.

Yazarın arşivi

Alper Gencer yeni şiirinde, karılarına aşık iki şaire ses veriyor:


Kral Pornografik!

İlke’ye, Funda’ya, Onur’a…


yalanım yok dünyada en çok sana hiddetlendim
çünkü sevdim
çok sevdim buna inandırdım imamı
Allah ve şahitler huzurunda sevgilim
belediye ikimizi topluma inandırdı
çoğu zaman bir öpücük kâfi mutabakattır
öyleyse attığımız imzaya ne gerek vardı
aşkımız hukuki bir gerekçeyle vurulmuştur
o imza devleti üstümüze bulaştırdı

ben seninle müşterek bir dert içindeyim
bizi yakan ateşe odun toplar gibiyiz
ben sana emir üzre esasen rezerveyim
seni türkçe düşünerek seviyorum sevgilim
anlıyorum ve derdimi anlatacak miktarda
seseni kekeleyebibiliyorumm
öyle çok kuş vurduk ki öyle çok havada
vurulacak kuşu dalından tanıyoruz
bak bu senden yaptığım uçurtmayla sevgilim
göğe kurşun sıkmayı artık yasaklıyorum
iç içe iki bozkır susuzluktan kudurmuş
bir seyyar pilavcı, bir zabıta ve köpek
çok şiddetli şeyler oluyor aramızda
seni bazen parçalara ayırmak istiyorum
sevgilim seninle pilav yemek istiyorum
kuş yerine bir zabıta vurabiliriz
bu tüm pilavcıları çok sevindirir
zabıta düşer yere köpek koşup getirir
çünkü bir zabıtayı öldürmek
seninle pilav yemek için hukuki bir gerekçedir!

yalanım yok dünyada en çok sana hiddetlendim
çünkü sevdim
çok sevdim buna inandırdım imamı
imamı inandırdım seni de inandırırım
bana empati yapma al götür bütün mal senin
beni anlaman ilişkiyi rasyonelleştirir
bir anlamı ortasından bölmek sevgilim
eve geç döneceğinin aleni bir resmidir
kör olsam ne yazar, parmak uçlarımla
sana dokunmam seni alfabeleştirir
bize bir muallâk bul gizem beslemeliyiz
kafesin kilidini bu gece indir
bırak kaçsın rahatımız hayvan gibidir
çok yıprandık daha da yıpranacağız
çünkü süratli bu mesafesizlik
fecaatle yorucu bir mesaidir
yorulmamız bu açıdan bizi meşrulaştırır
bu elimizdeki sermayedir üstelik
konformizm insanı gayrimeşrulaştırır
bu beni yanlış yerde aradığını gösterir
bana kuduz bir toplum çok yerimden yeltenmiştir
çocuk yaşta vazgeçtim insana aşılanmaktan
ben seni ısırırsam bil ki af dileyeceğim
sen benim dişlerime çok aldırma ne olur
ben onları bu yaşlara gelmek için sivrilttim

anlaşamıyoruz gibi duruyor ya o ceket
tam o sıra geçiyorum bütün üşümelerimden
tam o sıra bilesin bütün gücümle
titreyerek geçmiyorum, geçmiyorumdur senden
ben çok ceket yaktım ısınmak için
manyağın tekiyim manyağın tekisin manyağın teki!
manyak mıyız neyiz bildiğin mücevher elimizdeki!?
haritasız bir definecinin gömüyü bulmasından daha zorlu bir iştir
iki insanın birbirini diğer bütün haritalardan silebilmesi

şimdi unuttuğumuz bir rüyadan uyandık
şimdi düşman belliyoruz bu yüzden uykuları
şimdi bütün görüntüler acayip karıncalı
şimdi karım olarak sonsuza dek kalmalısın
beni zor bellemen senin kolay olmandan değildir
aslında ben çekilecek bir adam da değilimdir
yol üstünde aksamak güzergâhın şerrinden değildir
soyunmuş bir kral artık kral değildir
rüyayla düpedüz dalaşıyor gerçeklik
biz dünyayı rüyamızla donatalım sevgilim
gerçek dediğin devlet kadar puşt bir yalancıdır
seni benden ayıran her şey yalancıdır
görünen görenin körlüğüyle müttefik
kral çıplak değil,
kral pornografik!

