.

Yazarın arşivi

SANIRSIN HER GÜN PAZAR

Islak kumun üzerinde kendi adımlarınla boğuşurken
Vaktiyle kıyafetlerinin çalındığı o bankın arka tarafında
Burası bir sahil kasabası
Kapatıp gitmeyi unuttukları
Armagedon, gel armagedon!
Gel hadi armagedon, gel!

Sanırsın her gün Pazar
Her gün sessiz ve her gün gri

Piyasa yapılan o caddede gizlenirken
Kartpostal üzerine kazınmış yazı
“Nasıl isterdim burada olmamayı ”
Bu sahil kasabasında
Şu bombalamayı unutup gittikleri
Gel, gel, gel nükleer bomba

Sanırsın her gün Pazar
Her gün sessiz ve her gün gri

Çakıl taşlarının ve kumun üzerinde dönüş yolunda
Garip bir toz ellerinde
Ve yüzünde (gözünde, ağzında, burnunda)…

Sanırsın her gün Pazar
Haydi, ucuz bir çay tepsisi kazan kendine
Şu yağlı çayından bir yudum versene
Her gün sessiz ve her gün gri

Çeviri: Hakan Bıçakcı

Yağmurlu, sevimsiz bir perşembe akşamıydı. İşten çıkmış İstiklâl Caddesi’nin kırık taşlarının üzerinde bata çıka yürüyordum. Oynayan her taşın altından farklı miktarda su fışkırıyordu. Sokakta paramparça şemsiye cesetleri, çantamda yeni bitirdiğim öykümün çıktısı vardı. Ara sokağa girip dar ve kirli binanın üçüncü katındaki derginin danışmasına öykümü bıraktım. Zarfın üzerinde telefon numaram ve olumlu olumsuz dönüş beklediğime dair notum vardı.

Güneşli bir cuma öğleniydi. İşyerinde boş boş oturuyordum. Telefon çaldı. Arayan derginin editörü. Yaşı kestirilemeyen bir kadın sesi. Konuşarak ofis kapısının önüne çıktım. Durumun olumsuz olduğunu direkt konuya girmeyişinden anladım. Kısa ve gereksiz bir sohbetten sonra ses tonunu biraz değiştirerek öyküyü dergiye koymaya uygun bulmadıklarını söyledi. Çoğul konuşmuştu ama uygun bulmayan kendisiydi. Uygun bulmamışlarmış. Kurul toplanmış da saatler süren ateşli tartışmalar sonunda bu zor karar alınmıştı sanki. Tartışmaya girmeden telefonu kapatmak istiyordu.

Derin bir nefes alıp nedenini sordum. Keşke sormasaydım. Bir anda küstahlaştı. Bu kurmacanın açık edilmesi numaralarına, böyle zorlama postmodern denemelere kapalı olduklarını söyledi. Şoke olmuştum. “Uygun bulmadık” de geç. “Beğendik ama yerimiz yok” de kapat konuyu. Ne sataşıyorsun? Ne laf sokuyorsun? Kabahat bende hesap soruyorum. Huyum böyle ne yapayım? Sormasam ölürüm.

Biraz da yazdığıma çok güvendiğim için üstelemiştim. İki ay boyunca uğraşıp gerçekten iyi bir iş çıkarmıştım. Öyküm, bir yazarın hikayesini dergiye bırakışı ve editörle bu öyküyü neden yayımlamak istemediklerini tartışması üzerineydi. Sonunda da yazar tüm çabalarına rağmen editörü ikna edemiyordu. Basılmayan bir öykünün hikayesinin dergide basılı olması fikrini ilginç buluyordum. Anlaşılan karşı taraf benimle aynı fikirde değildi.

“Zorlama postmodern denemeler mi? Ama bu zorlama değil ki gerçek. İşte bakın şu anda birebir öyküdeki durumu yaşıyoruz.”
“Gerçek olunca tamam ama yazınca gerçekçi olmuyor işte.”

