.

Yazarın arşivi

Yoldaş Bulgakov’un mektubu henüz elime geçti. Bizleri üzmemek adına yazmamış olmasına rağmen, mektubun gönderildiği adresteki değişiklik, dostumuzun artık Bolşaya Sadovaya caddesi, numara on, daire ellide oturmadığını gösteriyor. Bu durum —sonunda hurafelere teslim olmuş— Bulgakov’un kendi tercihinin bir sonucuysa ne âlâ! Ama Parti’nin bir tasarrufuysa, Komintern sekretaryasındaki yoldaşların başını ağrıtacağımı bilmiş olun!

Kuvvetle muhtemeldir ki dairenin kötü şöhretine kafayı takan Mihail değil Tatyana olmuştur. Bilirsiniz işte, kadınlar böyle hurafelere inanmaya daha yatkındır. Bizimkiler taşınmadan evvel bu dairede, müteveffa kuyumcu Fougères’in elli yaşlarındaki dul karısı Anna Frantzevna otururmuş. Bu iş bilir hanım, dairesinin beş odasından üçünü kiraya vermiş. Bir süre sonra da açıklaması olanaksız olaylar meydana gelmeye başlamış: Evin ahalisi, birer birer, hiçbir iz bırakmadan kayboluyormuş.

Bir bayram günü, beyaz eldivenli saygılı bir polis, adını hatırlayamadığım ikinci kiracıyı, önemsiz bir evrak imzalamak üzere karakola çağırmış. Kiracı, hanımefendinin eski ve sadık hizmetkârı Anfissa’ya, arayan olursa, on dakikaya kadar döneceğini bildirmesini söyleyerek, polisle gitmiş. Tahmin ettiğiniz üzere, on dakika sonra dönmemiş; hatta bir daha hiç dönmemiş. İşin garibi, polis de onunla beraber sırra kadem basmış.

İki gün sonra ise diğer kiracı, yani Belomut kaybolmuş. Her sabaha benzer bir sabah, her zamanki araba onu işe götürmek üzere almış, ama her zamankinin aksine onu geri getirmemiş. Aslında araba da bir daha görülmemiş. Üzüntü ve şaşkınlık içindeki Bayan Belomut ise yas tutacak zaman bile bulamamış; o da aniden kayboluvermiş.

Belomut’un kaybolduğunu duyar duymaz alelacele yazlığından dönen Anna Frantzevna, Bayan Belomut da ortadan kaybolunca, uykusuz geçirdiği üç günün sonunda, tekrar yazlığına gitmiş. Geri dönmediğini söylemeye hacet yok sanırım! Bir başına kalan Anfissa ise günlerce ağlayıp durmuş. En sonunda, daireden sabaha kadar gürültü ve ışığın taştığı bir gece, o da kaybolmuş. Ondan sonra da tevatürün bini bir para: Artık, bir elmas entrikası mı dersiniz, yoksa Anfissa gibi karabüyü mü, siz bilirsiniz! Bendeniz, Mihail’in üç yıl evvel bir mektubunda yazdığı, bu evle alakalı gerçek duygularını ifade eden şiiri iktibasla iktifa edip asıl meseleye geçeceğim:

Bolşaya Sadovaya caddesinde

Koca bir blok apartman vardır

O blokta felaket içinde yaşar kardeşlerimiz:

Örgütlü proletarya

Ve tamamen etrafımı almıştır benim proletarya

Bir atommuşum gibi tıpkı (kıyaslama için özür dilerim)

