.

Yazarın arşivi

“Come on baby, light my fire…”

Bir milleti tanımak istersen çocuklarına bakacaksın demişler. Dememişlerse de ben söylüyorum şimdi.

Burada çocuklar pek uslu, pek düzgün, pek mülayim. Ne zaman sokakta görsem, annelerinin ya da öğretmenlerinin peşinden minik adımlarla ilerliyorlar. Hepsi küçük ördekler gibi maaşallah. Sırayı bozan yok. Nizami çocuk bunlar.

Nerede ağlayan, bağıran, arıza çıkaran bir velet varsa, bir de bakıyorum ki bizimkilerden biri. Ya Türk, ya İranlı, ya Arap – ya da ne bileyim, en fazla Meksikalı falan. Bunlar kendi aralarında sözleşmiş gibi, hiç durmadan koşturuyor, ter ter tepiniyor, işler istedikleri gibi gitmezse yanaklarını şişirip tiz çığlıklar atıyorlar.

Makus kaderimizi tersine çevirecek şey bu olabilir mi? Belki de müthiş bir fırsat var önümüzde. Üçüncü Dünya çocuk kaynıyor. Bunların her birini koşturarak elde edeceğimiz enerji miktarını düşünebiliyor musunuz? Uranyum yanında halt etmiş. Sizi bilmem ama ben orta ölçekte bir kasabanın günlük elektrik ihtiyacını tekbaşına karşılayabilecek Türk çocukları tanıyorum.

Bugünün küçükleri, geleceğin ışığıdır. Muasır medeniyetler seviyesine ulaşmak istiyorsak genç nesilleri iyi değerlendirmeliyiz.

Her zaman yeni fikirlerle sizin,

Hurşit Seçkin

Süperlatifler

Buraya alıştım aslında. Yine de ara sıra yabancılık çektiğim meseleler oluyor. Mesela karşı cinsle yakın ilişkiler.

Aslında kadınlar çok pozitif. Her şeye pek bir bayılıyorlar. Hep bir heyecan, bir sevinç, bir neşe. Onun için onlara ‘karşı cins’ demeye dilim varmıyor. Böyle deyince daha başından arıza çıkacakmış gibi duruyor sanki. Gizemli bir yumuşaklık çağrıştırdığı için ‘cins-i latif’ tabiri de uygun düşmez. Gayet gürültücü ve açıksözlüler çünkü. En mutlu, en müthiş, en harika hissedenler onlar olduğuna göre, bu hanımlara ‘süperlatif’ demek daha doğru olur bence.

Geçenlerde biriyle oturuyoruz. ‘Nasılsınız?’ dedim. ‘Mükemmel’ dedi. Oysa yakından bakınca pek de öyle görünmüyordu. Boyası dökülmüş bar sandalyelerini işaret ederek ‘Burayı seviyor musunuz?’ dedim. ‘Ah, harika!’ diye cevap verdi. Bu parça tesirli sıfatlara bir son vermek gerekiyordu. Ciddi bir ifade takınarak bilimsel düşünceye inandığımı ve fizik gibi müspet ilimlerle yakından ilgilendiğimi söyledim ona. Bunun üzerine ellerini çırparak şöyle dedi:
“I luuuuuuuv energy!”

Yeniliklere açık olmadığımdan değil ama…. Bilemiyorum, bir sene buralarda hayat nasıl geçer.

Çaresizce sizin,

Hurşit Seçkin

Amerikan Rüyası

Vahşi Batı’ya geleli bir süre oldu. Önce korkudan sokağa çıkamıyordum ama artık alıştım. Kıyıdan kıyıdan bakkala falan gidip geliyorum.

Burada suç oranı çok yüksek. Her gün bir kaç kişi öldürülüyor. Beyazlar siyahları, polisler siyahları, siyahlar yine siyahları öldürüyorlar. Bunu farkettiğimden beri, biraz daha rahat dolaşıyorum. Bir çok şey olabilirim ama pek esmer sayılmam.

Siyahların bu kadar şiddete maruz kalmasının sırrını hemen çözdüm. Hepsinin pantalonu yerlerde sürünüyor, belleri dizlerine inmiş. Bunların çoğu fakir çocuklar. İki kuruş verip birer askı alamıyorlar zahir. Fakat bunun neticesi fena oluyor, azizim. Polisten, beyazlardan, kendilerinden kaçmak gerektiğinde pek uzağa gidemiyorlar. Taş çatlasa bir blok koştuktan sonra yere kapaklanıveriyorlar.

