.

Yazarın arşivi

Biriciğimiz Muazzez İlmiye Çığ açıklıyor.

Türkçede şöyle de derler:
Beyaz adam sıçrayamaz.
Der geçerler ve sonrasını hiç söylemezler.
Beyaz adam sıçrayamazsa ne yapar?
Öyle hemen vazgeçer mi beyaz adam.
Sıçana, sıçırtana dek sıçrar.
Baktı olacak gibi değil,
bir çizgi daha çeker.

Basketbol sporu oynanmaya başladığı günden beri artan bir ivmeyle siyahlaşıyor.
Beyaz adamın siyah adama tanıştıkları andan beri çektirdiği fizyolojik ve sosyolojik çilelerin kaçınılamaz sonuçlarından biri olarak basketbolda beyaz adamlar azalıyor, siyah adamlar çoğalıyor.

1933’te Tiffin, Ohio’dan Herman Sayger adlı beyaz adamın aklına bir fikir geldi.
Herman yetenekli bir atlet, çok büyük bir basketbol yıldızıydı.
Kimilerine göre ilk süperstardı.
Bir maçta en çok sayıyı da(113-114) zaten o atmıştı.
Aynı zamanda büyük bir savaş kahramanıydı Herman ’Suz’ Sayger.
Her şeyden çok ileri görüşlüydü.
1933’de attı fikrini ortaya:
‘Üçlük’
Başlarda birkaç denediler ama anlayamadılar Herman’ı.
Çok sonra başladılar çözmeye.
1950’de ilk siyah adamı aldılar aralarına.
1967’de üçlük çizgisini çektiler NBA parkelerine.

Doğru anlaşılmak isterim; severim ben üçlüğü, Ray Allen kadar olmasa da,
sadece, beyaz adamın dramı, enteresan değil mi?

Elbette beyaz yıldızlar da var; Kevin Love gibi.
Ve melez yıldızlar; Tony Parker, Stephen Curry, Blake Griffin.
Beyaz veteranlar; Manu, Dirk, Hedo gibi.
Çok seviliyorlar.
NBA daha da çok seviyor onları.
Baş tacı ediyor.
Ne de olsa soyları tükenmek üzere…

NBA.
National Basketball Association.
Milli Basketbol İştirakı.

Bu sezon beyaz adamın sıkı sıkı takip ettiği bir isim var: Kyle Korver.
NBA’ın azılı üçlükçülerinden fakat 3 sayı haricinde sıradan bir oyuncu;
elinden geleni yapıyor, savunma falan, güzel çocuk.
Bi dakka dur bi; Kyle artık bir rekortmen.
Beyaz adam istatistikleri kurcalarken ne görse beğenir?
Kyle 100 küsür maçtır en az bir üçlük sokuyor.
Maç başına 10 sayı anca atıyor ama çocuk her maç mutlaka bir üçlük çakıyor.
Vay canına!
Bu beyaz bir rekortmen.
Sezon boyu saydık. Sonra bir maç sokamadı. Artık saymıyoruz.
Ama biliyoruz ki; gezegenin en iyi 100 basketbolcusundan 99’u siyahi olsa da, rekorlar kırmaya devam ediyor beyaz adam.

Yukarıda satırları yazalı birkaç ay oldu.
Bin türlü sorgulama arasında bir türlü yayınlayamadım.
Üstelik konu demlendikçe hararetleniyordu.
Siyahi yüzücülerin azlığı gibi ipuçlarının peşinde soluk soluğa kalıp vazgeçmiştim ki basketbol dünyasındaki bir başka beyaz adam imdadıma yetişti.
Şu anda ligde bir takımı en uzun süre çalıştıran ve o takımla bir kez daha zirvesinde bitirdiği ligin şampiyonluğu için finalde oynayan efsane koç Gregg Popovich daha fazla dayanamadı:
”Üçlüklerden nefret ediyorum. Bana göre basketbolla ilgisi yok ama bazen kullanmak zorunda kalıyoruz çünkü atamadığınızda sıkıntı yaşamaya başlıyorsunuz. Fazla üçlük attığımızda hile yapmış gibi hissediyorum.”

