.

Yazarın arşivi

Hurşit Seçkin vedalardan hoşlanmadığını söyleyerek bu sorumluluğu daha başından reddetti. Bir Bilene Soralım ekibi de sağa sola danışıp durduğu için ne diyeceğine bir türlü karar veremedi.

Sonuçta sizinle vedalaşmak görevi bana düştü.

Burada iyi vakit geçirdim. Ama biliyorum ki vakit tamamdır. Şairin de dediği gibi, “dünyanın bir yazı bir kışı vardır, her yolun bir sonu bir başı vardır.”

Bugün itibarıyla Afili Filintalar’dan ayrılıyorum. Huzurunuzda bütün Afili arkadaşlarıma buradan selam yollarken, arada bir çıkan çatlak sesime tahammül ettiğiniz için hepinize teşekkür ederim.

Hoşçakalın.

N.Ç. davasında alınan karar üzerine, çocuk istismarı konusunu İrlandalı hiciv ustası Jonathan Swift’e sorduk. 1729’da “Yoksul İrlandalı Çocukların Ailelerine Yük Olmalarını Engellemek ve Onları Topluma Kazandırmak İçin Alçakgönüllü bir Öneri” adıyla yayınladığı deneme ile tüm zamanların en önemli siyasi taşlamalarından birinin altına imza atan Swift, bu konuda da “alçakgönüllü bir öneri”de bulunabileceğini söyledi ve aşağıdaki mektubu yolladı.

Yetkili makamın dikkatine…

Saygıdeğer Baylar,

Çocuk istismarının ülkenizde ciddi bir mesele olduğu haberinin buralara kadar ulaştığını bildirmekten üzüntü duyuyorum. İşittiğime göre, topraklarınızda nice yoksul ve sahipsiz çocuk taciz, tecavüz ve şiddete maruz kalmaktadır. Bu çocuklar arasından palazlanıp genç kadınlar haline gelebilenler tecavüzcüleriyle evlenmeye zorlanmaktadırlar. Bunların da her sene binlercesi dövülüp işkence görmekte, yüzlercesi birer av hayvanı gibi kovalanıp taciz edilmekte, kaçmayı başaranlar da tutulup cellatlarına teslim edilmektedirler.

Fakat öyle anlaşılıyor ki, bu tip vakaların mahkeme tarafından hükme bağlanması uzun zaman almakta, bu durum mütevazi bir bütçesi olduğu bilinen devletinizi madden ve manen sıkıntıya sokmaktadır. Dolayısıyla, böyle masraflı ve üzücü süreçlere meydan vermemek için kimi önlemler alınması elzemdir.

Belli ki, başta kimi kamu görevlileri olmak üzere, her yaştan azgın erkek, ellerini küçük kızların bedenlerinden uzak tutamamaktadır. Ve yine öyle görünmektedir ki, bu tip vakalarda, diyelim ki, bütün bir kasabanın ileri gelenlerini aynı anda hapse tıkmak mümkün olmamaktadır. Yoksa işleyiş duracak, sistem kesintiye uğrayacaktır.

Oysa sistemin bekası her şeyden mühimdir. Bu nedenle, kamu görevlilerinin anonim kalması büyük önem taşımaktadır. O zaman, öncelikle onların rahatını ve güvenliğini sağlamak üzere, başta yetiştirme yurtları olmak üzere yoksul ve sahipsiz çocukların tutulduğu yerlerin ismini “kesimhane” olarak değiştirmek ve işleyişi ona göre düzenlemek kaçınılmaz görünmektedir. Hatta kimi kurumların hala “yetimhane” ismini kullandığı düşünülürse, tabelayı toptan yenilemek yerine “hane” sözcüğü sabit kalmak üzere küçük bir düzeltme yapıldığında, mesele ucuz tarafından çözülmüş olacaktır.

