.

Yazarın arşivi

İyi bir takipçisi sayılmasam da takip edebildiğim kadarıyla, Lütfi Bergen’le mutabık olduğum bir fikir yok. Ne teknoloji hakkındaki fikirlerinde ne de tasavvufa bakışında mutabıkız. Mesela “Anadolu heterodoksisi” dediğinde cinlerim tepeme sıçrıyor. Hele medeniyet tartışmasında Hilmi Yavuz’a karşı İsmet Özel “selefiliğine” gönül indirdiğinde ise hepten şaşırmıştım. Fakat bütün bu anlaşmazlığımıza rağmen, Lütfi Bergen zamanımızın fikir imal eden nadir insanlarındandır ve sadece bu vasfıyla, yalapşap okumaların entelijansıyasının ve tezsiz tezlerle kariyer basamaklarını sıçramış hımbıl akademisyenlerin itikadınca affedilmez bir “günahkârdır”. Ama bugün onun sözünü boğmaya çalışanlar ve dolayısıyla burada bahsetmek istediklerim onlar değil; onların belki talebesi, belki müridi olmuş, üçüncü/beşinci sınıf türevlerini ele almayı murad ediyorum.

Türkiye’de yeni bir entelektüel güruh türedi (meseleler “intellect”le alakalı olduğu için bu kelimeyi kullanıyorum; yoksa “entelektüel” bu güruhun sıfatı olamaz). Bu güruhun ataları ve ilk nesilleri önce sözlüklerde görünür olmuşlardı. Eğitimli, teçhizatlı, tarz sahibi gençlerdi. Akademik bilgiye yaklaşımlarındaki sarkastik tavır, verili hiyerarşiyi tanımamaları ve sarsmaya çalışmaları bize de hoş geldiğinden, hüsnü kabulle karşılamış, hatta onların mecralarına dâhil bile olmuştuk.

Sözlükler Kemalistlerle İslamcıların, militan ateistlerle dindarların, evrimcilerle yaratılışçıların, Türkçülerle Kürtçülerin, Stalinistçilerle özgürlükçü sosyalistlerin savaşa alanına dönüşünce, bu ilk nesiller (hâlâ medyaya kapağı atamamışlarsa) bloglara ve Twitter’a çekildiler. Sarkastik üslup buralarda devam etse de, başta şahit olmadığımız türde bir ukalalık ve mütehakkim bir eda seziliyordu. “Gerçek” hayatta ise bu nesiller sadece ana-akım medyada istihdam edilmediler: Muhalif yayın organlarında yazarlık, milletvekili danışmanlıkları, partilerde çeşitli görevler ve tabii ki akademi. Sanırım onların da artık bilginin tahakkümüne iman etmeleri bu dönüşümle alakalıydı. Kibrin, insanın bulunduğu konumu hak etmediğini bilmesinden kaynaklanan bir savunma mekanizması olduğunu okumuştum; eksiksiz bir izah olmasa da doğruymuş.

Dostum, biz seni kibirli yazar-çizerleri, cehaletinden bihaber akademisyenleri sarsan özgürlükçü bilgi anlayışından dolayı sevmiştik. On dokuzuncu yüzyıl kafasıyla gevezelik yapan gerzek Türk entelijansıyasına karşı post-moderni kavramaya çalışan çocuklar olduğunuz için size itibar ettik. Yoksa o Lacan’lı, Derrida’lı, Deleuze’cü şakaları yaparken, hiçbirinizin bu meselelerde allame olmadığınızı biliyorduk. Yok, bugün âlim oluverdiyseniz, eserleriniz nerede? Suyunun suyunun suyu Lacan okumalarından, yetmişlerden tevarüs ettiğiniz goşist teorilerinize ya da azınlıkçılığınıza sos olarak dökmeye yetecek kadar Deleuze-Guattari alıntısından başka bir halt görünmüyor ortada. Aksi olsaydı bu entelektüel zillet halinde olmazdık.

Neyse! Bu bahsettiğim nesiller, bilgileriyle kibre kapılanlardı. Onlardan sonra gelenler ise tam bir facia! Lisede örgütlendiğinden bu yana, teşkilatın bültenlerinden başka bir şey okumamış adam, Alman İdeolojisinin Eleştirisine Katkı’nın önsözündeki meşhur pasajda, Marx’ın tezinin deterministik olmadığını söyleyen birine, “Bu önsöz daha önce bağımsız bir makale olarak yayımlanmıştı, ama nerde yayımlandığını şimdi, canlı yayında hatırlayamadım,” dediği için, “Azcik sen oku hocam. Ama marxin makalesinden degil (onlar gazete yazilari) kitabindan basla” diyebilmektedir. Ya da kahramanın geleneksel yolculuğunun modern anlatıda neye dönüştüğünü sorgulayan birine kıçıyla gülüp, Die Verwandlung’un yüksek lisansta belletilen amatör Marksist bir okumasını size satmaya çalışabilmektedir.

Daha süslü bir lafazanlıkla ifade etse de aslında “Ay, inanmıyorum!” diyor, sosyal medya bilgici. Gerçekten de nasıl böyle bir şey söylenebildiğini aklı almıyor. Nasıl alsın? Kendisini zihnen var eden ve sınırlandıran söylemde mündemiç ontoloji ve epistemoloji dışında, düşünülmüş ve benimsenmiş bir varlık ve bilgi görüşü olmadığından, başka türden bir varlık ve bilgi anlayışının imkânını dahi aklına getiremiyor. Kabul edemeyeceği bu “zırva”nın, kendisininkiyle taban tabana zıt bir ontolojik/epistemolojik yaklaşımdan kaynaklanıyor olacağına, ihtimal dahi vermeden, ancak bir cehaletin eseri olabileceğine hükmediveriyor. Ondan sonra gelsin komiklikler, şakalar ve hakaretler. Bu güruhtan bir varlık ve bilgi anlayışı beklemek elbette abartılı bir tavır. O halde bırakalım varlık ve bilgi hakkında bir fikir sahibi olmalarını, şunu dahi düşünebilecek zihinsel yetenekten yoksunlar: Yahu, sakın bu görüşler, benim de okuduğum kaynakların eleştirel bir başka okuması olmasın? Zinhar! Ancak o kaynakların okunmamasından doğabilir bu görüşler! Daha somut konuşalım: Türk akademisinde, lisansüstü seviyede dahi yapılan okumaların gâvurun parasıyla beş kuruş etmediğini bilmediği gibi, bu okumaları da mümkün tek okuma olarak belliyorlar. Yani lise seviyesindeki Freud okumasıyla psikanalize hâkim olduğunu ve bu bilgiyle dünyayı anlayabileceğini sanıyor bu zavallılar. Sen de tutup, farz-ı misal, Freud’un benlik tanımının topografik oluşundan, kadim nefs anlayışlarının dinamizminden bahsedersen, bu biteviye liseli ergen güruh gülmekten üstüne sıçarak senin cehaletini ilan ediyor.

Tanıl Bora’nın o nefis “Tahsilli cehaletin cinneti” makalesini, bu güruhun halini teşhis edebilecek bir kavram bulma umuduyla tekrar okudum. Umduğumu da buldum: “Kolektif narsisizm”! Bora Adorno’dan aktarıyor: “Yarı-eğitimlilikle kolektif narsizmi birleştiren; bir şeylere temellük etme, söze dahil olma, kendini uzman olarak satma ve bir yere aidiyet edâsıdır.” Adorno’nun, yarı-eğitimliliğin, “onca Aydınlanmaya ve bilginin yayılmasına inat ve bizzat bunlar sayesinde, bugün hâkim bilinç tarzı halini aldığını” söylediğini de ekliyor, Tanıl Bora. Fakir de ondan ilhamla, bu güruha kolektif narsist sırtlan sürüsü adını veriyorum.

“Özet geç lan, piç!” diyenler için: Velhasılıkelam, Lütfü Bergen sosyalizme Müslüman Anadolu’da erken bir öncül arayan bir fikir adamıdır. Ne demiş olursa olsun, onun sözü, özgün fikirler imal eden bir entelektüel olduğu için dikkate almaya değerdir. Oysa bugün öfkeyle ona saldıran güruh, sen bir hiçsin. Birey olarak da bir hiçsin, sırtlan sürüsü haline geldiğinde de. Bütün bu narsisizmin de bunu bilmenden kaynaklanıyor. Bak burada haklısın: Bunu senden iyi kim bilebilir!

“Ne diye uğraşıyorsun bunlarla?” diyen ahbab ü yarana son olarak şunu göstermek isterim: Belki fakire yönelen bu toplu saldırı bir merkezden yönetilmemiş olabilir. Çünkü aksini düşünmek ancak komplo teorisyenliğiyle mümkün. Ama yazar-çizer takımının “vurabilirsiniz” icazeti olmadan, edebiyat kuramı hakkında mücehhez bu kadar “eleştirmen” nereden çıkar?

Şu da dikkat çekicidir ki aşağıda göreceğiniz “tweet”lerin tamamı, hiçbir fikir kırıntısı içermiyor. Sadece hakaret, küfür, istihza var. Bu tematik ortaklık bana sadece kötü niyet belirtisi olarak görünüyor. Birbirinden bağımsız bu kadar insanın aynı anda fakirin sözlerini aptalca bulması da Türkiye için yüksek bir standart gibi duruyor. Zaten önceki yazılarda da göstermeye çalıştığım gibi, elbette bunlara çanak tutanlar var.

