.

Yazarın arşivi

Kısalığa Dair

Huysuz bir adamım ben. İsmim bile bunu söylüyor: Hurşit Seçkin. Bu kadar sert sessiz bir araya gelince, sert ve sessiz bir tabiyat beklemek gerekir. Sertim ben de. Ve sessizim. Genellikle. Fakat şimdi, yeri gelmişken, bir iki laf etmek isterim.

Az ve öz konuşun, aziz kardeşim. İlk tavsiyem bu olsun size. Ünlü düşünürün de dediği gibi, kısalık zekadan gelir. Öyle uzun uzun cümleler kurmayın. Tafsilat bünyeyi yorar. Hele yazıyorsanız, asla bir paragrafı aşmayın.

Bakın ben yapıyor muyum? Hayır.

Her zaman sizin,

Hurşit Seçkin

İyi bir romanı şuradan anlarız: kitabı bitirip de kenara koyduğumuzda içimizi bir hüzün kaplar. Okuduğumuz süre boyunca o romanla birlikte yaşamış, onu otobüste metroda vapurda yanımızda taşımış, elimizdeki ağırlığına alışmışızdır. Daha da fenası içindeki karakterlerle akraba gibi bir şey olmuşuzdur. En çok da onlarla vedalaşmak koyar bize. Yazar yeterince becerikliyse, roman kişileri sanki bizim dünyamızın bir parçasıymış gibi gelir. Her an kapıdan başlarını uzatacak ya da otobüs beklerken yanı başımızda bitiverecek gibidirler. Oysa hikaye sona ermiş, onlar da ait oldukları yere, bütün roman karakterleri hangi evrende yaşıyorsa oraya, geri dönmüşlerdir.

İyi bir romanla vedalaşmak ağır gelir insana. Çok sevilen birinden ayrılmak kadar güçtür bu. Borges’in de dediği gibi, Dostoyevski ilk aşka benzer mesela. Üstüne ne okursanız okuyun bir türlü tatmin olmaz, bir travmayı tekrar eder gibi hep aynı tecrübeye geri dönmek istersiniz.

Aslında bütün ayrılıklarda olduğu gibi, iyi bir romanı geride bırakırken de psikolojide Kübler-Ross Modeli diye anılan yas çemberi devreye girer. Bu modele göre, sevilen birinin (ya da bir şeyin) kaybının ardından gelen beş aşamalı bir yas tutma süreci vardır. Önce İNKAR gelir: “Yok canım, aslında o kadar da iyi bir kitap değildi! Ben onsuz da yapabilirim. Kimi karakterlerleri sevmiyordum bile.” Ya da: “Bitmedi. Bitemez. Bu noktada bittiğine inanamıyorum.” Bunu ÖFKE takip eder: “Nereden çıktı bu kitap karşıma? Bu kadar iyi olmak zorunda mıydı? Onun rafın en uzak köşesine koyacağım.” Sonra PAZARLIK başlar: “Kitabın ortasından başlayıp yeniden okusam belki yine aynı hissi alabilirim. Ya da belki araya biraz zaman koysam. O zaman kimi detayları unuturum ve yeniden okumak için bir sebebim olur.” Ardından ÜZÜNTÜ vardır: “Bir daha hiç bir romandan bu kadar zevk alamayacağım. Bu kitaptan da ilk okuduğumdaki zevki bir kez daha almam mümkün olmadığına göre, artık hiç bir okuma bana tat vermeyecek.” Ve sonunda KABULLENİŞ gelir: “Bu roman bitti. Onu geride bırakmalıyım. Belki bunun kadar iyi başka romanlar da vardır.”

Kabulleniş iyidir. Orada durmak gerekir.

Belki hiç biri ‘Suç ve Ceza’yı ilk kez okuyor olmanın yerini tutmaz ama, her zaman iyi romanlar olacaktır.

Bazan iyi bir şarkıdan başka hiç bir şeyin önemi yok gibi geliyor bana. Metallica‘nın “Nothing Else Matters” adlı şarkısı ‘rock ballad’ları yarışmasında herhalde ilk ona girer. Apocalyptica‘nın bu yorumu ise, unutulacak gibi değildir.

Ama unutmuşum işte. Bu kadar sevdiğim bir şarkıyı bunca zamandır neden çalmadım acaba? Arayı kapatmak ister gibi, ‘kazaları’ dinliyorum şimdi. Yeniden ve yeniden.