Alper Gencer
Ekim 2010
Üsküdar

Dostumuz Alper Gencer’den Tophane vak’asına semiyolojik bir bakış:


Bu Bir Sopa Değildir!

Galeri NON’un sahibesi,
kardeşim Derya Demir’e…

bu gece beraber gidelim linçe
sopaları sabahtan suya koy ağırlaşsın
kafirler sokağa dökülmüşler içince
şu çıplağı döveyim de giyinmeye alışsın

susuz kalmış bir makyavel “suuu!” diye bağırıyor
bu bir şehrin kendinden geçmesine sebeptir
demek ki bir otel yakılacak birazdan
bir köyünü basacaklar tam şuramızın
senin gözlerinden edindiğim galeyan
kendine bir şarampol büyütür hiç durmadan
aşık olmak kötü yaza hazırlanmak gibidir
ve ülkede başbakanın kalbi olması
en çok ve hala zenginleri ilgilendirir

bu gece beraber gidelim linçe
dayak yiyen öğrenci – dayak atan muallim
bizim de katkımız olsun bu bilince
sopaları sudan hadi çıkart sevgilim

işte şimdi şuramda şeksiz bir şaman kadar bir şehir
sokak sokak sopalar ve softalarla soluyor
bir otobüs dolusu iman gördüm sevgilim
nehir gördüm aklında deniz vardı sadece
oysa bütün hatlarıyla gürül gürül bir nehir
kışın ortasında bem-
beyaz bir kelebektir
haklı düşen tırtıl, kozayı parçalarsa
kelebeklik bahtını yitirecektir
ey sopaoğlusopalar! ey camcıların simsarı!
ey ziftveçamurabulanmışinancınkaramsarı!
neye inandıysan onu lekeledi gazabın
temsil haritalarında,
eşkâlin durmadan bir siyahı yontuyor
bir kurt durmadan bir asayı yontuyor
bir mescit durmadan bir Süleyman yontuyor
Allah’ın sopası yoktur sevgilim
ve sanat şu kadar umrumdaysa namerdim
galeyan kara bir kısrak gibi çiftleşiyor öfkeyle
erkek atlar şaha kalkıyorken şehvetli
çerçi kızı boncuğa aşık olur ya
kavga etmek dururken barış zahmetli!

ömrümüz bir komploya kurban gitmeden
sermayeden çok fena tiksiniyorum
şucuymuş bucuymuş yalan sevgilim
her insan ötekine zaten öteki
kim neye iman ederse etsin
camcıları kimseler sevindirmesin!

haklı olmak değil de burada haklı kalmak
sopasız bir halkı besler kasıklarımda
o halk ki kendini bir türlü olamadı
o halk ki her türlü safsataya karnı tok
bu bir sopa değildir, şiirdir sevgilim
Allah’ın sopası yok! Allah’ın sopası yok!

Alper Gencer
Eylül 2010
Üsküdar

Alper Gencer son şiiriyle kalemini siyasetin cerahatine batırmış.

Siyasi Partiler İçin Put Kırma Teknikleri

Numan Abi, güzelim, senin ne işin var orda?
çık gel bozalım terazileri, bu denge hepimize put!
saltanat türkü dinlemekten hoşlanmaz Numan Abi
bana görüşünü söyle sana hangi puta taptıklarını anlatayım
bu memleket ceset kokan düşünceler arasından boy verdi
padişah düğününde cumhuriyet altını taktılar şehzadeye
işte inkâr ne kadar zorsa vazgeçmek de o kadar
dil yorulur geçmiş olsun derken her kazazedeye
her ihanet edenin adı çıkmaz haine
her uçana kuş demezler
kimi ne kadar ilgilendirir
Rab ile kulu arasında devinen müstahkem tahsil
çık gel ister putperest ister nüvesiz prokaryottan
insan elbette bu kadar çamurdan yaratılmamıştır
ve insan gün olur ölür tentürdiyottan

