.

Yazarın arşivi

televizyonda
-sabaha yakın saatlerde-
ceset torbalarının
fermuarları çekiliyordu ve
fonda
“new york new york” diye vızıldıyordu frank sinatra

[Ahmethan Yılmaz new york new york]

Tasavvuf yolu tamamlanamaz. Tasavvufun sonu, tasavvufun başıdır. [Tuğrul İnançer Vakte Karşı Sözler]


Parayla dost satın alamazsınız fakat iddialı düşman satın alabilirsiniz. [Spike Milligan]

Naipaul’a veryansın edenler, Müslümanları çok mu seviyor? Birbirlerinden hazzediyor mu? Naipaul’un bulunduğu mekana girmek, onun görüşlerini külliyen kabul etmek demek midir? Türk entelektüeli diye bir şey gerçekten yok mu? Naipaul’a “Faşist” diyenlerin, bir sonraki cümlede faşizan bir yargı ortaya koyması normal midir? Aramızda “Gizli Naupaul’lar” mı dolaşıyor? Yazarın işi, bir başka yazarın metinlerini protesto etmek mi, yoksa ona yazıyla, sözle esaslı bir karşılık vermek midir?..

Bayramın üçüncü günü elimde kurban etleriyle dolu torbalar, misafirlere refakat ederken telefonum çaldı, açtım. V.S. Naipul’un, Avrupa Yazarlar Parlamentosu’na davetli olduğunu, hattın diğer ucundaki Editör-Yazar Cem Erciyes’ten haber aldım. Şaşırdım. Zira bana gönderilen davetli listesinde Naipaul adı yer almıyordu. Meğer liste, yalnızca, benim katılacağım toplantıya davet edilenlerin isimlerini kapsıyormuş… Erciyes, “Naipaul mevzuu büyüyecek” demişti. Haklı çıktı.
Yaşça başça ileri olduğu yaygın kabul görmüş bir yazar, gazete köşesinden “Müslüman edebiyatçılar, Naipaul’la aynı masaya oturmayı içine sindirebilecek mi?” diye bir soru ortaya attı. Ardından, bir tv kanalında şunu söyledi: “Naipaul’un boykot edilmesini teklif ettim, çünkü bizim yazarlar Naipul’a ‘Biz senin bildiğin Müslümanlardan değiliz. Endonezyalı, İranlılar gibi değiliz’ derler.”  Yani, ona göre, Müslüman Türk aydınları, Naipaul’la konuşacak, tartışacak kapasitede değil. Dikkat ediniz: Naipaul, Müslümanlara “Yaratıcılıktan uzak, geri zekalı, asalak” mı demiş? E, mezkur şahıs da aynı şeyi söylüyor? Müslüman Türk aydını, lafını bilmez, diyor. Naipaul’la aynı görüşte. Nitekim, canlı yayında, bir başka yazara “Sevgili dostum, sen Fransa’da fazla kaldığından, biraz Naipaul’laşmışsın. Keşke 1970’lerdeki sen olsan yine” deyiverdi. Dehşete düştüm. Naipaul ne yapıyordu? Hakaret ediyordu. Bu durumda kim Naipaul’laşıyor?
Bir diğer üstat, aynı programda “Türk intelijansiyası kimlerden oluşuyormuş, çok merak ediyorum. Türkiye’de bir zihin kirliliği ve entelektüel sefalet var” dedi. Aynı sözü Naipaul’un söylediğini düşünün. Buna kim tahammül edecekti? Tabii ki söz esasen söylem’e ve bağlam’a göre mana kazanır. Yine de, millet şuuruna hususi ehemmiyet atfeden bir edibin, ilk ağızda kendi milletini tahkir etmesi dikkat çekiyor.
Naipaul’un bir tek Nehrin Dönemeci romanını okudum. 1999 senesinde. O dönemde de kendisinden hazzetmezdim. Fakat Edward Said bir kitabında Naipaul’u övdüğü ve onun üslubundan “olağanüstü” diye söz ettiği için aldım okudum. [Kimileri, Said’in Naipaul’u eleştirdiğini söylüyor. Olabilir. Ben denk gelmedim.] Romanda, hakikaten acınası bir Avrupa hayranlığının yansımalarını gördüm. [Kitabın bana en sempatik gelen yönü, içinde Nasreddin adlı bir karakter bulunmasıydı.] Naipaul’u umursamamaya karar verdim. 2001’de Nobel almasına da içerlemedim. Nobel’i yazarlığın kızıl elması gibi görenlerden değilim.
Naipaul’u, onunla aynı mekanda bulunmayı reddetmek suretiyle protesto etmeyi düşünmedim. Gıcık kaptığım kimselerden köşe bucak kaçmam. Protesto, ahlaki bir yoğunluk bölgesinde doğan sert tepkidir. Devrimci bir jest, bir hamledir. Hayattan yana bir tutumun adıdır. Katili, caniyi, tecavüzcüyü, hırsızı, zalimi, istismarcıyı… protesto edersin. Naipaul’a “Emmi, yanlışın var, doğrusu şudur, Nobelli adamsın, sana yakışmıyor bu sözler” dersin. Gerekirse detaya girersin. Budur. Bir nebze cool, biraz centilmen olmak lazım. Serinkanlı, özgüvenli ve nazik yani. Yumurtayı balyozla kırmanın alemi var mı?