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Gizli gizli iyi biri olduğunuza inanıyorsunuz. Hep öyle oldunuz. Uzun yaşamınızın her dakikasında. Şimdi ölüme her zamankinden daha yakınsınız. Yaşlısınız. O kadar yaşlısınız ki, kadın mı erkek mi olduğunuz bile belli değil. Çoktan ölmüş olmanız gerekir. Ama hayatta kaldınız.

Nikolay yüzünden hayatta olduğunuzu biliyorsunuz. Nikolay sadece on yaşında. Küçük cılız bir çocuk. Onu korumalısınız. Ona iyi bakmalısınız. Çünkü size ihtiyacı var.

Loş bir sokakta yaşıyorsunuz. Her yer gölgelerle dolu. Sanki hiç güneş doğmuyor. Nikolay ile birlikte dev bir kapının ardında duruyorsunuz. Ahşap bir kapı bu. Mazgalları ve demir sürgüsüyle bir kale kapısını andırıyor. Yerleri süpüren eski bir kaftan giymişsiniz. Ellerinizi telaşla üzerinize silip duruyorsunuz. Nikolay sizi izliyor. Her şeyden habersiz. Etrafındaki karanlığın farkında bile değil. Tam da bu nedenle zarar görmemesi gerekiyor. Çünkü Nikolay, bu ışıksız dünyadaki aydınlık tek şey.

Nikolay sizi seviyor. Bir de resim yapmayı seviyor. Bütün gün kocaman sapsarı güneşler, yeşil çayırlar, masmavi denizler boyayıp duruyor. Onu izlemekten hoşlanıyorsunuz. Onun masaya eğilmiş çelimsiz sırtına bakarken içiniz şefkatle doluyor. Ellerinizi dua eder gibi yüzünüze götürüyorsunuz. İşte tam o sırada tahta kapı gıcırdayarak açılıyor. Nikolay bir anda fırlayıp dışarı çıkıyor. O küçük bedeniyle uçup gidiyor, tutamıyorsunuz. Hemen geri gelecek. Giderken öyle söylüyor. Sokağın köşesini dönmeden bir daha dönüp geriye bakıyor. Dişlerini göstererek gülüyor size. Çok güzel bir gülümsemesi var. O kadar güzel ki, içiniz eziliyor.

O büyük kapının önünde saatlerce bekliyorsunuz. Nikolay ortada görünmüyor. Yoldan başkaları geçiyor. Genç yaşlı kadın erkek, hepsi sakat ve hastalıklı. Kimileri birbirine yaslanarak yürüyor. Şallar soğuktan titreyen omuzlara örtülüyor, çopur yüzler peçelerin ardına gizleniyor, tahta bacaklar kaldırımda ritmik sesler çıkarıyor. Bazan birisi tökezleyip düşüyor. Kimse düşenleri yerden kaldırmıyor. Sokaklarda ölüm var. Biliyorsunuz.

Sonra ‘O’nu görüyorsunuz. Sokağın başında beliriyor. Ölümün ta kendisi bu. Dev kanatları ve şekilsiz vücuduyla yalpalayarak yürüyor. Etrafa hastalık saçıyor. Dokunduğu her şey çürüyüp dökülüyor. İnsanlar kaçışıyorlar. Koşamayacak kadar zayıf olanlar yakalanıyor. Ahşap kapının arkasından olanları izliyorsunuz. Korkudan bacaklarınız tutmuyor.

Nikolay’ı bulmalısınız. Gözleriniz sokağı araştırıyor. Sayıklar gibi ismini tekrar ediyorsunuz: “Nikolay! Nikolay! Nikolay!” Geldi gelecek sanki. Yakınlarda bir yerde olduğunu hissediyorsunuz. Ama gelmiyor.

Gözünüzün ucuyla yaratığı izliyorsunuz. Yüzüne bakamazsınız. Olanaksız bu. Size doğru hiç acele etmeden, yavaş yavaş ilerliyor. Aradığı sizsiniz. Biliyorsunuz, bu sefer sizin için geliyor. Şekilsiz pis kokulu bedeninin üzerinize kapandığını görür gibi oluyorsunuz. Korkuyorsunuz. Çok korkuyorsunuz. Dayanamayacaksınız. Ölmek istemiyorsunuz. Tahta kapıyı kapatıp sürgüyü çekiyorsunuz. Demir mazgallar ahşabın üzerine iniyor.