Ukalalığa devam. Hayal kırıklığına uğramıştım. Böyle bir tepkiyi hiç beklemiyordum. Kırıldığımı anlayınca üzüldü herhalde. Bu editörlerin işi de psikologdan zor.
“Bir de asıl sorun çok kısa olması” dedi. Bak şimdi oldu. Medeni insanlar gibi kıvırt işte böyle. Kimse depresyona girmesin.

“Format gereği 7.500 vuruşun üstünde öyküler yayınlıyoruz. Sizinki 3.000 civarı. Şimdi bunu uzatsanız da tadı kaçar.” Manik döneme girdi galiba. Gönül alma işini abartmaya başladı. Hangi tadı kaçacak?
“Diliniz çok güzel aslında keşke bir öykünün yazılması ve reddedilmesi üzerine yazacağınıza gerçekten bir öykü yazsaymışsınız.”
“Bu da bir öykü ama. Öykünün öyküsü.”

Bu açıklama hoşuma gitmişti. “Keşke adını ‘Öykünün Öyküsü’ koysaymışım” diye düşündüm. Çok daha kötü bir başlık atmıştım dosyaya: “Yayımlanmamış Bir Öykü”. Parlak güneşin altında yüzümü süratle karartıp son bir kez zorladım.
“Peki adı ‘Öykünün Öyküsü’ olsa? Yani bu başlıkla yayınlasanız olmaz mı yine?” “Olmaz kusura bakmayın lütfen.”

Kendimden tiksinmeye başlamıştım. Midem bulanıyordu.
“Peki anlıyorum. Size iyi çalışmalar. Gerçekten bir öykü yazarsam görüşürüz o zaman.”
“Her zaman bekleriz.”
Çok beklersin.

Not: Bu öykü, Notos’un Şubat-Mart 2012 sayısında yayımlanmıştır.

2012’ye girerken bu blog’da yer alan tebrik (!) mesajımda “Güle güle 2011, hoşgeldin 1984” yazmıştım.

Bir sürü akıldışı yasağın üzerine, yayımlanmamış bir kitabın toplatılması benim açımdan bardağı taşıran son damla olmuştu. Tüm karamsarlığıma rağmen, yeni yılın ilk yarısı bitmeden kürtaj yasağının gündeme geleceğini tahmin edemezdim.

Yayımlanmamış kitabı toplayanlar, şimdi doğmamış çocuğun aldırılmasına karşılar.

Bundan yaklaşık iki yıl önce bir şapka fabrikasında çalışıyordum. Fabrika da denmez aslında. A’dan z’ye tüm üretimi yapan bir atölye. Bir tür aile şirketi. Sadece kürk şapka üretiyorduk. Şu kulakları da kapayanlardan. Kara kışlık. Halk arasındaki ismi “Rus Kürk Şapka”. Ürün kataloğundaki adı “Beyaz Tavşan Avcı Şapka”. Diğer renk seçenekleri gri ve siyah. Kaçak falan değildi atölyemiz. İstanbul Kürk Sanayici ve İş Adamları Derneği üyesiydi. Kolayca paramı kazanıyordum. Rahat işti. Ama içim rahat değildi.

Her gün onlarca tavşanın katledilişi… Bir tür aile içi şiddet. Katliam gözümün önünde olmasa bile leşler avuçlarımda. Geceleri uyuyabilmek için çitten atlattığım koyunların arasına karışan kafası kopuk tavşanlar. Siyah, beyaz, gri… Zıp zıp. Sinirlerim. Uykusuz günler. İnsanların kafası ısınacak diye kesilen tavşan kafaları. Birilerinin kulakları ısınacak diye bedeninden ayrılan uzun kulaklar. Avcı Şapka için av olan zavallılar.

