.

Yazarın arşivi

Evvel zaman içinde Alper Gencer’in bir arkadaşı varmış; tahsilli biriymiş. Kısa dönem yapmış askerliğini. Ama öyle bir işe şahit olmuş ki bu kısacık dönemde, askerliği bir türlü bitememiş kafasında (bakın hâlâ onun askerliğini konuşuyoruz): Bir duvarı boyamaları emredilen erler, tutup verilen boyayı içmiş, ya ölürüz de kurtuluruz ya da zehirlenir hastaneye gideriz “ümidiyle”. İşte bu şiir o çocukların şiiridir.

Boya İçen Adamlar
damarları bağlanan bir yürek kadar yalnız
çalkalanıp duruyorum kanla kendi kendime
yaşıyorum der isem çıkmaz bana inanan
ölmeyi arzu etsem ayıp olur ruhuma
bir gergedan koşuyor koşuyor ha koşuyor
havale geçiriyor sanki aşkın narından
bir gergedan koştukça bir gergedandır
ben yerimde durdukça değilimdir gergedan

istikbal sallantıda rüzgarda bayrak gibi
haczedilmiş hayaller dökülmüş bardak gibi
cellat kara baltadan yaşamaya ulanır
yirmilik bir diş için yer kalmamış ağızda
onsekizi dolduran bir ehliyet kazanır
memur sakal bırakmaz keyfi kıyak berberin
hani tıpkı şarkıda dediği gibi
ya üstündesindir mermerin / ya da hep altında kalacaksın
bu yüzden bunları bir gün anlayacaksın
neye bölündümse ya bir çıktım ya kendim
küsurat bahanedir asal sayılara inanacaksın
çünkü bir barikat yıkmaz kendi kendini
yıkmadığı gibi bir gergedanın koşması şu evreni
kansere ve saçlarının “Allah!” diyerek uzamasına
yazık ki bir çare bulamıyor işte tıp
bulamıyor yavrucum bulamasın da
ölüme çare değil türkü dinlemek
hiç durma özgür birini göster
dünyanın bütün gardiyanları
her Allah’ın günü hapse girerler

dünya kendi etrafında dönen bir gergedandır
oturmuş boya içiyor milenyumluk adamlar
sen ömründe hiç boya içtin miydi bebeğim?
ben içmedim içersen bak seninle konuşmam
yani konuşamam diyorum ölür gidersin
intihar bağımlılık yapan kör bir kelebek
bir insan ne için boya içer bilir misin?
ellerini gergedan sürüsü ezip geçmiştir
kaptırmıştır fırçayı hayat külli renksizdir
renk katacak bir ölüm kalmıştır yani elde
bir ton seçer beğenir içer olur gergedan
bir gergedan olmayı hiç istemezdin inan
ölüm bizim için de beslenecek bir şeydir
ölüm ölmek değil ki!
yaşamak yaşamak mı ki?!
bu savaşa silahlar kuşanamam yavrucum
gergedanlar yorulmaz ben çok şükür yorgunum
kaçıyorum, yorgunum, bir gergedan değilim
önümüzdeki mevsim şevke tabiyim
yağıyor adresime kara mühürlü kalpler
sarıyor etrafımı elektrikli çitler
anarşi hiyerarşinin anasını da beller
şu bedelli ne zaman çıkacak abiler?

Alper Gencer
Mart 2011
Üsküdar

12 Ocak 2011 tarih ve “Bir kilo demir mi ağır, yoksa onun utancı mı?” başlıklı yazınızda hem etnik hem de cinsel ayrımcılık yaparak nefret suçu işlemektesiniz. Roman yurttaşlarla hırsızlığı bir arada anmanız yetmezmiş gibi, bir de faillerin cinsiyetine vurgu yaparak kadınlara saldırmaktasınız.

Yasal haklarımız mahfuz kalmak kaydıyla, sizi kınıyor ve ilgili maillerin derhal sitenizden silinmesini talep ediyoruz.