Fakiri hedef seçmelerinin sebebini/sebeplerini henüz tam anlamasam da, kendi nefsimizle ilişkimizde melameti tercih etsek de, “Zat”tan dolayı, izzet-i nefsimizi çiğnetemeyiz. Vesselam.

ve sair efrad

Semih Gümüş, fakirin konuşmasının haberini duyuran “tweet”ini yeniden paylaşınca ilgimi çekti. E, Türkiye’nin anlı şanlı eleştirmeni, edebiyat eleştirisi hakkındaki fikrini ciddiye alıp paylaşıyorsa, bize de kemal-i ciddiyetle araştırmak düşer: Derya Çolpan; o da şairmiş. Başıma daha önce de bela açan söyleşide[1] şunları söylemişim:

Modern şiir intibak edebildiğim, anlayabildiğim bir şey değil. Bu, onun hakikatle kurduğu ilişkiden kaynaklanıyor. Bu ilişkiyi modern şairler ya da poetika tartışanlar da izah edebilmiş değiller. Ya da daha dikkatli bir söyleyişle, onların izahlarını hakikate mutabık bulmuyorum. Modern şairin hakikatle kurduğu ilişki böyle sorunlu iken, bir de onun kılavuzluğuyla yol almak neye mal olur, varın siz düşünün. Aslında çok da düşünmeye hacet yok: Türk düşüncesinin haline bakmak kâfidir. Tanzimat’tan bu yana, düşünce hayatımızı şairlerin domine ettiği ortada. Batıcı, İslamcı ya da sosyalist kitlelerin kanaat önderliği şairlere terk edilmiş durumda. Şaire bu rolün verildiği bir dönem daha önce hiç yaşanmamıştı. Çünkü şair eskiden bu yana mecnundu, meczuptu. Aklın, tefekkürün, akaidin, bilimin sahasında bu hususiyetler pek de istenen şeyler olmasa gerek.

Şuaranın hiddetini üzerime çeken şey bu sözler midir, diye düşünürken, beyefendinin “Şiir nedir?” başlıklı makalesine tesadüf ettim. Teessüfle gördüm ki Derya Çolpan bu söylediklerimi idrak edip fakire husumet güdebilecek biri değilmiş. Ansiklopedik malumatı arka arkaya sıralamaktan ibaret bu lise kompozisyonunu yazan zat, (ne garip tesadüf ki yine) Bilkent’te yüksek lisans, Dokuz Eylül’de de doktora yapmış. Akademimizde yazılan tezlerin kolej seviyesini aşamadığını, oralarda körlerle sağırların birbirini ağırladığını biliyordum ama durumun bu kadar vahim olacağını hayal etmezdim. Bu çarkın içindeki diğer kifayetsizler, en azından cehaletlerinin farkında olduklarından, Derya Çolpan gibi meydan okumalara cesaret etmezlerdi. Çünkü şunu bilirlerdi ki sayın Derya Çolpan, o size verilen diplomalarda yazılmadığı halde herkesin çok iyi bildiği gizli bir ibare vardır: “Bon pour l’Orient”!

[1]Bazı güncel meseleler hakkında”.

Henüz kitaplarım yayımlanmamışken dahi, başıma gelecekleri biliyordum. Yakın arkadaşlarım, dostlarım şahittir: Yazdıklarımın sessizlikle geçiştirileceğinden emindim. Çünkü ne yaptığımı biliyordum. “Piyasa”nın asla sindiremeyeceği, kabul edemeyeceği öyküler yazıyordum. Abdülhak Şinasi’nin dehasından, Refik Halit Karay’ın jilet gibi keskin ferasetinden geçip Sait Faik naifliğine bir kere gönül indirince, seviye artık orada da duramazdı. Vüs’at O. Bener ve Bilge Karasu’yu tenzih edersek, doksanlara kadar Türk öykücülüğü yokuş aşağı yuvarlandı. Geldiği yeri Üç Jeton’un önsözünde şöyle izah etmeye çalışmıştım:

Savaş sonrası bunalımı aşmak için, edebiyatı edebiyat dışı kaynaklarla besleyerek ona kendini yeniden üreteme fırsatı verilmesini savunan Oulipocular bize neşeli bir miras bıraktı. Fakir de bu mirası epey yedim. Bu mirasyediliğimden dolayı bendenizi Türkçe öykü dünyasına dâhil etmeyen ana akıma karşı, Türkiye’deki öykü vasatından memnun olmadığımı her fırsatta dile getirdim. Biz belki İkinci Dünya Savaşı travmasını yaşamadık ama —bu askerî darbelerden mi kaynaklanıyor, garip modernleşmemizden mi, yoksa Sait Faik ya da doksan kuşağı etkisinden mi bilinmez— öykülerimizde garip bir bunalım gözlemliyordum. Öyle garip bir vasat oluşmuştu ki, herhangi bir dergide yayımlanan herhangi bir öyküyü okuduktan sonra, başka bir dergiden başka bir yazarı da okusanız, sesin, üslubun, “bunalım”ın değişmediğini görüyordunuz. Bir dönem Akademi’de hemen her öğrencinin çektiği, birörnek  “kısa metraj entel bunalımı” filmlerini andıran bu sıkıcı öyküler dışında bir şeyler okumak neredeyse mümkün değildi. Ne bir entrika, ne mizah, ne bilimkurgu ne de fantezi! Varsa yoksa birinci ya da üçüncü tekil şahıs anlatıcının varoluşsal bunalımları!

Bu vasatın hem üreticilerinin hem de sorumlularının, yazdıklarım hakkında bir söyleyeceği tabii ki olmayacaktı. Ne diyeceklerdi ki? Kendi yazdıkları, teşvik ettikleri, yayımladıkları şeyler öyküyse, fakirin yazdıkları neydi? Yok, benimkilere öykü diyeceksek, onlar ne ile iştigal ediyordu? Ortada konuşacak bir şey yoktu.

Ta ki “Edebiyat ve Yolun Sonu” başlıklı konuşmamın —epey sorunlu da olsa hâlâ arkasında durduğum— bir özeti gazetelerde haber olana kadar. Haber “Kafka’nın kahramanının böceğe dönüşümü çok tehlikeli” diye yayılınca, birkaç şair ve yazarın öncülüğünde, sosyal medya çakallarının önüne atıldım[1]. Bu çok cepheli saldırı sırasında gözümden kaçan bir ayrıntıyı bugün fark ettim. Öykü ve eleştiri camiasının piyasa yapıcılarından Semih Gümüş, kendisi bir şey yazmasa da iki kifayetsiz tahsillinin “tweet”ini yeniden paylaşmış.

Semih Gümüş

Yayımlanmış iki kitabımın, onlarca iddialı söyleşi ve makalemin karşısında taş kesilen Semih Gümüş, ilk defa benimle ilgili bir meseleye dâhil oluyordu. Gözyaşlarımı tutamadım. Bu vesileyle kendisine hem teşekkür etmek hem de bir davette bulunmak istedim: Semih Bey, hazır fakiri dikkate almışken bir iki cümlecik sarf etseniz de yüksek ilminizden mütefeyyiz olsak.


 

[1] Süreci anlatan yazım şuradadır: “Aklın kolektif sukutu: Türk okur-yazarının sefaleti”

B Planı dergisinin 2013 Haziran’ında yayımlanan üçüncü sayısında, birçok meseleye üstünkörü değindiğimiz, uzunca bir söyleşim[1] çıktı. Tam da beklediğim gibi, okur-yazar çevrelerden, fakirin bu hezeyanlarına cevap veren çıkmadı. Daha önce de söylediğim gibi, fikir Türkiye’de tartışılacak son şeydir. Bunda şaşılacak bir şey yoktu. Bu suskunluğu bozan tek ses, şirretliğiyle herkesi susturup şiir çevresinde kendine muhkem bir mevzi yaratma başarısıyla maruf Hakan Arslanbenzer’den geldi:

2013-07-13-01

Şair değildim, —en azından onların da anlayacağı anlamda— şiir eleştirisi yapmıyordum, şuaranın, üdebanın kişisel kavgalarında zinhar yer almamıştım. Bu hakareti hak etmiş ne yapmış olabilirdim? Arslanbenzer’in hakaretine uğramama sebep olan bölüme bir bakalım:

“İkinci Yeni’den bu yana, Müslüman şairlerle profan (ya da en azında bir dindarlık işareti taşımayan) şairlerin şiirlerini birbirinden poetik olarak ayırt etmek imkânsız hâle geldi. Fark sadece kelime dağarcığında, ıstılahlarda açığa çıkıyor. Yani “queer” bir şiirdeki “müstehcen” kelimeleri dinî, manevî kelimelere dönüştürdüğünüzde, İslamcı şairlerin yazdığı şiire ulaşabilirsiniz. Buradan hareketle önümüzde üç ihtimal beliriyor: Ya profan, “queer”, Marksist “görünen” şairler de aslında İslamî bir akaide bağlılar, ya bizim İslamcı bildiğimiz şairler hakikatle pek de sahih bir ilişkiye sahip değiller, ya da aslında çağımızda hiçbir şair, yaptığı sanatla hakikat arasındaki ilişkiyi sorunsallaştırmıyor, sadece çağın egemen, genelgeçer estetik ölçütlerine uygun eserler veriyor. Ben tercihimi üçüncüden yana kullanıyorum.”

E, adam haklı beyler! Sen yıllarca ağzından salyalar saçarak, küfürler savurarak, şerrinle koskoca bir camiayı sindir, elindeki son sermayeyle derme çatma bir dükkân aç, —hem de modern şiire intibak edemediğini sürekli deklare eden— zıpçıktının biri gelsin, bir cümlede ortaya “bambaşka” bir fikir koysun. Dükkânının önü kapatılan her esnafın atacağı çığlık, Arslanbenzer için de meşru hale gelir, tabii ki: “Tezgâhın önünü kapatma canım!”

Ortada bir fikri karşı çıkış olmadığı üsluptan belliydi ama fakir yine son hüsn-i zanla yoklayayım dedim:

2013-07-13

Hüsn-i zannı ahmaklığa vardırmamak gerektiğini o gün öğrendim.