Velhasılı kelam, burada iki şeyin sıkıntısı çekiliyor: eşitlik ve pantalon askısı.

Bu ikisi sağlansa ‘Amerikan Rüyası’ yerine ‘Amerikan Gerçeği’ bile denebilir sanki.

Faithfully yours,

Hurşit Seçkin

Samed Karagöz bir sigara dosyası açmış gibi duruyor. Dayanamadım, ben de yazayım dedim.

Sigara öldürür mü öldürmez mi bilmiyorum. Ama süründürdüğü kesin. Çok örneği var bunun. Beni en çok etkileyenlerden biri aşağıdakidir:

60’lı yılların sonlarına doğru Perulu Felsefe profesörü Abimael Guzmán tarafından kurulan Aydınlık Yol, sol örgütler arasında en uzun soluklu hareketlerden biridir. 70’leri gerilla savaşına hazırlanmakla geçirmiş, 80’li yıllardan itibaren silahlı mücadeleye başlamıştır. 90’lar ise bu örgüt için o kadar parlak geçmemiştir.

1992’de CIA’nin tezgahladığı bir darbeyle Peru’da iktidara gelen diktatör Fujimori, uzun zamandır takip altında tuttuğu Aydınlık Yol yöneticisini yakalamaya karar verir. Polisin ele geçirdiği bir örgüt üyesi işkence altında çözülür ve kendisini kurtarmak için Guzmán’ın sığınmış olabileceği binayı gösterir. CIA eğitimli kontrgerillalar, binayı gözetlemeye başlarlar. Temizlik işçisi kılığındaki polisler ise, evin dışında biriken çöpleri toplayıp bir bir kontrol ederler. Çöplerin incelenmesiyle elde edilen ilk ipuçları arasında, Guzmán’’ın içtiği bilinen Winston Light marka sigara paketleri vardır.

Bu ipucu üzerine, eve baskın düzenleyen polis kuvvetleri Guzmán’’ı ele geçirirler. Guzmán, üç gün süren bir mahkemeden sonra ömür boyu hapse mahkum edilir ve halen tutulduğu Lima yakınlarındaki Callao deniz üssüne gönderilir.

Aydınlık Yol Guzmán demektir. O gidince örgüt zayıflar ve bitmeye yüz tutar. Yani o kadar askeri saldırı, katliam, tutuklama, gözaltı ve işkenceye rağmen ayakta kalmayı başaran bu siyasi hareket, bir paket sigara yüzünden yerle yeksan olur, bir daha hiç eski halini bulamaz.

Kıssadan hisse.

Kazak

Kadınlar temizlik meraklısı olur. Üstünüzden iplik toplar, arkanızdan yeri süpürür, konuştuğunuz ahizeyi kolonyalı mendille silerler. Bıraksanız, pabuçlarınızın altında biriken bakteri sayısını ezbere söyleyeceklerdir. Uzun vadede sinir yapar bu. İnsanda huzur kalmaz.

Çamaşır günü geldiğinde, tansiyon iyice yükselir. Çünkü sizi tepeden tırnağa soyup üstünüzden çıkan her şeyi makinaya atmak isterler. (Kağıt mendilleri elinde yıkayıp asmaya çalışan bir kadın tanıyorum. Fakat şimdi bu konuya girmeyeceğim.)

Oysa erkeklerin gayet iyi bildiği gibi, bazı şeyleri yıkamaya gerek yoktur. Mesela kazaklar yıkanmaz. Kazak dediğin şeyi bir süre nadasa bırakıp yeniden giyersin. Dolapta beklerken o kendi kendine temizlenir.

Kadınlara göre buna artık kazak gözüyle bakılamaz. Daha çok ölü hayvan muamelesi görür. Ancak ontolojik açından bence durum böyle değildir.

Fikrimce işbu kıyafete insan rahatça, aklanmış temizlenmiş, isinden lekesinden laşeliğinden arınmış — dahası arada neredeyse yıkanmış ancak zalimce ıslatılmadan bırakılmış — elörgüsü nesne diyebilir en nihayetinde.

En temiz hislerle sizin,

Hurşit Seçkin

Mahremiyet

Kişisel şeyler yazmaktan hoşlanmıyorum. Bazı yazarlar var görüyorum, bunda bir beis görmüyorlar. Gençlik hatıraları, aşk hikayeleri, kalp kırıklıkları. Yazıp duruyorlar. Bıraksanız çocukluklarından başlayarak anlatacaklar.