Numan Abi, güzelim, bizi ihbar ettiler
evler ihanet, sokaklar paranoya
son gülüşmemizi kayda geçtiler
kaç şiirlik ömrümüz kaldı şunun şurası?
gömlek önden mi, arkadan mı yırtılmış?
Züleyha’nın kendini durdurması mümkün mü?
hakkıdır kıstaslara tapınan halkın gömlek
hakkıdır hakikati zapt edenin ihanet
yerli yerinde her şey, tastamam sanki kıstas ve kehanet
ama Yusuf’un ismi geçmiyor tutanaklarda

Numan Abi, güzelim, şehre yeni şirk gelmiş
jonglörler ajan, toplar düşerse şehir havaya uçacak
sırtımın şurasında tuhaf bir eksen kayması var
iyi ki de var, iyi geliyor, rahatlıyorum bir miktar
bana ağaçtan düşen yaprağı anlat Numan Abi
rüzgârlı havalarda değişen müziği…
çok uzun ve düz bir çizgi çiz de görelim
üzerinde tavsamadan yürüyecek yiğidi
hakikat eğip bükmez mi çizgileri?
yol kıvrılan bir şey değil mi Numan Abi?
söküp, gözlerini kırpmadan öldürmediler mi
Peygamber için diyerek Peygamber çiçeklerini?
fikreden eklemler bütün kireç bağlamış
ürkünç bir endişe ile şirki seyrediyorum
putları gösteriyorlar herkes bayrak yakıyor
dikimevlerinde sabahlayan konfeksiyon işçileri
sermaye sahipleri ve büyük punto galeyan
matbaadan ekmekle broşür taşıyan partililer
ve sanki gün babadan kalma bir günmüşçesine
evladın güneşe veliaht haykırışları…
istihbarat bir kanser gibi sıçrıyor lenf nodlarıma
kurtarılmayı bekleyen bir mahrem zonkluyor damarlarımda
seni sevdiğimi söylüyorum anında fişliyorlar
telefonda böcek var, güvercinler kurşunlanıyor
bizi sıklıkla ama hiç durmadan dinliyorlar
Numan Abi, ne işlerine yarayacak bu jurnal?
devlet seni sevdiğimden gayrı bir şey bilmiyor!

Numan Abi, güzelim, seni bütün çevrelerde seviyorlar
çık gel bir hengâmeden, silerek ismini liste başlarından
esaslı bir bomba gibi çökertsin partiyi ortaya koyduğun vicdan
güneşe çık, at üzerinden gölgeleri
güneşe çık ve gölgelen Numan Abi
kongrelerin kasvetinden kurtararak umutları
tek bir çift omuz var ki dünyada tırmanırsan
kalbin zindanında kıracak tüm putları

Alper Gencer
8 Ağustos 2010
Üsküdar

Mayıs’ın on dördü. Öğle vakti, cayır cayır yanan Beşiktaş trafiğinde kavruluyoruz. Latif Ağabey şoförümüz; yanında oturuyorum.

— Abi, “Mayıs Sıkıntısı” için ne diyorsun?

— Mayıs sıkıntısı mı? Ne sıkıntı olsun ki Mayıs’ta? Hani, Mart desen, ayın sonu gelmez, kış bitmez, KDV’si var, vergisi var! Mayıs’taki sıkıntı ne ola ki? 1 Mayıs desen, onda da bir sıkıntı kalmadı bu sene. Bilemedim ben, neymiş bu Mayıs’taki sıkıntı.

— Eyvallah abi. Bunu yazabilir miyim?

— Yaz canım, ne olacak!

— Abi, sanki orta şerit biraz daha akıyor gibi…

Eğer Katakofti’nin yapısı bozulmayacak olsaydı, hiç dövünmez, ikinci baskıda eklerdim bu ismi. Ama bu mümkün olmayacak. O halde bu dövünme kayıtlara geçsin!