Başında bu isim rahatsızlık yaratabilir. Ancak kurum içinde gerçekleşen eylemlerin niteliği göz önüne alındığında, bunun yerinde bir tanım olduğu eninde sonunda anlaşılacaktır. Bu kurumlarda çocukların etinden, sütünden, en masum hayallerinden son zerresine kadar faydalanıldığı unutulmamalıdır. Ayrıca büyüyüp serpilmeyi başarsalar bile bu kızların, kocalarının elinde cinayete kurban gidecekleri ya da en iyi ihtimalle sakat kalıp memleketin sağlık hizmetlerini meşgul edecekleri hesaba katılmalı, kesimhanede hizmet vererek kısa ömürlerini bu şekilde tamamlamalarının daha makul bir çözüm olduğu kendilerine de anlatılmalıdır.

Kesimhanede sistem karmaşık değildir. Her şeyin basit ve anlaşılır olmasının pedagojik açıdan büyük önemi vardır. Çocuklar belli yaş gruplarına ayrılır ve kesim gününe kadar iyice beslenip semirtilerek hizmete uygun hale getirilirler. Yaşı hizmet veremeyecek kadar ilerlemiş olanlar, kesimhanenin ilgili bölümünde steril bir şekilde ve usulünce kurban edilir. Erkeklerle konuşmak ya da sağa sola bakmak gibi sudan sebeplerle sokaklarda hijyenik olmayan koşullarda infaz edilen kızların durumu düşünülürse, bu yöntemin çok daha medeni ve temiz olduğu açıktır.

Kesimhaneler, kontrolsüz tecavüz ve cinayetlerin önünü alarak hepsini devletin çatısı altında toplayacak ve tedirgin kamu görevlileri başta olmak üzere şeytana uymuş bütün erkeklere güvenli bir alternatif sunacaktır.

Böylece hem olası mahkeme masraflarından tasarruf edilecek, hem kamu sektörünün en azından bir kolunda iş verimliliği sağlanacak, hem de yiyip içip devletin parasını tüketmekten başka bir işe yaramayan öksüz ve yetim çocuklar için bir istihdam sahası açılacaktır.

Neticede hem toplum olarak refahınız artacak, hem de bu tarz davaların kamuoyunda huzursuzluk yaratmasının önü alınmış olacaktır.

En derin saygılarımla,

Jonathan Swift (Merhum)

Mücadele

İnatçı tabiyatım nedeniyle kimi zaman eleştiriye maruz kalırım. Hepsi haksız tabii. Olacak o kadar. Neticede hayat mücadeleden ibarettir.

Ben de mücadeleci biri sayılırım. Mesela idrarımda kan görsem (böyle bir şey yok, ama diyelim ki gördüm), bir hafta tuvalete uğramayabilirim. İrade böyle zamanlar için lazım. Onun yetmediği yerde, başka çareler de düşünebilir insan.

Karanlıkta işemenin de kendine has bir romantizmi, bir gizemi varmış nitekim. Yani olabilir. Kimbilir? Fikir yürütüyoruz burada.

Uzun lafın kısası, belaya biraz zaman tanımak gerekir. Bakarsın fikrini değiştirir. Bakarsın çeker gider. Hemen telaş etmenin, ortalığı velveleye vermenin alemi yok.

Kadınlar der ki, erkekler kaygısızdır. Yalan. Benim cinsim savaşçıdır. Hemen teslim olmayı kendine yediremez. Kadınların anlamadığı budur.

Sadece bu olsa neyse…

Saygıyla, hürmetle, prostatla sizin,

Hurşit Seçkin

Radikal’in geçtiğimiz günlerde yaptığı habere göre, Şavkar Altınel Notos’a verdiği bir söyleşide ‘Tutunamayanlar’ı “sığ ve yapay” bulduğunu ve bir romancı olarak Oğuz Atay’ı sevmeyi başaramadığı için rahatsızlık duyduğunu söylemiş. Altınel’in, “Türkiye’de onca insanın başucu kitabı olan bir roman neden benim için neredeyse itici? Atay adını duyduğumda bende okur, hatta insan olarak eksiklik olabileceği kuşkusuna kapılmadan edemiyorum,” demesi bizi hem duygulandırdı hem de endişelendirdi. Edebiyat camiasından ve halktan kimselerle konuştuk ve Altınel’in kendisini yalnız hissetmesi için bir gerekçe olmadığı kanaatine vardık. Buyrun:

Modernist: Dostoyevski gibi yazamıyor. Nerede o derinlik, o hikayecilik, o meseleler?

