.

Yazarın arşivi

1.
Kapıyı vurmadan girdi içeri. Karısını vurdu. Sonra ölüsüne nazar değmesin diye tahtaya vurdu. Tahta olarak kapıyı kullandı. Çıktı. Gitti.

2.
İkinci çalışında açtı. Hırsızın kaşını. “Bir daha bir şey çalarsan” dedi, “bu sefer kaburgalarını açarım.”

3.
Öfkeden deliye dönmüştü. Nefretle etrafına bakındı. Herkes gözlerini kaçırdı. Yumruklarını sıkıp avazı çıktığı kadar bağırdı: “Hepiniz hastasınız anladınız mı? Yemin ederim hastasınız hepiniz!” Güvenlik koşturarak gelip koluna yapıştı. Sürüklenerek hastanenin dışına atıldı. Ceketini düzeltip yürümeye başladı. İlerde başka bir hastane vardı. Adımlarımı hızlandırdı.

Facebook’ta “Erik” diye bir grup var. Bildiğiniz yeşil erik. Bu meyvenin sevenleri kurmuşlar. 434.697 kişi bunu beğenmiş. İnsan neden erik sevdiğini kamuoyuna duyurmak ister? İnsanlar nasıl bir aidiyet krizi içindedirler ki erik sevenler olarak bir araya geliverirler?

Sanal alemde herkes vitrinde yaşıyor. Kendini olduğu gibi değil olmak istediği gibi paketleyip duruyor. Mahremiyetinden gönüllü olarak vazgeçiyor. Düzenli aralıklarla kendi özeline girip çıkıyor. Bunda röntgenlik bir seyir değeri görüyor. Kendini saat başı ihbar ediyor. Sonunda haritada bir noktaya dönüşüyor.

Erik sevdası da bu manzaranın bir parçası. İnsanoğlu erik seviyor olmayı ilginç, paylaşılası ve fotojenik buluyor. Fotojeniklikten kastım şu. Aynı insanlar köfte de seviyorlar. Köfteye daha çok para veriyorlar. Ama kimse bu bilgiyi paylaşma ihtiyacı duymuyor. Köfte üzerine Facebook grubu kurulmuyor. Kimse bunu beğenmiyor. Nedeni çok açık. Köfte sevmek fotojenik değil. Yağlı, kokulu ve hayvansı… Bu bilgiyi paylaşmanın kişiliğe artı değeri yok. Bu gruba katılmanın aidiyet duygusunu yatıştıracak, bireyselliği parlatacak, imajı yükseltecek bir tadı yok.

Aslında bu gerçek insanlığın özünde var. Salondaki raflara sırtları görünecek şekilde dizilen Kubrick dvd’lerini ve içeri odalardaki çekmecelerin karanlığına gömülü porno dvd’lerini düşünün. İşte sanal alem bu tavrımızı yeniden; çok daha kurumsal, katmanlı ve hastalıklı bir biçimde düzenletiyor bize.

NOT: Facebook’ta “Çiğ Köfte” diye bir grup var ama o başka. Orada otantizmin ekmeğini yemecilik var.

Güle güle 2011

Hoşgeldin 1984

“Günümüzde insanlar her şeyin fiyatını biliyorlar, hiçbir şeyin değerini bilmiyorlar.”

                                                                                                                                               Oscar Wilde

En son ne zaman sinemadan sokağa çıktınız? Asansörlere tıkılmadan, yürüyen merdivenlere dizilmeden, saldırgan vitrinlere maruz kalmadan, size özel fırsatlarla tanışmadan, otopark katlarına karışmadan, fast food yağı kokularına bulaşmadan… Epey zaman olduysa bu sizin suçunuz değil. Ama Emek Sineması’na sahip çıkmazsanız, kabahatin bir kısmı da sizin olacak.