Dilime eskilerden bir şarkı takıldı geçen gün. Aram Amca’dan dinlemiştim: “Ay Dîlberê”. Bir yandan eski kasetleri karıştırıken, bir yandan da şarkıyı mırıldanıyordum. Nakarat kısmına gelinceye kadar her şey yolundaydı. Ama şairin mahlası geçince başımdan kaynar sular döküldü. Bu nasıl bir hataydı? Bu ismi nasıl unutabilirdim? Yunus’un ve Attar’ın yanına Feqîyê Teyran’ın ismi yakışmazdı da kimin isimi yakışırdı? “Atyar”ın yanında onun “teyran”ından daha güzel kim uçabilirdi?

Veyl bana!

Wêran ezim, malêm xirab!

Aram Tigran söylesin: Ay Dîlberê.

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Alper Gencer bu defa dünyevî ve uhrevî insan kaynakları politikalarını sorguluyor:

Allahım karımı bugün işe almadılar
İnanç doğru söylüyor bu adamlar islamcı
İnanç’ın abdesti var ama namaz kılmıyor
karım başını örtmüyor diye onu asalım
her Allah’a inanan Allah benimdir diyor
bu momentum bu sürtünme bu düzenek ahkamcı
Allahım sanki hak etmiştik o işi
ya biz yanılıyoruz ya adamlar İslamcı

Allahım karımın ellerini bırakma
örtse de örtmese de başını çok seviyorum
bu sözleri sana ağzımla söylüyorum
melekler paraleli bir dakika kapatsın
seninle çok özel konuşacaklarım var:
mahşerdeki sürprizi yayınlama Allahım
beni burda rezil et kefarete razıyım
hiç günah işlemeyen büyük recmi başlatsın
hakkımızı yiyenler diyorlar ki islamcı

Allahım bağışla ben İslamcı değilim
bu adamlar islamcı ben müslüman adayı
ömrünce bir müslüman belki cehennemliktir
son dakika basmışsa en yitik istifayı
Allahım elimden her şeyimi al
istersen günahlara sundur gövdemi
ama gelsin Peygamber yine rüyama
mahrum etme benden sana sevgimi

Allahım karımın işe ihtiyacı var
rektör tutmuş kitabı hem adını veriyor
ey kul hakkı yiyerek kadrolaşan utanmaz
yüzünüze tükürsem şemsiyeniz var
ey peygamber ve kitap ve tanrı bezirganları
azalarak kaybolun hayatımızdan
bize sevgi tebliğ edecek
müslüman
lazım

Allahım sana son bir duam daha var
ölünce müslüman bir çaycı olarak
yani hani münhalse kontenjan kadro
cennetinde bana mümkünse iş ver
İnanç’ı da aldır, karımı da yanına
ki Peygamber’e çay demlesin karım
İnanç ile birlikte O’na çay taşıyalım

Alper Gencer
Temmuz 2010
Üsküdar

Ah Muhsin Ünlü’nün Ah O Gemide Ben de Olsaydım şiiriyle hem zamandaş hem de duygudaş olan kardeş şiirinde Alper Gencer ailenin, özel mülkiyetin ve devletin kökenini sorguluyor.

i.
 
bir gün bütün faşistler ölecek anne
yer yarılacak ve sonrası malum
tabiata son’suz güveniyorum
şartlar devrimci olmamı gerektiriyor
bu sözle sessizliğin kanına giriyorum
bu kedersiz suskunluğun kanını emip tükürmek
saltanat zehrinden iktidar sevdasına
devletin bekasını bombalamak istiyorum!
 