Postmodernist: Dostoyevski gibi yazıyor. Modası geçti.

Realist: Bunlar gerçekten olmuş mu? Bir yamuk olmasın.

Elitist : Pardon, kim dediniz? Ben pek Türkçe okumuyorum da.

Doğulu eleştirmen: Batılı yazarı taklit ediyor. Özgün değil.

Batılı eleştirmen: Çok karmaşık. Düzgün değil.

Eni Batü: Nabokov’dan çaldı.

Fredric Jameson: Üçüncü Dünya kişisel olanı anlatamaz. Toplumsaldır. Atay olsa olsa ulusalcılık eleştirisi yapmaktadır.

Ulusalcı: Arap harfleriyle nah yazardı o tuğla gibi kitabı!

Feminist: Yok canım, bildiğin kadın düşmanı bu! Bir tane doğru dürüst kadın karakter gösterin, pabuçlarımı yiyeceğim.

Eni Batü: Onu da Nabokov’dan çaldı. Hazır kadın düşmanlığı.

Karl Marx: İşçiler, sokaklar, mücadelemiz nerede?

Emile Zola: O değil de tarlalar, samanlıklar, madenciler nerede?

Henry Miller: Samanlık dediniz de, yatak sahnelerinde iş yokmuş, öyle diyorlar.

Michel Zevaco: Yatağı bırak, aksiyon yok. Düşün düşün boktur işin. Güzel hancı, şarap getir! İçim kurudu.

Dindar: Votka rakı ve şarap! Her türlü müsibet var. Pavyondan çıkıyoruz derken, adam bizi tutup kerhaneye soktu. La havle ve la kuvvet!

Muhafazakar: Halkı evlilikten soğutuyor.

Asker: Bir albay mı varmış neymiş? Endişe verici. Kapsamlı operasyon düzenleyeceğiz.

Milliyetçi: Türk örf ve adetlerine uygun bölümler olduğunu duydum. Doğru mu?

Memur: Ben bilmem. Bizim oğlana sorun, kitap elinden düşmüyor. Kapat ışıkları artık evladım, cereyan boşa gitmesin.

İşçi: Her gece yatağa taş gibi düşüyorum. Dizisi çekilince seyrederim.

Öğrenci: Özeti var mı bunun? İnternette falan?

Eni Batü: Ben çıkardım. Özeti yani. Ama Nabokov’dan.


Gözlük

Riyakar okur, bakıyorum ne arıyor ne soruyorsun. Duydum ki unutmuşsun gözlerimin rengini. Biraz daha görmesem ben de unuturdum belki. Ama inadı bırakıp doktora gittim.

Göz doktorlarını sevmiyorum. Çok soru soruyorlar. Cevap veremeyince kaşıntılar basıyor. Alt sıradaki o yuvarlak harfler nedir mesela? Aslına bakarsanız, kimin umrunda! Ama soruyor adam işte. Hem beyaz gömleği de var. Sıkıyorsa cevap verme. Ben de biraz G, biraz O, geri kalanlara da C deyip işin içinden çıktım. İstatistik böyle zamanlar içindir nitekim. Giderayak portmantodaki ceketle tokalaşmaya kalkmasaydım iyiydi. Uzun lafın kısası, doktor gözlüğü elime verdi. Hani faşizm kara gömlek giyerdi? Ya da belki kahverengi? Hepsi hikaye.

Neyse, gözlük sandığım kadar kötü çıkmadı. Hayatı bambaşka bir ışık altında görüyorum. Portmantolarla sıcak bakmıyorum mesela. Hele bu son olaydan sonra. Kahvede uzun süredir hararetle bakıştığım sarışın şahsın bıyıklı ve pazulu olduğu da gözümden kaçmadı. Daha önce nasıl farketmemişim, hayret! Aynaya baktım, saç beyaz olmuş. Merak ediyorsan, sevgili okur, gözlerim de elâ imiş. Gönül isterdi ki, daha şahsiyetli bir renk olsun. Bununla kalsa iyi, göz kenarlarında kaz ayağı fil şeyi, ne ararsan var. Hiç lüzum yoktu. Kahrolsun optik, kahrolsun beyaz gömlekli oligarşi! Simgesi yılan olan şeyden adama hayır gelir mi? Hiç.

