.

Yazarın arşivi

Eski yoldaşım Sinan Dervişoğlu’nun Temmuz 2005 tarihli Fabrika dergisinin 61. sayısında yayımlanmasına rağmen güncelliğinden hiçbir şey yitirmemiş makalesi, Ermeni katliamını inkarla Fransa işbirlikçiliği arasında salınan Türkiyeli Sosyalistlere, başka bir yolun da mümkün olduğunu hatırlatabilir:

Yurtseverlik: Egemen sınıfa ve ideolojiye rağmen ülkeyi ve halkı savunma

Türkiye Türkçesinin yazı dili daha ziyade İstanbul ağzına dayanır. Bu yüzden telaffuzda da temel alınan İstanbul ağzıdır. Okulda, sesli medyada hem kullanılan hem de “başöğretmen” tavrıyla başımıza kakılan ağız da İstanbul ağzıdır. İstanbul ağzı dışında kalan ―gerek Rumeli’de gerekse Anadolu’nun farklı yörelerinde kullanılan― diğer ağızlara karşı merkezde süregelen istihza ve tahkir ise hepimizin malumu. Ana-babası da İstanbul ağzından başka ağızlarla konuşan “okumuşlar” olarak, yıllardır, “halkçı” mizah “ustalarımızın” ağız farkına yaslanan ucuz esprileriyle eğlenmekte bir beis görmedik. Kapıcıların, köylülerin, amelelerin o ağızlarla konuşmalarından daha doğal ne olabilirdi ki? Bu yolla çalışan sınıfın, emekçilerin tahkir edildiğini zinhar aklımıza getirmedik.

Reklamcılar da bu sünepeliğimizden cesaret almış olmalılar ki, işi ilerletip “hayvanlı”ya vardırmışlar. Bu hafta izlediğim iki reklam filminde de hayvanlar Türkçeyi farklı Anadolu ağızlarıyla konuşuyor. Birincisi Bremen mızıkacılarının eline düşesice bir bankaya ait; ikincisi ise kutup ayısı kovalayasıca bir meşrubat markasına.

Bu reklamları hazırlayanlara, onaylayıp yayınlayanlara sormak istiyorum: O hayvanlar neden İstanbul ağzıyla konuşmuyor? “Sevimlilik” falan gibi bahanelerin ardına sığınmadan cevap verin.

Düzeltme notu: Bir de diyorsunuz ki “neden televizyon seyretmiyorsun”. Bir Pazar gecesi “Behzat Ç.” seyretmenin nelere mal olduğunu görmüyor musunuz? Yazıdaki “sert” ifadeleri sildim. Yazdığım günden beri kafamı meşgul ediyordu. Orantısız bir sertlik olmuş.

Alıntılayan arkadaşlar da o kısımları silerse memnun olurum. Ne de olsa ölmeyi tasarlayan insanlarız; böyle anılmayı istemem.




Kendime yâr olmadan kime ağyâr olayım




Van için

Hurda Sanat ekibinden arkadaşlar, Ücra, Yeniyazı, Red, Yumuşak G ve Hece gibi dergilerde yazan, çizen dostlarla birleşerek, başta çadır olmak üzere, bölgede acilen ihtiyaç duyulan yardım malzemelerinin temin edildiği sivil, yatay, aşağıdan ve doğrudan örgütlenen bir yardım kampanyası başlattılar. Bu samimiyet hızla karşılık gördü ve hayır üretmeye başladı. Hem yardımlar toplanırken bölgedeki dostların yönlendirmeleriyle hareket edildiği için hem de yardımların dağıtımı yine bölgedeki dostların elleriyle gerçekleştiği için etkili bir kampanyaya dönüştü.

Bu satırları okuyan dostlarımız eminim ki şimdiye kadar Van için bir şeyler yapmıştır. “Nokta atışlı” bu güzel kampanya için tekrar sizden merhamet diliyoruz. Yardım edenlerin yardımcısı Hak’tır: O ne güzel yardımcıdır!