Nikolay kapının arkasında kalıyor. Onu ölüme terkediyorsunuz.

Artık kendinizi kandıramazsınız. Kötü birisiniz siz.

Salinger’ın kısa öyküsü ‘Muz Balığı için Bulunmaz bir Gün’ün kahramanı Seymour Glass, II. Dünya Savaşı’nda çarpışırken, geride bıraktığı karısı Muriel’e bir şiir kitabı gönderir. Öykünün geçtiği tarih 1948’dir. Savaş çoktan bitmiş, Seymour bedeni değilse de ruhu yaralanmış bir şekilde evine geri dönmüştür. Muriel’e bu kitabı okuyup okumadığını sorar. Annesiyle yaptığı bir telefon konuşmasında, Muriel’in kitabı değil okumak, eline bile almadığını öğreniriz. “Kitap Almancaydı,” der annesine. Damadının delirmiş olduğuna dair hiç bir şüphesi olmayan ve kızı için endişelenen anne ise, “Nasıl okuyacaktın ki o zaman?” diye sorar. “Yüzyılın en iyi şairi tarafından yazıldığını söylüyor. Bir çevirisini bulsaymışım, ya da zahmet edip bu dili öğrenseymişim,” diye cevap verir Muriel.

Salinger bize bu kitabın kimin olduğunu söylemez. Ama Rilke olduğunu hemen anlarız. Yüzyılın en iyi şairi ondan başkası olamaz çünkü. Ayrıca, başkaları onun deli olduğunu düşünse de, Seymour kesinlikle haklıdır. Yalnızca Rilke okumak için bile Almanca öğrenmeye değer.

Rainer Maria Rilke’nin baş eseri sayılabilecek Duino Ağıtları, aşağıdaki dizelerle başlar.

Wer, wenn ich schriee, hörte mich denn aus der Engel
Ordnungen? und gesetzt selbst, es nähme
einer mich plötzlich ans Herz: ich verginge von seinem
stärkeren Dasein. Denn das Schöne ist nichts
als des Schrecklichen Anfang, den wir noch grade ertragen,
und wir bewundern es so, weil es gelassen verschmäht,
uns zu zerstören. Ein jeder Engel ist schrecklich.

Seslensem kim duyar beni melekler
katından? Ve biri çıkıp beni bağrına
basıverse bile, onun müthiş varlığı karşısında
erir giderim. Güzel dediğin korkunç olanın
başlangıcıdır çünkü, zor da olsa taşırız onu.
Ve hayran oluruz ona, bizi mahvetmeye
gönül indirdiği için. Her bir melek korkunçtur.

Biz de Rilke’nin karşısında böyle korkuyla karışık bir hayranlıkla dururuz. Onun şiirini taşımakta zorlanırız. Ama yine de okumaktan kendimizi alamayız. Çünkü yazdığı her satırdan ürkütücü bir güç yayılır. Sanki Rilke’nin değil de kutsal bir varlığın sesidir bizimle konuşan. Ağıtlar’ın melekleri gibi bu ses de, zamanın ve mekanın sınırlarına, varoluşun geçiciliğine meydan okur. İnsanoğlu meleklerin kusursuz varlığı karşısında nasıl boynunu eğiyorsa, biz de Rilke’nin şiiri önünde öyle diz çökeriz. Ve bırakırız güzelliğiyle bizi mahvetsin.

İyi yazmak bazan yazmamaktır. Kısa hikayeciler bunu gayet iyi bilir. Hemingway bunun kitabını yazar. Faulkner buna şiir katar, Camus ise felsefe.

Ruslar bunu pek tercih etmezler. Onlar başladıkları zaman duramazlar bir türlü. Herkes bilir ki, Rus romanı kalın kitaplardan mürekkeptir. Sözcüğün her iki anlamında da böyledir bu. ‘Savaş ve Barış’ bitmek bilmez. ‘Karamasov Kardeşler’ yan hikayelerle genişler durur. ‘Ve Durgun Akardı Don’ ismini hak etmek istermiş gibi sayfalarca yavaş yavaş akar gider. Gogol’ün kısa öyküsü ‘Palto’ bile öykü olmanın sınırlarını zorlar ve içten içe bir roman olmaya çalışır.