Bu kadarı fakir için kâfiydi: Arslanbenzer’in terbiye ve ahlak yoksunu bir ahmak olduğu bir kez daha görülmüştü. Edebiyat çevresinden dostlar, “onun ne olduğunun zaten ortada” olduğunu, deliyle deli ya da ahlaksızla ahlaksız olunmaması gerektiğini nasihat edince sustum. Bu “edebiyat çevresi” hakkındaki fikirlerimi de birazdan söyleyeceğim; şimdilik burada da susalım.

Bu meseleden beş ay sonra, Twitter’da kendisine söyleşim gösterilip fikri sorulunca[2] şöyle dedi:

Garip: Beş ay önce söyleşisini okuyup adıyla hakaret ettiği adamı tanımaz olmuştu Arslanbenzer. Kendisinin akıl sağlığı hakkında türlü rivayet dolaşsa da demans için henüz erken olduğu ortadaydı. Peki, ne yapmaya çalışıyordu aslancık? Şair burada tecahül-i arifini sanatını bir tahfif olarak kullanıyordu: Ay, bu da kim, canım; tanımam etmem bunları ben!

Sanırım soruyu soran şaşırıp “Niye mal dedin, abi?” diyor ki Arslanbenzer mallığımı izah ediyor:

Karşısındaki sanırım şerrinden korkup “Nerede bu sözü ben buldum demiş” diyemeyip “Kim söylemiş 1966’da?” diyor ki Arslanbenzer kaynağımı ifşa ediveriyor:

Sonra da mallığımı tescilleyecek hüküm cümlesiyle fakiri mağlup ediyor:

Bunları da sessizce dinledim. Herkesin önündeki yazıyı —bırakın çarpıtmayı—, iması dahi yapılamayacak “bu fikri ben buldum” iddiasıyla çarpıtabilen ve bunu da hakaretle yapan bir arsıza laf anlatılabilir miydi? “İfhamü men lâ yefhem” bile ölüyü diriltmekten zorken, anlamak istemeyene ne yapılabilirdi, Allah’tan ıslah dilemekten başka?

Dört ay sonra Arslanbenzer’i “yarım akıllanmış” halde görünce bir kez daha şaşırdım:

2014-04-24-01

2014-04-24-02
On ay önce “yarım aklıllı”, dört ay önce de “mal” olduğuma hükmetmesine sebep olan fikirlerimin acemice, üslupsuz bir taklidini savunması neye alametti? Dört ay önce demans için erken demiştim ama bu sefer iş başkaydı: İnsan hiç dört ay önce hakaretle karşı çıktığı fikirleri kendi fikri gibi savunur mu? “Bana ne canım” dedim, “deliliğin bütün türlerini bilmek mi zorundayım”, bir tür deli işte! Yine sustum.

Taa ki bu hafta Türk-okur yazarının kepazeliğine —bu defa ayne’l-yakin— şahit olana kadar: Bir takım edebiyatçı, yaptığım bir konuşmanın basın bülteninde geçen bir ifadeden dolayı, bir istihza ve tahfif hareketi başlatmış, fakiri sosyal medya çakallarının önüne atmıştı[3]. Yazıma cevap vermeye tek yeltenen Selçuk Orhan oldu. Özür dilemek yerine, hâlâ ortada bir eleştiri olduğunu kanıtlamaya çalışıyordu. İstihza ve tahfif etmeden ve buna gereken cevabı almadan onları yazsaydı, Selçuk’un yanlış anlaması tartışılabilirdi. Oysa Bor’un pazarı geçmişti; eşek Niğde’ye sürülmeliydi. Bir de kılıcı çekmiş olduğum halde kendisini kesmediğimi, kılıcın yanıyla bir şaplak vurup gönderdiğimi bile anlamamış bir acemi Twitter’dan laf kalabalığıyla fakiri yıldırmaya çalıştı. Bu süreç de fakir için öğretici oldu.

Yukarıda değineceğimi söylediğim “edebiyat çevresi” bu sırada ne yaptı, peki? Bir iki kişinin sönük “Bunca hakarete ne gerek var”, “Durun bakalım, adam ne demiş” fısıltılarından başka ses gelmedi. Şirret ve lafazanlıkla sinmeyip yalancılığını ortaya koymama rağmen, biri de çıkıp demedi ki “Ya hu, adam yalancı diyor; notu yayımla görülsün diyor; ne diye hâlâ konudan sapıyorsun”. Ne diyen oldu, peki? Tarafsızlık ve nesnellikle bunun bir ağız dalaşı olduğunu ve bu dalaşmanın ülkeden umudu kesmeye yettiğini söyleyenler oldu.

Dostlar! Akademik çevrede ilişkilerin nasıl “döndüğünü”, dergiciliğin nasıl bir denge gerektirdiğini, yayıncılık camiasındaki al takke ver külahın nelere yol açtığını, hangi birinizin diğerinin tavuğuna niye “kışt” diyemediğini hem biliyor hem de anlıyorum. Bu yüzden “neden benim yanımda değilsiniz” demem. Yeter ki tarafsızmış gibi görünüp ortadan konuşarak fakiri ahlaksız, arsız, edepsiz zevatla aynı seviyeye indirmeyin. Sussanız yeter! Yok, “network”ünüz sizi aleyhime konuşmaya icbar ediyorsa, o başka. Ekmeğinize bakın.

Bu arada “yarım akıllı” hale geldiğini düşündüğümüz Arslanbenzer, dün gece yine fakiri andı:

2015-04-19-01

Hazır hadsize had bildirme sezonunu açmışken bu hesabı da kapatayım dedim. Arslanbenzer dün (sanırım Karagöz’ü) kastederek şunu sordu:

2015-04-19-02

Hakan Arslanbenzer, tabii ki benim karşımda olacaksın. Çünkü ben nerede duruyorsam sen onun topyekûn düşmanısın. Allah seninle aynı safa düşmekten beni muhafaza buyursun.

Merak eden herkes için kim olduğumu, kimden olduğumu müsaadenizle cevaplayayım: Türkmen Alevisi emekçi bir ailenin evladıyım. İstanbul’un göbeğinde, bir gecekonduda büyüdüm. Hiç solcu olmadım, sağcı da olmadığım gibi. Delikanlılığımı Komünist Parti saflarında faşizme karşı mücadele ederek harcadım. Bolşevizmin işçi sınıfı üzerinde yeni bir burjuva-küçükburjuva tahakkümü inşa ederek devlet kapitalizmine vardığını görerek Parti’den ayrıldım. Sınıfın en alt katmanından başlayacak konseyci bir sosyalizm için tersaneye, fabrikalara koştum. Kariyerini bırakıp benimle işçileşen bir avuç yoldaşımla bir şeyler yapmaya çalıştık, yenildik. Bolşevizm eleştirisinin ardından, ideoloji denen şeyin ne mene bir şey olduğunu anlamaya çalıştım: İdeolojinin modern zamanlarda dini ikame ettiğini gördüm. “Yanılsamalar”dan “mistifikasyonlar”dan ve “tersine döndürmeler”den kurtulup hakikatin peşine düşünce irfanla tanışmış oldum. Elan o mektebin tembel ve ahmak bir talebesiyim.

Velhasılıkelam, hiçbirinizden değilim! Allah’ın günahkâr bir kulu, fahr-i alem efendimizin asi bir ümmeti, hanedan-ı ehl-i beyt-i Mustafa’nın (Allah’ın selamı onun ve pak ehl-i beytinin üzerine olsun) ayağının türabı ve ariflerin kapısının bir köpeğiyim, elhamdülillah.

[1] Meraklısı daha sonra şuradan okuyabilir: “Bazı Güncel Meseleler Hakkında”

[2] İlk “tweet”in soru olmadığını, söyleşimin linkinin paylaşıldığı bağımsız bir ileti olduğunu öğrendim. Düzeltmiş olalım. Diyalogun yarısı  silindiği için, karşı tarafın sorularını tahmin etmeye çalışıyorum.

[3] Meseleyi ve fakirin cevabını şuradan okuyabilirsiniz: “Aklın kolektif sukutu: Türk okur-yazarının sefaleti”

2012 güzünden bu yana, eleştirel bir Campbell okuması üzerinden, kahramanın yolculuğunu bireysel psikoloji, toplumsal ilişkiler, teoloji ve metafizikten müteşekkil dört katmanda takip etmeye çalışan bir ders veriyorum. Derste anlattıklarımın bir özetini de son üç aydır Zeytinburnu Kültür Sanat Merkezi’ndeki seminerde işliyorum. İlk konuşmamda “Edebiyat ve Gelenek” başlığı altında, insanın niçin hikâye anlattığını, niçin dinlediğini, nasıl anlattığını, bildiğimiz en eski hikâyelerle günümüz anlatısını birbirine bağlayan unsurların neler olduğunu ve binlerce yıldır hiç değişmeden süregelen bu anlatı geleneğinin neye işaret ettiğini anlatmaya çalışmıştım. “Edebiyat ve Modernite” başlıklı ikinci konuşmada ise modern anlatıda neyin değiştiğini, kahramanın yolculuğunun neye dönüştüğünü ele almaya çalıştım. Bu karşılaştırmada özellikle, yolun sadece kendisinin değil, imkânının dahi ortadan kalkışına işaret etmek amacıyla “Edebiyat ve Yolun Sonu” başlığıyla üçüncü konuşmamı gerçekleştirdim. Kahramanın yolculuğunun erken romanda nasıl sonuçlandığını, alternatif bir Don Quijote okuması üzerinden göstermeye çalıştım. İşte ne olduysa bundan sonra oldu!

Yaklaşık bir buçuk saatlik konuşmanın —kültür merkezindeki görevli arkadaş tarafından yapılan—özeti gazetelere basın bülteni olarak gönderilmiş. Gazeteler de bunu haber yapmış. Başlığa taşınan Kafka bahsinin yanlış anlamaya müsait olduğunu görünce, bir düzeltme yazmayı düşündüm. Ama sonra, nasıl olsa bu meseleler kimsenin umurunda değil; hem kim ne yapsın senin Kafka okumanı ki bir de düzeltme yayımlasınlar, diyerek vazgeçtim.