Ben olsam Naipaul’u buyur etmezdim, çünkü kafa dengi değil, kaknem bir ihtiyar, hasta… Görenler, yürümekte zorlandığını, titrediğini söylüyor. Beraber takılabileceğim, çay kahve içip şakalaşabileceğim birini çağırırdım.
Ne oldu şimdi? Naipaul gelmiyor. Türkiye’deki hararetli tartışmalar sayesinde erişilmezlik, hatta yücelik kazandı. Adama ayıp edilmiş oldu. Said’in sözünü ettiği “Sürgün entelektüel” imajı daha da pekiştirildi.
Soralım: Naipaul’u sevmeyenler, kimi seviyor? Müslümanlara, Türklere güveniyor, onları seviyorlar mı? Ya da herhangi bir insanı takdir ettikleri vaki mi? Türkiye’de entelektüel yazarlar, sanatçılar yok diye haykıranlar, bu ülkede nasıl yaşayabiliyorlar? Onların yerinde olsam buralardan kaçarım. Misal Ersin Karabulut, İsmail Kara, Fatih Altınöz, Nuray Mert, Mustafa Kutlu’yu tanımasam, onlar gibi esaslı yazar, düşünür, sanatçılar olmasa ben burada yaşayamazdım. İzlanda’ya, Suriye’ye, Filipinler’e filan gider insan arardım.
Tekrar ediyorum: Naipaul’un görüşleri, hatta bakış açısı bana hiç ama hiç uymuyor. Üslubundaki türlü çeşitli dengesizlik de beni itiyor.
Gelgelelim, kimi üstatlarımızın, Naipaul’un şahsında kendilerini kınadıklarını görmeleri gerek. “Naipaul Müslümanlara hakaret etti” deyip, aynı paragrafta Türk aydınına beyinsiz, meczup, zavallı muamelesi yapmak, skandal düzeyinde bir çelişkidir. Haydi, Naipaul gelmiyor. Fakat burada mukim kimi büyüklerimiz de memleketi, milleti kötüleye kötüleye hayatımızı kararttılar. Toprağı bol olsun, meşhur bir yazarımız da “Türk milletinin yüzde 60’ı aptal” demişti. Bu söz bize ne yarar sağladı? Hangi güzel, umutlu cümleyi davet etti? Biz bu sözün üzerine ne inşa edebiliriz? Bütün bu genelleyici hakaretler hak edilmiş, adaletli, yerli yerinde mi? Birileri millete, yazara, sanatçıya fırça çektikçe Türkiye bundan bir fayda görüyor da ben mi fark edemiyorum?
Naipaul 78 yaşında. 20-30 senesi var yok. Yarın ölüverse ve “Naipaul gelmesin, gelirse de protesto edilsin” diyenlere mikrofon uzatılsa, ne söyleyecekler? “Kefereyi cennet vatanımıza sokmadık. Onsuz dünya daha güzel. Şimdi cehennemde cayır cayır yanıyordur” mu diyecekler? [Ölümden, hepimizi yakından ilgilendiren ve bizi felsefi düşünmeye yönelten bir olgu olduğu için bahsediyorum.] Halbuki, gelseydi, şunu diyebilirdik muhtemelen: “Naipaul geldi. Fikirlerini tasvip etmesek de, misafirdir, nezaket gösterdik. Kendisiyle efendice konuştuk. O yaşta, çocuklar gibi şaşırdı. İslam, Müslümanlık, yurtseverlik, aidiyet, kimlik… konularındaki görüşleri, o konuşmalarımızdan sonra köklü bir değişikliğe uğradı. Daha önce yazdıklarını nakzeden bir risale kaleme aldı. Kitap Türkçe’ye de çevrildi…” Tamam, şu da pekala muhtemeldi: “Abi adam huysuz ihtiyarın tekiydi. Sevimsiz, titrek, gudubet, bir herif. Ne desek anlamadı. Nasıl önyargılı. Bir de Nobel almış. Fıkradaki gibi, ‘Odunum’ diye tutturdu. Ben anlatıyorum anlamıyor, öteki anlatıyor anlamıyor. Kibir insanı körleştiriyor, orası kesin.”
Velhasıl, Yazar Parlamentosu programına katılmayacağım. Naipaul’u tutmam. Fakat Naipaul aleyhine ve lehine konuşanların sözlerinden de rahatsızlık duydum. Bütün bu kargaşada sürüklenmek istemiyorum. Gider, Alper’le bir limonata içerim, Samed’le yeni kitaplar hakkında konuşurum, Egemen’le sahafları dolaşırım, Onur’un film projesini dinlerim ya da bir ara sokakta tek başına yürür, bir türküyü ıslıkla çalarım daha iyi. Protestoysa, Naipaul hadisesiyle ilgili kimselerin, bir yanlışı [ya da yanlış anlamayı] düzeltme, sahih bir sonuca bağlamadaki yetersizliğini protesto ediyorum.