Rus romancılarının derdi, bir sahneyi ya da bir duyguyu en kısa ve çarpıcı şekliyle nasıl ifade edebilecekleri değildir. Dar mekanlarda yazmanın ne olduğunu bilmezler. Sonsuz zamanları varmış gibi davranır ve metnin içinde canlarının istediği gibi at koştururlar. Bunun da kendince erdemleri vardır. Dostoyevski, ‘Suç ve Ceza’nın yarısını Raskolnikov’un hezeyanlarını anlatarak geçirir. Ona kızamayız. Çünkü haklıdır. Tolstoy, ‘Anna Karenina’da Petersburg sosyetesinin zaaflarını ortaya dökmek için üst sınıftan kadın ve erkekleri şık salonlarda biraraya getirip onları saatlerce saçmasapan şeyler üzerine konuşturur. Onun da geçerli nedenleri vardır. Bunu yapmasa, Anna’nın ne tür bir ikiyüzlülüğün içinde sıkıştığını anlayamayız.

Fakat aslında bütün iyi yazarlar gibi onlar da, yazmanın kimi zaman yazmamak olduğunu bilirler. En dokunaklı sahnelerde yaptıkları tam da budur.

Mesela Tolstoy, ‘Anna Karenina’da uzun süre aşkına cevap alamayan Levin’in sonunda muradına ereceğini anladığı gece Kiti ile yeniden buluşmayı bekleyişini anlatır. Levin için sabah olmak bilmez. Onun dünyayı yeni bir ışık altında gördüğünü biliriz. Saatlerce sokaklarda dolaşır durur. Her şeye ilk kez görüyormuş gibi bakar. Tanıdık olduğunu düşündüğü bütün detaylar ona mucizevi olasılıklar taşıyormuş gibi görünür. Bütün bunlar iyidir. Ama Tolstoy’un yazarlığının doruğuna çıktığı an, Levin’i kahvaltı etmeye çalışırken gösterdiği sahnedir. Kısacık ama diğerlerinden daha kuvvetli bir sahne: “Levin ağzına bir parça ekmek attı. Ağzı ekmekle ne yapacağını bilemedi. Lokmayı çıkarıp tabağın kenarına koydu.”

Levin’in ne kadar aşık olduğunu ancak o zaman anlarız. Bütün o şiirsel tasvirler uçar gider, bu bölümden aklımızda bir tek bu sahne kalır. Çünkü sadeliği ve gerçekliği ile bizi sarsmıştır. Çünkü Tolstoy bu sahneyi olabildiğince basit tutmuş, yani “yazmamayı” tercih etmiştir.

İşte bu, Tolstoy’un kısa bir süre için Hemingway olduğu andır.

Buna şaşırmayız. Çünkü büyük yazarlar, yalnızca geçmişin mirasını taşımaz, geleceğin olasılıklarını da içlerinde barındırırlar.

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Bir erkeğin bir kadına söyleyebileceği en güzel son sözlerden birini ‘Chelsea Hotel’ adlı şarkısında Leonard Cohen Janis Joplin’e söylemiştir. ‘En çok seni sevdim demek istemiyorum,’ der ona, ‘Ama seni Chelsea Hotel’de iyi hatırlıyorum.’

Bu kadarı bile yeterlidir aslında. “Adam” gibi bir veda için yani.

Oysa genellikle bunu söyleyemeyiz. Bunu düşünsek de başka şeylere takılırız her zaman. Onu demiştir bunu yapmıştır, şöyle canımızı yakmıştır, ayağımıza dolanmış hayatımızı zorlaştırmıştır, bizi yavaşlatmış ya da yaralamıştır. Önce aklımıza bunlar gelir.

Çok az kişi veda etmeyi bilir. Çeşitli vedalar vardır: çoğu hüzünlü, bazıları korkakça, kimi sessiz, kimiyse gürültülü patırtılı ve pervasız. Vedalardan birini seçmek gerekse, ben açıkkalpli olanını tercih ederim. ‘Merhaba’ dermiş gibi doğallıkla söylenen bir ‘Hoşçakal’ iyi gelir insana. Önce incitebilir belki ama sonra alışılır. ‘Şimdi gitmem gerekiyor,’ diye seslendirilmiş bir veda en iyisidir. Yavaş yavaş ve eziyetli bir şekilde biten şeylerden hoşlanmam. Bir yara bandını ağır ağır etten koparmaya çalışmak gibidir bu. Sevmem hiç. Yara küçük bile olsa, aslında çarçabuk kapanacak bile olsa, böylesi çok acı verir çünkü.

