektif narsizmi birleştiren; bir şeylere temellük etme, söze dahil olma, kendini uzman olarak satma ve bir yere aidiyet edâsıdır.” Adorno’nun, yarı-eğitimliliğin, “onca Aydınlanmaya ve bilginin yayılmasına inat ve bizzat bunlar sayesinde, bugün hâkim bilinç tarzı halini aldığını” söylediğini de ekliyor, Tanıl Bora. Fakir de ondan ilhamla, bu güruha kolektif narsist sırtlan sürüsü adını veriyorum.

“Özet geç lan, piç!” diyenler için: Velhasılıkelam, Lütfü Bergen sosyalizme Müslüman Anadolu’da erken bir öncül arayan bir fikir adamıdır. Ne demiş olursa olsun, onun sözü, özgün fikirler imal eden bir entelektüel olduğu için dikkate almaya değerdir. Oysa bugün öfkeyle ona saldıran güruh, sen bir hiçsin. Birey olarak da bir hiçsin, sırtlan sürüsü haline geldiğinde de. Bütün bu narsisizmin de bunu bilmenden kaynaklanıyor. Bak burada haklısın: Bunu senden iyi kim bilebilir!

“Ne diye uğraşıyorsun bunlarla?” diyen ahbab ü yarana son olarak şunu göstermek isterim: Belki fakire yönelen bu toplu saldırı bir merkezden yönetilmemiş olabilir. Çünkü aksini düşünmek ancak komplo teorisyenliğiyle mümkün. Ama yazar-çizer takımının “vurabilirsiniz” icazeti olmadan, edebiyat kuramı hakkında mücehhez bu kadar “eleştirmen” nereden çıkar?

Şu da dikkat çekicidir ki aşağıda göreceğiniz “tweet”lerin tamamı, hiçbir fikir kırıntısı içermiyor. Sadece hakaret, küfür, istihza var. Bu tematik ortaklık bana sadece kötü niyet belirtisi olarak görünüyor. Birbirinden bağımsız bu kadar insanın aynı anda fakirin sözlerini aptalca bulması da Türkiye için yüksek bir standart gibi duruyor. Zaten önceki yazılarda da göstermeye çalıştığım gibi, elbette bunlara çanak tutanlar var.

Fakiri hedef seçmelerinin sebebini/sebeplerini henüz tam anlamasam da, kendi nefsimizle ilişkimizde melameti tercih etsek de, “Zat”tan dolayı, izzet-i nefsimizi çiğnetemeyiz. Vesselam.

ve sair efrad

Semih Gümüş, fakirin konuşmasının haberini duyuran “tweet”ini yeniden paylaşınca ilgimi çekti. E, Türkiye’nin anlı şanlı eleştirmeni, edebiyat eleştirisi hakkındaki fikrini ciddiye alıp paylaşıyorsa, bize de kemal-i ciddiyetle araştırmak düşer: Derya Çolpan; o da şairmiş. Başıma daha önce de bela açan söyleşide[1] şunları söylemişim:

Modern şiir intibak edebildiğim, anlayabildiğim bir şey değil. Bu, onun hakikatle kurduğu ilişkiden kaynaklanıyor. Bu ilişkiyi modern şairler ya da poetika tartışanlar da izah edebilmiş değiller. Ya da daha dikkatli bir söyleyişle, onların izahlarını hakikate mutabık bulmuyorum. Modern şairin hakikatle kurduğu ilişki böyle sorunlu iken, bir de onun kılavuzluğuyla yol almak neye mal olur, varın siz düşünün. Aslında çok da düşünmeye hacet yok: Türk düşüncesinin haline bakmak kâfidir. Tanzimat’tan bu yana, düşünce hayatımızı şairlerin domine ettiği ortada. Batıcı, İslamcı ya da sosyalist kitlelerin kanaat önderliği şairlere terk edilmiş durumda. Şaire bu rolün verildiği bir dönem daha önce hiç yaşanmamıştı. Çünkü şair eskiden bu yana mecnundu, meczuptu. Aklın, tefekkürün, akaidin, bilimin sahasında bu hususiyetler pek de istenen şeyler olmasa gerek.

Şuaranın hiddetini üzerime çeken şey bu sözler midir, diye düşünürken, beyefendinin “Şiir nedir?” başlıklı makalesine tesadüf ettim. Teessüfle gördüm ki Derya Çolpan bu söylediklerimi idrak edip fakire husumet güdebilecek biri değilmiş. Ansiklopedik malumatı arka arkaya sıralamaktan ibaret bu lise kompozisyonunu yazan zat, (ne garip tesadüf ki yine) Bilkent’te yüksek lisans, Dokuz Eylül’de de doktora yapmış. Akademimizde yazılan tezlerin kolej seviyesini aşamadığını, oralarda körlerle sağırların birbirini ağırladığını biliyordum ama durumun bu kadar vahim olacağını hayal etmezdim. Bu çarkın içindeki diğer kifayetsizler, en azından cehaletlerinin farkında olduklarından, Derya Çolpan gibi meydan okumalara cesaret etmezlerdi. Çünkü şunu bilirlerdi ki sayın Derya Çolpan, o size verilen diplomalarda yazılmadığı halde herkesin çok iyi bildiği gizli bir ibare vardır: “Bon pour l’Orient”!