İmkânlarımız hakikaten berbat

Hiçbir şey çalışmıyor, mesela A… Y…’muz

Lavabo da kafasına göre takılıyor

Gün boyu kuru da, geceleri yerlere akıtıyor

Solumda bir kadın sesi “Zavallı martı”yı söylemeye başlıyor

Ve sağ duvarımın ardında balalayka çalıyorlar

Yoldaş Bulgakov’un tefrika ettiği haberin son bölümünü aktarmadan hemen önce ise, haberde anlatılan olaylar neticesinde gerek Moskova’da gerekse diğer başkentlerde oluşan kafa karışıklığına çözüm olması temennisiyle, şahsi fikirlerimi paylaşmak isterim. Aslında şahsi olan sadece sonuçta varacağım önermeler olacak; yoksa aynen ustaların yöntemlerini tekrar edeceğim. Yoldaş Lenin’den bir hatırlatmayla işe başlayalım: “Bir şeyi bilmek için, bütün yanlarını, bütün bağlantılarını ve ara bağlantılarını iyice kavramamız, incelememiz gerekir. Bunu tam olarak asla başaramayacaksak da, çok yanlılık, yanılgılara ve katılığa karşı en iyi güvencedir.” Marksizm’in yasayan ruhunun, somut koşulların somut tahlili olduğunu söylediği zaman, Yoldaş Lenin tam da bu fikri dile getiriyordu. Bizim dogmacılarımız ise Lenin’in öğretisinin tersine, hiçbir somut şeyi tahlil etmek için kafalarını kullanmıyor, yazılarında ve konuşmalarında, partiye hiçbir yararı dokunmayan boş kalıpları terennüm edip duruyorlar.

Yoldaşlar, şu bir vakıa ki Şeytan Moskova’da yeryüzüne inmiştir. Bu fazlasıyla somut bir durumdur! Bu durum bizi, vakıayı inkâr etmeye değil, teorimizi gözden geçirmeye sürüklemelidir. Bu küçük makalede, hem bendenizin hem de makalenin boyundan büyük bu işe girişmeyeceğim. Sadece, meseleye nasıl yaklaşmamız gerektiğine dair birkaç teklifte bulunacağım. Bu teklifleri —yine ustaların yolunu izleyerek— diyalektik materyalizm, ekonomi-politik ve bilimsel sosyalizm başlıkları altında toplayabiliriz.

Yoldaşlar! Bir zamanlar doğaüstü sayılan çoğu kuvvet ya da varlık, bilimsel ilerleme sayesinde, artık doğa yasalarıyla izah edilebiliyor. Peki, biz de “Doğaüstü henüz keşfedilmemiş doğadır” deyip işin içinden çıkabilecek miyiz? Yoksa bu ilerlemeciliğe gönül indirmeden, meseleyi daha gerilere götürüp, metafiziği yeniden mi tartışmalıyız? Evet! Nedir metafizik? Şunun şurasında, Rodoslunun birinin kitapları sıralarken yaptığı tercihin sonucu değil mi? O da insan zihnine ait bir kategorizasyon hatası olamaz mı? Yoldaşlar! Diyalektik materyalistler bu fırsatı kaçırmamalı, Şeytan’ın yeryüzüne inişini, fiziğin alanını metafiziği de kapsayacak şekilde genişletmeye dayanak olarak kullanmalıdırlar. O halde “Bir bilim olarak metafizik nasıl mümkündür?” sorusunu yeniden sormanın vakti gelmiştir. Bu vesileyle Kant’ın hatırlanması Marksistler için ayrıca ufuk açıcı olacaktır. Mesela, komünizmin Kantçı manada bir “koşulsuz buyruk” olduğunu neden söylemeyelim: Çünkü o fevkalade pratik ve ahlakidir. Bu koşulsuz buyruğun gerçekleşeceği tarihsel ve maddi koşulların teorik araştırması, “tarihsel zorunluluklar” meselesinin dogmatik şekilde algılanışına yol açarak, bizi insanlığın son ütopyasını inşa ediyor olduğumuz gerçeğini görmekten alıkoymasın. Bizler hem fertler hem de tarihsel aktörler olarak, her an kararlar alıp seçimler yapmakta değil miyiz? O halde, bizim de yıldızlı göğün altındaki başımızın yanına, içimize de bir yasa lazım gelmez mi? Yoksa, korkarım ki insanoğlunun bu son hayali de, “aller Anmassungen der Vernunft überhaupt” yüzünden, yeni bir köleci kâbusa dönüşecek.

Meseleyi ekonomi-politik açısından ele aldığımızda ise, genç işçi devletinin ekonomik bir saldırıyla karşı karşıya olduğu açıkça görülecektir. Yoldaş Bulgakov’un aktardığı haberin önceki bölümlerinde okuduğumuz üzere, Şeytan Moskova’da iki temel ekonomik faaliyette bulunmaktadır: Bir, Sovyet yurttaşlarına Sovyetler’de üretilmeyen giysiler dağıtmak; iki, birkaç gün sonra bira etiketi olduğu anlaşılacak kâğıtları banknota dönüştürerek etrafa savurmak. Birinci faaliyetin amacı, henüz işçi sınıfının terbiyesine kavuşmamış eski üst ve orta sınıfları burjuva modasının ışıltısıyla tavlamak ve yoldan çıkarmaktır. İkinci faaliyetin ise iki sonucu var: Bir yandan işçi devletinin parası devalüe edilirken bir yandan da itibarsızlaştırılıyor.