Üç beş kere kafama koyup vazgeçtikten sonra nihayet işi bırakmak istediğimi söyleyebildim. Bizimkiler hiç beklemiyorlardı. Bu tepki ailede bir ilkti. Bırakmadılar beni. Tavşanların ölümünden rahatsız olunabileceğini idrak edemiyorlardı bir türlü. Ne desem anlamadılar. Dayanamayıp kaçtım sonunda. Başka bir şehre. Kaçarken tavşanlardan birini de yanıma aldım. Uzun kulaklı beyaz bir yol arkadaşı…

Paraya sıkıştığımda ilk satmak zorunda kalacağım da bu tavşan oldu. Niyetçilere okutmak amacıyla onu satılığa çıkardım. Niyetim kötü değildi bu sefer. Kimse onu kesip biçmeyecekti. Ancak alıcısı niyetçi olmadı. Bir sihirbaz ilgilendi. Düğünlerde, doğum günlerinde falan gösteri yapıyormuş. Hemen sattım. Alışveriş sırasında o kadar iyi anlaştık ki beni de asistan olarak aldı. Numaralarını bir bir öğretti bana. Kısa sürede işi kaptım. Arada ben de sahneye çıkmaya başladım. Zamanla işin bütün inceliklerini öğrendim. Bir süre sonra tavşan numarasını bizzat icra etmeye başladım. Asistan değildim artık. Çift sihirbazlı bir gösteriydi yaptığımız.

Mutluydum. Hayatım bir anda değişmişti. Tavşandan şapka çıkarmayı bırakmış şapkadan tavşan çıkarmaya başlamıştım.

Tarlabaşı’ndaki kentsel dönüşüm bloğunun önüne, harabeye dönmüş binaların dış cephelerini kapatacak biçimde konan dev panoları gördünüz mü? Pırıl pırıl güneşli günde beyaz parmak arası terlikleriyle keyifli bir yürüyüş yapan o kadını. Üzerinde şık takım elbisesi, tatlı bir hırsla işine yürüyen genç adamı. Kafelerde oturmuş hayatın tadını çıkaranları. Ve diğer çağdaş, paylaşımcı, mutlu, cici insanları… Üzerlerinde bir “yeni” patlangacı eksik.

Bu neyin reklamı? Yeni bir semtin mi? Gidenlerin yerini bu parlak insanlar mı alacaklar? Kırık camların arkasından silik ifadelerle bakan semtin yorgun sakinleri binalarla birlikte yıkılıp gidecekler. Burada yeni bir sayfa açılacak. Dikkat köpek var yazılarına karışmış bira fiyatları geride bırakılacak. Perukçular kel kalacak.

Bu yıkıntıların arasından bir Şanzelize maketi mi çıkaracağız şimdi? Tepeden inme, mış gibi, taklit bir Şanzelize… Elimizdeki kağıt bardaklardaki kahvelerden şuruplu yudumlar alarak üçüncü dünyayı unutma egzersizleri mi yapacağız burada? Vitrine yeni bir semt koyuyoruz belli ki. Sadece vitrinde duran, içerde satılmayan bir ürün gibi… Görene ait olmayan bir rüya gibi…

Bu parlak resimlerin ardına saklanarak yıkılıyor Tarlabaşı. Binalar tek tek boşaltılıyor. Tarlabaşı Bulvarı’ndaki bir 2. katta çalışmalarını sürdüren Tiyatro Oyunevi de tüm binanın tahliye edilmesi nedeniyle, provalarını yaptığı ve oyunlarını sahnelediği mekanı epey önce boşaltmak zorunda kalmıştı. İşte şimdi onun yerine çok daha büyük bir tiyatro geliyor. Belki de dünyanın en büyük tiyatrosu kuruluyor Tarlabaşı’na. Gerçek hayatla aramıza bir set gibi çekilen bu dev panolardaki gıcıklandırılmış yeni dünya görselleri bana bunu söylüyor.