Korkmayın bu bir nostalji güzellemesi veya manevi değer fetişizmi değil. Gayet çıkarcı bir biçimde, duygudan değil fikirden hareket ederek Emek’in yıkılmamasını istiyorum. Ticarethane kafasıyla işletilen yerlere getirilen filmleri midem kaldırmadığı için istiyorum Emek’in yerinde kalmasını. İstanbul’a gelecek misafirlere hava atmak için istiyorum ayrıca. Sonra film festivallerinde ülkemizi ziyaret eden dünyanın en büyük yönetmenlerini (Kazan, Kieslowski, Antonioni, Bertolucci, Saura bile geçti Emek’ten) dünyanın en çirkin salonlarında ağırlamak istemiyorum.

Duygusallığa gerek yok. Akıl var mantık var. Her santimetre kareden kâr elde edilecek anlaşıldı. Göze nefes aldırmadan mekânlar üst üste tıkıştırılacak. Alışveriş merkezleri birbirine karışacak. Bulunan her boşluğa bir reklam panosu iliştirilecek sonra. Tamam şehrimiz güzel de görünmesin. Tarihi yapılar yerini düğün pastasına benzeyen basmakalıp yapılara bıraksın. Masaları da kaldırdık. İnsansızlaştırdık. Anlaşıldı, sokak işten eve giderken aşılacak bir engel sadece. Yaşanacak bir yer değil. Yani yıkıyorsunuz.

Çok basit bir arz talep matematiğiyle 1924 doğumlu Emek’i yıkıp yerine üçüncü dünya çapında bir alışveriş merkezi koymanın kârlılığı ortada. Ama bu hesaba girersek, saraylarımızı da simit saraylarına dönüştürmemiz gerekir. Her kentte, paranın akışına kapılmaması gereken belirli noktalar vardır. Onlardan beklenen para basmaları değil, sadece orada olmalarıdır. İşte Emek de nesli süratle tükenen bu noktalardan biridir. Kamu malı olan Emek Sineması, “Tarihi ve Kültürel taşınmaz varlık” olarak kategorize edilmiş bir yapıdır. Ama şimdi “yukarı taşıyacağız” diyorlar. Kâr getiren ne varsa onun üstüne. Günah çıkarır gibi. Rant “getiri” demek… Ama bakın neleri götürüyor. Hem günümüzde “restorasyon” da “restoranlar” demek. Bir şeyin değerini ölçmek çok basit artık. Tek bir kriterim var: para et yeter. Emek bu konuda ne ilk ne de son örnek. Devasa bir projenin küçük bir parçası sadece…

Emek için daha önce de yürüdük. Bu Cumartesi 16.00’da Taksim Tramvay Durağı’nda buluşacağız.
Yine Emek Sineması için yürüyeceğiz. Belki de son kez. Sahibi olduğumuz bir şey için onun anlamını bilmeyenlere yalvaracağız. Sonunda da sahne aslında kimin göreceğiz. Umarım yanılırım ama büyük ihtimalle kaybedeceğiz. “Kaybedecek neyimiz var…” diyeceğiz sonra, “…sinema zincirlerimizden başka?”

Olay olsun, kapışılsın, satış rekorları kırsın diye yaptığım besteyle kimse ilgilenmedi. Yazdığım şarkı tutulmadı. Onun yerine boynum tutuldu. Yaz boyunca açık pencerenin önünde elimde gitarla nöbet tutmaktan. Evet, bu yaz boynum çok tutuldu. Üstelik bu konuda iddialı da değildim. Bir şekilde oldu işte. Hani şu yaz hitleri olur ya toplama… CD kapağında disko topu, güneş, güneş gözlüklü kadın, bikinili ve de… Öyle tutuldu. Adolf Hitler geldi birden gözümün önüne. Aynı saç, aynı bıyık, aynı bakış… Ama altında fosforlu kısa şortuyla bir yazlıkçı. 2011 Yaz Hitleri! Sinirlerim gerildi. Gitar teli gibi… Gözümün önünden gitsin diye kafamı başka yere çevirdim. Boynum çok pis acıdı. Yüzümü buruşturdum. Bir saniye içinde otuz yıl yaşlandım sanki. Ama şimdi daha iyiyim. Sonuçta olan oldu. Şarkım tutulmadı. Boynum tutuldu. Gitarla kavgam boşunaymış.