Hû.

Van Kampanyası

Perşembe sabahı bir röportaj vesilesiyle Haydar Ergülen’in kapısını çaldım. Kayıt aralarında da olsa sohbet etmeye fırsatımız oldu. Vedalaşırken o elini uzatınca, ben anlık bir cesaretle uzanıp o gül cemaline, güzel sakallarına yüzümü sürdüm. “Siz bize dede düşersiniz, ağabey,” dedim, “Biz de size talip”. “Hangi ocaktansınız,” dedi. “Karadonlu Can Baba,” dedim. “Biz Garip Musa’lıyız,” dedi. “Eyvallah”.

İki gündür bu güzel anın hatırasıyla ferah ferah dolanıyorum. Bu sabah dostum Selman Bayer’in Ergülen hakkındaki şu kısa yazısını da görünce, uyumak yerine, alıntıyla da olsa Haydar Ergülen’i anmak istedim. Haydar Ergülen’i neden hepimizin çok sevdiğini, onda Selman Bayer’in isabetle tesbit ettiği masumiyetin kaynağını, masumların, pakların aslını, neslini ve Ergülen’in onlardan tevarüs ettiği irfanı düşünelim. Ona talip olalım.

“Da Vinci’nin ilk defa Mona Lisa’da denediği bir yöntem vardır: Sfumato. Bilenler bilir, resme yakından bakıldığında Mona Lisa’nın yüz hatları keskin bir çizgiyle çerçevelenmez, aksine eriyerek kaybolur. İşte Haydar Ergülen’in şiirinde de böylesi bir mucize vardır. Şiirdeki anlam bir yana bizzat şairin kendisi de yavaş yavaş, eriyerek kayboluyor gibidir.

Bu anlamda mütevazı ve mütevekkil bir şairdir Haydar Ergülen. Tabii şiiri de öyledir. Sanki rıza ikliminden hoş bir koku sinmiştir bütün sözlerinin üzerine. Bazen tasavvufa, geleneğe yaslanır, bazen yaşadığı ülkenin karanlık yıllarından mülhem bir yorgunluğa. Her ikisinde de aynı güzel yüzle arzı endam eder. Hep aynı dingin tonda insanın acılarından, yalnızlığından, aşktan ve varoluştan söz eder.

Haydar Ergülen Türk şiirinin dünyanın serinliğine açılan daracık balkonunda yaramazlık yapmadan gökyüzünü seyreden masum çocuktur. Her kesimden insanın yaşadığı rengârenk bir apartmanın herkesle iyi anlaşan munis bir sakinidir. Büyük şair kimdir bilemem ama o güzel bir şairdir.”

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Modern kahramanın düşüşüyle kastedilen, onun aşağı olana, yani dünyevî olana iyice bulanmasıdır. Dünyevîleşmenin mekânı olarak tasavvur edilen bedenle ilişkisi, modern kahramanın macerasını da resmetmektedir. Bu nedenle, modern kahramanın günahla ve onun mekânı ve nesnesi varsayılan bedenle ilişkisinin takip edilmesi, modern kahramanın ve dolayısıyla modern sanatın epistemolojik dönüşümünü anlamaya olanak verir.

