.

Yazarın arşivi

Antalya’da açık alanda denize karşı bira içen iki arkadaşa, kanlarında 0.50 promilden daha düşük miktarda alkol çıkmasına rağmen 75’er lira ‘sarhoşluk’ cezası kesilmesi üzerine, bu muhalefetli meseleye bir açıklık getirmesi için Ernest Hemingway’i aradık. Ünlü yazarı sabaha karşı Küba’da en çok sevdiği bar olan “La Floridita”da bulduk. Havana’nın tatlı rüzgarlarına karşı sorularımızı sıraladık.

Afili: Ne içiyorsunuz?

Hemingway: Daiquiri.

Afili: O nedir?

Hemingway: Rum… biraz da limon…

Afili: Konuşmayı pek sevmiyorsunuz galiba.

Hemingway: İçmeyi seviyorum… -rum… biraz da limon…

Afili: Anlıyorum… -rum… -rum… Aman, ne diyorum ben ya? Neyse biz size şunu sormaya gelmiştik: Açık havada içki içmenin ne tür sakıncaları olabilir?

Hemingway: İçki değil de sigara…

Afili: Nasıl yani?

Heminway: Gece açık havada sigara içeyim derken kibriti çaktığın gibi, hop düşmanın salladığı el bombası kucağında…

Afili: Eee, sonra…

Hemingway: Sonrası ne olacak? Takım taklavata eyvallah… Biraz uzun oldu yav! Daha kısa bir isim bulmak lazım.

Afili: Silahlara Veda?

Hemingway: Hay aklınla bin yaşa! Süper oldu bu. İçelim.

Afili: Hayır, içmeyelim. Yasak varmış öyle diyorlar. Ayrıca saat kaç olmuş bakın! Neredeyse sabah olacak?

Hemingway: Takma sen! İçelim. Her karanlık gecenin ucunda… Yok, bu olmadı… Gökler de aydınlanır… Bu da tam değil gibi…. Şuna ne dersin: Bu da geçer yahu?

Afili: Güneş de Doğar?

Hemingway: Hah, bu iyi bak. Akılda kalıcı. İçelim.

Afili: Gün doğmadan, diyorum Ernest abi, şu soruya bir cevap versek. Bak hava falan iyi, okyanusa karşı demleniyoruz ama işim gücüm var benim. Daha o kadar yol gidip memlekete dönecem abi ya?

Hemingway: Boşver, yarın gidersin. Yarına kim öle kim kala! Ne malum ziller kimin için çalıyor?

Afili: Çanlar, abi… Çanlar Kimin İçin Çalıyor.

Hemingway: Her ne boksa? Önemli olan fikri şeetmek…

Afili: Anladım, abi. Ben kalkayım izninle.

Hemingway: Yoooo, katiyen olmaz. Bernardo oğlum, iki daiquri daha! İçkileri de aşağı getir bi zahmet. Biz sahile iniyoruz. İhtiyar adam ve keriz. Şu alkol meselesini konuşacaz.

Eşcinsel olduğu ortaya çıktıktan sonra Türkiye Futbol Federasyonu tarafından “performans yetersizliği” bahanesiyle görevden alınan İbrahim Dinçdağ’ın meselesini, konuyla yakından ilgili Yunan filozofu Platon’a danıştık. Aşağıda bu görüşmenin bir bölümünü bulacaksınız:

Afili: Sizin için şöyle böyle diyorlar, doğru mu?

Platon: Şöyle mi, böyle mi? Çok farkeder, biliyorsunuz.

Afili: Öyle mi?

Platon: Bir de öyle mi diyorlar? O zaman karar vermelisiniz: Şöyle mi, böyle mi, yoksa öyle mi?

Afili: Üç ihtimal var yani?

Platon: Aslına bakarsanız, ben ‘iki’den yanayım. Üç saçma bir sayı. Bana Aristo’yu hatırlatıyor. Bunca yıllık öğretmenim, bu kadar inatçısını görmedim! Bir “üçüncü adam argümanı” tutturmuş gidiyor.

Afili: Üç adam mı? Ben iki biliyordum. Varsayalım ki, iki erkek birlikte…

Platon: Yok yok, iyi okumamışsınız. Bu Aristo denen sersem diyor ki, iki adam varsa ortada mutlaka üçüncüsü de olacaktır. Bütün Gymnasium birbirine girdi diyorum, siz ne diyorsunuz?

Afili: Girer tabii. Üç adam kuytularda… Tövbe tövbe…

Platon: Sadece üçle kalsa neyse, bu Aristo diyor ki, üçün olduğu yerde dört, dördün olduğu yerde beş, beşin olduğu yerde… Neyse anlamışsınızdır… Gitti benim gül gibi Idealar dünyası!