Bugün doğan bebekler için isimler:

Erkek: Rehin

Kız: Rehine

Bugün kurulan işyerleri için isimler:

1 2 3 Tıp Merkezi (Hastane)

Oidipus Spor Kompleksi (Spor Salonu)

Toplumsal Baskı (Matbaa)

Birinci Hamur (Mantı-Börek Salonu)

Catering Zeta-Jones (Catering Şirketi)

Bugün yapılacak yemekler:

İşkence Çorbası (Taze sıkılmış tavuk suyuna)

Kulaktan Dolma

Erişte Bir Hayır Vardır

Beyaz peynir kalıbı kadar kibrit (diyet yapanlar için)

Herkese merhaba.
Gözlüklerimi çıkarınca gözlerimin bozuk olduğunu daha net görüyorum. Gözlük kullanmasam da bunun böyle olduğunu biliyorum. Bunun böyle olduğunu bilmesem de en azından güneş gözlüğü kullanıyorum. Güneş gözümü almasın diye aldığım güneş gözlüğünü böyle kapalı yerlere gelirken yanıma almıyorum. Ama konuşma kâğıdım yanımda. Yapmak zorunda olduğumu hissettiğim bu ön açıklamanın ardından konuşmama geçebilirim.

Evet. Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki artık Berlin Duvarı yok. Facebook duvarı var. Facebook duvarında Berlin Duvarı fotoğrafları var. Her şey hızla akıyor. Beyaz at kuyruklu prens üç boyutlu at gözlükleriyle geçip gittiğinde kolundaki Japonca dövmenin ne anlama geldiğini anlayamayacağız. Hem hızdan hem de Japonca bilmediğimizden. Ama ben size şimdiden söyleyeyim. Bu dövmenin Türkçe anlamı şu: “Geçici heves.” Anlamı böyle olsa da dövmenin kendisi kalıcı.

İşte bu ödül de böyle kalıcı. Ölümsüz. Ve ben bu ödülü hak ettiğimi düşünüyorum. Bu günlere kolay gelmedim. Şu hayatta hemen her işi denedim. Hemen hepsinde de başarısız oldum. Bir dönem yurtdışında kaldım. Asansörde. İki saat kadar falan. İnanın bir dönem gibi geldi bu süre. Ama zaman içinde tüm bu zorlukları atlattım. Her işi denedim ve bir tek terzilikte dikiş tutturabildim. Bu ödülü de bu sıfatla alıyorum işte. İyi bir terzi olarak. Tersi fena bir terzi olarak. Bu salona gelirken yürüdüğünüz kırmızı halıyı dikmiş bir terzi olarak. Kendi yolunu çizmiş, tasarlamış ve başarısını gözler önüne sermiş biri olarak. Ayaklar altına alınmayı göze almış biri olarak.

Bu gece benim için anlamlı. Gururluyum. Buraya kadar zahmet edip beni dinlediğiniz için teşekkür ederim. Sizler için ufak da olsa hediyelerim var. Bu gecenin hatırası olarak her birinize horon aldım. Evet horon. Tepe tepe kullanın.
Teşekkür ederim.

Yabancı filmler ülkemizde vizyona girerken veya DVD’leri satılırken isimleri değişiyor. Türkçeleşmiyor, değişiyor. Kitap çevirilerinde kullanılmayan inisiyatif, konu sinema olunca dizginlenemiyor. İşin yaratıcısının tercih etmediği dramatizasyonlar yapılırken, eser sahibinin yapmak istediği ironiler itinayla yok ediliyor. Örnek vermek gerekirse:

Ölümcül Oyunlar / Eğlenceli Oyunlar:
Çevirmen şahsen ironi düşmanı olabilir ama bunu işine yansıtmamalıdır. Yönetmen bir eve girip korkunç şeyler yapan ikilinin yer aldığı bol tartışmalı filminin adını “Eğlenceli Oyunlar” koymuş. Korkunç olana “Eğlenceli” demeyi tercih etmiş. Bu karar için uzun uzun kafa patlattığı ortada. Çünkü görüneni veya ilk akla geleni değil, başka bir sıfatı seçmiş durumu tanımlamak için. Çevirmen arkadaşsa “Ay bunun nesi ‘eğlenceli’ bu resmen ‘ölümcül’ bence” diyerek yönetmene ağzının payını vermiş.

Paramparça Aşklar Köpekler / Berbat Aşklar:
Orijinal adı “Berbat Aşklar” olan filmin çevirmenini kesmemiş bu isim belli ki. Olayı biraz daha yürek parçalayıcı bir hale getirmek istemiş. Net ve şık bir ismi kötü bir dizeye çevirmiş.

Ölüm Provası / Prova:
Japon korku sinemasının sarsıcı örneklerinden “Prova” ülkemizde “Ölüm Provası” adıyla gösterilmişti. Yönetmen filmine “Prova” diyeceğine “Ölüm Provası” demeyi akıl edemez miydi? Akıl edebilirdi ama tercih etmedi. Peki çevirmenin tercihi nasıl bunun önüne geçebilir?

Bükreş’in Doğusu / Aslında Ne Oldu?
Bükreş’in bir bölgesinde devrim olup olmadığnın tartışıldığı, büyük bölümünün yerel bir televizyon kanalının stüdyosunda geçtiği trajikomik ve politik film “Bükreş’in Doğusu” adıyla gösterildi ülkemizde. Filmin aslında adı neydi biliyor musuz: “Aslında Ne Oldu?” Yani aslında ne oldu? Filmin adını Türkçeleştiren kişi, eserin sorusunu filmin adına taşıma inceliğini sevmeyip olayın geçtiği yerin adını verip konuyu kapamayı tercih etti. Belki de çevirmen emekli coğrafya öğretmeniydi. Belki de orijinal isme bakacağına İngilizce çeviriyi baz alarak bir hataya ortak oldu.

Gözü Tamamen Kapalı / Gözler Faltaşı Gibi Kapalı:
Bu sonuncusu biraz daha ince bir örnek. Bu yanlış çevirinin ardında satış pazarlama kaygısından veya zevksizlikten çok tembellik var. Kubrick’in son filminin adında müthiş bir ironi vardır. Eyes Wide Shut. Açıklık için kullanılan “wide” sıfatı, kapalı kelimesinin sıfatı olarak kullanılmış. Bunun amacı da filmdeki rüya atmosferine gönderme yapmak. Çünkü rüyada gözlerimiz hem tamamen kapalıdır hem de sonuna kadar açıktır. Peki Türkçede bu ironiyi yaşatacak güç yok mu? “Örneğin Gözü Tamamen Kapalı” yerine “Gözler Faltaşı Gibi Kapalı” dense bu tuhaf tezat yakalanırdı. Ancak anlaşılan çevirmenin gözü tamamen kapalı.

Liste daha uzar. Bu mantıkla Türk filmleri de vizyona girerken isimleri değişebilir. “Uzak”, “Uzak Akraba”; “Kader”, “Kaderin Böylesi” adıyla vizyona girebilir. İnanın arada hiçbir fark yok. İkisi de eserin adına müdahale.

