.

Yazarın arşivi

Mafya hikayelerini bilirsiniz: Yoksul gençler esrar içer, uyuşturucu kuryeliği yapar, silah taşımaya başlar, çalıntı mal satar derken alır yürürler. Hayatları tehdit, ihanet ve yalanla doludur. İhtişama erişseler de sağlamlığa kavuşamazlar. Güçlenseler de emniyetten mahrumdurlar. Âlem yapsalar da aşkı bulamazlar. Para çoğaldıkça saadet uzaklaşır…
Rööperi de benzer bir hikaye anlatıyor. Üç arkadaş var: Tomppa, Krisu ve Kari. Bunların suça bulaşmaları, başlarına bela almaları ve gırtlağa kadar pisliğe batmalarını izliyoruz. 1960’ların Helsinki’sinde geçiyor olaylar. Gangsterlerin biri aslında yalnızca ticaret yapmak istiyor. Diğeri sadece güvenli bir ev. Üçüncüsü ise karısı ve çocuğuna kavuşmak. Koşullar biraz farklı olsa, standart aile babası modunda yaşayacaklar…
Rööperi’ye bayıldım ben. IMDB’de vatandaşın biri Goodfellas’la karşılaştırıp kötülemiş. Açıkçası, Rööperi bence Goodfellas’tan çok çok çok daha iyi. Çünkü daha insani. Daha sahici. Daha espritüel. Ve daha dokunaklı.
Finlandiya yapımı Rööperi’yi izlerken çok acayip bir şey oldu. Filmdeki aktörleri tanımıyorum ya, ister istemez birilerine benzetiyorum. Tomppa’yı canlandıran Samuli Edelmann’ın, çizer ErsinKarabulut’a benzediğini düşündüm. İşin tuhafı, Kari Hietalahti de Yiğit Özgür’ü andırıyordu. Peter Franzen [Krisu] ise Umut Sarıkaya’nın bir eşiydi. Dolayısıyla, film boyunca “Ersin kaçak malları gene polise mi kaptıracak acaba?”, “Yiğit banka soyma işinin üstesinden gelse bari”, “Umut gördüğünün halüsinasyon olduğunu fark etse keşke…” gibi düşünceler geçti aklımdan.

Rööperi
[Hellsinki]
Yön.: Aleksi Makela
Sen.: Makro Leino, Harri Nykanen
Oyn.: Samuli Edelmann [Ersin Karabulut] Kari Hietalahti [Yiğit Özgür] Peter Franzen [Umut Sarıkaya]
Yapım: Finlandiya [2009]

Maco Gutierrez bir bar fedaisidir. Karizma kıt, zeka anca idare ediyor, geri kalanı silme kas. Eleman paso spor yapıyor. Mekik, şınav, barfiksle geçiyor ömrü.
Patronu, Maco’yla kafa buluyor: “Kendini spora fazla kaptırdın. Ne, bir kungfucu barda olay çıkarınca onunla müsabaka mı yapacaksın? Bizde işler tatlı dil ve tabancayla halledilir. Tahtaların eksik, vidaların gevşek ha?…”
Maco’nun otistik bir kardeşi var: Tito. Konuşmuyor, hastanedeki odasından çıkmıyor, şahane resimler çiziyor.
Maco birgün yolda giderken, bir grup haydudun bir evi soymakta olduklarını görür. Yılların karate, kungfu birikimini sergilemek için ani bir fırsat. Dışarıdaki mavi kar maskeli adamı yere serer. Galiba içerideki soyguncular ilk anda tanımasınlar diye, kar maskesini alıp takar. Adamlar, evin genç sahibesine musallat olmuşlardır. Maskeli Maco, hepsini nakavt eder. Ve olay yerinden tüyer. Kadın, Carol adlı bir haber spikeridir. Akşam haberlerinde, ‘maskeli kurtarıcısına’ teşekkürlerini sunar, dahası onu süper kahraman ilan eder. Maco, bu süper kahramanlık işine heveslenir. Berbat çizimler hazırlar. Saçma sapan kostümler dener. Sokaklarda işe başlar. Üstünü değiştirecek yer bulamaz. Çıkardığı kıyafetlerini kaybeder. İmdat çağrısı ayağına tuzağa düşürülür. Bol bol dayak yer. Kenidini Mirageman olarak tanıttığı halde, millet ona Watchman der. Yine de iyi iş çıkarır. Acaba, Şili’nin ilk süper kahramanı Mirageman ‘kalıcı’ olabilecek midir? Yoksa uçayım kaçayım derken cartayı çekecek midir? Carol ona gerçekten ilgi duyuyor mudur, yoksa bu taytlı salağı bir reyting maymuncuğu olarak mı kullanıyordur? “Mirageman, beni de yayına al, Batman ve Robin gibi takılalım, iki motosikletim var, biri senindir” diyen tontonla Maco gerçekten sıkı bir ikili olacak mıdır? Mirageman hayranı Tito, iyileşecek midir?..
Süper kahraman parodisi olan Kick-Ass, cidden güzel filmdi. Fakat bence Mirageman daha komik ve daha esaslı.