Modern kahramanın “günahkârlığını” anlayabilmek için, müesses Hıristiyanlık arka-planını hiç unutmadan, erken modern Batı düşüncesine bir bakışla işe başlamak gerekir. Descartes’ın tevarüs ettiği dualizm, modern kahramanın macerasının önemli unsurlarından biridir. Ruh ve beden ayrıştırılıp, ruh Tanrı’nın yasasından ve ellerinden “kurtarılınca”, onu Şeytan’a kiraya vermek ya da satmak dışında bir ihtimal kalmamaktadır. Bu tasavvur, ruhun bir sahibi olduğuna / olması gerektiğine duyulan mutlak inançtan kaynaklanır. Modern kahraman, her ne kadar bireyliğini ilan etse de, bağımsız bir ruh sahibi olacak güçte değildir. Müesses Hıristiyanlığın baskıcı Tanrısının yerini, dünyanın hazzına davet eden Şeytan alıverir. Madem ki dünya bir “düşkünler yurdu”dur ve “yükselişin / kurtuluşun” da imkânı kalmamıştır, o halde bu aşağılık yerde hazza yönelmekten başka bir seçenek kalmamıştır. Faust ve takip eden tüm düşkünlerin Şeytan’la işbirliği, hâlâ dinî düşünceden kopamamış, daha doğrusu Descartes’ın çürük epistemolojisi nedeniyle dinî düşünceden epistemolojik kopuşunu sağlayamamış modern kahramanın “negatif dindarlığı”nın delilidir.

Ruhtan böylesi bir “kurtuluş”tan sonra, modern kahramanın elinde sadece beden kalır. Beden bu günahın kefaretinin ödetilebileceği tek varlıktır. O halde yıkıma uğratılmalıdır. Hedonizm ve nihilizm, bu öz-yıkıcılığın iki vechesidir; daha doğrusu öz-yıkıcılığın ikiz çocuklarıdır. Öz-yıkıcılığın her iki türü de narsisistiktir. Bu tür bir narsisizm ise, modernizmin tüm individüasyon iddialarının aksine, modern kahramanın “kendilik” hakkındaki sağlıksız, tutarsız bilgisiden kaynaklanır. Onun ortaklaşa olandan, cemaatten kopuşu ise sahte bir bireyselleşmeye dayanır. Cematten kopuşun nesnel metaforu Komünyon’dan çıkıştır. Modern kahraman Komünyon’u reddederek ortaklaşa kefareti de kaybeder. O halde, Mesih’in bedeninin ödediği kefaretten yoksun kaldığına göre, kefareti kendi “aciz” bedeniyle ödemelidir. İkiyüzlülük modern kahramanın yakasını burada da bırakmaz: Bu kopuşla, bir yandan kendi bedenini aşağılarken, diğer yandan kendi kendisinin tanrılığına da yükseliverir.

Modern kahraman için beden hâlâ dünyevîliğin, aşağı olanın temsilidir. İster hazzın peşinden koşsun, ister acının. O hâlâ dinî düşüncenin bazen mahcup, bazen pervasız bir taşıyıcısıdır. Bedenin cemaatten koparılışı, “kendi kendisinin tanrısı” olarak modern kahramana iktidar alanı olarak öz-bedenini sunar: Hazzı ya da acıyı uygulamak için biricik alan. Aslında öz-yıkıcılığın mutlak biçimleri için geç modern dönemi beklememiz gerekmişti. Daha erken dönemlerde modern kahramanın iktidarını tecrübe ettiği bedenler, Descartes’ın müphem solipsizmiyle önemsizleştirilmiş “öteki”ne ait olanlardı. Bu nedenle modern kahraman evvela bir seri katildi: Karındeşen Jack ve Güzel Sanatların Bir Dalı Olarak Cinayet. Modern otorite, kilisenin işkencesinden kurtardığı bedenler üzerinde hastane, tımarhane, hapishane, moda ve kozmetik gibi yeni iktidarlar kurdukça, modern kahramanın operasyon alanı kendi bedenine sıkıştı.

