.

Yazarın arşivi

Duygu dolu anlara çok düşkünüz. Yürek/beyin ikileminde tercihimiz hemen her zaman yürekten yana… “Biz bu işe yüreğimizi koyduk” diye çıkıyoruz ortaya. İşi beğenenin tebrik cümlesi de “Yüreğine sağlık üstat” oluyor. Bir yürek fetişizmidir gidiyor. Kalpten kopanların, yürekten dökülenlerin, duygu patlamalarının peşindeyiz hep. Hâlbuki herhangi bir işin değerli olması için onun yürekten sökülüp alınması, kalpten çıkıp gelmesi, duygu şelalelerinde yıkanması şart değil. Düşünülmüş, tasarlanmış, hayal edilmiş olması yeterli. Ancak eline veya aklına sağlık lafı günümüzde para etmiyor. Sanki yapıtlar beynin değil, kalbin çalışmasıyla üretiliyor.

Yürek metaforunun, aynı zamanda bir samimiyet fetişizmi boyutu var. Beynin ürettikleri hileli olabilir ama kalpten gelenler her zaman samimidir fantezisi… Sanat eserinin kalitesi için asla samimiyet gibi bir kriterim olmadı. Güzel yalan söyleyen, inanmadığı dünyayı, tatmadığı duyguyu, bilmediği yeri etkili bir biçimde aktarabilen bir yaratıcı beyni, başından geçenleri birebir anlatan, yaşadıklarını olduğu gibi paylaşan samimi bir yüreğe tercih ederim. Yaratıcıda dürüstlük ve samimiyet değil, yetenek ve hayal gücü ararım. Sanatsal üretim süreci, samimi duyguların ılık dışavurumu veya sıcak bir iç dökme terapisi olmamalıdır.

Kalbe olan bu aşırı düşkünlük, biraz da içinde yaşadığımız ölümüne maddiyatçı kapitalist sonrası dünyaya karşı yüzeysel bir tepki. Rakamların konuştuğu, CEO’lar tarafından yönetilen, Oscar Wilde’ın deyişiyle insanların her şeyin fiyatını bilip hiçbir şeyin değerini bilmediği bir dünyada düzenle barışık olabilen bir karşı duruş naifliği. Ancak bu duygu seviciliğinin, yürek sarhoşluğunun tek zararı sanatın ve yaratıcılık kavramının içini boşaltması değil.

Duygu dolu anların resmi akımı romantizm, Almanya’da 19. yüzyılın başlarında bir aydınlanma eleştirisi olarak, 18. yüzyılın akılcılığının tersyüz edilmesi olarak ortaya çıktı. Romantizme göre kişileri akıl ve muhakeme değil, duygu ve sezgi yönetmelidir. Anlık duygu patlamalarını, akıldışı coşkuyu yüceltir romantizm. Ve bunlarla birlikte kendinden yüce kabul edilen değerlerin uğrunda kendinden geçmeyi… İşte bu noktada romantizmin karanlık yüzü de ortaya çıkar. Bu özelliğiyle romantik söylem, faşizmi tetikler. Tıpkı İkinci Dünya Savaşı’nda yapmış olduğu gibi…

Romantik dönem, kahramanlar ve tutkular dönemidir. Yaşadığımız dünyanın geçiciliği, ölümlülüğümüz hatırlatılır bize. Daha yüce uğurlarda ölmenin önemi her fırsatta vurgulanır. Geçici ve önemsiz bünyelerimizi kalıcı ve önemli uğurlarda feda etmemiz öğütlenir. Romantizm fedailiğin, faşizmin, militarizmin itici gücüdür bir yönüyle. Duygu, toplulukları idare etmenin ilacıdır. Duygu cemaatin motorudur, akılsa bireyin… Sağcı politikaların başarısı, çözüm önerilerine değil duygulara hitab eden siyaset anlayışı olmuştur her zaman.
İnsanların aklını çelmek zordur ama onları duygularından yakalamak son derece kolaydır. Diyelim ki bir firma sahibisiniz. Reklamınızda Milli Takım’a sazlı sözlü başarılar dilemek malınızın satışını artırır. Neden? Çünkü biz duygu toplumuyuz. Mantığımızla hareket etseydik “Bu malın (veya hizmetin) Milli Takım’la ne alakası var arkadaş?” derdik. O zaman daha zor olurdu bizi etkilemek, alışveriş alışkanlıklarımıza kitlesel duygular üzerinden makas değiştirtmek.