Get the Flash Player to see the wordTube Media Player.

Cine5‘teki Filmler ve Müzikler programında yayınlanan Pulp Fiction klibi.
Miserlou yorumu, Brothers of the Baladi’ye ait.

Piano 17, asansörde dilber Violetta ve anonim bir temizlik işçisiyle birlikte mahsur kalan memur Meroni’nin hoşnutluğunu anlatıyor.
Piano 17, ikide bir “Napolilisin değil mi? Ne güzeldir bizim Napoli?” diye sırnaşan tanımadığı hemşerilerinden sıtkı sıyrılan, obez soygun şoförü Borgia’nın hazin öyküsünü anlatıyor.
Piano 17, öldürdüğü kişinin, aslında ağabeyinin katili olduğunu öğrenen genç bir gangsterin, cinayet stresinden sıyrılıp intikam ferahlığına ermesini anlatıyor.
Piano 17, patronunun şantajından kurtulmak için, katil hırsızlarla ittifak kuran sinsi bir memurenin küçük ve zehirli dikenlerle dolu dünyasını anlatıyor.
Piano 17, sakız çiğneyip duran bir vatandaşın, nihayet delikanlı gibi sigaraya başlamasını anlatıyor.
Piano 17, temizlik işçisi kılığına girmiş Marco Mancini’nin, yanında 90 dakika sonra patlayacak bir saatli bombayla, asansörde, memur Meroni ve sekreter Violetta’yla mahsur kalmasını anlatıyor.

“Bomba gibi” nitelemesini Piano 17 kadar hak eden bir başka film bilmiyorum.

Piano 17
[The 17th Flor]
Yön.: Manetti Biraderler
Sen.: Manetti Biraderler, Anatole P. Fukkas, Giampaolo Morelli
Oyn.: Giampaolo Morelli, Elisabetta Rocchetti, Giuseppe Soleri
Yapım: İtalya, 2005

Alex De La Iglesia… Adamım benim. Süper filmlere imza atıyor. El Dia De La Bestia’yı 1995’te çekmiş…
Rahip Angel’in acilen Şeytanı bulması gerekmektedir. Aynı zamanda teolog olan Angel, bilmem ne kitabındaki bir şifreyi çözmüş ve Şeytanın oğlu Deccal’ın iki gün içinde doğacağını, böylece kıyamet sürecinin başlayacağını keşfetmiştir. Sabah olmadan Şeytanla bizzat görüşmeyi başarabilirse, Deccal’i öldürerek kıyameti engelleyebilecektir. Şeytanın ilgisini çekebilmek, güvenini kazanabilmek için elinden geldiğince günaha girmekte, suç işlemektedir. Derken, pejmürde ve eblehimsi bir metalciyle tanışır: Cavan. Cavan’la birlikte, televizyonda medyumluk taslayan şarlatan Jose’yi kaçırırlar. Çünkü Angel, Jose’nin bazı şeyleri gerçekten bildiğini düşünür. Her ne kadar Jose “Salak mısınız, bu sadece bir tv şovu” dese de, Angel, Jose’nin kitabındaki Şeytan çağırma formülünü fazlasıyla ciddiye alır: Parke zemine yıldız çizilir. Birtakım malzemeler serpiştirilir. İnce çizgiler halinde bir ateş… Bir de bakire kanı gerekmektedir. “Tamam, bir saat içinde bakire kanıyla geri dönmüş olacağım” diyen Angel’e Cavan bile inanmaz. Angel, bakire kanı bulmak için elinde tüfekle ortalığı birbirine katar. Bu arada Cavan’ın annesini de vurur. İstemeden. Açıkçası, kadın kendi kaşınmıştı. Cidden, bir saat sonra Angel elinde bir şişe kanla döner. Şeytan çağırma ayini yapılır. Jose, Angel’a alay eder. “Demek Şeytan’la görüşmek istiyorsun, büyük ihtimalle o da seninle buluşmak için can atıyordur… İyi bir ikili olacağınıza eminim…” Derken Şeytan peyda olur. Evet. Jose’nin kitabındaki formül işe yarar. Şeytan da tıpış tıpış gelir… Angel, Cavan ve Jose Şeytan’la başa çıkabilecek midir? Deccal’i vakitlice öldürebilecekler midir? Yoksa kıyamet kopacak ve konu kapanacak mıdır?
El Dia De La Bestia, muhteşem bir komedi. Iskalamayın derim.