bir gemi de ben kaldıracağım buradan
bu yüzyıldan kendime merhamet yontacağım
bu zulmü ortasından gemilerle yaracağım
dağlardan hudutlardan vicdan kaçıracağım
devrimciler çok sever dağları denizleri
devrimci olmamdan en çok annem endişeli
ama BM beni kınasa annem buna aldırmaz
Ben BM’yi kınasam BM bana aldırmaz
ha birleşmiş milletler ha üçer üçer koşturan maymun sürüsü
ha tersine darwinizm ha “viva devletlûm!”
ha otoriteden müsaade ha aldanmak masivaya
kan alırken çatladı arzın ar damarı
hemşir’anım dünyaya az pansuman yapsana:
haç gölgesinde kadrolaşan avrupa
ruhu şarampole yuvarlanan latinler
her hançerin yankısı ingiliz siyaseti
onun duygusuz piçi birleşik devletler
her zulmün altında israil hükümeti
sesi parçalı boğuk patetik sovyetler
biat farkı yüzünden gözleri hala yumuk
kendi kazanında uzak doğu milleti
komşusunun katlini izleyen kukla
yatacak yerin yok senin mısır medeniyeti
kral diye bir arap okumadım kitapta
o halkından kopuk bir ortaçağ obezi
kendi milletimin bile kendi devleti
ile husumeti, kan davası var
ölmez isen zorlarlar seni ötenaziye
öpecekmişçesine parçalarlar sineni
inerek dil köküne şarkını yasaklarlar
destanların şehirlerden geçmez olur böylece
tövbe haşa Allah’la senin arana girip
yaptığın ibadeti ha bire zapt ederler
eleğimsağma misali açılan
inançları yek renge raptederler
karşı koysan bir punduna getirip
yasayla, imzayla darp ederler
asırlardır duvara asılı resimleri
değiştirme isteğinle harp ederler
kahrolsun meşruiyet!
kahrolsun meşruiyet!
ve böyle kamu vicdanı
ve yersiz öten yönsüz uçan hukuk kuşları
ve mazluma durmadan suç isnat eden
zalimi aklayan o meşru yalan
bilmez ki senin mabedini yıkarak
kendi Mabut’una kast etmektedir
bilmez ki kast ettiği o güzel Mabut
güneş sistemine emretmektedir
devlet soluk aldıkça faşist doğurur
çocuk mahpus düşerse devlet vurulur
hayaletler ve putlar ve çuvalla para
babamı devletin tabutuna koydurur
 
ii.
 
babam ters ters bakarken onu çok seviyorum
babamdan devletle geçinmeyi öğrendim
babalar hiç durmadan devleti çok seviyor
babam ters ters bakarken bana
doğru yaptığıma inancım artıyor
babam ama yağız delikanlıyken
rest çekmiş devlete, sürmüşler onu
gül eğmiş boynunu, yaraya merhem
sürdü mü bülbül, bülbül olur mu?
babam orta yoldan gitmemi arzuluyor
Resulullah öyle buyurmuş diyor
babam Resulullah lafzının beni
en zayıf noktamdan vurduğunu biliyor
 
iii.
 
ifrata yetecek itidalim kalmadı
bir yolun ortası tam olarak bazen
bir gemiye atlamak ve bir daha dönmemektir
mazlumun feryadı yankılanınca
çölsüz sesin hükmü düşer
cayar gövdesinden kelle
güverteler kana bulanır, kan denize
bu mesela biraz da şöyledir anne
artık mağara kapılarını örümcekler örtmese de
Sevr’de yuva yapmasa da güvercinler
en devesiz zamanında yeryüzünün 
bu muhataralı çölü bir defada geçecek
bulunur yine bir gemi dolusu yürek
ve Sıddık ayağıyla gelip kapatır bilânçoyu
çünkü Sıddık’ın ayağını yılan soktuğu zaman
devesizdi ve yanında Peygamber vardı
malı mülkü ömrüne yetecek kadardı
benim böyle zengin arkadaşım olmadı
hayat müşterek dedim, kaçıp gitti her biri
çok parası olanın benle işi yok
benle işi olanın çok parası yok
on binlerce lirayı apansız borçlanınca
babamdan “Allah Kerim!” söylemeyi öğrendim
babamdan İslam’ın beş şartını öğrendim
babamdan zalimlere sabretmeyi öğrendim
babamdan taksit yapıp borçlanmayı öğrendim
babam ömrü boyunca bana dua etmiştir
ben oğluma ömrümce dualar edeceğim
oğlum benim kabrime gelip bir tas su dökse
“babacım” dese bana “günahların affolsun”
Allah duysa oğlumu duayı kabul etse
maaile kavuşsak orda cennet ehline
bağıra bağıra yahut kısık sesle her neyse;
darphaneler yıkılsın! tersaneler kurulsun!
denizler mazlum için gemilerle donansın
babam geçsin dümene annem balık pişirsin
gemi varsın Gazze’ye, dünyada savaş bitsin
 
