.

Yazarın arşivi

AÇIKÇASI MERAK EDİYORUM

 

Açıkçası merak ediyorum

Uykunda beni duyuyor musun?

Boğuk ağlayışlarımı

 

Açıkçası merak ediyorum

Yanından geçerken beni görüyor musun?

Yarı yarıya ölüşümü

 

Lütfen beni aklında tut

Lütfen beni aklında tut

 

Nefesim kesiliyor, yine de bir şekilde hayattayım

Bu benim düşebileceğim en rezil durum

 

Nefesim kesiliyor, ölüyorum ama bir şekilde hayattayım

Bu benim dik durabildiğim son an

 

Lütfen beni aklında tut

 

Çeviri: Hakan Bıçakcı

gravesy

BOĞA GÜREŞÇİSİ GEBERİR

Madrid’de deliye dönmüş bir halde,
Seville’de hasta,
Barcelona’da yapayalnız.
Ve sonunda gülümsemek için bir neden:

Oley! Oley!
Boğa güreşçisi geberdi.
Oley! Oley!
Boğa güreşçisi geberip gitti,
Kimse de gözyaşı dökmedi.
Çünkü biz boğanın tarafındayız.

Málaga’da çıldırmış,
Murcia’da acımak yok,
Valencia’da kafa gitmiş.
Ve sonunda gülümsemek için bir neden:

Oh be, oh be!
Boğa güreşçisi geberdi.
Oh be, oh be!
Boğa güreşçisi geberip gitti,
Kimse de gözyaşı dökmedi.
Çünkü biz boğanın tarafındayız.

Çeviri: Hakan Bıçakcı

the-bullfighter-dies-morrissey

 

bluewarm1a

CİNSEL TABULARI YIKMAK MEDENİYETİN EMRİ,
ŞU SINIFSAL TABULAR OLMASAYDI

Geçen yıl Cannes Film Festivali’nde (2013) büyük ödülü alan “Mavi En Sıcak Renktir” bir grafik roman uyarlaması. “Mavi Melek” (Julie Maroh, 2010) adlı gri-mavi bir Fransız grafik romanından uyarlanan filmin yönetmeni, Abdellatif Kechiche… Orijinal adı “La vie d’Adèle – Chapitres 1 et 2” olan filmde, birbirine tutulan iki genç kadın arasındaki aşkın sınıfsal kodlar arasına sıkışarak ezilip parçalanışını izliyoruz. Birbirinden etkilenen iki yabancının çarpıcı bir bakışma sahnesiyle vurgulanan eşitliğine tanık oluruz öncelikle. Her şey böyle başlıyor. Bir bakışmayla… Bir tür ilk görüşte aşk ile…

Daha sonra bir barda tekrar rastlaşıp konuşuyorlar. Önce arkadaş, sonra sevgili oluyorlar. Ve birlikte yaşamaya başlıyorlar. Yani artık tanışıyorlar. Bu belki de bir ilişkinin başına gelebilecek en büyük fenalık. Tanışmak. Geçmişlerini öğreniyorlar, birbirlerinin aileleriyle aynı sofraya oturuyorlar. Gelenekler, adı konmamış kurallar, şeffaf yasalar, kültürel kodlar, sınıfsal değerler sinsice ilişkilerine sızmaya başlıyor. Ve toplumsal normların çarklarına ellerini, kollarını, kalplerini kaptırıyorlar.

Artık ilk baştaki eşitlikçi bakışmadan eser yoktur. Bir tarafın üstten bakışı vardır onun yerine. İki genç kadının aşkı, bir tarafın eril iktidarın karanlık sularına girmesiyle tanınmayacak hale gelmiştir. “Mavi En Sıcak Renktir”i izlerken bir kez daha görürüz ki, Ingeborg Bachmann’ın ünlü sözünde olduğu gibi, “faşizm iki kişi arasında başlar”.