El Dia De La Bestia
Yön.: Alex de la Iglesia
Sen.: Alex de la Iglesia, Jorge Guerricaechevarría
Oyn.: Alex Angulo, Armando De Razza, Santiago Segura
Yapım: İspanya, 1995

Jonas, genç ve yetenekli bir savunma avukatıdır. Gedikli bir hukukçu olan babası Peter, bir trafik kazasında ölmüştür. Jonas, hukuk firmasında, babasından boşalan yere talip olur. Camilla ile Jonas’ın soğuk fakat sevgiye dayalı bir evlilikleri vardır. Bir arkadaşı, Jonas’ı akşam gezmesine çıkarır. Gece kulübüne giderler. Adamımız kulüpte Louise’yle tanışır. İçer. Sabah gözünü bir otel odasında açar. Banyoda Louise’nin cesedini bulur. Otelden kaçar. Eline bir zarf ulaşır. Zarftaki DVD’de, Jonas’ın Louise’yi boğduğu bir video kaydı vardır. Jonas’ın koyu matemi, rezil bir kabusa dönüşür. Bundan sonra bol bol kaçacak, fidye ödeyecek, kılık değiştirecek, polis öldürecek ve neler olup bittiğini anlama umuduyla çırpınacaktır.
Kandidaten, sıkı bir gerilim filmi. Başrolde Nikolaj Lie Kaas var. Denk getirebilirseniz izleyin.

Kandidaten [The Candidate]
Yön.: Kasper Barfoed
Sen.: Stefan Jaworski
Oyn.: Nikolaj Lie Kaas, Ulf Pilgaard
Yapım: Danimarka, 2008

Brothers of the Baladi’den Türkçe bir şarkı. Müzik tatlı, şarkı ballı, yorum şeker.

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Sadık Yalsızuçanlar, kendi kuşağının en üretken yazarlarından. 50’den fazla kitap yazdı. Modern düşünce ve sanat ile tasavvuf arasında çok etkileyici bağlar kuruyor. Yalsızuçanlar’la Ramazan’ı konuştuk…

Eski Ramazanlar neden daha iyidir? Ramazan’da medya sayesinde dinî bir aydınlanma mı yaşıyoruz? Ramazan eğlenceleri gerçekten eğlenceli mi? Metropolde Ramazan nasıl idrak edilmeli?…

Eski Ramazanlar çok övgüyle anılıyor. Ramazan söz konusu olunca neden eskiyi bunca hayırla anıyoruz?
Hepimizin çocukluk, ilkgençlik yıllarımıza ilişkin Ramazan hatıralarımız var. Sanırım ‘eski Ramazanlar…’ diye başlamamız bu yüzden. Bir de, yanlış bir algımız var, herşey gittikçe daha kötü oluyor şeklinde. Bu da, tabii o nostaljik tutumu besliyor.

Birçok ilahiyatçı, oruçta yeme-içme ve cinsi münasebeti kesmenin ötesinde bir derinlik olması gerektiğini söylüyor. Siz ne diyorsunuz?
Namaz, oruç gibi kulluk formlarının, formel olmanın ötesinde bir anlamı, işlevi var. Namazla zekat, bir arada anılır biliyorsunuz. Namaz, olmanın, zekat, sahiplik duygusunun arınmasıdır. Oruç biraz daha keskin bir şey. Tutkuların gemlenmesinde daha etkili. İbn Arabi ‘Sadakaların en büyüğü, insanın bizatihi kendisini tasadduk etmesidir’ diyor. Oruç böyle bir şey. İnsanda Tanrılık vehmi vardır. Oysa kul, her türden tanrılık vehminden arınmış kişidir. Bunu, o kulluk formları sağlıyor. Tabii onları birer form olmanın ötesinde algılamak lazım. Yoksa çok anlamsız, çok gereksiz tartışmalarla işin özü buharlaşır. Bir de, Ramazan’ın toplumsal yönü var. Bunu ıskalamamalı. Bir tasadduk imkanı. İnsanın kendi nefsini değil ötekini öncelemesi için aç kalması şart.