 
 
iv.     
 
bir gün bütün faşistler ölecek anne
son düdük çalınacak ve müsabaka bitecek
sana sil baştan anlatmak istiyorum
bir ucu uzasın gitsin uzaklara
söylersen göremezsin, görürsen söyleme
sen yaşarken seni seviyor olmak
kavgada tutarlılık zerk ediyor gövdeme
putlaştıkça puştlaşan faşist imalat evi
sürtündükçe yanına karası bulaşan devlet
ağlayan bebelere sağır kaldıkça
ne bekası kardeşim, kimin bekası!
dünyada iktidar denilen köpek
israil devleti ve yardakçı şürekâsı!
 
çok sıcak bir çöl sahnesi düşleyin
çok kızıl bir çöl sahnesi düşleyin
ya da bir güverte bir helikopter
öncesinde her taraf yeşil ve serin
kendini üreten merhamet var önce
vicdan parasız yatılı ve hikmet
bütün sokaklarda işporta
yani bir sokağa saptığınızda o sıra
neredeyse imkânsız hakikate değmemek
sorulacaksa bir gün o gün sorulacak
o gün anlaşılsın diye bir daha
adaletin filmini çekti ihanet
ayrılmamışsa insan nazarında akla kara
o vakte dek derişmemişse hala beyaz
Kerbela’dan büyük trajediye
tanık olmamıştır olamaz bu arz
ve dönüp bakınca, tam olarak orada
iki omzu üstünde yoksa hala kellesi
güzeller güzeli Peygamber torununun
sizin boynunuz da, iyi bilesiniz
hiçbir başla gövdeyi birbirine bağlamaz!
ben öyle bilirim ki dünyadaki dehlizimiz
o dehlizse bizi cennete vardıracak
gidip yezidin yakasına yapışıp
mazlumun hakkını söke söke almaz isek
vay halimize ki, vay halimize!
işte bu yüzden açıldık Akdeniz’e
korkak yuvalardan düğmeye basanları
ibretiâlem için gemilerle faş ettik
şairi devletinden kovmuş Eflatun,
devlette gözü olan şair namerttir
ne kovulması ulan, biz istifa ettik!
 
v.
 
devletin bekasından bana ne anne
şaka yaptım üzülme zaten bombam da yok
bombam yok ama bu şiir infilak edebilir
ben elimde bir pimle dünyaya geldim
ve itiraf ediyorum şimdi burada
zalime atılan her bombada pimim var
benim evde aslında pim koleksiyonum var
hiç bombam olmadı hiç silah kullanmadım
ama mazlumlara atılan her mermiyle vuruldum
evet, tamam doğrudur dünyanın en iyi
filarmoni orkestrası belki İsrail’dedir
ama toplasan bütün o notaları sesleri
bir Hatayi yahut bir Veysel eder midir!?
bizi  yalnız sevgi alt edebilir
şimdi mesela yani Peygamber
yağmurun altında kim bilir ne güzeldir
Peygamber yağmurda ıslanırken ne güzeldir
Peygamber ıslanırken yağmur ne güzeldir
Peygamber’i çay içerken keşke görebilseydim
Peygamber’le oturup çay içebilseydim
Peygamber’le birlikte zeytin yiyebilseydim
Peygamberle oturup kalkmak ne güzeldir
Peygamberle oturup kalkmak en güzeldir

Alper Gencer

Temmuz 2010, Üsküdar

Barış İlköğretim Okulu 2-A sınıfından meslektaşım Deniz Güden Külkedisi hakkında bir eleştiri kaleme almış. Hem bu eleştiriyi okuyucularla paylaşmak hem de bu vesileyle Deniz Güden’e küçük bir uyarıda bulunmak isterim.