İlişkinin bir erkekle bir kadın yerine, iki kadın arasında olmasının alternatif bir öykü anlatma gayretinin ötesinde bir manası var. Fransa gibi gelişmiş bir ülkede yaşayan insanların cinsel tabuları nasıl da kolaylıkla yıkıp sevgili olabildiklerini görürüz önce. Bu imrenilecek bir medeniyet şovudur gerçekten de. Ancak sonra aynı çiftin sınıfsal tabular yüzünden nasıl darmadağın olabileceğine tanık oluruz. Cinsel tabuları yıkanlar, sınıfsal tabuların altında kalırlar.

Bu noktada Huxley’in ünlü distopyası “Cesur Yeni Dünya” hatırlanabilir. Gelecekte geçen bu kara romanda bireyin kendisi yok edilse de süren macerası anlatılır. Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi’nde üretilir insanlar ve bu merkezin kapısında “Cemaat, Özdeşlik, İstikrar” yazar. Anlatılan dünyada da cinsel tabular yıkılmıştır. Cinsellik tamamen serbesttir. “Sex, drugs and rock’n roll” devlet politikası haline gelmiştir. Öyle ki kadınların döllenmesi yasak ve ayıp olduğu için, ‘annelik’ ve ‘babalık’ pornografik birer kavram olarak görülür. Ancak bu abartılı kehanette de sınıfsal tabular yerli yerindedir. Kast sistemi bellidir: Alpha, beta, gamma ve epsilonlar… “Mavi En Sıcak Renktir” bu yönüyle “Cesur Yeni Dünya” ile dirsek temasındadır.

Film boyunca karşımızda bir çift yerine iki taraf vardır. Yönetmen tarafları incelikle ayırır. Bir taraf istiridye diğer taraf spagetti yediği, bir taraf kendi normlarını toplumun normlarının önüne koymayı Sartre’dan diğer taraf Bob Marley’den öğrendiği, bir taraf sanattan “anlarken” diğer taraf yaşamakla meşgul olduğu için bir taraf elit olmanın muğlak sınırlarına dahil olarak diğer tarafa yavaş yavaş tepeden bakmaya başlar. Filmin başındaki bakışma, romantik bir eşitlik nostaljisine dönüşmüştür artık. Ve bir taraf eril bakışın kof kibrine öyle bir teslim olur ki, sonunda kendini diğerinin nü resmini yaparken bulur. Bu da ilişkinin, aşkın ve insan olmanın saf mutluluğunun kökünü kurutur.

“Sanatçı” olmanın özgüveniyle tepeden bakma ehliyetini cebine koyan kadına öğretilen bilgilere göre mavi soğuk renkler arasındadır. Zevkler ve renkler tartışılmaz diyen net ve akademik bir tavırdır bu. Ama film bu konuyu tartışmaya açmaktan yanadır. Renk skalasına göre mavi soğuk renkler arasında yer alsa da, kategorizasyonları bir yana bırakmayı becerebilirsek, belki de mavi en sıcak renktir.

HASTALIĞIM GEÇMEDİ Mİ?
 
Karar verilmiştir
Hayat sadece alıyor ve vermiyor
İngiltere bana ait ve bana bir yaşam borçlu
Nedenini sorma sakın, suratına tükürürüm
Sor da suratına tüküreyim
Eski düşlere tutunamayız artık
Hayır o düşlere tutunamayız
 
Beden mi zihne hükmeder
Yoksa zihin mi bedene?
Bilemiyorum
 
Demir köprünün altında öpüştük
Ve dudaklarım morarana dek devam etmeme rağmen
Bir şekilde eski günlerdeki gibi değildi artık
Hayır, o günlerdeki gibi değildi
Hastalığım geçmedi mi?
Ah…
Hastalığım geçmedi mi?