Fakat yeniden okuyup yazabilmek, azizim, işte bu dünyaya değer.

Demem o ki, riyakar okur – benzerim – güzel kardeşim, bunu saymıyorum. Şu gözlüğe bir alışayım, yine geleceğim.

Dört gözle sizin,

Hurşit Seçkin

Çocukluğumun en müthiş şeylerinden biri turnusol kağıdıydı. Daha kendisini görmemişken fikriyle büyülendiğimi hatırlıyorum. Sihir gibi geliyordu bana. Öyle olmadığını öğrendikten sonra bile.

Büyüdükçe hayatta çok az şeyin onun kadar kesin netice verebileceğini öğrendim. Çoğu kez acı tecrübelerle. Anladım ki, aklarla karaları ayırdetmek her zaman o kadar kolay değildir.

Yine de turnusol kağıdına saygım sonsuzdur. Öyle anlar gelir ki, onun asitlerle bazların ayrılığına dayalı basit gerçeğine geri dönersiniz. Her şey berraklaşır, zihniniz pırıl pırıl olur.

Hatip Dicle’nin milletvekilliğinin düşürülmesi de işte bu anlardan biridir. Mesele ortadadır: halkın seçtiği vekili alıp yerine kendinizinkini koyamazsınız. Siyasi eğiliminiz, inancınız, dünya görüşünüz ne olursa olsun, böyle bir ayak oyununa rıza gösteriyorsanız bir daha ağzınızla kuş tutsanız olmaz. Bundan sonra istediğiniz kadar hak hukuk lafı edin, hiç birinin hükmü kalmaz.

Tarihin turnusol anları, affetmez böyle durumları. Hemen söyler, asit misiniz baz mı? Yoksa bildiğin madrabaz mı?

William S. Burroughs’un Yumuşak Makine‘si memleketimizin örf ve adetlerine uymadığı için İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturmaya uğratıldıktan sonra, Chuck Palahniuk’un Ölüm Pornosu adlı romanının çevirmeni Funda Uncu Irklı da merkeze götürülünce dünya yazarları arasında panik çıktı. Afili muhabirimiz, Milli Eğitim Bakanlığı’nın okullara önerdiği 100 Büyük Eser arasında kitabı olan yazarlara bu konuda ne yapacaklarını sordu.

Afili: Sizce Türk Milletinin milli, ahlaki, insani, maddi ve manevi kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren kitaplar yazdınız mı?

Dostoyevski: Valla, elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz. “Türk Örf ve Adetlerine Göre Yazım Kılavuzu” diye bir şey verdiler. Hepimiz toplandık uğraşıyoruz. Herkes elindeki metinleri yeniden yazıyor. Benim romanlar uzun biliyorsunuz. Kabir azabı gibi bir şey.

Nabokov: Ya ne azabı olacaktı? Burayı ne zannediyorsunuz? St Petersburg mu?

Dostoyevski: St Petersburg da koskoca bir kabristan sayılır.

Nabokov: Hep böyle büyük büyük laflar. Bir melodram, bir kasvet, bir bi şey… Nesini beğenirler hiç anlamam!

Dostoyevski: (Afili’ye) Yukarıdan Rusları çağırıyorlar deyince, bu da yanımda geldi kusura bakmayın. Tam Rus bile sayılmaz ama neyse… (Nabokov’a döner) Bayım, Milli Eğitim Bakanlığı sizin eserlerinizi de gençlere tavsiye etmiş midir acaba? Sormak isterim.

Nabokov: Henüz değil. Ama yarın ne olacağı belli mi olur? Onun için ben şimdiden oturdum Lolita’yı düzeltiyorum.

Dostoyevski: Boşuna yorulmasaydınız.

Nabokov: Hııı…

Dostoyevski: Bak dinliyor mu beni? “Hafif” bir kitap olacak, diyorum.

Nabokov: Kıskanç. Kalın kitaplar yazmakla iş bitseydi!