Yüreğinizin götürdüğü yerden uzak durun. Aklınızın sesini dinleyin.

Muhteşem Yüzyıl dizisini doğru düzgün izleyemedim. Ancak ara sıra televizyonu açtığımda bazı sahnelerine denk geliyorum. Geçenlerde yine bu diziyle karşılaştım. Ve öylesine ekrana bakarken acayip bir ayrıntıya takıldım. Belki de dizi hatta sinema tarihine geçecek bir tuhaflıktı bu benim için. Dizideki tarihi bir hatayı falan tespit etmeyeceğim. Eminim ekip araştırmasını fazlasıyla yapmıştır. Ayrıca tarih bilgim hata yakalayacak kadar parlak değil. Benim takıldığım çok başka bir şey.

Bildiğiniz gibi Hürrem Sultan rolündeki Alman asıllı oyuncu Meryem Uzerli aksanlı bir Türkçeyle konuşuyor. Bu son derece doğal. Tarihin aslı da, oyuncunun aslı da bunu gerektiriyor. Lehistan Krallığı yerine Almanya, Bozuk Osmanlıca yerine bozuk Türkçe. Bu denklem tamamdır. Ancak olay benim için şu noktada kopuyor. Hürrem Sultan düşünürken de yine aynı aksanla düşünüyor. Karakterin düşüncelirini temsil eden kafa sesi yine aksanlı. Bir insanın aksanlı konuşması onun doğmuş olduğu ve yaşamakta olduğu ülkelerle ilgili pratik bir meseledir. Aksanlı düşünmesi ise teorik bir konudur. Bir tür zihinsel özür durumuna işaret eder. Tıp tarihinde eşi benzeri olmayan bir beyin tümörüdür sanki bu. Çünkü konuşmadaki sorun düşünceye yansımaz. R’leri söyleyemeyen bir insan düşünürken R’leri düşünebilir. “Ray”ı düşününce aklına “ay” gelmez ya da “rahmet” kelimesi ona “Ahmet”i anımsatmaz.

Kafa sesi çok özel bir takım deneysel durumları istisna olarak kabul edersek sinemada karşılaşılacak en sakil tekniktir. Temsil biçimlerinin en rüküşüdür. Anlatıcı adına bir tür acizliktir. İdealinde oyuncunun o sırada ne düşündüğünü yüzünden okumamız gerekir. Bu durum hayatta da böyledir. Birine baktığımızda ne düşündüğünü yüzünden okumaya çalışırız. Havada yankılanan sesini duymayız.

Kafa sesi denen olaya yıllardır takılan biri olarak ‘aksanlı kafa sesi’yle de karşılaşmak varmış şu hayatta. Düşündükçe gözüm seyiriyor. İyi seyirler.

Ortaokuldaki ve lisedeki resim derslerimi, pastel boya kokuları eşliğinde, haddinden fazla renkli bir rüya gibi hatırlıyorum. Çizilen kompozisyonları, verilen konuları, aldığım notları, öğretmenlerin yüzlerini ve isimlerini çoktan unutmuş olsam da, bu derslerde bize iyice belletilmiş olan bir tutumu çok iyi hatırlıyorum: Resimde boş alan bırakılmaz.
Kompozisyonu daha çirkin kılsa bile, hiçbir gereği olmasa da, düpedüz işgüzarlık dahi olsa; her yerin iyice boyanması beklenirdi öğrencilerden. Boyanmamış her alan puan kırma vesilesiydi. Boş bırakılmış her santimetre kare tembellik göstergesiydi. Sınavda boş kâğıt vermek, resim dersi için de matematik dersinde olduğundan farksızdı. Ezberci eğitim anlayışı, ezbere en uzak kavramlardan biri olması gereken resim konusunda da iş başındaydı. En soyut düşünceler bile resim kâğıdının somut gerçekliğine ezberlenmiş pastel boya darbeleriyle kazınıyordu. Resim öğretmenleri güzel resimlerden çok, bir güzel boyanmış yüzeyler görmek istiyorlardı karşılarında. Bu çılgın tutum yüzünden yetenekten ve görsel algıdan çok, sabır ve parmak kası geliştiren bir dersti resim.
Üzerimizdeki baskıyı hatırlıyorum. Kocaman kâğıdın her yeri mutlaka dolmalıydı. Kâğıt israf edilmemeliydi (boya israf edilebilirdi ama). Resmin tüm yüzeyi boydan boya boyanmalıydı. Gökyüzü masmavi, zemin yemyeşil, güneş sapsarı… İdeal resim dersi dünyasında bir yer illa beyaz olacaksa bile boyanmalıydı. Örneğin bulutların içi, pastel boya takımının en fantastik ve ironik üyesi olan beyaz boya ile doldurulmalıydı. Boşluklar yok edilmeliyi. Gençlik boşluğa düşmemeliydi.
Hâl böyle olunca da, sanatla zanaatı birbirine karıştıran, boşlukların da kompozisyonun bir parçası olduğu gerçeğini görmezden gelen anti-minimalist öğretmenlerin pastel fetişizmine maruz kalıyorduk her resim dersinde. Ve onların gözüne girebilmek için göze nefes aldırmayan boğucu resimlere kurnazca imza atıyorduk her seferinde.