Beden mi zihne hükmeder
Yoksa zihin mi bedene?
Bilemiyorum
 
Nedenini sor da geberip gideyim
Ah, bir sor da öleyim
Ve eğer yarın işe gitmek zorundaysan
Yerinde olsam umurumda olmazdı
Çünkü hayatın daha güzel yanları var
Biliyorum çünkü görmüşlüğüm var
Pek sık olmasa da

Demir köprünün altında öpüştük
Ve dudaklarım morarana dek devam etmeme rağmen
Bir şekilde eski günlerdeki gibi değildi artık
Hayır, o günlerdeki gibi değildi
Hastalığım geçmedi mi?
Ah…
Hastalığım geçmedi mi?

 

Çeviri: Hakan Bıçakcı
 

tumblr_mw7cpmWNCa1sg2u8ko1_1280

PİSLİK DOLU SENİN KAFAN

Diyorsun ki kendimle baş başa kalmalıyım bir süre
Sen gidip onu külahıma anlatmalısın bence
Canım gerçekten çok düşüncelisin
Epey etkiledi beni bu duyarlı halin

Fakat biz kadınlar şüpheci yaratıklarız
Erkeklerin kanatlarla doğmadıklarını biliriz
Nereden çıktı o zaman bu meleksi haller
Çok zeki sayılmam ama kör de değilim
Bana öyle geliyor ki pislik dolu senin kafan

Sanıyorsun ki başından beri elinden gelenin en iyisiydin
İlişkimiz o kadar uzun sürdü ki
Biliyorum başka diyarlar geliyor gözüne bir başka

Ama sanma ki yeri geldiğinde
Başka erkekler de dönüp bana bakmıyor
Sanma ki bir sensin
Kafası pislik dolu olan

Beynin dönmüş hareme
Her tarafında kıvırtıyor dansözler
Kulağında hoş bir sada
İncecik parmaklar geziniyor kıvrımlarında

Oh maşallah valla

Çiçekler ve şekerlemeler için çok teşekkürler
Canım benim niye zahmet ettin
Bilirim ki bu şekilde üstünü örtersin
Kafanın içindeki pisliğin

Çeviri: Hakan Bıçakcı

jan h

gozetleme-kulesi-04

SUÇLULUK KULESİNDEN GAYET “NORMAL” MANZARALAR

Sinema ve belgesel alanında çok önemli ve yenilikçi eserler üreten Pelin Esmer’in son filmi “Gözetleme Kulesi” (2012) izleyiciyi bir tür gözetleme kulesine yerleştiriyor. Ama kulenin geniş görüşlü konforunu sunmak yerine klostrofobi yüklü bir atmosferde, kuleden yapılan “normal” anonslarının ardına gizlenenleri göstererek.

Yine bu sene vizyona giren Yeşim Ustaoğlu’nun “Araf” filminde (2012) olduğu gibi Pelin Esmer de kamerasını geçip giderken gördüğümüz insanların dünyasına sabitliyor. Geçiş mekânlarında mahsur kalanlara odaklanıyor. Ve filmin incelikli kurgusu bize önce sonuçları sonra nedenleri gösteriyor.
“Araf”takine göre daha az kurumsal ve daha kasvetli bir mola yeri var karşımızda. Tosya’da mini bir yol üstü otogarı. Seher (Nilay Erdönmez) buraya bağlı çalışan otobüslerde hosteslik yapıyor, anonsları yapıyor hatta bazen cep telefonunu mikrofona yaklaştırarak müzik yayını yapıyor. Ancak birden rahatsızlanınca otobüsten alınıp mola yerine veriliyor. Ve burada yemek yapıp masalara çay götürmeye başlıyor. Ayrıca molanın süresini belirterek yolculara oradaki geçiciliklerini hatırlatan tipik anonsları yapıyor. Ses olarak çok iyi tanıdığımız ama hemen hiçbir zaman kaynağını görmediğimiz bu anonsları dinlerken anonsu yapan Seher’i izliyoruz. Yine çok iyi bildiğimiz ama kaynağı görmezden gelinen başka bir mesele daha var ortada. Aile içi taciz sonucu hamile kalan bir genç kız. Kürtaj için geç kalmış olan Seher’in rahatsızlığının çaresizce gizlemeye çalıştığı hamileliği olduğunu anlıyoruz. Nedenin ortaya çıkmasıyla sonuç içimizde ağırlaşmaya başlıyor. Çünkü tecavüz sonucu ortaya çıkan bebeğin babası, Seher’in dayısı… Aynı üniversitede okuduğu kız arkadaşlarıyla eve çıkma fikrini dehşet verici bulan ailesi tarafından “emniyetli” denilerek yanında kalması istenen dayısı… Seher annesi dışında kimseye bir şey söyleyemiyor. Annesi de “aileyi korumak” adına sessiz kalmayı tercih ediyor. Ve Seher yollara düşüyor. Üniversitede edebiyat okuyan bir öğrenci olarak neden otogarda çalıştığı sorulduğundaysa “denk geldi” diyor.