[1]Bazı güncel meseleler hakkında”.

Henüz kitaplarım yayımlanmamışken dahi, başıma gelecekleri biliyordum. Yakın arkadaşlarım, dostlarım şahittir: Yazdıklarımın sessizlikle geçiştirileceğinden emindim. Çünkü ne yaptığımı biliyordum. “Piyasa”nın asla sindiremeyeceği, kabul edemeyeceği öyküler yazıyordum. Abdülhak Şinasi’nin dehasından, Refik Halit Karay’ın jilet gibi keskin ferasetinden geçip Sait Faik naifliğine bir kere gönül indirince, seviye artık orada da duramazdı. Vüs’at O. Bener ve Bilge Karasu’yu tenzih edersek, doksanlara kadar Türk öykücülüğü yokuş aşağı yuvarlandı. Geldiği yeri Üç Jeton’un önsözünde şöyle izah etmeye çalışmıştım:

Savaş sonrası bunalımı aşmak için, edebiyatı edebiyat dışı kaynaklarla besleyerek ona kendini yeniden üreteme fırsatı verilmesini savunan Oulipocular bize neşeli bir miras bıraktı. Fakir de bu mirası epey yedim. Bu mirasyediliğimden dolayı bendenizi Türkçe öykü dünyasına dâhil etmeyen ana akıma karşı, Türkiye’deki öykü vasatından memnun olmadığımı her fırsatta dile getirdim. Biz belki İkinci Dünya Savaşı travmasını yaşamadık ama —bu askerî darbelerden mi kaynaklanıyor, garip modernleşmemizden mi, yoksa Sait Faik ya da doksan kuşağı etkisinden mi bilinmez— öykülerimizde garip bir bunalım gözlemliyordum. Öyle garip bir vasat oluşmuştu ki, herhangi bir dergide yayımlanan herhangi bir öyküyü okuduktan sonra, başka bir dergiden başka bir yazarı da okusanız, sesin, üslubun, “bunalım”ın değişmediğini görüyordunuz. Bir dönem Akademi’de hemen her öğrencinin çektiği, birörnek  “kısa metraj entel bunalımı” filmlerini andıran bu sıkıcı öyküler dışında bir şeyler okumak neredeyse mümkün değildi. Ne bir entrika, ne mizah, ne bilimkurgu ne de fantezi! Varsa yoksa birinci ya da üçüncü tekil şahıs anlatıcının varoluşsal bunalımları!

Bu vasatın hem üreticilerinin hem de sorumlularının, yazdıklarım hakkında bir söyleyeceği tabii ki olmayacaktı. Ne diyeceklerdi ki? Kendi yazdıkları, teşvik ettikleri, yayımladıkları şeyler öyküyse, fakirin yazdıkları neydi? Yok, benimkilere öykü diyeceksek, onlar ne ile iştigal ediyordu? Ortada konuşacak bir şey yoktu.

Ta ki “Edebiyat ve Yolun Sonu” başlıklı konuşmamın —epey sorunlu da olsa hâlâ arkasında durduğum— bir özeti gazetelerde haber olana kadar. Haber “Kafka’nın kahramanının böceğe dönüşümü çok tehlikeli” diye yayılınca, birkaç şair ve yazarın öncülüğünde, sosyal medya çakallarının önüne atıldım[1]. Bu çok cepheli saldırı sırasında gözümden kaçan bir ayrıntıyı bugün fark ettim. Öykü ve eleştiri camiasının piyasa yapıcılarından Semih Gümüş, kendisi bir şey yazmasa da iki kifayetsiz tahsillinin “tweet”ini yeniden paylaşmış.

Semih Gümüş

Yayımlanmış iki kitabımın, onlarca iddialı söyleşi ve makalemin karşısında taş kesilen Semih Gümüş, ilk defa benimle ilgili bir meseleye dâhil oluyordu. Gözyaşlarımı tutamadım. Bu vesileyle kendisine hem teşekkür etmek hem de bir davette bulunmak istedim: Semih Bey, hazır fakiri dikkate almışken bir iki cümlecik sarf etseniz de yüksek ilminizden mütefeyyiz olsak.


 

[1] Süreci anlatan yazım şuradadır: “Aklın kolektif sukutu: Türk okur-yazarının sefaleti”