Etnik ve Cinsel Ayrımcılığa Karşı Birlik Platformu adına
Avukat Sudesu Gözdaşoğlu

— uzun süredir aklındakileri koyabileceği bir hikâye kurmuyor; aklını, fikrini dağıtıp duruyor. yanlış mıyım?
— doğru da ne yapsak ki? adamın kafasına silah dayayıp “yaz, hadi yaz!” diyecek halimiz yok ya!
— yok canım zorlamayalım! uykusunu kaçıralım!
— nasıl?
— murat menteş gecenin ikisinde telefon etsin gökdemir’e…
— eee? adamı uykusundan uyandırdık, sonra?
— menteş, gökdemir’e “nasılsın?” diye sorup kapatsın. telefonunu da kapatsın sonra, gökdemir arayıp ulaşamasın!
— uykusu kaçar gökdemir’in…
— kaçsın canım, istediğimiz bu zaten! bilirsin, uykusu kaçınca hep balkona yanaşır, yanaşınca sigara mı yakmayacak? ille yakar! sigarasını içerken balkondan görebileceği bir at gönderelim!
— at?
— at, evet bildiğin at! hem beyaz bir at olsun!
— atı nereden bulacağız gecenin ortasında?
— ya işte şu hurdacılar yok mu? benim tanıdığım biri var, altlarında at arabası gece boyu dolanıp dururlar… gökdemir’in balkonundan görünen inşaata gönderelim bunları… iki ya da üç çingene…
— gökdemir çingeneleri görünce?
— çingenelere inşaat demiri çaldıralım!
— abi yuh! daha neler!
— canım gerçekten çaldırmayacağız, hurdacıdan aldığımız demirleri inşaata koyacağız, çingeneler de alacak bunları, tabii almadan önce bakacağız, gökdemir sahiden pencerenin ardında mı? ardındaysa, “tamam” diyeceğiz, bunlar bizim koyduğumuz demirleri alırken gökdemir, sözde hırsızlığa tanık olacak…
— sonra?
— vicdanı rahatsız olacak…
— böylece?
— oturup yazacak!
— deneyelim abi!

İsmail Pelit
7 Şubat 2011

— Oğlum ne oluyor Allah aşkına?
— Ha, o şey anne… Şey var ya… Hikâye hani…
— Ne işin var o saatte balkonda senin? Uyumuyor musun yoksa yine?
— Hiç… Öylesine…
— Sigaraya mı başladın yoksa?
— Yok, ben şey için… Son bir dal…
— Nasıl oldu belin?
— Daha iyice: Yürüyebiliyorum bir iki gündür.
— Doktora gitmedin hâlâ, değil mi?
— Gideceğim canım. Alper’le konuştum, Cuma’ya gideceğim. Yarın bir işim var; onu halledeyim, gidiyorum Cuma’ya.
— Vay beni, vay beni! Yavrum niye uyumuyorsun sen?
— Uyuyorum ya, niye uyumayayım.
— Oğlum Cuma mı kaldı?
— Niye kalmasın ki?
— E, bugün Cuma zaten!
— Yapma ya! Zaten şeydeki kadın da garip davrandı telefonda dün, “Çarşamba arayın beni” deyince.
— Vah, vah! O balkonun kapısını da kilitle geceleri.
— Uyurken kilitliyorum işte.
— Bak, kendin görüyorsun; Çingeneler sabah erkenden başlıyor dolaşmaya.
— Ya, neyse. Bak şey diyeceğim: Bu mikrodalgaya yumurta konulmuyormuş ya.
— Vah, vah, vah! Batırdın değil mi ortalığı?
— Neyse… Kapatmam lazım şimdi. Allahaısmarladık.
— Dur, kapatma! Nezihe’nin oğlu evleniyor… Düğüne gelecek…