Aynı köyün gözetleme kulesinde çalışmaya başlayan Nihat (Olgun Şimşek) da yaptığı işle ilgili sorulan bir soruya aynı cevabı veriyor: “Denk geldi.” Planlı programlı yaşamın kıyısında mutluluk reçeteleri olmadan yaşayan bu iki insanın yakınlaşması da bir denk gelme ile oluyor.

Nihat fazlasıyla içine kapanık, derin bir suçluluk duygusu içinde yaşayan yalnız bir adam… Gözetleme kulesindeki işi dürbünle etrafa bakıp ateş veya duman görmediği sürece telsizin düğmesine basıp “Normal” demek. Günler normal normal geçiyor. Sonra bir gün Nihat bekçilik yapmadığı bir anda, hiç de normal olmayan bir manzaraya tanık oluyor. Gördüğünün, bebeğini mola alanının bir köşesinde terk edip giden bir kadın olduğunu merkeze bildiremiyor. Seher kendi kendine doğurmak zorunda kaldığı bebeğini nasılsa biri bulur diye düşünerek bırakıyor. Ancak ölüme terk edilmiş durumdaki bebeği sadece olayı gören Nihat buluyor.

Nihat’ın da vaktiyle bir çocuğu ve karısı olduğunu ve ikisini birden içi geçip direksiyonda uyuduğu bir kazada kaybettiğini öğreniyoruz. Fazlasıyla meraklı bir başka kule bekçisiyle gerçekleştirdiği telsiz konuşmaları aracılığıyla öğreniyoruz bu korkunç gerçeği. Özünde diyalog da olsa bir tür monolog duygusuyla izlediğimiz bu sahne boyunca “Normal” anonslarıyla yaşayan telsizin tüm işlevi ve manası değişiyor.

Biri fiziksel diğeri ruhsal olarak ailesini kaybetmiş, biri çocuğundan kurtulmak diğeri ona yeniden kavuşabilmek isteyen iki çaresiz insan, yeni doğan bebekle birlikte gözetleme kulesinde yaşamaya başlıyorlar. Nihat kulenin alt katına yerleştirdiği anneyle bebeğini yukarıdan izliyor. Gözetleme kulesinin anlamı da yavaş yavaş değişmeye başlıyor böylece. Dışarıdaki dünya “normal” anonslarıyla dönerken içeride her şeyin normale dönmesi için çabalıyor Nihat.

Filmde “doğa” “kültür” çatışması bir tür birliktelik olarak çıkıyor karşımıza. Gözetleme kulesini çevreleyen doğa ile kültürü temsil eden otogar hikâye ilerledikçe ortada buluşurcasına yakınlaşıyor. Otogar anonsları toplumsal olanın trafiğini belirlerken kule anonsları doğanın tekdüzeliğini sayıklıyor. Nihat doğal yollarla uzadıkça uzayan sakalını, bebekle annenin yanına taşınmasıyla birlikte toplumsal olarak kabul görecek bir biçimde kestiriyor. Ve yıldırım düşmesi sonucu tek bir ağacın yanması, ormanı tehdit etmediği sürece “normal”in sinsi iktidarını sarsmaya yetmiyor.