Arkadaşlarıma bu konuyu açtığım zaman ortak bir anıya sahip olmanın neşesiyle parlayan gözlerinden ve aynı şeyleri yaşadıklarını söylemelerinden bunun sadece kendi okuluma has bir tutum olmadığını anlıyorum. Böylece pastel tonlardaki bu renkli anı, kişisel tarihimin naif ayrıntılarından biri olmaktan çıkıp kitlesel travmalarımızın gizli öznelerinden birine dönüşüyor.
Ortaokuldaki ve lisedeki resim öğretmenlerimin bu yaklaşımı, adı ansiklopedilere geçmiş bir tür hastalık aslında: “Boşluk Korkusu” (Latincesi “Horror Vacui”)… İtalyan eleştirmen Mario Praz’ın Viktoryen dönemin iç mimari anlayışını tanımlamak için ürettiği bir terim olan Boşluk Korkusu, sanatta bir yüzeyi boş alan bırakmaktan ürkerek hınca hınç doldurma saplantısı olarak kabul ediliyor. Boş alanlara karşı gelişen bir fobi çeşidi…

Göç döneminin mücevher ve benzeri sanat nesneleri, arabesk İslam sanatı, antik Yunan’ın geometrik dönemi ve Rönesans eserlerinin bazıları Boşluk Korkusu sanatının önemli temsilcileri arasında sayılabilir. Ayrıca çocuk kitabı resimlerinde, “saykodelik” sanat akımında, akıl hastanelerinde çizilen resim örneklerinde (Outsider Art), yeraltı fanzin ve çizgi roman hareketinde, David Carson veya Vaughan Oliver gibi grafik tasarımcıların çalışmalarında bilinçli veya içgüdüsel olarak yaratılmış Boşluk Korkusu etkileri gözlenebilir. (Tabii ki bir dayatma sonucu değil de estetik bir tercih olarak oluşturulan sıkışık kompozisyonların varlığını da inkâr etmemek gerekir. Karşımıza çıkan her kaotik tabloyu bu fobiye bağlayarak geçiştiremeyiz.)

Boşluk Korkusu, sadece resimle sınırlandırılamayacak kadar derin ve kapsamlı bir konu aslında. Tüm sanat dallarında gözlenebilen ve bulaştığı hemen her eseri kısırlaştıran, yüzeyselleştiren, fakirleştiren bir tür kurmaca zaafı Horror Vacui.
Kadraja giren her kafanın sürekli konuştuğu, tüm diyalogların filmin konusuna gönderme yaptığı, her sahnesinde “bir şey” olan filmlerin yönetmenleri örneğin; resim derslerinde tüm yüzeyi boyama zihniyetini içine sindirmiş sanatçılar sanki… Söylenmeyenin, görülmeyenin hikâyeye katkısını unutan, görüntü akışıyla arka plandaki öyküyü birbirinden ayırmayan, boşlukların iç dolduran gerilimini tanımayan filmler çünkü bunlar…
Çizgi romanda, tiyatroda, edebiyatta, mimaride, hatta müzikte bile Boşluk Korkusu etkileri gözlenebilir. Her kareyi, her sahneyi, her paragrafı, her köşeyi, her saniyeyi anlamlı bir şeyle, etkili bir mesajla, estetik bir nesneyle, sarsıcı bir durumla, ilginç bir şeyle doldurma kaygısı, çok daha nitelikli veya etkileyici olabilecek eserleri göz veya kulak yoran bir hale getirebiliyor. Her yıl binlerce eser Horror Vacui’ye kurban veriliyor. Yoğunluk kavramı içeriğe nüfuz edemeden biçime takılıp kalıyor. Boşlukların da kompozisyonun bir parçası olduğu gerçeğini görmezden gelen anti-minimalist resim öğretmenlerinin pastel fetişizmi, ilkokul sıralarından hayatın her anına ve sanatın her türlüsüne acımasızca nüfuz ediyor.
Sanat eserlerinde daha büyük boşluklara ve daha uzun sessizliklere şahit olma dileğiyle…