Meselenin stratejik ele alınışında ise biraz cesaret talep edeceğim. Şu apaçık ortadadır ki Şeytan işçi sınıfına ve onun genç devletine saldırmaktadır. Böylelikle Şeytan, günümüzde Emperyalizmin bir neferi ya da en hafif ifadeyle işbirlikçisi olarak konumlanmıştır. O halde bizlere düşen, Şeytan-Tanrı diyalektiğinden propaganda seviyesinde de olsa istifade edip, onun tarihsel bagajından hicap etmeyi de umursamadan, şu kadim sloganı, işçi sınıfı lehine, cesaretle, yeniden tarihin sahnesine çıkarmaktır: Yoldaşlar, “Tanrı bizimledir!”

[*] Kurmaca Alıştırmaları‘nın otuzuncu hikâyesinin girişidir.

Umberto Eco Anlatı Ormanlarında Altı Yolculuk’ta, okurla yazar arasındaki güven ilişkisini yaklaşık olarak şöyle tarif ediyor: Bir anlatı metniyle karşılaştığında okur, yazarla zımni bir anlaşmaya imza atar: Coleridge’in “inançsızlığın isteyerek askıya alınması” dediği şu meşhur kurmaca anlaşmasına. Okur kendisine anlatılanın hayal ürünü bir kurmaca olduğunu bilir, ama buna rağmen, yazarın yalan söylediğini falan düşünmez. Yazar gerçek bir beyanda bulunuyormuş gibi yapar, okur da kurmaca anlaşması gereğince, yazarın anlattıkları gerçekten oluyormuş gibi davranır.

Velhasıl kelam, sevgili okur, metnin tadını çıkarmak istiyorsan, yazara güvenmekten başka çaren yok! Yani yazar, yukarıdaki sözler Eco’nun dediyse, buna inanmak zorundasın. Her bir bilgiyi, açıp arama motorunda taradıktan sonra, okumanın keyfi mi kalır! Ya da bir dakika! Fikrimi değiştirdim: Calvino Amerika Dersleri’nde söylesin, yukarıdaki sözleri. Nasıl? Hâlâ inanıyorsun değil mi? Bir an için de olsa, aklından geçirdin değil mi ama, doğrusu bu mu diye?

Her neyse; biz işimize bakalım. Hazır, okurla yazar arasında var olması gereken güven ilişkisinden bahsetmişken senden bir ricam var sevgili okur. Korkma canım; gel, inançsızlığını —bir süre için dahi olsa— askıya al da o mabuda birlikte abd olalım demeyeceğim. Senden daha kolay bir şey isteyeceğim. Sevgili okur, aybaşına kadar bir üç yüz kağıt atsana! Söz, telif ücretleri bankaya yatar yatmaz ödeyeceğim.

Buraya kadar yazdıklarımı okuyup eğlenen okura, Eco “örnek okur” diyor. Tutup para yollamaya kalkışana ise “ampirik okur”. Aralarında bir tercih yapmak gerektiğinde, Eco tabii ki “örnek okur”u seçiyor. Ama ben okurun ampiriğini severim!

Bir muhabbet almış gidiyor: “Okurla sohbet”, “okurla söyleşmek”, “okurla dertleşmek”, “okurla diyalog kurmak” ve benzeri… Allah aşkına, ne dediğinizin farkında mısınız? Mümkün müdür, okurla söyleşmek?

Sana soruyorum! Mümkün müdür?

Söyleşiyi başlatmak için ağır bir giriş oldu sanırım. Daha kolay bir başlangıç yapalım: Kıymetli okur, nasılsın, iyi misin? Bak, çok kolay: Nasılsın, iyi misin?

Tamam; daha da kolaylaştıralım: Adın ne senin?

E, olmaz ki ama! Daha adını söyleyemeyen insanlarla gel de felsefeyi konuş ya da cehennemi!