Erkekler genellikle veda etmeyi bilmez. Kadınlar da veda sözcüklerinin ne anlama geldiğini anlayamaz bir türlü. Yani erkek sessizce kaçıp gitmek yerine, ‘Şimdi gitmem gerekiyor’ demeyi becerebilmişse bile, kadın illa ki ‘Neden? Ama neden?’ diye soracaktır. Oysa sebeplerin hiç bir önemi yoktur. Önemli olan taraflardan birinin gitmek istemesidir. Erkek bunu bilir ama cesur değildir. Bu soruyla karşılaşmak riskini göze alamadığı için çoğu zaman veda etmeden gider. Kötüdür bu. İki taraf için de.

Halbuki dürüstlük aslında en büyük nezakettir. Zor da olsa, acıtsa da böyledir bu.

Her şey yolunda zannedersiniz. Her zaman her şey yolunda zannedersiniz. Birlikte sinemalara, parklara, pikniklere gidersiniz. Tren tarifelerini okur, sandviçler yer, birer çift yeni pabuç alırsınız. Uzun kahvaltılar yapar üzerine kahveler içersiniz. Çarşaflar değiştirilir, çamaşırlar yıkanır, saçlar taranır. Eksikler giderilir, yırtıklar yamanır, çatlaklar onarılır. Ya da siz öyle sanırsınız.

Her gün aynı yoldan geçerek işe, okula, markete yürürsünüz. Saatler önce ileri, sonra geri, sonra yine ileri alınır. Siz konuşur, düşünür, rüyalar görürsünüz. Rüyalarınızı bazan anlatır, bazan saklarsınız. Kimi zaman sevişir, kimi zaman arkanızı döner uyursunuz. Yine de geceler birbirine benzer. Aynı yorgan altında hayata dair konuşur, bir sigara yakıp tavana doğru üflersiniz.

Sonra biri suskunlaşır. Bazan da diğeri. Akşam yemekleri sessizlik içinde yenir. Aynı şakaya gülmez olursunuz. Eldivenler unutulur. Anahtarlar kaybedilir. Çamaşırlar makinede bırakılır. Bir izmarit düşüp parkeyi yakar. Duvarda sıvaların döküldüğü yerde şekilsiz bir delik açılır.

Rüyanızda saçlarınıza paslı firketeler takmaya çalıştığınızı görüp ağlayarak uyanırsınız. Bunun ne kadar korkunç olduğunu hiç anlatamamaktan korkarsınız. Hiç anlatamazsınız.

Sonunda bir gün anlarsınız ki ölmüşsünüzdür. Çünkü hep ölünür. Kimi zaman yavaş yavaş, kimi zaman birdenbire.

Tolstoy haklıdır. Her aşk raylarda biter.

Fotoğraf çektirmeyi sevmiyorum. Derrida da sevmezmiş. Onunla tek ortak yanımız bu. O bir dahiydi. Bense sıradan biriyim. Yine de bu ortak özellik aramızda bir bağ oluşturuyor. Ya da ben böyle olduğunu düşünmekten hoşlanıyorum.

Bütün feylezof ve yazarlarla benzerliklerimi toplasam, sonunda ne biçim yekün tutar aslında. Mesela Nietzsche’nin migreni, Kant’ın günlük yürüyüşleri, Tolstoy’un yanından hiç ayırmadığı günlüğü, Çehov’un arada bir su katarak içtiği votkası, Dostoyevski’nin felaket tellallığı ve George Sand’ın kıyafetlerini alıp Sylvia Plath’in örgülü saçlara, İris Murdoch’un yüzmeye ve Oğuz Atay’ın güzel yemeklere düşkünlüğüyle birleştirsek toplama bir dahi oluşturabilir miyiz acaba?

Sadece bir düşünce.

Madem gözümü karartıp eli kalem tutan ‘iki manga’ adamın arasında durmaya niyet ettim, o zaman mevzuya damardan gireyim: Göründüğüm kadar cesur biri değilim. Kimseyi kandırmanın alemi yok. Aslında korkağın biriyim ben. En çok da yazmaktan korkuyorum. Hep korktum. Yeni değil bu.