Dönemi karakterize eden birçok eserde de olduğu gibi, hem Dorian Gray’in Portresi’nde hem de Baudelaire’in “Okur’a”sında kadının yeri dikkat çekicidir. Burada da yine bir negatif dindarlık teşhis edilebilir: Bakire Meryem’in şefkatli kucağından düşer düşmez, modern kahraman kendini fahişelerin soğurulmuş memelerine atmaktadır. Anne ve fahişeden ibaret kadın tasavvuruna sahip modern kahraman, Tanrı’dan kaçtığı gibi anneden de uzaklaşınca, ona fahişenin “kirli” kucağından başka bir “yuva” kalmayacaktır. Fahişenin bedeni de, dünyevî olanın en aşağı temsildir. O aşağıların en aşağısının temsilidir. Modern kahraman, bu bedende kendini gömmeyi, yok etmeyi arzular. Onun kadına yönelişi de yukarıda andığımız öz-yıkıcılığın iki vechesinden ayrı değildir: Hedonizm ya da nihilizm. Onun bütün hazcı yönelimlerine bir özyıkıcılık eşlik eder: Her geçen gün onu öldüren içki ya da afyon iptilası, tüm mirasını tükettiği kumar ve sonunda frengiden ölmesine sebep olacak fahişeler.

Modern kahraman tüm bu düşkünlüğü için nedamet getirir. Ama nedametini Tanrı’ya sunmaz; onun için üzülmeyi, onu mazur görmeyi ve affetmeyi okurdan bekler. Pişman günahkârın yeni nedamet tapınağı edebiyattır. Bu iflah olmaz düşkün için edeceğimiz tek mümkün dua “Okur taksiratını bağışlasın”dır. Ama hemen eklemek gerekir “Bu okur,Tutunamayanlar okuru melankolik kız değildir inşallah!”

Kaynakça
Atay, Oğuz. Tutunamayanlar. İstanbul: Sinan Yayınları, 1971.
Baudelaire, Charles. «Okur’a.» Kötülük Çiçekleri. İstanbul: Varlık Yayınları, 1999.
Goethe, Johann Wolfgang von. Faust. Çev. Recai Bilgin. İstanbul: Remzi Kitabevi, 1966.
Quincey, Thomas de. Güzel Sanatların Bir Dalı Olarak Cinayet. İstanbul: İletişim Yayınevi, 2007.
Wilde, Oscar. Dorian Gray’in Portresi. İstanbul: Can Yayınları, 2002.

[*] Bu yazı, Ankaralı dostlarımızın çıkardığı İhtiyar dergisinin Ağustos 2011 tarihli yedinci sayısında yayımlandı. Dergiye ulaşamayanlar için yazıyı burada tekrar yayınlarken, İhtiyar‘ı analım ve “Afrika’yı Unutma” temalı yeni sayısını duyuralım: İhtiyar -“Afrika’yı Unutma

Dünyanın bütün mazlumlarının yoldaşı, Barış Hareketi ve DSİP üyesi, kardeşimiz Muhammed Cihad Ebrari (Saatçioğlu), adliye bürokrasisinin geleneksel eblehliği ve iyiliği boğmaktaki kararlı, şaşmaz refleksinin eseri olarak, “terör örgütü üyesi olmak” suçlamasıyla tutuklanmış ve Metris Cezaevi’nde tutsak edilmiştir.

“Terörist” olan Muhammed Cihad değil, ona gözaltında eziyet edenler, izandan, akıldan ve insaftan yoksun kararlarıyla onu özgürlüğünden mahrum bırakanlardır.

Adalet: Şimdi!

Muhammed Cihad’a özgürlük: Hemen!

Küçük burjuva sol radikalizmin [anlatmaktan bıkmadığı ve bizleri de kabule zorladığı] mitolojik öz-tarihine farklı bir bakış atmak için, eski yoldaşlarımdan Sinan Dervişoğlu’nun Fabrika dergisinin 51. sayısında, Aralık 2001 tarihinde yayımlanan mükemmel analizini hatırlatmak istedim.