Kategori: Bedava yazı

“Fırsatçılık” kavramı kurumsallaşma evresini tamamladı. Herkesin e-posta kutusu bir fırsat katalogu artık. Solaryum merkezinden Tibet seyahatine, pilates seansından brunch keyfine sonsuz avantaj… Çevik bir ruh haliyle önceden indirimli kapatılan ürün ve hizmetler, premature hazlar… Hiç ihtiyaç duymadığı şeyi üç beş kuruş ucuza kapatmanın dayanılmaz hafifliği sardı herkesi. Dünya başımıza yıkılırken biz türlü indirimin derdine düştük. Küçük hesapta büyük mutluluklar yakaladık. Her fırsatta fırsattan yararlanıyoruz. Artık herkes işini biliyor. Herkes fırsat memuru… 7 gün 24 saat kârlı çıkmaya açık.

Bir yandan da tüm fırsatları kaçıyoruz. Her geçen gün daha da kuraklaşan bir ortamda yaşıyoruz. Fırsatları kaçırmayanların tadını kaçırmak gibi olmasın ama bir filmi sansürsüz izlemek, indirimli izlemekten daha büyük ayrıcalıktır. İnternetin sansürsüz olması sonra, daha hızlı olmasından daha büyük avantajdır. Bir kitabın yasaklanmaması mesela, bedavaya gelmesinden daha büyük kârdır. Günün fırsatı Beyoğlu’nda açık havada oturmak; haftanın fırsatı Emek Sineması’nda bir film, ayın fırsatı AKM’de bir oyun izlemek olabilirdi aslında.

once

“Bir Zamanlar Anadolu’da” üzerine yazılacak çok şey var. Bu kısa yazıda sadece bir noktaya odaklanmayı deniyorum.

Film boyunca Nuri Bilge Ceylan’ın kamerası bir cesedin peşinde sürükleniyor. Ceset aranıyor, bulunuyor, topraktan çıkarılıyor ve otopsiye alınıyor. Ancak kamera bir cesedi takip etse de filmde izi sürülen iki ceset var. Biri gözümüzün önünde, filmin merkezinde. Diğeri sadece diyaloglarda, daha derinlerde. Biri toprağın altında, diğeri bilincin… Biri otomobillerin aradığı, yolu farlarla aydınlanan; diğeri konuşmaların arasına saklı, mimiklerin işaret ettiği bir ceset…

Sinema kuramcısı John Orr, modernist sinemayı ‘çevre dışı’ndaki öğeleri kullanma biçimiyle açıklar. Yenilikçi sinemanın büyük çoğunluğu artık öykünün merkezde olmadığı filmler yapmayı tercih ediyor. Modernist sinemanın büyük başyapıtlarının duygusunu oluşturan asıl öğe, görünenlerden çok, kör alanda, kadraj dışında kalanlardır. Sanat filmlerinde (kişisel sinemada) hikayenin büyük bölümü kadraj dışındadır. Hayal gücüyle tamamlanmaya muhtaçtır. Piyasa filmlerinde (anaakım sinemada) hikayenin hemen hepsi kadraj dahilindedir. Gözümüzün önündedir. Söz konusu filmdeyse ilginç bir durum var. Bir olay kadraj içi ve dışı olarak bölümlenmemiş. İki ayrı olay, iki ayrı kanala oturtulmuş. Biri kadraj dışına sızmış, diğeri kadraj içinde kalmış. İki olay, iki ceset…

Filmin finalindeki otopsi de bu iki cesede birden yapılıyor aslında. Kesilen cesedi görmüyoruz. Kemik ve iç organ seslerini duyuyoruz sadece. Bir tür bilinç üzeri olan görüntüdeyse sadece doktorun yanağına sıçrayan kan var. Bu hem bulunan cesedin hem de savcının karısının kanı…

5 sayfa«12345Yukari Asagi