Sayın Deniz Güden,

Öncelikle Sindirella’nın üvey annesini tanımlarken kullandığınız “sonradan görme” tabirine takıldığımı söylemeliyim. Bu tabir aileden asillerin, burjuvalar için kullandığı bir aşağılama ifadesidir ve sizin “erken” Marxist yaklaşımınızla çelişki halindedir. Aynı tona, hemen aşağıda “burjuvanın merhametine kalan asil” ifadenizde de rastlıyoruz. Kısa eleştirinizde tekrar eden bu ton, sizi Marx’ın Manifesto‘da “feodal sosyalizm” olarak tanımlandığı konuma yaklaştırıyor:

“Tarihsel konumu gereği Fransız ve İngiliz aristokrasisi, modern burjuva toplumuna karşı yergiler yazmak durumundaydı. 1830’daki Fransız Temmuz Devriminde olsun, İngiliz reform hareketinde olsun, aristokrasi, nefret ettiği o türediye bir kez daha yenik düşmüştü. Ciddi bir siyasal mücadelenin sözü edilemezdi artık. Elinde yalnızca kalem kavgası kalmıştı. Ama yazın alanında da restorasyon döneminin eski söylemleri olanaksızlaşmıştı. Sempati uyandırmak için aristokrasi, görünüşte kendi çıkarlarını gözden uzak tutmak ve burjuvaziye karşı iddianamesini yalnızca sömürülen işçi sınıfı çıkarına düzenlemek zorundaydı. Böylece, yeni efendisine taşlamalar düzebilmenin ve kulağına az ya da çok felaket tellallığı fısıldayabilmenin özrünü hazırlıyordu. Feodal sosyalizm bu tarzda çıktı ortaya, yarı şikayetname, yarı taşlama, yarı geçmiş yankısı, yarı gelecek uyarısı, bu arada acı ve zekice yaralayıcı yargı yoluyla burjuvaziyi kalbinden vurarak ama modern tarihin gidişini kavramadaki tam yetersizliğiyle de gülünç bir etki bırakarak.”[1]

Son olarak, Külkedisi’nin feminist eleştirisinin de epey verimli olacağını hatırlatıp, sizden en kısa zamanda böyle bir çalışma da beklediğimi bildiririm. Hem cevabınızı hem de yeni eleştirilerinizi burada yayımlamaktan şeref duyarım.

Yoldaşça selamlarımla.


[1] Marx, Karl. Komünist Manifesto Ve Komünizmin İlkeleri. Ankara: Sol Yayınları, 1976.

Dostumuz Alper Gencer’in günlerdir kafasında dönen şiir sonunda zuhur etti. Çaydan, aşktan ve haktan kopamayanlar için Alper Gencer söylüyor:

 

GAZZE KAFE*

“Gemiler Gazze limanına ulaşsa da ulaşmasa da kazandık.”
İsmail Heniye (Filistin’in meşru başbakanı)

“Hepimiz diğer çocukları merak eden çocuklarız”
Rachel Corrie

“Cenâb-ı Hakk’ın bizi büyük bir devrimde

enstrüman olarak kullandığını iliklerime kadar hissediyorum.”

Hakan Albayrak

“Es-sohbet-ü bilâ çay / Kes semai bilâ ay”
Anonim

 

 

yirmisekizmayısikibinonsaatonikiotuzantalya
denizleri ve gemileri yaradana hamd olsun
ve tavşan kanı çay için ne kadar sevinsem az
şu demire “vira!” diyen ağızlar ne güzeldir
ne güzeldir başlamakla bitebilen yolculuk
işte sanki Nuh, toparlanıp geçiyor
karşı kıyısına koşulsuz merhametin
bir tarafta asasız vicdan
Musasız asa
çaysız bırakılmışlık
öbür yanda kalkan gemilerin ardından
gemisiz kaldığına pişman kalabalık
tam ortada Gazze’ye gün be gün yürüdükçe
cennet kapısını zorlayan
bir ibadet ayini
çay içerek ibadet etmek ne güzeldir