Tarihi boyunca devletin bir kanadıyla işbirliği içinde olmaktan utanmayıp, siyasi iktidarı demokratikleşme meselesinde hizada tutmaya çalışan Marksist entelektüelleri işbirlikçilik ithamıyla linç etmeye kalkışan bu çizginin tarihine bugün yeniden bakmak, geldiği noktayı anlamayı da kolaylaştırıyor: Küçük burjuva solun Kemalizmle bir türlü kopmayan bağını, sınıfa mesafesini ve her dönem yeniden üstlenmekten bıkmadığı “sağ-popülist iktidarlara karşı devletin bir kanadının sokak aktivistliği” vazifesini tarihi macerası içinde takip edebilmek için, Dervişoğlu’nun makalesi biçilmiş kaftan olacaktır.

Ölümü vesilesiyle MDD tartışmasını yeniden canlandıran Mihri Belli’yi de hakkıyla anmak ve “uğurlamak” için, buyrun cenaze namazına.

MDD: Bir Provokasyonu Yeniden Düşünmek

Dostumuz Fatih Altınöz’ün “İrade” başlıklı yazısı sayesinde bir kez daha o meşum günleri hatırladık: Tutuklu ve hükümlülere zorla tek tip elbise giydirilen, baskının ve şiddetin zirveye ulaştığı, faşizmin tüm ağırlığıyla üzerimize çullandığı o karanlık günleri. O yıllar boyunca, devrimci tutsaklar mahkeme heyetinin önüne getirildiğinde, zincirleri (mecburen) çözülünce, tek tipleri parçalayarak üstlerinden attılar. Kimileri de Öktülmüşler (Apo, Fatih, Hasan, Haydar) gibi bu zulme, ölüm orucunda kendilerini yavaş yavaş tüketerek cevap verdi.

Muradınız buysa gelin, bugün beraberce bu yiğit direnişçileri saygıyla analım. Fakat onlara duyduğumuz saygı, neden başkalarına karşı saygısızlığa, hakarete dönüşsün? Murat Belge ya da Ömer Laçiner ne zaman “devrimci önderler” olmak iddiasıyla ortalığa atıldı da, onları Öktülmüşlerle mukayese edip itibarsızlaştırmaya çalışıyorsunuz? Onların “sol, sosyalist cenahta hala kısmen de olsa muteber adam muamelesi gör[mesi]” şanlı birer direnişçi olmalarından değil, kuramsal birikimlerinden ve öncülük ettikleri ya da dahil oldukları entelektüel faaliyetlerden kaynaklanıyor.

Öktülmüşlerle kıyaslanıp mahkum edilecek birilerini arıyorsanız, mahkemelerde siyasi savunma yapmayıp örgütü reddeden, iltica ettiği ülkelerde sefa süren, eski militanları Avrupa’nın gizli servislerine peşkeş çeken, uyuşturucu parasıyla “işadamı” olan, Parti’nin kasasını Avrupa’ya kaçırıp kulüp işleten “önder”lere dönüp  bakın.

Belge ve Laçiner’in politik görüşlerine ilişkin eleştiriniz ya da onlara itibar etmememize yol açacak belgeleriniz neyse, onları da açıkça yazın ki bu adil bir “kavga” olsun.

Dostumuz Alper Gencer Afili Filintalar’a ev sahipliği için teşekkürlerini, okurlarına ise selamlarını sunarak gönderdiği son şiiriyle Afili Filintalar’a veda ediyor. Aslında bu şiir, Ankara’lı dostlarımızın yeni dergisi İhtiyar’ın Mart sayısında yayımlandı. Bu vesileyle hem İhtiyar dergisini selamlayalım hem de Şah-ı Merdan İmam Ali Efendimiz’i (k.v.) analım. Erenler demine hû!