 

Johnny Cash’in meşhur şarkısı, Dick Dale yorumuyla geliyor sayın dinleyenler.

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Aynen şöyle diyor:
“Henry Fielding’in Tom Jones‘undan beri romanın asıl konusu, yaşayan insanlar ile taşlaşmış ilişkiler arasındaki çatışma olmuştur. Bu süreçte yabancılaşmanın kendisi de estetik bir araç haline gelir roman için.”

Tunus asıllı Nawel ben Kraiem’in, insanda rikkat ve heyecan uyandıran nadide yorumuyla…

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.


Çocukluğumda bir Harold Lloyd [1893-1971] hayranıydım. Siyah-beyaz, sessiz filmlerin komik yıldızı. Charlie Chaplin ve Buster Keaton da gayet ilginçti kuşkusuz. Fakat benim adamım Harold Lloyd’du ve hep öyle kaldı.
İki ay önce, üstadın 1923 yapımı meşhur Safety Last! adlı eserini tekrar seyrettim. Başta “Hele bir bakayım, 6 yaşındayken beğendiğim film neymiş?” diye düşünüyordum. İyimserliğin lüzumu yoktu. Zira 1980’lerin polisiye dizilerini yeniden izlerken hayal kırıklığına uğramıştım. Fakat o da ne? Film süperdi. Tempo bir saniye bile düşmüyordu. Hikaye, komediyle mayalanmıştı.
Çocuklarımı çağırdım. Bakalım onlar da beğenecek miydi? Bayıldılar. Her fırsatta çocuklarla televizyondan, DVD’den film seyrederiz. Hafta sonları sinemaya gideniz. Animasyonlar, üç boyutlu filmler, ne varsa koşarız. Fakat oğullarımı hiçbir film Safety Last! kadar çok güldürmemişti. Hemen, Harold Lloyd’un 15-20 filmini buldum. Bazısı kısa, bazısı uzun metraj. Hepsi de birbirinden komik. Artık evde günaşırı Harold Lloyd seansları düzenliyoruz.
Lloyd, cidden stil sahibi bir adamdı. 205 filmde rol aldı. Bulabilirseniz, sinema tarihinin bu en büyük komedyenini izleyin. Yine bulabilirseniz, yanınıza çocukları da alın.

Cüneyt Özdemir‘in, Radikal‘deki köşesinde yer alan 22 Ekim Cuma günkü yazılardan biri:

Sıkmabaşınla sana bu kamusal alanlarda yer yok anne!