4 AY, 3 HAFTA, 2 GÜN; BİR FİLM…

Cristian Mungiu’nun Altın Palmiye ödüllü filmi 4 Ay 3 Hafta 2 Gün (4 luni, 3 saptamani si 2 zile, 2007) filmi, içinde izleyici kitlelerinin beklediği anlamda “bir şey olmayan” deneysel yapımların en iddialılarından.
1987 yılında Romanya’da geçen, tek bir güne ve geceye odaklanan film, kazara hamile kalan bir üniversite öğrencisinin (Gabita) yasadışı ve sağlıksız yollarla “4 ay 3 hafta 2 gün”lük bebeğini aldırma ve hayatta kalma mücadelesini anlatıyor. Kürtajın yasadışı olma nedeniyse, Nikolay Çavuşesku döneminin işgücünün önemini abartan baskıcı rejimi. Ancak film ne bu sorunu mercek altına alan bir sistem eleştirisine soyunuyor, ne ahlakçı bir tavır sergiliyor, ne de işi bebeğini öldüren bir gencin dramına çeviriyor.

Gabita, kendisini bu zorlu süreçte yalnız bırakmayan oda arkadaşı Otilia ile birlikte öğrenci yurdundan çıkarak sevimsiz bir otele yerleşiyor. Otilia kürtajı gerçekleştirecek doktorla buluşup otele geliyor. Gabita’nın panikleyerek başvurmuş olduğu yalanlar bir bir ortaya çıkarak doktorun çaresiz kızlar üzerindeki iktidarını kuvvetlendiriyor. Hem de Otilia ile yatağa girmesini sağlayacak kadar… Bir takım aksiliklerden sonra doktor, Gabita’nın rahmine bebeği düşürmesini sağlayacak sondayı yerleştirip asla hareket etmemesi gerektiğini tembihleyerek ayrılıyor. Otilia ise yalanlarından dolayı arkadaşına duyduğu öfkenin ve yaşadığı travmanın etkisiyle, bir saate kadar döneceğini söyleyerek önceden söz vermiş olduğu davete, erkek arkadaşının annesinin doğum günü yemeğine, gidiyor. Aklı ise aşırı kanama, zehirlenme ve ölme gibi risklerle koyun koyuna yatan arkadaşında kalıyor. Bu haldeyken, sevgilisinin o akşam tanıştığı sıkıcı ailesinin küçük burjuva muhabbetine katılmak gibi korkunç bir deneyime maruz kalıyor. İçi içini yese de kalkıp otele bir telefon bile edemiyor. Çünkü herkes şampanyanın açılmasını bekliyor.

4 Ay 3 Hafta 2 Gün; öğrenci yurdu, otel, yabancı bir ev ve ıssız sokaklar arasında çaresizce gezinen, evden uzakta olmanın tekinsizliği, toplum baskısının sindirdiği bireyler ve film boyunca hissedilen, final sahnesinde ise kreşendo yapan iletişimsizlik üzerine karanlık, soğuk, mesafeli ve sarsıcı bir yapım…

Kadraj dışının gerilimi…
Evet bu Gabita’nın öyküsü, ancak kesinlikle Otilia’nın filmi… Yani öykünün kahramanı hamile kız Gabita. Fakat filmin esas kızı, ona yardım etmek için çırpınan fedakâr oda arkadaşı Otilia…
Cristian Mungiu, filmin ikinci yarısından itibaren öykü ile (kadraj dışını da kapsayan, arka plandaki hikâye) akışı (izleyiciye sunulan görüntülerin toplamı) ikiye ayrılıyor. Öykü otel odasında içinde ince uzun bir sondayla hareketsiz kalıyor; akış Otilia’nın peşine takılarak iç sıkıcı aile yemeğine katılıyor. Bu noktadan itibaren izleyici bir tür paralel kurgu beklentisi içinde kıvranmaya başlıyor. Otilia karabasan gibi üzerine çöken aile yemeğindeyken, otel odasında tek başına bıraktığı Gabita’nın ne durumda olduğunu bilmek istiyor. Aynı şekilde izleyicinin aklı da, filmin göremediği diğer yarısına takılıp kalıyor.