Afili: Anlıyorum, anlıyorum. Ama bizim size sormak istediğimiz tam da bu değildi aslında. Erkeklerle aranız nasıl?

Platon: Şöyle ki, bir gün Gymnasium’dan çıkmış, duvarın dış kenarındaki yoldan doğruca Lykaion’a gidiyordum. Panapos çeşmesinin bulunduğu kapının yanı başında Hieronymos’un oğlu Hippothales’le Pianialı Ktesippos’a rastladım; yanlarında bir çok genç de vardı. Yaklaşınca Hippothales beni gördü ve…

Afili: Sadede gelirsek, sizde psikoseksüel bozukluk mu var?

Platon: Yooo, filozofum ben. Gymnasium’da hocalık yapıyorum. Gerçi bu sene kontratımı yenilemedi adiler.

Afili: Neden?

Platon: Performans düşüklüğü varmış bende.

Afili: Aristo’nun performans sorunu yok tabii. Onu mu alacaklar?

Platon: Yok, üçüncü bir adam bulmuşlar. İhi hi..

Dekolte giyen kadının tecavüze uğrayınca şaşırmaması gerektiğini iddia eden Prof. Orhan Çeker’in “neler tahrik eder neler etmez konunun uzmanları tespit etmeli” şeklindeki ricasını kırmadık ve bu meseleyi bir bilene danışmaya karar verdik.

Afili Filintalar: Sayın Marquis, sizi böyle zamansız aradık ama…

Marquis de Sade: Zaman mesele değil. Sıkılmayın.

Afili: Sayın Donatien Alphonse François le Marquis de Sade…

Marquis: Soyluluk falan öteki tarafta kaldı. Rahat olun. Siz bana Fonsie diyebilirsiniz.

Afili: Marquis daha iyi sanki…

Marquis: Nasıl isterseniz? Yakanızı biraz gevşetin bari. Ne o öyle askeri okul üniforması gibi?

Afili: Siz zahmet etmeseydiniz, ben açardım… Bu da bizi esas meseleye getirmesin mi! O zaman hemen sormak isterim: Erkeği tahrik eden nedir?

Marquis: Ah, nasıl demeli, ne söylemeli? Bir çok şey olabilir. Davul tozu, minare gölgesi, yağmurun sesi, kedinin canı… Hepsi birlikte ya da ayrı ayrı.

Afili: Biraz daha somut bir şeyler söylemek mümkün mü acaba? Bizim bir profesör var da… Yani bilmek gerekiyor… Elinizi de şöyle yerine koyalım. Hıhı, evet.

Marquis: Sizi biraz gergin gördüm, hayırdır. Üzerinize rahat bir şeyler giymek ister misiniz? Justine! Kırbaçlarla ipek kordelalar nerede kızım!

Justine: (İçeriden seslenir) Ne bileyim! En son nereye koyduysanız oradadır.

Afili: Hiç gerek yok, gerçekten. Rahatsız olmayın. Şimdi bir an için soruya konsantre olduğumuzu varsayalım… Hayır, lütfen kucağıma oturmayın Marq…

Marquis: Arrggh! Bu tekme yanlış yere geldi sanki. Pabuç değil nal mübarek. Potin mi bunlar?

Afili: Somut bir şey diyorum? Var mı?

Marquis: Kolumu büküp ağzıma sokmasaydınız söyleyebilirdim. Şiddetten hiç hoşlanmam.

Afili: Ben öyle duymadım ama. Ne diyorduk? Var mı elle tutulur bir şey?

Marquis: Parmak!

Afili: Ne parmağı?

Marquis: Serçe parmak.

Afili: Ne olmuş ona?

Marquis: İtişirken kırıldı galiba…

Afili: Hadi ya? Dur bakayım bir.

Marquis: Ben gösterirsem sen de gösterecek misin?

Afili: Neyi?

Marquis: Seninkini.

Not. Sevgili okuyucular, Marquis de Sade ile yaptığımız kısa söyleşiyi burada kesmek zorunda kaldık. ‘Bir bilene soralım’ serisi ise bitmemiş olabilir. Bunu kim bilebilir?

Mısırlı eylemci Wael Ghonim, Mübarek’in adamları tarafından günlerce hapis tutuldu. Salıverildikten sonra çıktığı televizyon programında, ‘Ben bir kahraman değilim’ diye tekrarlıyor ve Tahrir meydanında hayatlarını kaybeden göstericiler için insanın içini dağlayan gözyaşları döküyordu. Ghonim’e göre devrimin gerçek kahramanları onlardı.