Senin başının örtülü olmasından bu devlet korkuyor anne. Kapılar sana ve senin gibi başını örten kadınlara kapalı. Senin yüzünden okullarda çocukların başlarını kapatacaklarından korkuyorlar. Senin yüzünden başı açık kızların üniversiteye gidemeyeceğini düşünüyorlar. Senin ve senin gibi başı kapalı kadınlar yüzünden bu ülkenin bir ‘İslam Cumhuriyeti’ olacağını söylüyorlar.
Babamdan değil başın kapalı olduğu için senden korkuyorlar anne!
Sen ki iki ablama tek bir gün “Başını ört” dememişsin. Sen ki 3 tane Atatürkçü aydın çocuk yetiştirmişsin, nafile…
Sen başını senden korkanların sevdiği gibi onların sözleriyle ‘Anadolu usulü’ kapatıyorsun ama onlara bu da yetmiyor. Senin başörtünden biraz daha farklı başlarını bağladıkları için Cumhurbaşkanı’nın eşine küfür niyetine ‘sıkmabaş’ diyorlar. Başbakan’ın eşinin başı örtülü diye Canan Arıtman adında bir milletvekili “Araplar gibi giyinme” diye mektup yazabiliyor.
Ah benim öz be öz Ahıska Türkü annem bu kafatasçılar senin ve senin gibi başı örtülü kadınların Arap olduğunu zannediyorlar.
Anneciğim tek şansın üniversite çağını geçmiş olman. Bir de üniversite çağında olsaydın tarihin yüzkarası ‘utanç odaları’na alacaklardı seni. İkna olmazsan türlü şaklabanlıklar yapmaya zorlayacaklardı.
Boneyle, perukla, şapkayla girebilecektin bu ülkenin üniversitesine.
Bitirdikten sonra ise yallah evine…
Emekli asker babamın komutanları başı örtülü bir kadın ile yan yana gelmeyi kendilerine hakaret sayıyorlar.
Sana bu kamusal alanlarda yer yok, ağlama anne üzme beni…
Sana bunları anlattığımda savaşı kaybetmiş yenik bir komutanın titreyen sesiyle “Canları sağolsun” diyorsun ya..
Benim bu hoyrat adamlar karşısında canım hiç sağ olmuyor anne.
Başının örtüsü yüzünden biz çocuklarının yanlış anlaşılacağını düşündün durdun bunca yıl. Gizli gizli utandın…
Hiç utanma anne.
Senden korkanlar, utananlar utansın.
Devlet ana seni ve senin gibileri başınız kapalı diye sevmese de ben severim.
Sen benim anamsın.

Sırrı Süreyya Önder‘in, Radikal’de 22 Ekim Cuma günü yayınlanan yazısından bir bölüm:

Beni başörtülü bir hekime emanet ediniz

Siz başlıktaki ‘hekim’i hâkim olarak da okuyabilirsiniz.
Bu tercihimde hiçbir ironi yoktur.
Modern zamanlar, vicdan dediğimiz şeye bir vidanjör işlevi gördü.
Sosyalistler, bu halkın nezdinde biraz karşılık bulduysa “…. ama vicdanlı, temiz, yiğit insanlar; asla hırsızlık yapmazlar” diye biten cümlelerin öznesi oldukları içindir.
Artık bir inanç uğruna ömrünü vakfeden insanlar yüceltilmiyor. Bir ülküye bağlanmak, onun uğruna birçok şeyden vazgeçmek, en iyisinden ahmaklık olarak başlayıp, terörist olarak biten bir dizi suçlamayla birlikte anılıyor.
Eğer iyi bir insan değilseniz, hiçbir meslek erbabının iyisi olamazsınız.
Bir hekime gitmek durumunda kaldığınızda Mehmet Öz’ü mü Gençay Gürsoy’u mu seçersiniz mesela?
Sizi bilmem ama bana Fatma K. Barbarosoğlu mu Canan Arıtman mı seni yargılasın diye sorsalar kendimi Barbarosoğlu’unun vicdanına teslim etmekte bir saniye bile tereddüt etmem.
Nur Serter’in öğretmen olduğu bir okulda rektör olmaktansa, İhsan Eliaçık’ın hademesi olmak için epeyi çırpınırım.
Zurnanın detone olduğu yer
Tercih etmediklerime hakaret ya da aşağılama kastım yok. Benim penceremden görünen vicdan manzaraları arasındaki farkı anlatmaya çalışıyorum.
Siz, ötekinin varoluşuna verdiği mananın, dünyaya ilişkin tavrının, siyasi duruşunun, kültürel tutumunun, bir ‘simgesi’ olan başörtüsü ile ilgili başta saygı olmak üzere ancak belli sınırlar içinde konuşabilirsiniz. Bir insana hayatıyla ilgili temel tasarruflarında, mesela nasıl giyineceğine, başına ne takacağına dair bir şey önerebilecek kadar hısım akraba değilseniz yaptığınız şey sadece terbiyesizlik ve had bilmezlik olur.