Aslında hâlâ aynı fikirdeyim: Şu fakirin mütevazı Kafka okumasını kim, ne yapsın? O halde bu sosyal medya trolleri, ergen solcular, atanamayan eleştirmenler, popüler edebiyat esnafı ve kifayetsizlikten can çekişen akademisyenler de nereden çıktı? İlk gün saldırının boyutunu fark edemeyip bunun Onur Caymaz urunun yol açtığı bir metastaz olduğunu düşündüm. Bu sabah bir dostum, zincirin önceki halkalarının Facebook’ta olduğunu söyledi. Facebook hesabına sahip olmayan çağdışı bir mahlûk olarak nereye bakacağımı şaşırmışken, aynı dostum hesap bilgilerini de göndererek, o nezih ortama duhul etmeme vesile oldu. Biri yakın arkadaşım olan iki edebiyatçı, istihza ve tahfif için birer mecra açmışlar meğer. İrin oradan yayılıyormuş.

Epey ortak arkadaşa sahip olsak da tanımadığım Nilay Özer şunları yazmış:

Moderne, bireye dair tüm yapıların, felsefelerin, anlatım tekniklerinin toptan reddedildiği nokta. Gregor Samsa, sende iman olsa nasip kısmet der, haline şükreder, pazarlamacılık yapıp aileni geçindirmeye devam ederdin. Evet meselelere bakış açıları budur. Kılıflar bulmakta da zorlanmıyorlar ama zırvalıyorlar…

Eh, insan okulda okutulan kuramlardan hasbelkader haberdar olunca ancak bu kadar anlayabiliyor. Sadece ilk cümleyi ele alacağım. Çünkü geri kalanı Nilay hanımın zırvaları; benim sözümle hiçbir ilgisi olmayan, çağcıl arkadaşlara hedef göstermeyi amaçlayan pespaye ifadeler: İman, nasip, kısmet, şükür. İlk cümlenin de yarısı doğru: Moderniteyi, söylemle inşa edilmiş modern bireyselliği ve Aristo’nun çarpıtmasıyla şekillenmiş bir yanlış okuma olarak tüm modern Batı düşüncesini reddediyorum. Bunu da ulaştığım tüm mecralarda defaatle ifade ettim. Nilay hanımın müktesebatı, bunların birer zırva olduğunu kanıtlamaya müsaitse, fakir de bir Platon tilmizi olarak eleştirilerini yanıtlamaya çalışırım. Anlatım tekniklerini ise bilhassa ayırdım: Evvela, post-modern anlatım tekniklerini —hem de epeyce kanırtarak— kullanan bir yazar olduğumu bilseydi, böyle demezdi sanırım. Peki, neden bilmedi? Bilmeye gerek duymadığından: Çünkü kendisi o kadar çağcıl ve bilgili ki, hanımefendinin karşısında siz ancak bir mağara adamı olabilirsiniz! Saniyen, bir anlatım tekniğinin reddedilmesi ancak estetik bir tercihtir. Yani “Yuh olsun! Bilinç akışı tekniğini reddediyormuş yobaz!” ya da “Gördün mü örümcek kafalıyı: Pastiş de ne diyormuş!” dediğinizde, ancak gülünür. Ama maalesef Türkiye’de sizi adam yerine koyacak bir cahil sürüsünü her zaman toplayabilirsiniz. Hem de Bilkent’te Türk edebiyatı okumuş bir şairseniz. Hatta hocanıza ait bir hesaptan bu paylaşımınız beğenilebilir. Hilmi Yavuz’u beğenenler arasında görünce şaşırdım. Teyit etmek için aradım: “Olur mu canım; böyle bir şeyi beğenir miyim hiç!” deyince biraz rahatladım. Ama hemen aşağıda dostum, kardeşim Selçuk Orhan istihzayı köpürtüyordu: “Kaptan Ahab da baktı olmuyor, ya nasip ya kısmet diye başka balinayı avlasın, nafakasını çıkarsın…”

Selçuk Orhan kendi Facebook hesabında ise konuşmamın haberini “Ah be Gökdemir Abi… Ah!” başlığıyla paylaşmış. Yorumu da şu:

Kendime Ah abi… Nabokov’a gelene kadar, çok kısaca edebiyata duyulan nefret bu. İnsanı – (“biz”in öğrettiğinden başka!) anlamaya karşı duyulan tiksinti. Keşke utanmakla bunu sağaltmak imkanı olsa.

Pek bir şey anlaşılmıyor! Telefon açıp sordum: “Edebiyata karşı nefret duyduğumu nereden çıkardın?” Selçuk “Kahramanın ne ise idealize ettiğin şey odur. Biz adam ol, hayvanlıktan çık kâmil insan ol derken, modern edebiyat kahramanı aşağının da aşağısına, mineral seviyesine çekti” ifadesinin modern edebiyata karşı bir nefret içerdiğini iddia etti. Şaşırdım: Arketipçi eleştiri bağlamında kahramanın gelişimini karşılaştırmalı olarak ele almak neden bir nefret göstergesi olsun ki? Selçuk bu bakışın totaliteryan olduğunu söyleyince iki kat şaşırdım. Bir eleştiri kuramından hareketle edebi eser ya da dönem eleştirisi yapmayı bendeniz icat etmemiştim. Hatta Türkiye’de gelenekleşmiş Ataç ve Ataçgillerin öznel (sözde) eleştirisi karşısında, gerçek eleştiri kuramsal olanıydı. Madem benim günahım buydu, o halde Marksist bir kuramcının bir edebiyat eserini sınıf çatışması bağlamında eleştirmesi de edebiyata karşı bir nefret ve tiksinti eylemi olurdu. Ya da feminist kuram bağlamında esere getirilecek bir cinsiyetçilik eleştirisi ya da “queer” eleştiri külliyatı topyekûn totaliteryandı. Selçuk bu absürt mantık yürütmemi anlayıp gülecek diye düşünürken “Evet,” deyiverdi. İşin vardığı saçmalığın seviyesi şunu gösteriyordu ki, Selçuk’un yaptığı sadece “Eleştirinde bir fikir yok: Hangi cümlemden edebiyata karşı nefret ya da tiksinti anlamı çıkarıyorsun?” sorusuna bir yanıt vermeye çabalamaktan ibaretti. Ama çabayla anlam ancak bu kadar üretilebiliyordu. Oysa yaptığı şey tam olarak şuydu: “Ah abi” diyerek hayıflandığı birinin arkasından, onun göremeyeceği bir mecrada laf olsun diye bir eleştirimsi yazmak, ama aslen istihza ve tahfif etmek, hem de bunlara çanak tutmak.

Selçuk’un sayfası Nilay Özer’inkine göre hem daha bereketli hem de daha “seçkin”. Mesela Yasak Meyve’de editör olduğunu öğrendiğimiz Gülce Başer “bunları kıkırdamadan okumamız daha tehlikeli bence.. ardından nasıl metinler çıkar bilmem artık” deyivermiş, kolayca. Oysa bu sözleri, kendi “network”ündeki yazarımsılardan hiçbiri için, bu kadar kolay edemezdi. “Çıkan” metinlerim ortadayken, Gülce hanım hem bunlardan bihaber hem de okuduğunda intibak etmesi mümkün görünmezken bu sözleri sarf edebiliyordu. Çünkü insan hem İzmir’li hem de “Baaziçili” olunca, karşısındaki de menfaatperest bir nezaket göstermeye gerek duyulmayacak biriyse, çek ipini gitsin!

Aşağıda bir şair daha var ama o panayıra akademisyen olarak katılıyor: Baki Ayhan. Kendisi takdire şayan bir çaba göstermiş. Her akademisyen gibi, argümanlarını maddeler halinde başarıyla sıralamış. “Özellikle de geleneksel anlatıları bilip bilmeden, araştırıp bakmadan kutsayan” ben cahiline bakın ne demiş:

1) Şeyhi, meşhur “Harname”sinde bir kısım insanı eşek, bir başka kısmını da öküz yerine koymuştur, muradı daha iyi anlaşılsın diye.

2) Beydeba meşhur “Kelile ve Dimne”sinde çeşitli insan tiplerini temsil eden hayvanlara (eşek, katır, kuş vs.) yer vermiştir.

3) Mevlana, meşhur Mesnevi’sinde insanları temsil eden çeşitli hayvanları (köpek, eşek, deve vs.) sembol olarak kullanmıştır.

4) Fehim-i Kadim divanında deve, katır, köpek, eşek, deve gırla gider!

5) La Fontaine’in şiirleri hayvanat bahçesi gibidir!

6) Halk şiirinde “hayvanlar destanı” diye özel bir tür bile vardır!

 

Peki, bu muhteşem argümantasyondan ne anlamalıyız? Eşek değilsek, hocanın epey malumat sahibi olduğunu anlamalıyız, tabii ki! Bu evsafta bir âlim de “E yani şimdi, Kafka, bir romanda böcek metaforunu kullandı diye cahilce kıllanmanın âlemi var mı?” diye sorunca, “Hürmetler, hocam!” deyip çekilmeliyiz, değil mi? Hayır! Bugün çekilmeyeceğim.

Hocaya soracağım:

  1. Metafor ne demek?
  2. Kafka Die Verwandlung’da böceği bir metafor olarak mı kullanmıştır?
  3. Geleneksel edebiyatta bir kısım insanı hayvan yerine koymanın, insanın karakter özelliklerini hayvanlarla temsil etmenin, hayvanları sembol olarak kullanmanın, kahramanın bizzat hayvanlaşarak sözde insan-üstü vasıflar kazanmasıyla ne ilgisi var?