Hayatın yapısını kurma işi şu anda kanılardan daha çok olguların gücü altına girmiş durumda. Hem bunlar şimdiye dek hiçbir zaman hiçbir yerde kanılara temel olmamış olgular. Bu şartlar altında, gerçek edebiyat etkinliği, edebi çerçeveyle yetinebilme iddiasını atamaz ortaya – daha çok, kısırlığının alışılagelmiş bir ifadesi olur böylesi. Edebiyat etkinliği anlam taşıyacaksa, ancak yapma ile yazmanın birbirini kesin biçimde takibiyle ortaya çıkacaktır; bu etkinlik, eylem içindeki topluluklar üzerindeki etkisini, kitabın iddialı ve evrensel jestlerini bildirilerde, broşürlerde, dergi yazılarında ve makalelerde kullana kullana oluşturacaktır. Görülüyor ki, şu anın gereklerine, ona etki ederek yeterli olabilen dil sadece bu çabucak konuşabilen dildir. O dev toplumsal hayat düzeneği için görüşler, makineler için yağ neyse odur; insan bir türbinin başına geçip üstüne makine yağı boca etmez, azıcık yağ püskürtür, nerede olduğunu bildiği oyuklara ve aralıklara.
Walter Benjamin 1928
Tek Yön (YKY – Çeviren: Tevfik Turan)

Bilen bilir:
Biz Doğulular acı yemeyi çok severiz.

Diyeceksiniz ki:
‘Meksikalılar da acı yemeyi çok sever’
Haklısınız.
Zira Meksika da bir yerin doğusu.

Derler ki:
‘Bizde doğuştan böyle. Genimizde var’
Haklılar.
Genetik miras.
Evrim mekanizmasını fazla kurcalamaya gerek yok:
Bazı mirasları istesen de reddedemezsin.
Yine de kafamı kurcalayan şeyler var.

Çocukken bir pazar kahvaltısı esnasında babama,
‘Arkadaş anlamıyorum bir insan tatlı tatlı tatlı yemek varken neden sapıkca acıyı sever’ deyince,
anamla bir ağızdan çıkışmışlardı;
‘Aaaa, oğlum ayıp, denmez öyle, bizim genimizde var’
‘Bende niye yok amına koyum’
‘E ge men!!!’
‘Fıkra fıkra, aklıma bi fıkra geldi de’

Sonra çözmeye başladım.
O miras durduk yerde birikmemişti.
Biz Doğulular acıyı yaşadıkça seviyorduk:

Öğrendiğime göre her şey bir şaplakla başlamış.

Benim ilk hatırladığım komşu kızının kafamı sol lobtan yaran gazoz kapağı mermeri.

Sonra Fener Kadıköy’de penaltı kaçırdı,
ben de maçı uzatmaya götürecek serbest atışı.
İşin kötüsü,
hiç de söylendiği gibi değildi,
asla kıyaslanamıyordu;
elinden gelenlerle gelmeyenler yani,
o an hangisini yaşıyorsan,
o daha acıydı.
Som acı.
Beş faulle kenara gelirken ne düşündüğümü net hatırlıyorum:
‘Kantinciyle konuş Egemen, lahmacunlar çok az acılı.’

Sonra bir sınav esnasında yan sıradaki kızdan kalem istedik.
10 taneden birini dahi vermedi.
Saygı duyduk,
bi bok diyemedik.

Sonra kazağının kokusu yüzünden servisine yazıldığım kız haftasında İstanbul’a taşındı iyi mi?
Her gün servisten inip eve birkaç kilometre yürürken biraz daha sevdim acıyı.
Hiç itiraz etmedim.
Birkaç sene sonra duydum ki nişanlanmış, lavuk başını kapamış kızın.
Çok merak ettim:
Hiç itiraz etti mi?

Sonra Rıdvan düştü, kalkmak bilmedi arkadaş.
Sonra Dolar şaha kalktı, daha da düşmez zaten.
Bir de okul çıkışı kız arkadaşımın yanında 6 kişi küstürünce beni:
O ay pul bibere dadandık.

Meğer aşk acısından acısı; acı aşkıymış.
Hem de daha yeni alevleniyormuş.
Düşünsene,
şu şey,
ne denir ki ona?
Hani şu,
o işte;
Ankara Belediye Başkanı oldu.
Ne dicez canım.
‘Kabus bu, bitince geçer’ dedik.
Ben bir ara belki rüyaya döner mi diye sevmeye bile çalıştım.
Ne gülüyon la!

Sonra tavşan balkondan atladı.

Sonra da o allahın belası trafik kazası.

‘Anne neden eve cin biber almıyoruz?’
‘Alırım oğluma ben neden almıcakmışım?’

Ardından aklımıza geldi:
‘Biz hiç aldatıldık mı acaba?’
E o kafayla aldattık tabii.
Üstelik hepsi gerçekmiş,
öylece çıkınca ortaya,
başladık gece acıkınca pullu cinli tost yapmalara.

Sonra üniversite;
romanlar ve filmler, aşklar ve savaşlar, gerçekler ve yalanlar.
Biliyorsun:
120 milyar kişilik bir çetenin milyonlarca yıllık serüveni.
Suç ortaklığımızın kısa tarihi.