Freud ‘Psikanalize Giriş’ dersinde (1916) kaygıda nesnenin olmadığını, korkuda ise tam tersine tüm dikkatin nesne üzerinde toplandığını yazar. Öykünün merkezinde olan ve hayati tehlike taşıyan hastanın kadraj dışına itilmesiyle, korkunun yüzeyselliğinden kaygının derinliğine terfi ediyor anlatı. Tehlike değil, tehlike olasılığı üzerine bir film 4 Ay 3 Hafta 2 Gün. Korku değil, kaygı filmi… Çünkü kaygı, ‘kötü bir şey olacak diye duyulan tasa’ ve filmin dramatik yapısı tam da bu duygu üzerine kurulu. Başarısını ve orijinalliğini ise beklenen anlamda kötü bir şey olmamasına borçlu…

İzleyicinin elinde kalan çakı…
Filmin ikinci yarısından itibaren izleyici kötü bir şey olmasını, bir tür dramın patlak vermesini beklemeye başlıyor. Bu bir tesadüf değil. Ne yaptığını çok iyi bilen bir yönetmenin zekâ dolu planı… İkiyüzlü bünyeler bir yandan “Aman kötü bir şey olmasa bari” derken öte yandan iştahla kötülük, şiddet, kan ve ölüm bekliyor. Yatakta kanlar içinde bulacağı Gabita’nın feci şekilde ölmesini, Otilia’nın feci bir pişmanlık krizine girmesini ya da Otilia’nın sapık doktordan korkunç bir intikam almasını falan istiyor şartlanmış gözler. Fakat bunların hiçbiri gerçekleşmiyor.

Oteldeki bir sahne, bu durumu anlamak adına çok önemli: Otilia o sırada tuvalette olan doktorun alet çantasını karıştırıyor. İçindeki çakıyı alıp açıyor. Çakının keskin bıçağı gözümüzün önünde parlıyor. Doktor aniden tuvaletten çıkınca da çakıyı kapatıp çantaya geri koymayı beceremiyor ve saklıyor. İşte bu andan itibaren o çakının bir yere girmesini beklemeye başlıyor izleyici. Çünkü şimdiye kadar izlemiş olduğu yüzlerce filmde bu böyle olmuştu. Duvarda asılı duran tüm tüfekler patlamıştı. Kötü adamlardan yürütülen tüm silahlar onlara karşı kullanılmıştı. Ve yüzlerce klişeye maruz kalmış olan yorgun zihinler olayların yine böyle gelişmesine gebeydi.

Otilia’nın doktorun otomobiline binip kapıyı çektiği sahne de anlamlı. Bu sahnede kapı tam olarak kapanmıyor ve sürücü koltuğundaki doktor bir daha açıp kapaması için Otilia’yı uyarıyor. Böyle bir anı da filmlerde göremeye alışık değiliz. Filmlerdeki kapılar bir defada çekilir ve şak diye kapanır. Kapıyı iki kez kapatmak gibi bir durum ancak öyküye herhangi bir katkısı olacaksa, bir espriye veya sonradan gerçekleşecek bir hadiseye vesile olacaksa gerçekleşir. Kapıyı yaşanan olaydan bağımsız bir biçimde ikinci kez kapatmak zorunda kalmak gibi durumlarsa, olsa olsa gerçek hayatta oluyor. 4 Ay 3 Hafta 2 Gün de izleyenin içine işleyen soğuk gerçekliğini buradan alıyor.

 

TONY MANERO OLMAK

Üçüncü dünyanın sahnesi taklitlerle aydınlanır. Sivaslı Sindi veya Karadenizli Riki Martin, yaralı bir gururla sahiplenilen ünlülerdir. “Biz de, biz de” içgüdüsüyle hayran olunur onlara. İstanbul Film Festivali “En İyi Film Ödülü” sahibi Tony Manero (2008) da, Şilili Tony Manero’nun hikâyesi. Şili-Brezilya yapımı olan film, Pablo Larrain’ın ikinci uzun metraj çalışması.