Hoca yememiş, içmemiş, fakirin nasıl saçmaladığını da izah etmiş, sağ olsun:

Saçmalamış… Geleneksel yaşanan zamanın geleneksel edebiyatı, modern zaman ve hayatın modern edebiyatı olur. Bugünkü dünyada hayatınız geleneksel de olsa edebiyatınız modern olmak zorundadır. Çok açık: Geleneksel çevrelerden dişe dokunur edebiyat yapanlara bakılsın: Peyami Safa, Tanpınar, Tarık Buğra, Sezai Karakoç, Cahit Zarifoğlu vs. vs. Bunlar, bir şekilde Doğu’nun ve Avrupa’nın modern düşüncesiyle, sanatıyla dirsek teması olan imzalardır. Ama özellikle Avrupa’nın! Bir de aynı veya yakın çevrelerden olup piyasa edebiyatı yaptıkları için ciddiye alınmayanlara, alınmaması gerekenlere bakalım: Emine Şenlikoğlu, Şule Yüksel Şenler, Hekimoğlu İsmail vs. vs. Aradaki fark (hadi gelenekselden isim analım) “Kaf” dağları kadar değil midir? Bence mesele geleneksel anlatı-modeern anlatı meselesi değildir. Kafa ve donanımınız moden zamanları algılamaya yetiyor mu yetmiyor mu? Asıl mesele budur…

Ne kadar kolay, değil mi? Geleneksel derken mitolojiyi, menkıbeleri, efsaneleri, masalları ve kadim tahkiyeyi kastettiğimizi anlama, Cumhuriyet sonrası sağcı, İslamcı yazarları “geleneksel” yap, sonra bir de nasıl edebiyat yapılması gerektiğinin dersini ver. Yetmezse işi istihzaya çevir. Eee, durur mu hoca; yapıştırmış şakayı: “Samsa Çavuş’a bir de kırmızı fes takmak lazım”. Hazır eski edebiyata girmiş ve bu kadar eşekten bahsetmişken, fakir de biraz malumatfuruşluk yapayım müsaadenizle: Gelenekte eşek hamakatı temsil eder. Bir de metafor vardır ki evlere şenlik: Kitap yüklü eşek! Yüklendiği onca malumata rağmen irfandan zerre nasibi olmayanların timsalidir. Eskiler ne güzel söylemiş, değil mi, Baki Bey? Tahsil cehaleti alır, eşeklik baki kalır.

Ciddiye almayı hak eden değil, sadece ciddiye alabileceğimiz başka bir tepki olmadığı için ciddiye almak zorunda kaldığımız tepkiler bunlar. Geri kalanı ise Twitter’da ergen solcuların, atanamamış az meşhur yazarların, akraba kontenjanından şairlerin, arkadaşları arasında yazar bilinen “blogger’”ların, zekâ küpü sözlükçülerin, okulda zorla okutulanlardan başka kitap okumamış büyük Türk okurunun, kürk mantolu “tumblr” kızlarının, Selim Işık müsveddelerinin sayıklamalarından ibaret. Ağababaları dahi bir fikirle karşıma çıkamamışken, bu zavallı linç güruhundan ne fikir bekleyelim: Komiklikler, şakalar, “ehi ehi”, “asdfhhjjjj”! Yıllarca televizyon programında İslamcılık eleştirisi yapmış birine “dinci” diyenleri mi ararsınız, 14 yaşında Marksist teoriye intisap etmiş eski bir komsomol liderini — hem de Bolşevizim eleştirisi yaparak Parti’den ayrılmışken— Marksizmden bihaber sanan eçhel-i cahilin mi, taşı hakir gördüğümü düşünerek Kuran’dan taşların övüldüğü ayetler gönderenleri mi… Tam bir harikalar kumpanyası! Ne diyeyim? “Tahsilli orta-sınıfın cinneti”ni ben mi tedavi edeceğim.

Garip bulduğum ikinci mesele ise neden böyle “gereksiz” bir konuda, bu kadar insanın dikkatine mazhar olduğumdu. İki buçuk yıl boyunca televizyon programında, hem de politik ve dini konularda, hiç de yenilir yutulur cinsten sayılamayacak o kadar çok şey söyledim ki. Hem bunlar tam da toplumun aptalca cepheleştiği meseleler hakkındaydı. Hatta Kadıköy ve Dolmabahçe’deki stadyumların şehir dışına taşınmaları gerektiğini bile söyledim. Ne Fenerbahçe ne de Beşiktaş taraftarından çıt çıktı. Bu süre boyunca dişe dokunur bir eleştiri gelmemesi, ama komik bir Kafka okumasıyla bir anda şöhret bulmam gerçekten izaha muhtaçtı.

Üçüncü gariplik ise benim telifimin de tefekkürümün bu arkadaşlarla asla kesişmemesiydi. Şair değilim ki şuaranın o güzel kavgalarına dâhil olayım. Dergici değilim, bir çeteye mensup değilim ki esnafın tezgâhının önünü kapatayım. Meşhur değilim: Üç yüz okurum ancak vardır. Yazdıklarım ne popüler olan ne de popüler olma ihtimali olan metinler. Arketipçi eleştiri gibi birkaç akademisyen dışında kimsenin ilgisini çekmeyecek bir alanda fikir imal ediyorum. Yani burada da bir rekabet imkânı görünmüyor.

Peki, ne oldu da popüler edebiyat esnafının, az ünlü şairlerin dikkati, birden bire üzerime çevrildi. İyimser ihtimal, otorite sahibi olmayan birinin konvansiyona aykırı bir laf etmesinin ahalinin keyfini kaçırması olurdu. Ama hepimizin bildiği gibi, Türkiye’de fikir, tartışma konusu olabilecek en son şeydi. Zaten göstermeye çalıştığım üzere, fikrimi anlamaya çalışan da fikirle cevap veren de yoktu.

İkinci ihtimal tam yerli film: Eski bir kuyruk acısının hesabı, fırsat yakalanınca sorulur. “Ooo linç, alırım bir dal” yazıma zamanında cevap veremeyen “duyarlı” ahali fırsatı ganimet bilmiş olabilir.

Üçüncü ihtimal de Türkiye’ye yaraşır: Adam Zeytinburnu Belediyesi’nin etkinliğinde konuşuyor. “Kadim”, “madim”, “insan-ı kâmil”, “marifet” filan diyor. Sonra haddini bilmeyerek “Kafka” diyor. Eee, anlamadınız mı daha? Ne duruyorsun kardeş, vursana yandaşa!

Dikkat ettiyseniz, henüz “aslında o konuşmada şunu kastetmiştim” ya da “bültene bu yansımamış” filan demedim. Başta konuşmanın deşifresini yayımlamayı düşünmüştüm. Ama gördüm ki bırakın linç katılımcısı cahil ergen sürüsünü, ciddiye alabileceğimiz eleştirmen, akademisyen, yazar, şair dahi, şuncağız sözü bile ne anlamış ne de eleştirebilmiş. Yani yazar burada topunuza diyor ki: Ey yalapşap okumaların entelijansiyası, uyduruk tezlerle kariyer basamaklarını zıplamış kifayetsiz, kör akademisyenler, ucuz tanıtım yazılarını eleştiri diye pazarlayan eleştirmen müsveddeleri, “network”üyle “işi götüren” edebiyat esnafı, tırnak içi edebiyat yapan derin duyguların insanı ihtiyar ergen yazıcılar! Bu basın bültenine yansıyabilmiş tefekkür kırıntısı bile size fazla!

İki gündür bu kadar “mineral seviyesi”, “taş”, “kaya” tartışmışken, şu nezih makaleyi Tatar Ramazan ağabeyimizin bir sözüyle bitirelim: “Taş kesilin ulan!”

Türk matbuatı kuvvetle muhtemel, kuruluşundan beri bu haldedir. Basın tarihi araştırmacılığına talip olmadığım için bu hükmü kesinleştiremeyeceğim. Ama şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, Türk matbuatı kendimi bildim bileli, hilenin, çarpıtmanın, dezenformasyonun, manipülasyonun, iş bitiriciliğin, ahlaksızlığın, yalanın ve haysiyetsizliğin kâğıda dökülmesinin yatağı olmuştur.

Buraya kadar benimle hemfikir olmayacak okuryazar neredeyse yoktur. Şimdi onlarla ihtilaf edeceğimiz meseleye geçelim. Son yıllarda epey popüler olan sosyal medya, çoğunlukla ana akım medyanın bir alternatifi, sivil ve özgürlükçü yeni tür bir medya olarak sunuldu. Oysa bendeniz, işbu makaleyle, sosyal medyanın ana-akım medyanın basit bir uzantısı olduğunu göstermeye çalışacağım.

Bu medyanın kullanıcılarının büyük oranda eğitimli, şehirli orta-sınıf gençlerden oluştuğunu söylemek için saha araştırmasına gerek yok. Kullanıcıların kendi yayınlarına bakmak, bu izlenimi edinmeye yetiyor. Sosyal medya kullanıcıları bağlı oldukları siyasi fikir ya da inançtan bağımsız olarak, ortak bir dünya görüşüne sahiplermiş gibi görünüyorlar. Yani bu kullanıcılar ister sosyalist, ister milliyetçi, isterse İslamcı olsun, zevk sahibi, okuryazar, entelektüel ilgileri olan, sorgulayıcı, genel kabulleri reddeden, bireyselliğine önem veren insanlar olarak temayüz ediyorlar. Niyetim modernitenin tek-tipleştirici etkisini eleştirmek olsaydı, bunların modernizmin ürünü yeni insanın ortak özellikleri olduğunu söylerdim. Ama bunu yapmak yerine, onları kendi ideallerine bağlılıklarıyla sorgulamayı deneyeceğim. Yoksa benim nazarımda, ezber bozmak, genel kabulleri reddetmek, sorgulayıcılık, birey olmak, irade sahibi olmak, özne olmak ve sair modern dogmanın zırnık değeri yoktur.