‘Ona ekmek arası pul biber deme bence foo,
daha çok pul biber arası ekmek o’

‘O diil de, biber gazı faranjite iyi geliyo’

‘Saçmalama!’

‘Habanero diye bir Meksika biberi varmış, yedin mi?’

‘Ah foo!’

Ve bir Cuma sabahı o kaçınılmaz sürprizle uyandım:
Mikroplar, bakteriler, virüsler midemi ablukaya almıştı.
Akyuvarların, alyuvarların tüm ulaşım yolları kapatılmıştı.
Bağırsaklarım pasif direniyordu.
Orantısız güç kullanıldığı namelerimden belliydi.

Acıyı unutmak için başka bir şey düşünmeye çalıştım:
Devrim?
Yoksa sırası gelmiş miydi?
Yoksa sırası gelir miydi?
İnsan kendi vücudunda devrim yapabilir miydi?
Orta parmağımı dilliğe atasam,
kalbimi beyin olmak için adaylığını koymaya ikna edebilir miydim?
Vah vah vah!
Şu zavallı hafızam!

‘Aaaah!’

İş başa düşmüştü.
Bir an önce hastaneye gidip kendimi kurtarmalıydım.
Evden bağıra çağıra çıktım.
Nasıl vardım hatırlamıyorum.
O gücü nerden bulmuştum?
Yolu nerden biliyordum?
Bu özgüven de neyin nesiydi şimdi?

Doktoru gördüğüm an bayıldım.
Ayıldığımda oda kalabalıktı.
Herkes arasında fısır fısır bir şeyler konuşuyordu.
Gözlerim annemi babamı arıyor,
bulamıyordu.

‘Uyandım’ dedim.

Birden sustular.
Cehennem yolunda cennet manzarası görmüş bir ifadeyle beni izlemeye koyuldular.

Doktor aksak ritimle konuşmaya başladı, sesini bir açıyor bir kısıyordu:

‘Egemen, dünyanın önde gelen uzmanları aramızda. Karar verdik ki; bu bir mucize. 200 milyarda bir görülen bir hastalık’
‘Ben bugüne kadar toplam 120 milyar insan doğdu diye biliyorum’
‘Haklısın, zaten biz de hiç beklemiyorduk’
‘Allah Allaah’
‘Vallahi bak’
‘Peki ne yapacağız?’
‘Neyi ne yapacagız?’
‘Mucizeyi, yani hastalığı işte, var mı bir çözümü doktor?’
‘Haaaa, ooo, oo, geçti canım o’
‘Nasıl geçti, ilaç mı verdiniz?’
‘Yook, yok, yk, sen fark ettiğin an geçti, bu hastalığın ilacı fark etmek zaten, anlaşılınca hemen geçiyor’
‘Anlıyorum’
‘Şükürler olsun!’
‘Amin’
‘Ancak ne olur ne olmaz, siz yine de fırsat buldukça geziye çıkmayı ihmal etmeyin Egemen Bey’

Tamamen bilinçdışımın kontrolüne bıraktığım bir alışkanlık. Ruhumun conatus ritüeli. Cehaletten sindiğim, insanoğlundan tiksindiğim an ayaklarım beni en yakın kütüphaneye yönlendiriyor. Bazen saatler almıyor, bazen aylar sürüyor. İşte öyle bir gün. Salı. Yağmur da peşimde. Sağanak nokta atışları yapıyor. Kütüphanenin kapısı, kahvemin son yudumunun sırtında sigaramın son fırtı. İçeri fırlatıyorum kendimi. Kaldırıyorum kafamı:
Dankkkkkk!!!! Bammmmmm!!!! Pattttttttt!!!! Zızızızızızızzızızı!!!!!!
Karşımda bir peri. Kulağında bir kulaklık. Önünde bir kitap. Hafif hafif sallıyor kafasını. Aylak Kadın. Ay pardon, anla işte. Hatırlamaya çalışarak yaklaşıyorum adım adım. Bilinçsizce. Dokunuyorum. Kaldırıyor kafasını. Çıkartıyor kulaklıkları. Tebessümünün sıcaklığıyla eriyip dökülüyor sözcükler:
“Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaydaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kim zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine; sanatına. Çocuklarına tutunanlar vardır. Herkes kendi tutmağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. Gülünçlüğünü fark etmez. Kağızman köylerinden birinde bir çift öküzüne tutunan bir adam tanıdım. Öküzleri besiliydi , pırıl pırıldı. Herkesin, “- Veli ağanın öküzleri gibi öküz, yoktur, ” demesini isterdi. Daha gülünçleri de vardır. Ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi! Bir kadın. Birbirimize yeteceğimizi, benimle birlik düşünen, duyan, seven bir kadın!”
Gözleri doluyor. Sizin saatinize göre bir saniye içinde kulaklıkları bana uzatıyor. Gözlerim doluyor. Başlıyorum dinlemeye;