— At ne renkti?
— Beyaz.
— Sen ne yapıyordun o saatte balkonda?
— Şey… Sigara işte.
— Neden balkonda içiyorsun?
— Çocuk…
— Ha, evet, çocuk… Peki kaç kişiydiler?
— Üç: Biri on beş yaşlarında, üç kadın.
— Ve senden başka kimse görmedi onları?
— Sanmıyorum.
— Sana mantıklı geliyor mu bu anlattıkların? Sabahın altısında, nal sesleri eşliğinde bir at arabası geliyor; sonra inşaatın sac paravanı gürültüyle açılıyor; demirler molozlardan ayrılıyor ve senden başka duyan olmuyor bunları?
— Bana inanmıyor musunuz?
— Rüya olmadığına emin misin?
— Olabilir. Biliyorsunuz, emin olamıyorum… Şeyden sonra…
— Peki, at ne renkti?
— Beyaz!
— İlaçlarını düzenli olarak alıyor musun?
— Tanrıya inanıyor musunuz?
— Meseleyi şahsileştirmeyelim!
— Allahın var mı lan senin!!!
— Hemşire!

Alper Gencer hakiki vuslatların mahrumiyetinden iştikâını deklare etmiş:

Deklarasyon
bana bir papatya tarlası ör sicilinden düşelim
şükreden bir kahırla göğü deklare ediyorum
yağan yağmur ve şiddet yek başına bir sözdür
yırtılan bir arterden yüzüne fışkırıyorum
şamansız bir asa saplanıyor böğrüme
dış duvarlarını her sesimle boyuyorum
şu göğün altından geçip gitmen bir sözdür
bana cezai şerh düş çehren çok okunaksız
yankım yay geriyor ağlıyorum ki oktur
gözlerinle yeryüzünün pek alakası yoktur
ölmek istemem tuhaf belki yaşanmıyorsun
sen öldürmek istesen dönmek isteyen çoktur

bir yanımla bulaştığın üzere buradayım
kırık baldırlarımdan sana ne söylesem boş
merdiven kullananlar ipi çoktan unutmuş
asansör ölmek için çok yaşlıyım sevgilim
süratli bir şekilde ölmek isterim amma
intiharım senin cinayetine süstür

bu yerin taczini görmüş biri olarak
sevmem kaçınılmazsa zevk almaya bak
aczini saymaz isek ellerin çok derin
ellerin çok derin bir muammayla yarışır
eve şeytan getirme karanlığı soyun gir
Allah çok büyüktür sen de fena değilsin
suçlarını saç göster seyirci aksiyon ister
kan dök damarların şaibeden sıyrılsın
ölmeden kimseyi kendine sevemezsin

bana bir papatya tarlası öl
yağmur çabuk deşiyor kaşımın setlerini
güneş gözden sopalarla kovalıyor şaşıları
onlara anten olsun bir anne bir mavera
yuhalanmış çamurun içinden bana doğrul
bir ayet beğen orda her daim buluşalım
sevgilim bana bir papatya tarlası ol
ki felek mayınlar sağsın patlatalım

üstümde bordo kazak sanki alı eksilmiş bir mor
ben tuttum o alı bıraktım gözlerine
bıraktım ama gözlerini kocaman açmalısın
uzaysız bakma böyle çekimsiz bırakma beni
sen olmasan ben ayda buradan ağırımdır

teslim olmak ya da olmamak, bütün mesele bu!
çün inanmak griye sundurmaz gövdesini
şehirli bir şüpheyle elinde müşahhasım
zarın tavlası kırık öyleyse zar da kırık
öyleyse bakışın bir avuç su değildir
susuzlara su dağıtan el senin neyindir?
konuş yoksa kulaklarım hemen buharlaşacak!