Teknolojinin ulaştığı son nokta, aslında bizi, sosyal medya kullanıcılarının ideallerine epey yaklaştırdı. Örneğin bir haber bize ulaşır ulaşmaz, onu mahrecine, ilk kaynağına kadar sorgulamak sadece birkaç dakikamıza mal oluyor. Ya da birisinin bir sözü söylediği iddia edildiğinde, basit bir internet sorgusuyla ya bir video kaydına ya da bir ses kaydına ulaşmak artık pek mümkün. Ama gerek sözlüklerde gerekse Twitter’da görülen birçok sansasyonel tartışmada, bu imkânların sosyal medya kullanıcıları tarafından pek kullanılmadığına şahit oluyoruz. Kısacık bir araştırma sonucunda bahsi geçen haberin doğru olmadığı ya da bahsi geçen kişinin o sözleri söylemediği bilgisine ulaşabilir olmasına rağmen, sosyal medya kullanıcıları o haberi ilk duydukları haliyle doğru kabul ederek tartışmaya, fikir yürütmeye devam ediyor. Aslında lafın gelişi “tartışma” ya da “fikir yürütme” dedik. Yoksa bu mecralarda fikir ya da tartışma pek rastlanır nesne değil. Olup biten genellikle hakaret, küfür, aşağılama, nefret suçu ve linçten ibaret.

Şimdi bir örnek vak’a ele alalım: Arama motoruna “hamile kadınların sokağa çıkması terbiyesizliktir” yazın. Hatta yazmanıza da gerek yok linke tıklamanız bile yeterli. Ne gördük? Türkiyenin en büyük gazeteleri ve televizyonları da dâhil olmak üzere binlerce kaynak, olayı bu başlıkla haberleştirmiş, değil mi? Peki, bu haberlerde iddia edilen sözlerin gerçekten söylenip söylenmediğini öğrenmek bir tık uzağınızda desem, video linkine tıklamaz mısınız? Sabredip videoyu izlediğinizde, başlıkta aktarılan sözün hiç söylenmemiş olduğunu, o başlığın bir cümlenin başıyla, sonraki bir cümlenin sonunun birleştirilmesiyle imal edildiğini göreceksiniz.

Ama nasıl olur? Türkiye’nin en çok satan gazeteleri, televizyonları, en çok ziyaret edilen haber siteleri bu yanlışı nasıl yapar. Haydi onlar yaptı diyelim, sizin kayınbiraderiniz, okuldan arkadaşınız, ofisten “kanka”nız nasıl bu yalana ortak olur? Aslında bu sorunun cevabı çok basit: Siz nasıl olduysanız öyle! Onlar da aynıyla sizin yaptığınızı yaptılar: Birkaç dakika harcayarak haberi sorgulamak yerine, en iyi ihtimalle kendi yorumlarını, ama daha çok küfür ve hakaretlerini ekleyerek haberi paylaştılar. Ne dediniz? Siz öyle yapmıyor musunuz?

Neyse! Meseleyi şahsileştirmeyelim, değil mi? Peki, asla söylenmemiş bir sözü başlık haline getirerek yalan bir haber yayanların niyetinden kuşku duymak? Bunu yapmak da mı sizin o meşhur sorgulayıcılığınıza uygun değil? Birbirimizi kandırmayalım. Durum şu: Meşrebinize yakın bir kanaldan bir bilgi geliyor. O bilgi, aslında sizin nasıl tavır almanız gerektiğini de içeriyor. Siz de o tavrı alarak hem haberi yayıyorsunuz hem de sizden beklenen yorumu yapıyorsunuz. Daha açık konuşursak, ana-akım medya linç edilmesini istediği kişinin sözlerini çarpıtarak, cımbızlayarak sizin önünüze atıyor, siz de canla başla linç güruhuna katılıyor, işi bitiriyorsunuz. O özgür irade sahibi, hür düşünceli, ezber bozan, genel kabulleri reddeden, sorgulayıcı topluluğunuzun içinden birisi de çıkıp “gerçekten böyle mi olmuş?” demiyor. Aynen, reklamcılar size “sıradan olma, sıra dışı ol!” deyince birörnek “jean”leri ve bez pabuçları satın aldığınız gibi, değil mi? Ne kadar sıra dışısınız, ne kadar özgür iradelisiniz, nasıl ezber bozuyorsunuz bir bilseniz!

Örnek vak’amızı takibe devam edersek görüyoruz ki, tasavvufu İslam şeriatından bağımsızlaştırıp sulandıranlara, Hazreti Mevlana’yı ticaret metaına dönüştürmeye çalışanlara karşı vakarla duran bir arif, ana-akım medyanın kurtları tarafından, linç edilmek üzere sosyal medya çakallarının önüne atılmaya ısrarla devam ediliyor. İlk haberden bugüne kadar, türlü çarpıtmalarla, hazret hedef gösteriliyor. Zat-ı âlilerine saldırmanın yeterli olmadığını düşünmüş olmalılar ki, işi aile üyelerine saldırmaya kadar vardırdılar: “Kadınların çalışmamasını isteyen İnançer’in kızı bakın nereye atandı”, “Ömer Tuğrul İnançer kadınların çalışmasına karşı ama kızı terfi etti!”.

Ama bu hal dahi seni (artık senli benli konuşabilecek aşamaya geldiğimizi düşünüyorum), senin gibi özgür iradeli, hür düşünceli, sorgulayıcı bir insanı düşünmeye sevk etmedi. Yine düşünmeden linçe katılmakta bir mahzur görmedin.

Peki, biraz sorgulasaydın ne görecektin? Epey geç kalmış olsan da, bu sorgulamayı beraber yapalım:

Birincisi, (senin bakış açınla) ortada bir suç ya da kusur olsa bile, bunun ancak kişisel olacağını, bundan dolayı aile üyelerinin suçlanamayacağını, teşhir edilemeyeceğini görmeliydin. Çünkü bu vak’ada, babasının sözleri bahane edilerek, hanımefendinin özel hayatının gizliliği ihlal edilmiş, ticarî ilişkileri ve itibarı zarara uğratılmıştır.

İkincisi, bir iki kadın hakları savunucusu dışında kimsenin, bu saldırıda aslında bir kadının zarar gördüğünü söylememesinin garipliğini akletmeliydin.

Üçüncüsü, bir kadının zarar görmesinin ötesinde, bu saldırıların arkasındaki düşüncenin, kadının babasından bağımsız bir kişiliğinin, farklı tercihlerinin olamayacağını kabulle malul olduğunu anlamalıydın.

Dördüncüsü, açıkça söylenmese bile, aslında babaya verilen mesajın “Sen önce kızını çalıştırma!”, “Kızına söz geçiremiyor daha!” demek olduğunu fehmetmeliydin.

Beşincisi, kızı üzerinde babaya böyle bir yetki vermenin kendisinin kişisel özgürlüklere aykırı olduğunu keşfetmeliydin.

Altıncısı, babanın böyle bir yetkiyi kullanmaması, özgürlükçü bir ebeveyn olması ihtimalini aklına getirebilirdi.

Diyelim ki bunları düşünecek inceliğe sahip değilsin. Peki, bu olayın aslında haber değeri taşımadığını, bu nedenle haber metninin garipliklerle dolup taştığını da mı göremiyorsun? Vak’a ne? Baba kadınların belli koşullar dışında çalışmasını doğru bulmuyor. Başka? Ama kızı çalışıyor. Mesele nedir? Bu ancak babayla kızı arasında kalması gereken bir mesele değil mi? Haber değeri bu meselenin neresinde?

Hanımefendi bahsi geçen işe babasının iltimasıyla mı alınmış? Medya bunu açıkça söyleyemiyor, ima ediyor. Çünkü biliyor ki bu iftiranın yasal sonuçları olacaktır. Zaten bunun doğru olmadığını kendileri de zımnen itiraf ediyorlar: Çünkü hanımefendi alanında yüksek lisan yapmış, sektörün en önemli kurumlarında çalışmış, donanımlı ve ehil bir insan.

Şimdi asıl meseleye gelelim. Medyanın bu işi belli hesaplar içinde, grup çıkarları ya da siyasal nedenlerle yaptığı çok açık. Yani adamlar bu çarpıtmayla bir şeyler kazanıyor. Dostum, peki sen bu işin neresindesin? Yoksa özgür iraden ve sorgulayıcı aydın kişiliğin seni medyanın ücretsiz bir kölesi haline mi getirdi?

Neyse! Bu kadar kafanı yorma sen, canım. Hemen ortamlara ak, saydırmaya devam et: “Ooo, linç: Vururum bir dal!”

Ahmet Mithat Efendi’nin üstünde çokça durulmuş eseri Felâtun Bey ile Rakım Efendi’nin bir karşılaştırma metni olduğunu, eser hakkında yazan hemen herkes söylemiştir. Eleştirmen ve edebiyat tarihçilerinin ittifak ettikleri husus, eserde Felâtun Bey ve Rakım Efendi üzerinden yapılan karşılaştırmanın “yanlış” ve “doğru”  Batılılaşma olduğudur. Ahmet Mithat Efendi’nin Felâtun Bey marifetiyle “alafranga züppe” eleştirisi yaptığı da yaygın bir kanaattir. Oysa Felâtun Bey’i gülünç duruma düşüren züppeliği olsa dahi, onu asıl yıkıma sürükleyen şey olarak bu küçük gülünçlükler resmedilmez. Peki bu karşılaştırmanın ekseni nedir?