sevgilim hayat zor ama sen çok güzelsin
hayatın zorluğuna inat senin güzel oluşun
kargışlı misillemesin, bir nevi sabotajsın ümitsizliğe
yırtar konişmentoları senin hudutsuz sevişin
seni çay içerken izlemek
seni çay doldururken
seni demlerken çayı
kimseler inanmasa da düpedüz sevap
o usulcacık düşen Müslüman bedenlerin
kapanmayan hesabı ödemesi gibisin
bana da rahmet! bana da şehitlik!
bana da böyle bir ödeme planı nasip eyle ya Rabbi,
böyle ivedi aşka, böyle kuşkusuz ve nakit!

işte bir ibadetten ötekine geçilircesine
bir rahiple bir imam omuz omuza
çay içmeyi bırakıp namaza durduklarında
dünyanın en kaygan ipindeki adamlar
cayır cayır tutuşan bir aşka salınırken
esas iple inseler dayağı yerler miydi!?
avuçlarım ellerimin içine çöküyor
bir atın üstünde son sürat sövüyorum
şu çaya inanmayan Yezid sürüsü
şu itlere sövdükçe güzelleşirim
diye inanmak geçiyor omuzlarımdan
kendi şerefine hainsin sen
gitmen gereken yeri seni o gemide boğmamamdan bil
ama seni adil bir kavgada
paramparça ederdi Hamza
Musa sen gibiler yüzünden vurdu kendini dağlara
senin eğriliğindi onu Allah’la konuşturan
İsa kardeşi Yakup ile
senin yüzünden döktü gözyaşlarını
Ali, o güzel Resulü için
Zülfikar’ı çıkartır ve savaş biterdi
tarih boyu cehaletin dönüştürdü öfkeyi
sana doğru büyüyen bitmez bir düşmanlığa
paranoyaksın
korkuyorsun
kendini seçilmiş sanıyorsun seçilmişler arasında
zalimsin ey İsrail, zulmün kendi yaradılmışlığına!
nükleer bir tehdit sayıyorsun kendini amma
Hızır’a ve meleklere gücün yetmez ki
senin semaverin yok, demliğin yok, demin yok
senin ateşin yok bir bardak çayı kaynatmaya

ve muhabbet ehline selam olsun
unutma, unutturma, utan, usandırma
korun sen de kendinden hıncahınç kalabalık
yarıl sen de ortandan körlüğe büyüyen uyku
bizim şarkımız bu söylendikçe uzayan
ve bitmeyen bir gökkuşağı olmalı
bizim gemimiz bu biz içindeyiz
hepimizin çay içtiği taraftan bakılırsa
hepimiz o geminin içinde değil miyiz!

üçhaziranikibinonsaatikikırkbeşistanbul
uçakları uçurup indirene hamd olsun
çay içmek çok güzel bir duygudur kardeşim
gemimiz dünyanın bütün limanlarına yanaştı
şehitlerimizin berrak kanı Akdeniz’e karıştı
şarkımız Gazzeli çocukların kulaklarına ulaştı
tarih tasavvuru parçalandı siyonistin
dünya bir gemi, dünya Mavi Marmara
İsrail vicdanın ablukasında
ve bundan böyle ona çay falan yok!

Alper Gencer

5 Haziran 2010

İstanbul

*Mavi Marmara gemisindeki barış gönüllülerini çaysız bırakmayan, 24 saat açık kafe.

Est j’un autre?
J’y crois pas!
Moi n’est que moi-même. Les reste est problème de l’autre.
Les autres en enfer!
En faite, l’enfer c’est les autres.
 
Ben bir başkası mıdır?
Hiç sanmam.
Ben benim; geri kalanı başkasının sorunu.
Başkasının canı cehenneme.
Zaten cehennem de başkalarıdır.
 
[*] Rimbaud’dan Sartre’a bir yol arayan bu metincik Kurmaca Alıştırmaları‘nın dokuzuncu hikâyesinin epigrafıdır.