Oysa mahremiyet diye bir şey var. Şahsi şeylerinizi saklarsınız. Yeni Cami önünde güvercin yemler gibi ortaya saçmazsınız. Fakat benim gibi topluma mal olmuş biriyseniz, yakanızı bırakmıyorlar. Mektuplar alıyorum. Genellikle genç kadınlardan. Beni ne kadar beğendiklerini yazıyorlar. Buna şaşırmıyorum. Doğaldır. Peki ya sordukları sorular! Her şeyi bilmek istiyorlar: kaç numara pabuç giyiyorum, kızarmış patates yiyor muyum, saçlarımı soldan sağa mı yoksa sağdan sola mı ayırıyorum?

Ne olacak efendim, ne olacak? Bunları bilseniz ne olacak? Diyelim ki, İkizler Burcu’yum, İpana’dan başka dişmacunu kullanmıyorum, ana rahmi pozisyonunda uyuyorum ve paçalı beyaz don giyiyorum. Bunları bilirseniz daha bir Hurşit daha bir Seçkin mi olacağım?

Aziz dostum, sınır tanımayan bu genç hanımlara dair hissiyatımı size şu örnekle anlatmak isterim. Bir zamanlar bir köpeğim vardı. Arap Kadri (ki bir nebze mütecessis olması dışında mükemmel bir hayvandı) kapalı kapılara pek sıcak bakmazdı. Ancak gerçek şudur ki, siz klozetin üzerinde gevşemiş iken, köpeğiniz bir kafa vuruşu ile tuvaletin kapısını açıp gözlerini üzerinize diktiğinde inkitaya uğrayan sey, yalnızca o andaki icraatınız değil aynı zamanda mahremiyetinizdir.

Bunu yapmamak gerekir.

En samimi hislerle sizin,

Hurşit Seçkin

Schrödinger’in Kedisi

Bilim tarihi gerekli gereksiz bilumum hayvanatla doludur. Uzaya giden şempanzeler, balonda uçan koyunlar, labirentteki fareler, yok efendim Pavlov’un köpeği, Darwin’in kuşu falan filan.

Ama Schrödinger’in kedisinin ayrı bir yeri vardır. Schrödinger’in farazi kedisi ışık ve ses geçirmeyen bir kutuda yaşar ve teorik olarak yüzde elli mevtadır. Her kedinin dokuz canı olduğu düşünülürse, en kötü ihtimalle 4,5 canı kalmıştır ki, bu da fena bir rakam sayılmaz.

Beyefendiye göre, kedinin akıbetini öğrenmek için kutuyu açmamız gerekir. Kapağı kaldırdığımız zaman yaptığımız gözleme dahil oluruz. Aynı anda varolan bir çok ihtimali tek seçeneğe indirger ve durumu öyle algılarız. Hızlı düşünemeyenler için tekrarlamak gerekirse, kutunun kapağını açarak kediyi ya tahtalı köye yollar ya da dünyaya intikal etmesini sağlarız.

Schrödinger gözlemciye gerçeklik üzerinde böyle bir güç atfederek halt etmiştir. Hayat bundan çok daha basittir. Ateş yakar, yağmur ıslatır ve kirli çamaşırlar, siz onları ne kadar gözlerseniz gözleyin, yıkanıp çekmecelere yerleşmezler.

Mektuplarımı hasretle beklediğinizi yazmışsınız. Posta kutunuzu her gün defalarca yokluyormuşsunuz. Bu bana ancak şeref verir, sevgili dostum. Fakat böyle yapmayınız. Kutuyu günde otuz kere açmak mektubun elinize geçmesini hızlandırmayacaktır.

Şu gerçeği kabul etmeliyiz ki, mektup kendi halinde bir şeydir. Hatta belki de ‘kendinde şeydir.’ Bizim onun üzerinde bir etkimiz olamaz. Ünlü bir Türk düşünürünün de dediği gibi, “varsa vardır yoksa yoktur.”

Düpedüz sizin,

Hurşit Seçkin

Sigarayı Bırakmak

Bir şair var tanırsınız, ‘bir gün seni bırakırım ya, tütünü bırakmak gibi bir şey olur bu’ diyor.

Benim kadınları bırakmakla ilgili bir sorunum yok. Onları mütemadiyen bırakıyorum. Ya da iyisi mi, bırakıyorum onlar beni bıraksınlar. Böylesi daha pratik oluyor.