Jale Parla meseleyi “mutlak metin” üzerinden ele alır ve Rakım Efendi’nin doğru yoldan sapmamasını sağlayan eğitimin “öncelikle İslâmi ilim ve sanatlar olduğunu, ancak bunlardan sonra kimya, fizik, anatomi gibi müsbet ilimlere de yer verilebileceğini” söyler. “Rakım Efendi’nin eğitiminin de, dünya görüşünün de temelini İslâmi ilimlerin oluştur[duğunu]” söyleyen Parla, bunların “müsbet ilimlerin sınırlarını belirlediğini” iddia eder. Oysa Parla’nın da alıntıladığı bölüme baktığımızda, Ahmet Mithat Efendi’nin saydığı ilimler pek de “İslami” görünmemektedir:

“Kendi hâhişi ve dadısının sevk ve teşviki sâyesinde Arabîden sarf ve nahiv filândan maada Risale-i Erbaa’yı şerhleriyle beraber lâyıkıyla gördü. Hele mantık cihetini tasdikat-ı hitâmına kadar pek kuvvetli tahsil eyledi. İlm-i hadis ve tefsirde oldukça behre kazandı. Fıkhı dahi gözden geçirdi. Farisîden Gülistan ve Baharistan ve Bostan ve Pend-i Attar ve Hafız ve Sâib’i tekmil etmekten kat’ı nazar en müntehip parçalarını ezber dahi eyledi. Fransızcaya gelince: Bir kere lisanda rüsuh peyda eyledi. Ba’de Galata’daki dostundan hikmet-i tabiye, kimya, teşrih-i menâfi-ül-âzayı oldukça tahsil edip Beyoğlu’ndaki Ermeni dostunun kütüphanesinde dahi coğrafya tarih, hukuk ve muahedât-ı düveliyeye dair lüzum derecesinin fevkinde dahi mâlumat topladı. Hele okuduğu Fransız romanlarının ve tiyatro namelerinin eş’ar ve edebiyatının âdeta nihayeti yok gibiydi.”

Sayılan dersler arasında sadece hadis, tefsir ve fıkıh için İslami ilim denilebilir. Geri kalanlar ise dilbilgisi ve şiirden ibarettir. Yanı sıra, Fransızcadan okuduğu ilimler hem adet olarak daha fazla hem de daha kapsamlıdır. Parla daha da ileri giderek bu metinde “Batıcı bir eğitimin ancak ve ancak böyle mutlak bir metnin ya da mutlak İslâmi ilimler gölgesinde ve denetiminde edinildiğinde zararsız kalabileceği[nin]” söylendiğini iddia eder. Oysa bu söylem metinde açıkça görülmez. İslami ilimlere yapılan bu vurgu Jale Parla’nın aşırı-yorumudur. Yoksa medrese müfredatını bilen hiç kimse, Rakım Efendi’nin tahsil ettiği tefsir, hadis ve fıkıh sayesinde İslami ilimlerde yetkin bir âlim olduğunu söylemezdi. Zaten Rakım Efendi’nin yaşantısına —Parla’nın konu edindiği epistemolojik açıdan—   bakıldığında da İslam’ın belirleyiciliği görünmez. Ahmet Mithat Efendi —dönem yazarlarının ittifakla taassup sahibi oldukları— kadın erkek ilişkilerinde dahi, Rakım Efendi’yi sıkboğaz etmez: Metresinin “şeriat ahkâmı”ndaki yeri tartışılmadan sessizlikle geçiştirilirken, ona harcadığı paranın makûliyeti övülür.

Meselenin “hesaba” ilişkin olduğunu, “Râkım Efendi hesaplı adamdır” diyen Ahmet Hamdi Tanpınar çözmüştür: “Bu hesap para üzerine kurulur. Küçük bütçe ve aile çevresi içinde saadet, alâyişsiz, oturaklı yaşayış, memnun, müreffeh ve hiçbir huzursuzluğa yer vermeyen bir hayat!” Romandaki “hesap” meselesi Berna Moran’ın da dikkatini çeker: “Dikkat edilirse, roman boyunca Ahmet Mithat’ın para konusu üzerinde titizlikle durduğu ve bilgi verdiği görülür.” Gerçekten de Ahmet Mithat Efendi, tam da Moran’ın dediği gibi “bir şirketin bilançosunu saptarcasına kahramanlarının kazancım ve masraflarını açıkl[ar]”. Bununla birlikte Berna Moran, yazarın “Felâtun’un yetiştiği çevreden ve aldığı terbiyeden başlayarak alafrangalık merakı ile alay e[ttiğini], Felâtun’u zaman zaman gülünç durumlara düşürdüğü[nü]” kabul etse de, “asıl amaç israfın ve hesapsızlığın neden olacağı felakete ve buna karşılık, çalışarak para kazanmanın ve tutumlu yaşamanın getireceği mutluluğa işaret etmektedir” diyerek romanın asıl meselesini tespit eder.

Tanpınar Rakım Efendi’nin ahlâkını “opportuniste” bulur ve Felatun Bey’le karşılaştırarak sorar: “Fakat acaba hangisi hakikaten ahlâklıdır?” Kendi sorusuna “Şüphesiz Rakım Efendi kitaba uydurulmuş ahlâktır” diye cevap veren Tanpınar, romanın eksenini teşkil eden meselenin “hesap” ve “ahlâk” olduğunu isabetle yakalar. Ama buradan hareketle Ahmet Mithat Efendi’nin bir tür Protestanlık önerdiğini söyleyemez. Gerçekten de Ahmet Mithat Efendi, tam da Weber’in tarif ettiği tarzda bir Protestan ahlâkı güzellemesi yapar. İsrafın yerildiği, çalışmanın ve tasarrufun göklere çıkarıldığı bu metin, Türk modernleşmesinin muhtaç olduğu sermaye birikimine de uygundur.

 

Kaynakça
Moran, Berna. Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış. Cilt 1. İstanbul: İletişim Yayınları, 1998.
Parla, Jale. Babalar ve Oğullar. İstanbul: İletişim Yayınları, 1990.
Tanpınar, Ahmet Hamdi. XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi. İstanbul: Çağlayan Kitabevi, 1988.

 

 

 

B Planı dergisinin Haziran-Ağustos 2013 tarihli 2. sayısındaki mülakatta, modern Türk şiiri hakkında şunları söylemiştim:

İkinci Yeni’den bu yana, Müslüman şairlerle profan (ya da en azında bir dindarlık işareti taşımayan) şairlerin şiirlerini birbirinden poetik olarak ayırt etmek imkânsız hâle geldi. Fark sadece kelime dağarcığında, ıstılahlarda açığa çıkıyor. Yani “queer” bir şiirdeki “müstehcen” kelimeleri dinî, manevî kelimelere dönüştürdüğünüzde, İslamcı şairlerin yazdığı şiire ulaşabilirsiniz. Buradan hareketle önümüzde üç ihtimal beliriyor: Ya profan, “queer”, Marksist “görünen” şairler de aslında İslamî bir akaide bağlılar, ya bizim İslamcı bildiğimiz şairler hakikatle pek de sahih bir ilişkiye sahip değiller, ya da aslında çağımızda hiçbir şair, yaptığı sanatla hakikat arasındaki ilişkiyi sorunsallaştırmıyor, sadece çağın egemen, genelgeçer estetik ölçütlerine uygun eserler veriyor. Ben tercihimi üçüncüden yana kullanıyorum.

Bu mülakattan aylar sonra, adını anmak istemediğim bir mevkutenin saçma sapan bir haberi vesilesiyle, küçük İskender’in Varlık dergisinin Ocak 2000 tarihli 1108. saysında yayımlanan şiirinden haberdar oldum. Eğer bu şiiri okumasaydım, tezimi kanıtlamak için bir şiir dönüştürecektim. Meğer fakirin kuramsal olarak önerdiği “kelime dağarcığı dönüşümü”nün, “burada yapılmışı var” imiş:

 

Mana Fatihi*

senden selamet istiyorum
ey yüzümün yere eğilmemiş yönü!
ne kalmak korkusu
ne gitmek huzuru
yepyeni bir fırsat tanı aklıma:
odur bulacak olan
bana yakışan, benimle çoğalacak ölümü!

nerde esvabım
nerde değneğim
neden giyindim, neden soyunuyorum
ne zamandır meczubum ben bu âlemde
tanrıdan başka neyim var sual adına
cevabımdır dağ, taş
cevabımdır aşk ile kin
cevabımdır kalp ile ten
işte, tasvirimde biriken

acının acıdan feyz aldığı
o müstakil hararet ânıdır!

zaruridir, öyle tanımlanmalı âdem,
şerdir, kabul, mutlak cehennem
fakat, ne diyedir ayak basarım
meleklerin seccadesi yeryüzüne!
ne diyedir küfr olur dudaklarımdaki dua
ne diyedir karanlığa nüfuz ederim
şüphesiz, günah işlemek değildir niyetim
ben de herkes kadar hayvan
ben de herkes kadar bir ceset siluetiyim!

öyleyse, affetsin beni
önünde secde ettiğim hususiyet!
çekirdeğinde kıvrılıp uyuduğum masumiyet
çekirdeğinde kıvrılıp uyuduğum mahcubiyet
acının acıdan feyz aldığı
o müstakil hareket ânıdır!

yüzümün suya değdiği merhameti bekliyorum
yüzümden merhamet bekliyorum gövdeme
merhem olamaz mı acaba sesime kelimeler
sebep olamaz mı saadetime hicran
duramam ben bu hüzünde elimde kendimle

ıstıraba bulandım
yeni bir netice bulmaya gidiyorum!

cehalet saysınlar âna dadanan sevdamı
terbiyesizlik olsun soyum sopum
ordayım, mihraptayım, ateşteki ciğerdeyim
sülalemdendir, inkâr etmem nefreti
kuvvetimi eklemem kadrime
hatırlanmasın tek bir mısram bile
çünkü ben

hafızayı rehin tutan rehberdeki hasret neferiyim!

redde gelse de manadaki tahakküm
redde dayansa da taksim edilmiş zulüm
yine de celaldir vahşetteki asrî cevherim!

küçük İskender

[*] Dergi elimde olmadığı için şiiri ekşi sözlük’ten kopyaladım. Sözlük’te büyük/küçük harf ayrımı olmamasından dolayı, şiiri aslına uygun aktaramamış olmam kuvvetle muhtemeldir. Bu nedenle şairinden ve okurlardan özür dilerim.