John Travolta’nın Cumartesi Gecesi Ateşi’nde canlandırdığı beyaz kostümlü meşhur Tony Manero karakteri, filmin elli yaşındaki kahramanı Raul Peralta’nın ikinci kişiğili haline gelmiştir. Hastalıklı bir tutkuyla bağlıdır bu hayali kişiliğe. Filmin kahramanı Raul Peralta’dır. Raul’un kahramanı Tony Manero…

Raul uyduruk bir barda sahne alan dandik bir dans grubunun başındadır ve her cumartesi gecesi, idolünü derme çatma sahnede büyük bir özenle canlandırır. Her şey orijinalinin kötü bir kopyasıdır. Zemini kırık sahne, futbol topundan yapılma disko topu, kostümler, kareografi… Hollywood’u üçüncü dünyada temsil eden yasadışı bir bayilik gibidir burası. Cumartesi Gecesi Ateşi, burada ateşli bir hastalık, gerçeklikten kopmuş bir halüsinasyon gibi nükseder. Ve Raul, Tony Manero’yu canlandırırken etrafındakileri gözünü kırpmadan öldürmeye başlar. Tony Manero ile arasındaki engelleri, alter egosu Tony Manero olan soğukkanlı bir seri katile dönüşerek, bir bir kaldırır.

Bir gün, ulusal televizyon kanalında Tony Manero benzerleri yarışması düzenleneceği duyurulur. Bir tür taklit şovdur bu. Bir nevi Yetenek Sizsiniz… Sene 1978’dir, Şili’de diktatör Pinochet iktidardadır. Ailesi gibi olan dans arkadaşları gizli polis teşkilatı tarafından gözaltına alındığı bir gün, Raul tereddüt bile etmeden kaçar. Canını kurtarmak için değil, Tony Manero olmak için. Bu uğurda masum insanlar ölebilir, dostlar kaderine terk edilebilir, dünya unutulabilir. Şov dünyasının, ABD emperyalizminin kültürel ayağının yarattığı bir canavardır o. Elleri kanlı, saçları boyalı bir dansçı müsveddesidir.

Üçüncü dünya kırık ayna parçalarının futbol topuna yapıştırılıp bir çocuk tarafından sopayla çevrildiği, zemini kırık kalaslarla dolu bir sahnedir. Ancak Raul etrafını saran karanlık ve fakir dünyayı görmez. Onun gözleri Tony Manero’nun ışıltılı dünyasıyla kamaşmıştır. İzleyiciyse dünyayı Raul’ün gözünden değil, yönetmenin sunduğu toplumsal/acı gerçekliğin yıpranmış penceresinden görür. “Tutku” kavramını yeniden sorgulatacak bir penceredir bu.

Sinema seyircisinin tutku öykülerine her zaman zaafı olmuştur. O en kutsaldır. Tutkuya giden yolda akan sular durur. Nice yönetmen, cicili bicili tutku öyküleri anlatarak bu konseptin ekmeğini yemiştir. Tony Manero ise tutkuyu tribünlere oynanan tatlı bir oyun olarak resmetmez. Raul kolay kolay empati kurulabilecek bir karakter değildir çünkü. Onun tutkusuna kendini bırakamaz izleyici. Nefesini tutup amacına ulaşmasını bekleyemez. Dualar onun için değildir. Kalpler onun için atmaz. Bunun tek sebebi tutkuya giden yolda işlenen acımasız cinayetler değildir. Tutkunun kendisinin acıklılığı, anlamsızlığı ve kahrediciliğidir aynı zamanda.

Fena halde tutunanların gölgesinde yaşayan bir tutunamayandır Raul. Ne kahramandır ne anti-kahraman… Bir tür kahraman taklididir. Hollywood’un yarattığı bir asalaktır o. Üzerine bembeyaz takım giymiş bir karbon kopyadır. Ama filmin en can alıcı noktası da şudur: Raul Peralta gerçektir, Tony Manero ise hayal…

“Dünya bir sahnedir.” Ve üçüncü dünyanın sahnesi taklitlerle aydınlanır. Aslı taklitlerini yaşatır.

5 sayfa«12345»Yukari Asagi