Beyaz suratlı, seyrek saçlı adam dönüp kameraya bakar. Kuru dudaklarının arasında siyah saplı, aşırı uzun bir ağızlık vardır. Ağızlığın ucunda da yanmamış bir sigara durur. Çift kibritle yakar. Bir nefes çekip dumanın yarısını içine çeker, diğer yarısını suratımıza üfler. Dağılan dumanın ardından gözlerini bize dikip konuşur.

“Merhaba Genel İzleyici. Normalde böyle civcivli aparatlara gıcık olurum. Ancak sigaramı bu uzun mu uzun zımbırtıyla içmemin bir nedeni var. Şu bulanık, sinir bozucu sansür yuvarlağını suratımın orta yerinden olabildiğince uzaklaştırmak. Görüldüğü gibi ben başka yerdeyim, sansür başka yerde. Şuna bak yazık, kafası karıştı garibin. Yeri yurdu şaştı. Sudan çıkmış denizanasına döndü.”

Gözlerini kısıp ekranın ucundaki gri sansür lekesine bakar. İnce uzun ağızlığın ucundaki sigarasını içmeye devam eder.

Dün gece kar yağışının başlamasına paralel olarak Twitter’a kar mesajları düşmeye başladı. Herkes gönüllü hava raporu muhabirine dönüşmüştü yine. Herkes evinden bildiriyordu. Mesajlar aşağı yukarı şöyleydi: “An itibarı ile İstanbul’da kar başladı”, “Şişli’de lapa lapa kar yağıyor”, “Kar yağışı başladı” vs… Taksi radyolarında duyduğumuz gönüllü yol raporcularının havacı versiyonları iş başındaydı.

Okudukça sinirlerim bozulmaya başladı. Karın yağışını pencereden önce ekranda gördüğümüz bir çağa girmiştik çoktan. Kalkıp dışarı baktım; gerçekten lapa lapa yağıyordu. Dayanamadım ve şöyle bir mesaj girdim ben de: “Arkadaşlar acaba kar başladı mı? Kafamı çevirip camdan dışarı bakmaya çok üşeniyorum. Ama çok da merak ediyorum. Neyse ki twitter var.”

Bu kadarını gerçekten beklemiyordum. Evet… Cevaplar kar gibi yağmaya başladı. Gelen yanıtlardan minik bir kopyala-yapıştır seçkisi:

@HakanBicakci Başladı, lapa lapa yağıyor hemi de.

@HakanBicakci basladi hem de cok fena. Mehmet ali birandin 11 de baslayacak dedigi TUFAN sonunda geldi galiba :)))

@HakanBicakci eveett.. mecidiyeköy de çok yoğun şu andaa..

@HakanBicakci Anadolu tarafında hafif hafif yağıyor tutma durumu mevcut değil

Bilgisayarı kapatıp evin içinde boş boş dolandım. Camın kenarında durup dışarı baktım. Hayvan gibi kar yağıyordu. Bunu kimseyle paylaşma ihtiyacı hissetmedim. Bir süre seyrettim. Sonra vurdum kafayı yattım.

YAŞLICA BİR HANIMEFENDİ

Vaktiyle jet sosyetenin en kıymetli parçasıydınız
Krallarla tatil yapıp yıldız adaylarıyla yemeğe çıkardınız
Londra’dan New York’a, Cap Ferrat’dan Cpari’ye
Parfümünüz Chanel, elbiseniz Givenchy
Ve Cenevre Gölü kıyısındaki o Noel partilerinde
Elinizde Campari, yanı başınızda David ve Peter
Yüksek sosyetenin baş döndürücülüğüne meydan okurdunuz
Cephaneliğinizde sadece bir çek defteri ve aile ağacı

Corde d’Azur’da güneşi kovaladınız durdunuz
Gençliğin ışığı sönene dek
İşte şimdi bir başına o gölgede
Yaşlıca bir İngiliz hanımefendisi
Ve eğer hoş bir genç adam size içki ısmarlamak isterse
O komplocu göz süzmenizi takınıp
“Yetmişimde göstermiyorum değil mi?” derdiniz
Onun cevabı da “Asla, buna imkân yok” olurdu