şimdi dillerimden yürüyen elektrik ve buhar
çabuk can vermemi diliyor ki dilesin
başka gezegenler var üstelik hiç bidat yok
çayın olduğu yerde hayat vardır sevgilim
durmadan köprüleri bombalıyorlar
zincire vurulmuş bir zenci bir zencefil
kabulüm var uçmak olağanüstü bir karar
ve insanda yakışık almıyor hiç istikrar

adın bir katliama karışsın ama katledilmiş ol
cenazene omzumu alıp gelirim
sana yardımım dokunur bildiğim sureler var
ağrıyan o boynunu tabletlerle yaşadın
sevgilim bil ecza
ağrıyan yerlerinden seni bana sürmüştür
bu yüzden boynuna hiç inanmadım
ağrın bana bir kardeş kadar tanıdıktır

ağrıyan yerlerimi deklare ediyorum
çamura saplanan çığlığım çığ çığ…
bana bir papatya tarlası ör ipi Allah’tan olsun
hazin bir makamdır şimdi aramızdaki kulluk
uyan bu çölü yoksa
birazdan bir posta arabası soyacak
hiç istemediğim bir şey alnında bir delik açmak
sevgilim şart değil bir silahın
ateş aldığını ispat etmek için tetiğe basmak
işte avuçlarımı seyret
ve kabzanın üzerine yonttuğum niyet
sana bir şeyler çağrıştırıyor olması lazım
sevgilim uyan bu çöle yoksa
gözyaşından vahalar dikeceğim ki murattır
ayrılık
kalbime dokunduğun an gerilen bir susta
ve kavuşmak çok kanlı bir seraptır!

Alper Gencer
Ocak 2011
Üsküdar

Biraz önce geceyi son bir sigarayla mühürlemek üzere balkona çıktım. Sokağın sessizliğini nal sesleri bozdu birden. Şaşkınlığımı beyaz bir atın çektiği araba giderdi biraz sonra. Biri henüz on beş on altı yaşlarında üç Çingene kadını taşıyordu. Hemen karşımdaki inşaatın önüne yanaşıverdiler. Henüz yıkılmış binanın demirlerini ayıklamaya koyuldular.

Genç kız erketeye yattı: Etrafı kolaçan ediyor. Beni görmemesini diliyorum; utanıyorum. Sigaradan çektiğim nefesleri kızın diğer tarafa baktığı anlara denk getirmeye çalışıyorum. Neyse ki beni fark etmediler. Balkon kapısını sessizce kapatıp çalışma odasına sığınıyorum. Bu metni molozlardan ayrılan demirlerin gürültüsünde yazıyorum.

Bu sabahın dilemması şu: Bu bir hırsızlık mı? Öyleyse ihbarı gerektirir mi? Gerektirse bile bu muhbir, polisle yirmi iki yıl önce tanışmasının izlerini tam da şu günlerde belini doğrultamazken yad eden bir garip olabilir mi? Niye olmasın: Kırmızıda basıp geçenleri anında bildiriyorsun ama polise. O başka!

Ben herhalde muhbir olmamanın hesabını veririm öte tarafta. Peki ya bu kadınları bu hale icbar edenler? Sizin Allahınız var mı?

Dostumuz Alper Gencer’den bir yeni yıl mesajı geldi. Alper Gencer işçi sınıfının, sokaktakilerin, ayazdakilerin türküsünü söylüyor. Okuyalım ve sıcacık evimizde oturup şükredelim: Şükürler olsun Tanrım, bu kış da komünizm gelmeyecek!

Ayazdakilerin Türküsü

sevgilim, kışa rağmen çok soğuk dışarısı
ellerin üşünüyor, ben kışkırıyorum
yağıyor dünyanın en soğuk Afrikası
kazara bir çığa iniyorum bir dağla
köpürmeyi reddeden bir sabun kadar susuz
kusuyorum içimden tuhaf közler çıkıyor
üşüyorum üstelik bir kutup ayısıyım
kahrolsun vahşi kapitalizm!

sevgilim, bu burjuva sabunlarını emekçilerin küllerinden yapıyorlar
onlar her gün terliyor diye akıyor sermayenin makyajı
onlar birer kadavra olarak göğü yukarıda  tutuyorlar
kışın soğuk olur diyor pozitivist bir kedi
hayal kurmak için bir biletimiz bile yok
önce yoksulluk vardı sonra büyük ikramiye
piyangodan cephane çıkarsa bölüşürüz
kahrolsun vahşi kapitalizm!