Sonuç: Demek ki neymiş? —Sana sormuyorum artık, laf olsun diye öyle yazdım— Okurla söyleşmenin imkânı yokmuş. Bundan böyle, —adını söylemediğin için— sana “okur” diye hitap edeceğiz ve arada sırada dikkatini metne çekebilmek amacıyla seninle konuşur gibi yapacağız.

Tevekkeli değilmiş, mektuplardaki üslup. Aynıyla devam edelim: “İyi olmanı cenab-ı Haktan niyaz ederim.”

Yazarın okurdan farkı, onun okurken aynı zamanda metni değiştirebilmesidir. Okur ise metni değiştirememenin acısını, onun anlamını kaydırarak çıkarır.

Ben böyle söyleyince, bunu nasıl yaptığını soruyorsun. Mesela, diyorsun ki ey okur, “Madem öyle; dur, ben bu cümleyi öyle saçma bir bağlamda alıntılayayım ki yazarı saçını başını yolsun!”

Sana karmaşık gelen tarafı burası olduğundan belki de, sen bunu sorguluyorsun. Ama nasıl olup da yazarın metni değiştirebildiğini sormuyorsun. Ya da metnin nasıl verili olabildiğini. Ya da ona neden “bilmem ne metni” değil de “metin” dediğimi. Herkesin derdi ayrı tabii. Hayırlısı…

Get the Flash Player to see the wordTube Media Player.

— İyi günler. Nasıl yardımcı olabilirim?

— Gazetedeki ilan… Şey… Hani, istediğimiz soruyu… Kesin cevap… Bilimsel, hani…

— Evet, buyrun. Neyi merak ediyorsunuz?

— Şey… O da beni seviyor mu?

— Hangi yıl doğdunuz?

— 1983.

— Ya o?

— 1986.

— Eveeet… 1983’te kaç tane üç var?

— Bilmem. Bir tane değil mi?

— Hayır! Sonda var bir üç. Dokuzda var üç tane; etti mi dört! Sekiz bir daha kaç? Dokuz! Onda da var üç tane; etti mi yedi!!!

— Anlayamıyorum. Sakin olun lütfen!

— Peki, hangi yıldayız?

— 2010?

— Yirmi, on daha otuz! Kaç tane üç vardı? Yedi! Neyi arıyorduk? Üç!!! Etti mi sana kırk! Ve Milliyetçi Hare…

— Alo??? Devlet Bey, siz misiniz? Alo?

— İyi günler. Nasıl yardımcı olabilirim? Ben Emre.

— Emre Bey, moleküler transportasyon cihazında bir sorun var sanırım. Satürn istasyonumuzla aramızdaki sevkiyat kesildi dünden beri.

— Öncelikle adınızı öğrenebilir miyim?

— Simit; Can Simit!

— Sayın Simit, modeminizin link ışığı yanıyor mu?

— Hay Allah belanızı versin be! Hâlâ mı…

— İyi günler. Nasıl yardımcı olabilirim? Ben Emre.

— İyi günler Emre Bey. Sizce, o da beni seviyor mu?

— Bu sorunu kökünden halletmek üzere, uzmanlarımız tarafından geliştirilmiş,  özel bir yöntem var. Söylediklerimi dikkatle not edin lütfen.

— Yazıyorum.

— Ona önce “seni seviyorum de” diyeceksiniz…

— Peki…

[…]

— Bunu ısrarla tekrar ettikten sonra…

[…]

— “Yalan söylüyorsun” diye bağırmalısınız.

— Anlıyorum. Ama…

— Şimdi, yöntemin uygulanması sırasında dikkat edilecek hususlar için, sizi uzmanımıza bağlıyorum.

[…]

— Buyrun, ben Onur Ünlü.

— İyi günler. Nasıl yardımcı olabilirim? Ben Emre.

— Toplum beni anlamıyor…

— Adresiniz … sokak, numara 37, daire 6, değil mi?

— Evet?

— … Bey, lütfen telefonu kapatmayın ya da kapatsanız bile bu adresten ayrılmayın.

— Ama neden?

— Arkadaşlarımız en kısa süre içerisinde sizi bu adresten alacaklar.


Salinger öldü diyeler
Asoşeytıddan duyalar
Metrukesine doyalar
Şöyle garip bencileyin