Çok ama çok zengin biriyle evlenmeniz şarttı
Böylece alışık olduğunuz ama şu sosyalist takımının sürekli tehdit ettiği
Şahane düzeninizi sürdürebilirdiniz
Çocuk da yaptınız, bir kız bir erkek
Akıl sağlığınızı korumak adına bir dadı tuttunuz
Ve zamanı gelince bir güzel postalandılar
Bu vaktiyle size yapılanın aynısıydı

Oğlunuz sermaye hisselerine ve tahvillere gömülmüş bir vaziyette,
Surrey vileyetinde
Ara sıra sizin oralara uçup hemen ardından telaş içinde geri dönüyor
Kızınız enstitüyü bitiremedi gitti
Hiç içinize sinmeyen o acayip gençle evlendi
Eşinizin bomboş kalbi atmaz oldu bir Noel günü
Villayı Marsilya’daki metresine bırakıp gitti
Siz de buradaki küçük dairenizde aldınız soluğu
Birinin kadehinizi doldurup
Corde d’Azur’da güneşi nasıl kovalayıp durduğunuzu dinlemesini umarak

Çeviri: Hakan Bıçakcı

ŞİMDİ BERBAT BİR HALDEYİM

Kafamın güzel olduğu o acayip saatte mutluydum
Ama şimdi berbat bir haldeyim

Bir iş arıyordum, sonra bir iş buldum
Ve şimdi berbat bir haldeyim

Kendi hayatımda
değerli zamanımı neden ayırıyorum ki
ölü ya da diri olduğumu umursamayan insanlara?

İki sevgili geçti yanımdan sarmaş dolaş
Ve şimdi berbat bir haldeyim

Şu kızın bana söylediğine bak akşam akşam
Caligula’nın* bile yüzü kızarırdı valla
“Bu evde gereğinden fazla kaldın” dedi
Oradan nasıl kaçacağımı şaşırdım haliyle

Kendi hayatımda
Neden yüzlerine gülüyorum ki
Aslında suratlarının ortasına tekmeyi basmayı tercih ettiğim insanların?

Çeviri: Hakan Bıçakcı

* 37-41 yılları arasında görev yapmış Roma İmparatorluğu’nun 4. İmparatoru.
Aşırı savurganlığı, tuhaflığı, ahlaksızlığı ve acımasızlığıyla tanınır, despotluğuyla hatırlanır.

BİR ŞEY DEĞİŞTİ

Bu şarkıyı tanışmamızdan iki saat önce yazdım
Ne adını biliyordum ne de neye benzediğini

Bütün gün eve tıkılıp sonra da yatağı boylayabilirdim
Ya da çıkıp bir film falan izleyebilirdim
Sen fikrini değiştirip bir arkadaşa uğrayabilirdin
Hayat çok farklı olabilirdi ama sonra bir şey değişti

Yukarıda bir yerlerde biri olduğuna inanıyor musun?
Ne yani bu adamın ilişki durumlarını idare eden bir zaman çizelgesi falan mı var?

Neden bu şarkıyı tutup da tam o gün yazdım?
Neden elimi tutup bana yumuşacık sesinle dedin ki
“Saçma sapan sorular sormayı bırak
Dudaklarını uzat da burada bugünü kutlayalım
Bak işte bir şey değişti”

O sabah uyandığımızda bilmemize imkân ihtimal yoktu
Sonra birkaç saat içinde bambaşka yollara sapmış bulunduk

Nerede olurdum şimdi
Eğer hiç karşılaşmasaydık?
Bu şarkıyı senin yerine bir başkasına mı söyleyecektim yani?
Ne bileyim ama senin de dediğin gibi, “Bir şey değişti”

Çeviri: Hakan Bıçakcı

5 sayfa«12345»Yukari Asagi