Hatırlamamız gereken tek şey budur. Devrimlerin kahramanları halklardır.

Devrimci ise bunu hiç unutmayana denir.

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Hurşit grip oldu yatıyor. Kaprisinden yanına varılmıyor. En son sizi tutturdu. Bir mesajı varmış, derhal yazılmalıymış.

Diyor ki, üçüncü dünya çocuklarını koşturarak enerji üretme projesi yüzünden kendisine gönül koyanlar (tam bu lafı kullanmadı, hastalanınca ağzı bozuluyor), son siyasi gelişmelerden sonra fikir değiştirmiş (burada da başka bir şey söyledi sanki) olabilir miymiş?

Bir Arap çocuk orta ölçekte bir kasabanın günlük elektrik ihtiyacını tekbaşına karşılayabiliyorsa, milyonları bulan Mısırlı göstericinin yürüyüşü bütün dünyayı aydınlatmaz mıymış? Aranızda cebir bilen var mıymış?

Ateşler içinde sizinmiş. El Cezire açalımmış, ‘el cebir’e bakalımmış. Ya da iyisi mi birlikte oturup Arapça Enternasyonal’i söyleyelimmiş.

Dedim ya, hastayken hiç çekilmiyor.

Bilim gözlemle başlar

Gözlemci kişiliğim malum, arada bir sağıma soluma bakıyorum. Son zamanlarda dikkatimi çeken şeylerden biri, buradaki kimi hastalıkların akılalmaz yaygınlığı. Sadece ayaklara bakmak bile yeter. Biraz detektiflik yapınca her şey gün gibi ortaya çıkıyor.

Mesela, Kabuki takunyalarını andıran pabuçlar giyen bir grup kadın var. Kalça çıkığı olmalı diye düşünüyorum. Böyle kalınca bir taban münasip görülmüş anlaşılan. Fakat ne kadar yerinde bir tedavi bilemiyorum. Bu pabuçlar yürümek için pek uygun değil, ama üzerinde sakince durursanız zararı olmaz herhalde.

Dize kadar uzanan sandaletlerin geniş bandajları ortopedik operasyon geçirenleri hemen ele veriyor. Sayılarının ne kadar fazla olduğunu görseniz hayretler içinde kalırsınız. Fakat belki de şaşmamak lazım. Muhtemelen takunyayı yanlış kullanıp düşenler de, olayın ertesinde bunları giyiyorlar.

Tüylü garip çizmeler ise çok ağrılı ve tedavisi güç bir başka hastalığı gizliyor. Gencecik kızlar gut hastası olmuş, inanılır gibi değil. Bir fille ceylanın aşk evliliğinden doğmuş talihsiz çocuklar gibi kalın bileklerini sürüyerek yürüdüklerini gördükçe gözlerim doluyor. Bu kadar protein tüketilirse olacağı budur tabii. Her şeyin başı beslenme.

Bir de sağ paçasını dizine kadar sıyırıp öyle dolaşanlar var. Adelita, onların bisiklete binenler olabileceğini söyledi. Ama o ne anlar! Sonuçta uzaylı. Ben Huzursuz Bacak Sendromu’ndan şüpheleniyorum.

Haklı olduğum eninde sonunda ortaya çıkacaktır. Her zaman olduğu gibi.

Tıbben sizin,

Hurşit Seçkin

İnsan olan bunu yapmaz

Herkes gibi benim de etkilendiğim filmler olmuştur. Mesela ‘Hayalet Avcıları’nı çok severim. Üç tutkulu bilim adamının gizemli bir meseleyi çözmeye çalışmalarını anlatan ibret dolu bir hikayedir.

Bu filmde bir sahne vardır ki, bilimsel şüpheciliğin abidesi olabilir neredeyse. Kütüphanede kitapların kule gibi üst üste istiflendiğini farkeden hayalet avcılarından biri şöyle der: “İnsan olan kitapları böyle yığmaz!”

Bir süredir bu sahne hiç aklımdan çıkmıyor. Hep şu Meksikalı temizlikçi yüzünden. Adelita başka her açıdan normal bir insan. Hatta türümüzün iyi örneklerinden biri: çalışkan, güleryüzlü ve sıcakkanlı. Ama işi bitince evdeki eşyaları öyle bir şekilde yerleştiriyor ki, bizim buralardan olmadığından şüpheleniyorum.