 

Metin merkezli okumaya eski bir bakış

Hermenötik kadim bir bilim olsa da bizler onu ancak modern zamanlardaki âlimleri üzerinden tanıyoruz. Çağdaş gelenek Gadamer’e ve ustası Heiddegger’e, oradan da Dilthey ve Schleiermacher’e ulaşır. Meslekten olanlarımız ortaçağ ve biraz öncesiyle ilgilenmek zorunda kalmış olsalar da, ancak Judeo-Hıristiyan geleneğin izini sürmüşlerdir. Oysa tefsir disiplini altında muazzam bir İslamî literatür elimizin altındadır. Bu literatürün en ilgi çekici bölümünü ise şüphesiz ki sufîlerin tefsirleri oluşturmaktadır. Bu küçük yazı ise, sufîlerin büyüklerinden ve kalemi en velutlarından İbn Arabî’nin söz, okuyucu ve söyleyen ilişkisi hakkındaki görüşlerini ve onun özgün hermenötiğini ustalıkla aktaran Chodkiewicz’in Sahilsiz Bir Umman adlı kitabının ilk bölümünün beceriksizce bir özetidir.

İbn Arabî Futuhat’ta garip bir fetva rivayet eder. Fetva, dört büyük Sünnî fıkıh mezhebinden birinin kurucusu olan İmam Malik’e aittir: “Malik bin Enes’e soruldu: Su domuzunun[1] etinin hükmü nedir? Malik cevap verdi: Haramdır. Ona itiraz ettiler: Bu hayvan [eti helal olan] balıklardan değil midir? Malik şöyle dedi: Şüphesiz öyle, ama siz onu ‘domuz’ olarak isimlendirdiniz.” (I, 411) Bu fetva sadece bugünün değil, kendi zamanının ortalama aklı için de çılgınca görünecektir. İbn Arabî ise bu fetvayı iki kez rivayet etmekle kendi hermenötiğinin kalbine işaret etmektedir: İsmin hükmü ve isimlendirmenin sırrına.

İbn Arabî’de görülen, Allah’ın sözünün sureti üzerindeki aşırı hassas ve dikkatli tavır, bu suretin yalnızca Hakikat’in en uygun ifadesi olmasından değil, bizzat Hakikat olmasından kaynaklanır: Söz yalnızca anlamı taşımaz, ama bizzat anlamdır. Burada sorulması gereken soru şudur: Peki sözün kesinliği muhakkak tek-anlamlı bir okumayı zorunlu kılmayacak mıdır? Vahiy bir kez inmiştir ve artık daima aynı şekilde tekrar edilmektedir. O halde her türlü hermenötik daha en baştan dışarıda mı bırakılmaktadır? “ Kur’an onu okuyanlar için her an yenidir” diyerek sorunu henüz söze başlarken çözen İbn Arabî şöyle devam eder: “Ama her okuyucu onun yeniden inişini idrak edemez, çünkü zihni kendi doğasıyla meşguldür. Bu durumda, okuyucunun üzerine inen Kur’an onun doğasının örtüsü altında kalmakta ve okuyucuda bir zevk ortaya çıkaramamaktadır.” İbn Arabî bu hali bir hadise dayandırarak, “Bu, dillere inen Kur’an’dır, kalplere inen değil” der. Bu iki okuma arasındaki farkı ise şöyle tarif eder: “Kalbe inen Kur’an anlayışı da getirir; bu kalbin sahibi olan kişi vahyin dilini hiç bilmiyor olsa da okuduğu ibarenin anlamını dolaysızca anlar.” İbn Arabî bu muhakemenin sonunda daha da ilginç bir yere varır: “Kur’an hazreti ve menzili böyle olduğuna göre, herkesin onda kendi talep ettiğini bulacağı anlaşılıyor olmalıdır.” (III, 93-94) Kesilmeksizin, sürekli indirilmekte olan Kur’an hem daima aynıdır hem de her an işitilmemiştir. Onu almaya kazır kalplere durmaksızın yeni anlamlar, hiçbiri yekdiğerini bozmayan ve tümü hiç değişmeyen sözün içinde en baştan beri bulunan yeni anlamlar iletmektedir.

İbn Arabî sözü anlamak ile söyleyeni anlamak arasındaki farka işaret eder ve talep edilmesi gerekenin ikincisi olduğunu söyler. Basireti açılmış olan okuyucuya, sözü her okuduğunda, önceki okumalarda kendisine bahşedilmiş ve sonrakilerde bahşedilecek olanlardan farklı bir anlamın iletildiğini ifade eder. “Anlayışı iki okumada aynı kalan kişi ziyandadır. Anlayışı her okumada yenilenen kişi ise kazançtadır. Okuyup da hiçbir şey anlamayana gelince, Allah ona rahmet etsin.” (III, 128-129) Ama daima sabit olan sözden anlamların sonsuz çokluğunu ortaya çıkaracak olan ancak söyleyendir. Okuyucu tüm teorik yetilerini sonuna kadar zorlasa bile kendi başına böyle bir noktaya ulaşamayacaktır. Hatta böylesi bir çaba yalnızca faydasız kalmayacak,  söyleyenin ona o anda ilettiği anlamı idrak etmesini de tamamen imkânsız kılacaktır. O halde okuyucuya düşen bütün teorik yetilerini askıya almak ve kendini gerçek okuyucu olan Allah’ın sözüne bırakmaktır. “Kulum beni dinlediği sırada ona onun diliyle kitabımı okuyan benim. Ve bu benim onunla müsameremdir[2]. İşte böyle bir kul sözümü tatmıştır. Ama eğer anlamlarda takılacak olursa, görüş ve düşünceleriyle benden uzaklaşacaktır. Çünkü ona düşen, yalnızca bana yönelmek ve kulağını sözümü idrak için uygunlaştırmaktır. Ta ki ben bu okumada hazır olayım. O zaman okuyan ve işittiren ben olurum” diyerek İbn Arabî söyleyenin sözünün okunuşu hakkındaki yönergelerini aktarır. Yalnızca bunlara uymakla, iyi bir okuyucunun ulaşacağı büyük menzili müjdeler: “Böyle bir kul ilmini benden alır, kendi görüş ve düşüncelerinden değil. Bu kul artık cennet ve cehennem endişesi taşımaz, hesap gününün ve mahşerin tasasına düşmez, dünya ve ahret kaygıları duymaz, çünkü eşyayı artık kendi aklıyla idrak etmemekte, ayetlerimi kendi görüşüyle düşünmemektedir. O kulağını sözüme vermiştir sadece. Ve böylece benimle şahit, benimle hazır olmuştur. Ona öğreten artık ben olurum.” (I, 239)

İbn Arabî’nin kurallarını anlattığı, sürekli bir yenileniş sayesinde her okumada yeni anlamlar keşfedilmesini sağlayan hermenötik, sözün suretine dolaysızca bağlıdır. Anlamdaki bu sonsuz çokluk da bizzat sözün suretinden kaynaklanır: “İster Kur’an’da, ister Tevrat’ta, ister sahifelerde[3] olsun, Allah’ın sözündeki herhangi bir ayetin —o ayetin vahyedilmiş olduğu dili konuşanlar tarafından olası görülecek— bütün anlamları, Allah’ın ayete o anlamları veren kişilere seslenirken murat ettiğinin ifadesidir.” (II, 119)  Dolayısıyla ne kadar aykırı, ne kadar şaşırtıcı görünürse görünsün bu olası anlamlardan hiçbiri mutlak olarak reddedilmemelidir. Zira Allah bir ayeti indirirken, onu oluşturan sözcük ya da tamlamalardaki çok-anlamlılığı bilerek indirmektedir. Bu kuralı inkar etmek, Allah’ın bilgisinin sınırsızlığını inkar etmek olur.

Ancak bu yönergelerin kişiyi okuma sırasında dilbilim temrinleriyle uğraşmaya çağırdığı sanılmamalıdır. Okuyucudan beklenen saflaşmadır. Bu saflaşma sonucunda okuyucu ümmî hale gelmektedir. Genellikle “okuma yazması olmayan” olarak çevrilen bu sözcük ümm (anne) sözcüğüyle birlikte “mm” kökünden gelmektedir ve sözlük anlamıyla “annesinin onu doğurduğu halde bulunan” demektir. Bu, Taocu bir şiirde de arzulanan haldir: “Yeni doğmuş bir bebeğin gülüşünü tekrar yakalayabilsem”. Futuhat’ın bir bölümünü bu kavrama, yani ümmiyyeye ayıran İbn Arabî’ye göre, zihninin işlemlerini askıya alabilen kişi okuma yazma bilse de ümmî sayılacaktır: “Bize göre ümmiye, anlam ve sırların açığa çıkması için görüş ve düşüncelerin kullanılmasını terktir.” (II, 664)

İbn Arabî’ye göre bir sözcüğün ya da bir ayetin olası anlamları değerlendirilirken zihne başvurulabilir. Ama gerçek anlam, yani o sırada okuyucu için kastedilen anlam, ruhun yalınlığı içinde ilahî seslenişin doğrudan söyleminden doğan anlamdır.

Kaynakça:
Chodkiewicz , Michel. Sahilsiz Bir Umman : Muhiddin İbn Arabi. İstanbuk: Gelenek Yayıncılık, 2003.


[1] “Hınzırü’l-mâ” genelde balinagilleri, özelde ise yunusları ifade eder.
[2] “Müsamere” yani “gece konuşması” ifadesi, gecenin son üçte birinde Allah’ın dünya semasına indiğini bildiren hadise anıştırmadır.
[3] “Sahifeler” Kur’an’dan önceki bütün vahiyleri genel olarak ifade eden Kur’anî bir tabirdir.