Son dönem Türkiye sinemasının en etkileyici örneklerinden “Gözetleme Kulesi” minimal anlatısını son derece güçlü bir atmosferle, doğal oyunculuklarla ve unutulmaz sahnelerle yoğunlaştıran; aile, vicdan, suçluluk, mahrem, gözetleme ve gözetlenme üzerine derin bir film.

Not: Bu yazı “Sekans Sinema Yazıları Seçkisi-8″de yayımlanmıştır.

Kabus Kerim – Yaz Gazeteci Yaz

ZENGİN MİLLETİ OYUNLARI

Ay, mor gökyüzünde asılı
Bebeği uykuda, annesi iç çekiyor
Zengin milletinden bahsediyor
Zengin milletinin şakaları aynı
Ve park yerleri belli

Rahip, sığ bir mezardan vaaz veriyor
Parasını sayıyor ve kurtulduğunu müjdeliyor
Sözü genç milletine
Genç milletinin de şakaları aynı
Ama onlar daha eski mekânlarda buluşuyorlar

O zaman bana başarılarından bahsetme
Ya da mutluluğum için hazırladığın o reçetelerden
Yatakta, ağzımda sigara
Hazmedebilmem imkânsız
Akıp gittiğini iddia ettiğin hayalleri

Güneş her zamanki gibi parlıyor
Tabut tozu herkesin yazgısı
Bahsettiği zengin milleti
Zengin oyunlarını yaratanlar fakirler
Ve buna inananlar yalnızca ana sütü emmiş ahmaklar

O zaman bana başarılarından bahsetme
Ya da mutluluğum için hazırladığın o reçetelerden
Yatakta, ağzımda sigara
Hazmedebilmem imkânsız
Akıp gittiğini iddia ettiğin hayalleri

Çeviri: Hakan Bıçakcı

Osmanlı temasını çok seviyoruz. Osmanlı temalı diziler reyting, Osmanlı temalı sinema projeleri izlenme rekorları kırıyor. Osmanlı temalı ürünler kapışılıyor. “Hürrem Sultan Kolonyası” bile çok satıyor. Tarihimize, atalarımıza sahip çıkıyoruz; ne güzel. Peki Fatih Belediyesi’nin “yenileme alanı” ilan ettiği Ayvansaray’daki son Osmanlı evleri restorasyon adı altında yıkılırken ne yapıyoruz? İstanbul’un son Osmanlı mahallesi yerle bir oluyor. Fetih 2013’te kepçeler başrolde.

Osmanlı temasını çok seviyoruz. Ama ekranda görünce… Bir olgu olarak değil, uçucu bir imaj olarak. Kolonya kokusu gibi uçucu…

TELEVİZYON FİLMİ

Sensiz hayat,
Bitmek bilmeyen bir akşamdan kalma hali
Televizyon için yapılmış bir film sanki:
Kötü diyalog, kötü oyunculuk, merak uyandırmayan akış
Gereksiz uzun ve ortada ne hikâye var ne seks

Birini bu kadar çok özlemek bir tür zayıflık mı?
Günün çekip gitmesini dilemek
Senin dün yaptığın gibi

Bu acıdan kurtulmanın bir yolu gelmiyor aklıma
Yeniden mutlu olmanın ve her şeyin yolunda olmasının
Şimdi oturduğum yerde tek bildiğim, düşünmeyi bile beceremediğim
Şu düşünceyi akıllıca ifade edecek bir yol bile bulamıyorum:
Niye numara yapayım ki
Sana ihtiyacım var
Seni çok özlediğim ortada
Öyleyse lütfen gitmeyeceğini söyle

Gece ağırlaşıyor
Televizyonda hiçbir şey yok
Yine de gün ışığını görene kadar dimdik oturacağım
Gitmeyeceğini söylediğin gün gelene kadar bekleyeceğim

Çeviri: Hakan Bıçakcı

5 sayfa12345»Yukari Asagi