Hz. Ali’ye Mektup
sen belki tanımazsın ama ben senin için ölürüm!
sen beni tanımazsan ben zaten ölüyüm!
bir Allah’a bir anneme sonsuz itimadım var
herkes beni yarı yolda bırakıyor ya Ali
herkes beni yarı yolda bırakıyor bu çok zor!

sana bu mektubu pişirilmiş çamurun içerisinden yazıyorum
ağaçların otların ortasında yaşıyorum
cayır cayır yanan bir orman ne kadar uzun yaşar?
Allah’ım benim yanmayan yerlerimden yangın çıkar
yanan öd ağacının külü olmak istiyorum
yanan bir öd ağacı gibi yanmak istiyorum
çakmağın varsa çak tutuştur kalbimi
kılıcın varsa çek yatıştır nefsimi
sebebin varsa çık karıştır derdimi
bir kez yüzün görmeye bu can kurban ya Ali

yürüdün kınında kılıç yüreğinde aşk
dünya atlıların hışmına uğramış gibi toz ve duman
ortalık putlarla dolu İbrahim yorgun düşmüş olmalı
ve bu açıdan bakınca Yakup
kör olmakta son derece haklı
Yusuf doğuran bir kuyum yok
Davudi bir sesim yok Zebur söylemek için
İsa’nın yakışıklı alnından
kilise duvarlarına çakılan
grotesk bir çarmıh kaldı geriye
ve onca hikmetinden Musa’nın
kekemelik, israil’e…
Musa kekelerken oysa
söze şarkılar bahşeden bir sesi vardı
bunlar kekelerken havada
kurşun sesleri ve çocuk çığlıkları…
demem o ki Zülfikar’a davranan elin
eksikliği hissediliyor şu an dünyada

seni sırtından hançerlediler çünkü başka şansları yoktu!
risk almayı gerektirir seninle göz göze gelmek
seni sevmek bir insanı sevmenin iskelesidir
bugün ne dünden bir sonraki gündür ne yarından bir önceki…
bugün hem dünkü gündür hem yarın ve sonraki
yani mütemadiyen seninle yaşıyor olabilmek gibi bir bahtım var
mesela bir akşam Resul’ün evine giderken beni de uykumdan al

insan önce annesini sever, sen önce O’nu sevdin
O’nu sen kırıp çıkardın insanın kendini seyrettiği aksinden
şimdi bazıları mübalağalı buluyor beni
bazıları gülüp geçiyor ki senin
vurduğunu cehenneme postalayan bir kılıcın vardı
ama onları görsen ağlardın merhametten
sen onlar için kendini ve evladını feda ettin onlar
kendileri için senin evladının her gün başını vuruyorlar
ben senden öğrendim ki oysa inanmak
mesela dost için ölüme yatıp orda
teslimiyet doğuran bir uykuya dalmaktır

dünyaya senin gözlerinle bakmak isterdim ya Ali
şurasında biraz vicdan olan herkesin seni sevmek borcu var
bir puta dahi inanmanın varsa inanmakla bir alakası ki var
insan senin Resul’e teslim oluşunla inanmayı tamamlar

sen bana dil oldun Rahman o dile ağız
sen bana göz oldun Mustafa göze yürek
sen bana söz oldun Kuran o söze ayet
bir kez yüzün görmeye bu can kurban ya Ali

seninle en sevdiğim müştereğimiz
ikimiz de en çok hep, hep O’nu seveceğiz
zannımca sonumuz tam da şöyle olacak
sen Hüseyn’in başını koyacaksın ortaya
paramparça olacak gönül zembereğimiz
sen Hasan’ın ağusundan taslarla sunacaksın
musallat olmayacak nefis en-gereğimiz
sen Fatma’nın gözlerini bizle paylaşacaksın
hakikat söyleyecek aşk ile yüreğimiz
senin kalbin bir abanın altında korunmuştur
benim kalbime de yer var mı orda ya Ali?

sen belki tanımazsın ama ben senin için ölürüm
sen beni tanımazsan ben zaten ölüyüm
işte gözyuvarlarımı boşalttım Zülfikar’ınla
bunca okudum senin gözlerinle bakmak için dünyaya
hep senin gözlerinle bakmak için ya Ali
Resul’e
ve Allah’a!