Dostoyevski: Zararı da olmaz herhalde, değil mi? Mesela şu şu kalabalık yemek sahnesini de olduğu gibi çıkaralım. Şarabın yerine de çay koyduk mu, tamamdır. Bak, bayağı edepli oldu!

Nabokov: Senin romanları listeye semaver yüzünden koymuşlar diye duydum. Çay içmek Türk örf ve adetlerine uyuyormuş. Japonları da kapıda pabuçlarını çıkarıyorlar diye koymuşlar. Bunu da kim düşündüyse artık! Mişima’yı okumamış belli ki. Daha çok işleri var çooook…

Afili: Konuya dönmek gerekirse, hangi romanlarınızı yeniden yazmayı düşündünüz?

Dostoyevski: Kimini hale yola sokmak çok zor. Raskolnikof’u biraz daha terbiyeli efendi biri haline getirmeye çalıştım ama zaman alıyor doğrusu. Stavrogin de pek “ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan” bir karakter sayılmaz. Ama Budala’dan umutluyum. Bir iki sahneyi düzeltsek olacak gibi duruyor. Final sahnesinde Nastasya Filipovna’nın memeleri görünüyor muydu onu hatırlayamıyorum yalnız.

Nabokov: Görünüyordu.

Dostoyevski: Başka bir şey sorsam bilmez. Aklı fikri böyle şeylerde!

Nabokov: Keşke sadece final sahnesinde olsa. Neyse, nasıl olsa onun da çaresini bulursun sen. Memeleri çıkar yerine çay bahçesi falan koy. Türkiye’de çok popülermiş.

Afili: Kaş göz koysanız da olur. Türkan Şoray Kanunları diyoruz biz.

Dostoyevski: O tamam da, fizik kanunlarını ne yapacağız. Ben onu düşünüyorum. Türk örf ve adetlerine uyuyorlar mı acaba?

Afili: Sizin de işiniz zor be abi! Ben tutmayayım. Zaten daha – pardon – Fransızlarla görüşeceğim.

Nabokov: Fransızlar mı? Onlardan listeye giren olmuş mu? Oh la-la!

Afili: Oha la! diyoruz biz.

Dostoyevski: Bu Rus değil dedim size, inanmadınız. Bak nasıl ağzını burnunu yamultarak konuşuyor?

Nabokov: Bakarsın beni İngilizler arasından koyarlar listeye. Umutluyum ben.

Afili: Estağfurullah.

Nabokov: Pardon?

Afili: Hayır. Pardon Fransızlar. Estağfurullah İngilizler. Yazım kılavuzunu çalışmamışsınız. Teamül belli: afedersiniz Rumlar, mini mini Japonlar, calışkandır Almanlar.

Nabokov ve Dostoyevski: Ruslar?

Afili: Moskova’ya.

Dostoyevski: Bana makul göründü, bilmiyorum. Sen ne dersin? Aaa, nereye gitti ki bu? Vladimir? Vovochka? Vovo…


Bir öğretmene kıyınca tek bir kişinin canını almış olmazsınız. Yetiştirdiği çocuklara, dokunduğu hayatlara, etkilediği insanlara da kast etmiş sayılırsınız. Onun için bir öğretmeni öldürmek bir halkı topyekun katletmeye benzer, beyler! İsmini nasıl hatırlamazsınız?