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Ufak tefek, simsiyah bir çocuk vardı.
25 yaşındayken en az 25 yerinden vurularak öldürüldü.
25 yıldan fazla yaşadığından kimsenin şüphesi olmadı.
Derler ki, Malcolm X 25 yaşında ölseydi, onu dolandırıcı ve hırsız olarak tanıyabilirdik. Martin Luther King 25 yaşında ölse, sıradan bir din adamı.
New York’ta, Harlem’de fakir bir aileye doğdu. Daha doğmadan evi olan hapishaneye sık ziyaretleri kimseyi şaşırtmadı. Amerika’nın dört bir köşesindeki hapishanelerde bildirgelerinin okunmasına da pek aldırış etmemek gerek. Her şey Kara Panter Partisi’nin liderlerinden olan anne babasının verdiği tuvalete kapatma cezasında bir süre sonra yapacak daha iyi bir şey bulamayarak dergi okumaya başlamasından belliydi zaten. Bir gün yakın bir arkadaşı silahla oynarken kendini öldürünce bir şeyler anlatmaya başladı. Kendinden öncekilere benzemiyordu. İşin daha kötü tarafı, ondan sonrakiler de bir türlü benzeyemediler ona. Önce başkana yazdığı mektubu haykırmaya başladı mikrofondan. 12 yaşındaki Brenda’nın çöpe atarsa kurtulabileceğini sandığı bebeğinden bahsetti sonra. Değişim dedi. Bayanlar baylar baksanıza Orta Doğu’da neler oluyor dedi.
19 yaşında başladığı 6 yıllık profesyonel müzik hayatında ürettiklerinden oluşan albümler Türkiye’nin nüfusundan fazla sattı. Filmlerde oynadı. Sözleri vücutlara dövme olmaya başladı. Arkadaşı ya da düşmanı olmak şöhretin en garantili bedeliydi.
Şimdi burada olsa şöyle derdi:
Neden yaşamak için savaşıyorum, sadece savaşmak için yaşıyorsam.
Neden görmeye çalışıyorum, görünürde bir şey yokken.
Neden vermeye çabalıyorum, kimse bana bir çaba vermezken.
Neden yaşamak için ölüyorum, sadece ölmek için yaşıyorsam.

Adını efsanevi İnka şefinden, soyadını şükretmekten alıyordu.
Tupac Amaru Shakur.
Müzisyen, şair, aktör, aktivist. Yeni nesil halk ozanı. Organik bir entelektüel.

Betondan biten bir gül.

Işık hızında yaşadı, ışık hızında öldü.
Sesini hala duyabilmemiz işte bu yüzden…

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Dün gece olan oldu ve Adıyaman’da karar kıldım
sanki kırmızı!

Ama bak neden?
‘Bir dede var’ dediler
‘Sana beş
bilemedin on dakka bakıyor’ dediler
‘O iş tamam!’ dediler
Dedim
‘Hadi!

Otobüste Murat Menteş’in yayınlanmamış romanını okurken uyukalmışım
Psikolojiyi kestss!!!

Yaklaşık birkaç edebiyat yüzyılı sonra acı bir pren sesiyle uyandım
Emindim
Kesinlikle bir pren sesiydi bu
Yanlış anlayın!
Bendeniz daha önce de pren sesi görmüştüm
Şey!
Duymuştum!
Koklamıştım!
Dokunmuştum!
Tatmıştım!

Ama bu işte bir düzlük vardı

Yanıtıyla ilgilendiğim tek soru şuydu:

Acaba bu pren sesi
kimin pren sesiydi?

Soru her yerinden su al dı:

Yoksa bu pren sesi
benim pren sesim miydi?

Sorunun işaretinin kancasının noktası konmadan telefona sarıldım
Bir süre öylece uyuyakalmışız

Uyanınca ilk iş ses tanrısını cebinden arayıp haykırdım:
‘VEYasin!
Bana pren sesimi bul!!’
Allah razı olsun ki Tanrı pren sesimi buldu!
Yazıya ekledim ama her türlü iddiaya varım:
Bir tek ben duyabilirim!?!

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.


Not: Yazıdakı boşluklarıma da aldırmayın, birkaç prens esi verdim.
Prensesim dolduracak.

Yukari Asagi