Dergileri torbaya doldurup vestiyere ceketlerin yanına astığında ya da okuma lambasını masanın altına sıkıştırmaya çalıştığında sesimi çıkarmadım. Banyo rafındaki sürrealist düzenlemenin lafını bile etmek istemiyorum. Ama sandalyeleri ters çevirip salonun ortasına bırakması beni hala düşündürüyor.

Bu Mayaların İnkaların falan uzaylı olduğu söylenir hep. Bir tür mesaj olabilir mi bu? “Phone home?”

Öyleyse, telefon koridorun sonunda sağda. En azından son gördüğümde öyleydi.

Hayretler içinde sizin,

Hurşit Seçkin

Ana dilinde konuşma(ma) hakkı

Ana dilini kullanamamak insanı lafazan yapıyor. Lafı gediğine oturtamayınca, sakız gibi uzatıp duruyorsunuz. Hoş bir şey değil tabii.

Ben kısa ve özlü konuşmayı severim. Yazar milletinde bile öncelikle buna bakıyorum. Hemingway iyidir mesela – içmediği zamanlarda. Dickens kötüdür – içse bile. Bir başladı mı durduramazsınız bir türlü. Adama tefrika başına para verirsen olacağı budur.

Fakat burada bambaşka biri oldum. Ne zaman ağzımı açsam, Taksim-Beşiktaş dolmuşundaki kızlar gibi nazlanıyorum: ‘Şoför bey, üst geçidin altında sağda müsait bir yerde inebilir miyim, lütfen?’ “Geçitte!” deyip dolmuştan atlamak varken…

Zaten asabım bozuk. İsmimi bile söyleyemiyorlar. Adam bana ‘horse shit’ diyor yahu!

Anladım ki, ana diliyle beraber sadece konuşma hakkı değil konuşmama hakkı da doğuyormuş insana. Bütün dünya halklarına nasip olsun istiyorum.

Açıkça, mertçe, Türkçe sizin,

Hurşit Seçkin

Bilim ve İtikat

İlim irfan peşinde Batı’ya geldim. Yalnız biraz fazla gitmişim. Neredeyse Doğu’da sayılırım şimdi. Burası Hintliden, Çinliden, Araptan geçilmiyor.

Herkes kendi itikadınca yaşadığı için, ibadethaneler de çeşit çeşit. Budist Kilisesi bile gördüm. Ne demekse artık? Kendimi lotus pozisyonunda bebek İsalar hayal etmekten alıkoymaya çalışıyorum. Var gücümle.

Müslümanlar yer konusunda rahatlar. Nereyi beğenirlerse orada kılıyorlar namazlarını. Geçen gün çimlerde birine gözüm ilişti. Baktım, kuzey-doğuya dönüp bir güzel secdeye varmış. Hayırdır, dedim kendi kendime, ben görmeyeli teamül mü değişti? Sonra birden uyandım. Dünyanın şekli malum. Anladım ki adam hesabını kitabını yapmış, duasını öyle ediyor. Mekke’ye giden en kısa yoldan.

Uzun lafın kısası, dinimiz ilim irfan dini. Tabiyatım itibarıyla akla saygı duyarım. Burada şöyle diyorlar: RESPECT.

Hürmetle sizin,

Hurşit Seçkin

Geri Dönüşüm

Her gün yeni bir şey öğreniyorum. İnsanoğlu öğrenen varlıktır. Tarih denen diyalektik sürecin bir parçasıdır. Şaşmamak lazım. Mesela geçen gün bir diş fırçası alayım dedim. Baktım üzerinde yoğurt kaplarına dair bir şeyler yazıyor. Burada her şey aslında başka bir şey olabileceği için tedirginim. Dikkatle okudum, aynen şöyle diyor: “Dün yoğurt kabıydı, bugün bir diş fırçası.”

Medeni memleketin hali başka oluyor tabii. Geri dönüşüm diye bir şey var. Yine de insan bunu okuyunca irkiliyor. Bana rahmetli Nusrettin amcamın mezar taşını hatırlatıyor: “Dün ben de sizin gibiydim, yarın siz de benim gibi olacaksınız.”

Yoğurt kaplarından diş fırçası, eski defterlerden yılbaşı ağacı, ya da ne bileyim plastik şişelerden nükleer santral yapan zihniyet yakında Nusrettin amcamı da geri döndürmeye kalkabilir. Karşıyım. Pis yaşlı bir adamdı. Kimsenin bakmadığını düşündüğü zamanlarda burnunu karıştırırdı.

Demem o ki, diyalektiğin bile bir sınırı var.

Israrla sizin,

Hurşit Seçkin

5 sayfa«12345»Yukari Asagi