Yazma korkum ilkokul birinci sınıfta, yani yazmayı öğrendiğim sene başladı. İş defteri diye bir şey vardı o zamanlar. Sınıfta yazılan şeyler günlük defterde toplanır, sonra eve gidildiğinde iş defterine temize çekilirdi. Bazılarınınki çok düzgün olurdu: önce beyaz kağıtla sonra yıpranmasın diye ikinci bir kat naylonla kaplanmış, inci gibi bir yazıyla donatılmış ve çiçekli kenar süsleriyle bezenmiş pırıl pırıl iş defterleri gördüğümü hatırlıyorum. Benimki ise düpedüz berbattı. Yazım zaten bir felaketti, kargacık burgacık bir şeyler çiziktirip duruyordum. Ayrıca satırları bir türlü tutturamıyordum: harfler hep aşağıya doğru yuvarlanıyor, sayfanın bir köşesinden çıkıp gidecekmiş gibi duruyorlardı. Defterimin kabı sıyrılmış, yaprakları kollarımı sürtüp durduğum için kararıp kıvrılmıştı. Mandal takardık o kıvrılan yerler düzelsin diye. (Bir kere kıvrılan şeyin bir daha asla eskisi gibi olamayacağını da o defter sayesinde öğrendim ya, şimdi oraya hiç girmeyelim.)

İşte bu defter benim kabusumdu. Uğraşır dururdum bütün gece bir şeye benzesin diye. Ama bir türlü olmazdı. Öğretmen sıraların arasında dolaşıp iş defterlerini kontrol ederken başımı önüme eğer, mandallardan kurtulur kurtulmaz yeniden kıvrılıveren yaprakları göz ucuyla seyrederek hayıflanırdım.

Okulla beraber hayatım değişmişti. Kalemlere asılmaktan hissizleşen parmaklar, dolmak bilmeyen sayfalar ve birbiri üzerine yığılan ödevlerden oluşan bir dünyam vardı artık. İş defteri bunların hepsiydi sanki. Onu düşman bellemiştim. Ta ki kaybedene kadar.

Bir gün kılçık bir oğlan çocuğu defterimi elimden kaptığı gibi kaçırdı. Uzunca bir süre kovalamaca oynadık. Buraya kadar her şey normaldi. Fakat ben tam da ‘eh, artık geri verir herhalde’ diye düşünürken, garip bir şey oldu. Onu nasıl kızdırdıysam (çocukken de çenemi pek tutamazdım), bir türlü hıncını alamadı ve boynunda asılı duran delikli silgiyi çıkarıp yazdığım her şeyi birer birer sildi. Hem de gözümün içine baka baka. Donup kaldım. O kadar şaşırdım ki, hiç bir şey yapamadım. Bunun olabileceğini hiç düşünmemiştim.

Nice uykusuz geceye mal olmuş bütün o yazılar çiziler birer birer uçup gitti. Bir türlü ezberleyemediğim sonbahar şiiri, kimbilir kaç kere yazdığım “Oya yattı uykuya, haydi sen de yat Kaya” fişi, zor bela yaptığım soru işaretleri, hepsi yok oldu. Bir tek şey kaldı geriye: harflerden kalan soluk izlerin üzerinde pırıl pırıl parlayan kocaman kırmızı bir ‘Pekiyi!’ Nasıl olduysa bir ara bir aferin almıştım. O da tükenmezle yazıldığı için bu felaketten sağ çıkmıştı. Şimdi boş sayfada kötü bir şaka gibi duruyordu.

Yazdıklarımın kalıcı olmadığını farketmek yeterince kötüydü zaten. Yine de esas meselem bu değildi. Diğer sayfaların yeniden yazılabileceğini hissediyordum. Ama ya üzerinde ‘Pekiyi!’ yazan o boş sayfayı nasıl dolduracaktım? Onu hak edecek kadar iyi ne yazabilirdim ki? Bunu düşündükçe, hastalanacak gibi oluyordum.

İşte o kırmızı ‘Pekiyi!’ benim lanetimdir. Korkulardan bir korku seç deseniz, hiç düşünmeden onu seçerim. Tepemde bir kılıç gibi sallanır durur. Bana her ‘yazabilirsin’ dendiğinde kafamı kaldırıp ona bakar ve ürperirim.

Şimdi de öyle yapıyorum.

Korkağın biriyim ben. Daha önce de söyledim ya.

5 sayfa«12345Yukari Asagi