1. Siz ve sevdikleriniz öldükten sonra insan ırkının korunması gerektiğine gerçekten inanıyor musunuz?
2. Kısaca sebeplerinizi sıralayın.
3. Çocuklarınızın kaçını isteyerek dünyaya getirmediniz?
4. Kiminle hiç tanışmamış olsaydınız çok daha iyi olurdu?
5. Bir başkasına haksızlık ettiğinizin farkında mısınız (karşınızdaki kişinin bunu bilmesi gerekmiyor)? Eğer öyleyse, bu kendinizden – ya da diğer kişiden – nefret etmenize yol açıyor mu?
6. Mükemmel bir hafızanız olsun ister miydiniz?
7. Hastalık, kaza vs. neticesi ölmesi sizi umutla dolduracak bir politikacının ismini veriniz. Yoksa hepsinin yeri doldurulamayacak kadar önemli olduğunu mu düşünüyorsunuz?
8. Şu anda hayatta olmayan hangi kişi ya da kişileri yeniden görmek isterdiniz?
9. Hangilerini görmek istemezdiniz?
10. Başka bir ulus (ya da medeniyetin) bir parçası olmayı tercih eder miydiniz? Öyleyse hangisi?
11. Hangi yaşa kadar yaşamak istiyorsunuz?
12. Dünyayı inandığınız şekilde düzeltmek için yeterince gücünüz olsaydı, çoğunluğun arzusuna karşı kendi bildiğiniz gibi davranır mıydınız? (Evet ya da Hayır)
13. Madem doğruyu bildiğinize inanıyorsunuz, o zaman neden ona göre davranmıyorsunuz?
14. Sizce hangisinden nefret etmek daha kolay? Bir gruptan mı, yoksa bir bireyden mi? Ya siz, bireysel olarak mı nefret ediyorsunuz, yoksa bir grubun parçası olarak mı?
15. Zamanla bilgelik kazanabileceğinize inanmaktan ne zaman vazgeçtiniz – ya da hala buna inanıyor musunuz? Yaşınızı belirtin.
16. Kendinizi eleştirebileceğinize inancınız tam mı?
17. Sizce başkaları sizde nelerden hoşlanmıyor? Peki ya siz kendinizde neleri sevmiyorsunuz? Eğer bunlar aynı şeyler değilse, hangisini gözardı etmek size daha kolay geliyor?
18. Hiç doğmamış olabileceğiniz fikrini (eğer bu aklınıza geliyorsa tabii) rahatsız edici buluyor musunuz?
19. Ölmüş birini düşündüğünüzde, onun sizinle konuşmasını mı tercih edersiniz, yoksa daha çok sizin söylecekleriniz mi olur?
20. Herhangi birini seviyor musunuz?
21. Nereden biliyorsunuz?
22. Varsayalım ki şu ana kadar hiç kimseyi öldürmediniz. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?
23. Mutlu olmak için neye ihtiyacınız var?
24. Ne için şükran duyuyorsunuz?
25. Hangisini tercih ederdiniz: ölmeyi mi yoksa sağlıklı bir hayvan olarak yaşamaya devam etmeyi mi? Hangi hayvan?

Max Frisch (1961-1971 Not Defteri’nden)

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, Beat Kuşağı akımının öncülerinden William S. Burroughs’un “Yumuşak Makine” adlı kitabı için “Türk toplumunun ahlak anlayışına” uymadığı gerekçesiyle soruşturma açtı. Kısaca söylemek gerekirse şöyle bir şey: romanda asıl ağırlık cinselliğe yöneltilmiş olduğu için “kitabın toplumun ahlak yapısıyla bağdaşmadığı ve halkın ar ve haya duygularını incittiği, genel ahlaka aykırı olduğu müşahede edilmeli” imiş.

Raporu hazırlayanlar özellikle Burroughs’un kullandığı “argo ve amiyane tabirler”e kafayı takmış gibi görünüyorlar.

Valla, bu çok hassas bir mesele tabi. Şairlerin yazarların ettiği laflara pek de karışmamak lazım. Misal “fuck” lafını çıkarırsan, Beat Kuşağı’nı bırak koskoca Amerikan edebiyatının yarısı çöpe gidebilir. Hem de iyi yarısı.

Onur Ünlü geçen hafta “pompa” temalı bir şey yazdı. Yazıyı bir gördüm bir kaybettim. İnternet yasağı hakkındaydı. Haklı bir yazıydı. Hem de komik. Onur’un genellikle olduğu gibi.

Şimdi bu berbat bir laftır. Pompa yani. Sevmem hazzetmem. Ağzıma da yakışmaz zaten. Ben yazsam sırıtır. Ama Onur Ünlü öyle mi? Adam bildiğin şair. Onun ehliyeti var. İstediği lafı kullanır. Canının çektiğini yazar.

William Burroughs da öyle.

Bütün mesele de bu değil mi zaten? Şairin ehliyetini elinden almamak yani.

O zaman neymiş efendim? Şiirsiz bir dünya istemiyorsanız pompaya razı olacaksınız.

5 sayfa12345»Yukari Asagi