Sigarayı bırakmakla ilgili bir sorunum da yok. Bu konuda hiç tevazu göstermeyeceğim: belki yüz kere bıraktım.

Benim derdim dumanla. Aslında onu da bırakabiliyorum. Önce içime çekiyorum, sonra bırakıyorum. Sorun şu ki, bıraktığım yerde kalmıyor meret. Nereye üflersem üfleyeyim gelip burnuma giriyor. Sağa dönüyorum olmuyor, sola dönüyorum durmuyor. Pencereyi açıyorum, suratımda patlıyor. Olacak gibi değil!

Gayet iyi bilirsiniz ki, kararlarımı kendim veririm. Özgür iradeye inanırım. Onun için bugünden itibaren, sigarayı tutsam bile dumanı bırakacağım. Kendi sigaramın pasif içicisi olmayı reddediyorum.

Dumansızca sizin,

Hurşit Seçkin

Sözcükler…

…yetersizdir. Biraz kafası çalışan herkes bunu hemen farkeder. Çoğu durumu anlatmak için uzun cümleler kurmanız gerekir ki, bu düpedüz israftır.

Mesela sizden önce birinin oturup güzelce ısıttığı bir koltuğa yerleştiğinizdeki zevkle karışık rahatsızlık hissini tanımlamak için bir sözcük yoktur. Halbuki önemli bir şeydir bu. Hepimizin başına gelir. Ama büyüklerimiz düşünmemişler.

Onun için yeni laflar icad edilmesi gerekir. Hem mutlu hem üzgün olduğumuz anlar için ne demeli? ‘Muzgün’ mü? Kulağa fena gelmiyor aslında. Egzotik bir şey gibi sanki. Bir palmiyenin altında oturmuş denize bakan bir adam canlanıyor gözümün önünde. Melankolik ama iyi.

Ya da ne bileyim, aynı hatayı tekrar ettiğinizde onun adı hala ‘hata’ mıdır mesela? ‘Oha-ta!’ diyebilir miyiz? Kınamayı da içersin diye?

Gürültülü ve kalabalık meyhaneler için de ‘gülübalık’ öneriyorum. Gülüp söyleyen kalabalık bir grup insanı çağrıştırıyor. Aynı yerde balık da yeniyorsa ne ala! Hepsini birden tek hamlede söylersiniz, biter gider.

Böylece hem harften hem histen tasarruf etmiş olur insan. Nefesimiz daha uzun dayanır.

Hesaplıca sizin,

Hurşit Seçkin

Aptalca fikirlerden nasıl kurtuluruz?

Saygıdeğer feylezof Bertrand Russell Bey, ‘Aptalca fikirlerden nasıl kurtuluruz?’ adlı makalesinde şöyle diyor: “aptalca fikirleri bertaraf etmek için dahi olmaya hiç gerek yoktur.” (Gerçi beyefendinin örneğinde pek güzel gördüğümüz gibi, dahi olmanın zararı da olmaz herhalde.)

Russell’a göre, biraz kafası çalışan herkes aptalca fikirlerden rahatlıkla kurtulabilir, mantığın serin sularına huzur içinde yelken açabilir.

Mesela, gözlemle açıklık getirilebilecek bir konuda, zihninizi beyhude yere yormayınız diyor üstat. Gözünüzü açıp bakmanız yeter.

Gazze’ye giden gemiden çıkan silahlara hep beraber bakıyoruz. Baktık. Bir takım irili ufaklı bıçaklar.

Dünya basını gemidekilerin silahlı olduğunda ısrar ediyor. Diyorlar ki, bunlar mutfak bıçağı olamayacak kadar büyükmüş. Üstelik uçları da kıvrık kıvrıkmış. Bunun üzerine sayfalarca yazılıp çiziliyor. Bana sorarsanız oryantalizm. Üstelik kağıt israfı.

Sevgili dostum, aptalca bir fikre kapılmamanız için, Russell’ın öğüdünü dinleyip söz konusu fotoğrafa bir kez daha bakmanızı tavsiye ederim. Hala ikna edici olmadıysa, dünyanın en büyük ve en kıvrık uçlu bıçağıyla Indiana Jones’a saldıran yerlinin başına gelenleri hatırlatmak isterim.

Ateşli silah diye bir şey var. Beyaz Adam kullanıyor. Hem de 18. yüzyıldan beri.

Ampirikçe sizin,

Hurşit Seçkin

5 sayfa«12345»Yukari Asagi