sevgilim, sana rağmen çok soğuk dışarısı
Tanrı vergisi bu yıl ücrete bağlanacak
bütçe görüşmeleri açık bilânço der ki
bütün parklara büyük punto çakılsın
“banklarda uyumak yasaktır!” uyarısı
sevgilim bankta ölmek alnımızın yazısı
yeni yılın kutlu olsun, Allah kerim ve azim
kahrolsun vahşi kapitalizm!

Alper Gencer
31 Aralık 2010
Üsküdar

Dostumuz Alper Gencer son şiiriyle, bize ağlamayı öğretiyor: “Hüseyn’e ağlamayan henüz ağlamamıştır”!
Evlad-ı Kerbela’ya selam.

Büyük Kurban
sen varken ben günaha inanmadım hiç
olup biten şeyler var bir de feci pişmanım
kal yanımda çöl hala yağmur yağmasın
köprü koydum aşımız hep dinamit kokuyor
bu şehri ellerinle düzeltemezsin
kovan yasta kraliçe vefat etti az önce
çiçeklere bu durumu anlatamazsın
bir tren bir tünele girer sonra kaybolur
ellerin dert görmesin durma beni yağmala
durma beni yağmala çiçekler ümitlenir
sevgilim kaktüs kes çölün işi rast gitsin
ürkme akacak kandan hayat kılçığıyla yenir

sen varken billahi varamadım günaha
çok aradım çok aradım çok aradım çok
gökten Zülfikar yağsa yeryüzü temizlenir
beni nefsimden tutma susuzluğum geçiyor
sevgilim ağlamayı ben bu çölde öğrendim
çok ağladım çok ağladım çok ağladım çok

sevgilim bundan böyle günah falan yok
sen yoksun ben yokum onlar hele hiç yoklar
beni annem merhamete doğru doğurdu
Ali’yi gözlerine bakarak yenemezsin
çünkü Ali Zülfikar’ı düşmanın hep nefsine
hep nefsine doğru savurur ve saplardı
Hüseyn’e ağlamayan ağlamayı ne bilsin
keder büyür yokuş birden aşağıya dikleşir
merhamete dair ne varsa silikleşir
bir kervan çöle girer çöl birden derinleşir
ey gözümü göz yapanın dostu damadı
çok günah işledim belki seni göremem
seni görmek günahla ilişiksiz olmalı
ben Hüseyn’in başına kurban olurum
şahit kalır Zeynel olur güzel kardeşim
sonra senin alnın gider bin secdeyle kırılır
susuz kalan bir aslan fesheder bir ormanı
eli hançer tutan kendine sırt aranır
arkeolojik bir kuşkum bile yok;
dünyanın ilk gözyaşı Kerbela’ya akmıştır
Hüseyn’e ağlamayan henüz ağlamamıştır

Ali oğlu Hüseyn’in başını okşuyorken…
Ali güzel başını okşuyorken Hüseyn’in…
dedesi mütebessim öyle uzaktan…
Fatma’nne yaralı bir anne ceylan
Hasan tutmuş sıkıca kardeşinin elini
sevgilim… benimle birlikte ağlar mısın?

Alper Gencer
Muharrem / 10
Üsküdar

Yönetmen Hüseyin Başarıcı’nın henüz gösterilmeyen kısa filmi A Stone Story‘nin tema müziğini de teşkil eden parça:

The Ballad of the Wisemen
Kompozisyon: Gökdemir İhsan
Söz: Dream of the Red Chamber adlı romandan alınmıştır.
Solist: Mustafa Taşçı, Gül Gürsoy
Akustik Gitar: Turgut Işın
Trompet: Tayfun Erler
Bass: Emrah Arslan

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.