Oruç tutan – tutmayan ilişkisi nasıl olmalı?
Bektaşi, Hıristiyan’a demiş ya, ‘dininizin kıymetini bilin’ diye. Kadir kıymet bilmek lazım. Tabii, bir gerilimin içinden geçiyoruz…Dünya bir kabz, bir daralma hali yaşıyor. Merhametten, tevazudan, empatiden, muhabbetten söz edince sinirli abilerimiz kızıyor. Dünyayı değiştireceklerini, bütün bunlar Allah’ın takdiri değil sanıyorlar. Bazı sufiler şöyle der: ‘Allah, ipi p…tun eline vermiş.’ Tamam uğraşalım edelim ama, bu işler, bizim uğraşmamıza bağlı değildir.

Oruca dönersek…
Adam tutamıyor, mazereti var veya tutmak istemiyor. Tutmayanlarda, eskiden bir hassasiyet vardı, şimdi de var. Tutanlara karşı bir hürmet… Aynı hassasiyet ve hürmeti, hatta fazlasını, tutanlardan beklemek gerekiyor. 12 Eylülde, darbeden önce, bazı şehirlerde yol keserdi bazı abilerimiz. Otobüsten yolcuları indirirlerdi. ‘Fatiha’yı oku İhlas’ı oku’ derlerdi. Adam okurdu. Kendi adamını çağırır sorardı, ‘Doğru okuyor mu lan?’ diye. Oruç yiyorsa döverdi. Kendisi oruç tutmazdı. Rosa Luxemburg’un bir lafı vardır, ‘Asıl özgürlük, ötekinin özgürlüğüdür’ diye. Bir yerde, az olanlar, azınlıkta olanların durumuna bakmak lazım. Oruç tutmayanların rahat, tutanların alçakgönüllü olduğu yerde, bilin ki İslam ahlakı vardır.

Orucun en önemli kısmı bu nezaket midir?
Kenan Rıfai’ye soruyorlar ‘Efendim, ehl-i beyte âşıksınız, fakat hiç Yezid’i lanetlemiyorsunuz?’ ‘Evladım, ben, içimdeki Yezid’le meşgulüm’ diyor. Bu, çok sahih, çok değerli bir şey… Tabiin’den büyük bir bilge vardır, Ahmed Rıfai… O kadar mütevazı ki, domuza selam verirmiş. Talebeleri yadırgayıca, ‘Evladım, Allah etini yasaklamış, selam vermeyi değil’ dermiş. Hani, ‘Yaratılmışı, Yaratan’dan ötürü sevmek, hürmet etmek…’ Sigara tiryakilerine de bir önerim var: Oruç tutmayan tiryakilere takılın, dumanlarından istifade edin. (Gülüyor.)

Modern bir yazar olarak, geleneksel eserler ve yazarlarla gerçekten güçlü bir bağınız var mı? Nedir bu bağın mahiyeti?
Hasta-hekim ilişkisi…Tek yanlı bir aşk ilişkisi…

Mazeretli ya da mazeretsiz olarak oruç tutmayanlara, Müslüman olmayanlara Ramazan’la ilgili bir tüyo vermek ister misiniz?
Yiğit Özgür’ün bir karikatürü var. Trenin ön tarafında, turist kılıklı, sırt çantalı genç bir adam… Camiin mahyasında, ‘Hoş geldin Ramazan’ okunuyor. Delikanlı bakarak ‘Hoş bulduk’ diyor. Bazen migren krizi geldiğinde ilaç, iğne, tutamıyorum. Yanılıp çarşıya çıktığımda, tutamayanların işinin ne denli zor olduğunu görüyorum. Mümkün olduğunca görünürlükten uzak, serin selviler altında, tutamayanların arasına karışmalı… Mazeretli olanların kendilerini rahat hissetmeleri gerek. Mazeretsiz olanlar da günahın hakkını vermeliler. (Gülümsüyor.) Fethi Gemuhluoğlu der ya: ‘Sizin tövbenizden ne çıkar! Günahlarınız bile eciş bücüş…’

Ramazan ayında çok sayıda hoca çıkıyor medyaya. Gazetelerde yazı dizileri başlıyor. Ekranda iftar ve sahur programları…
Mantar gibi demek istiyorsun. Ahmet Turan Alkan hoca geçen Ramazan yazmıştı. ‘Bu iftar, sahur programları, beni dinden imandan çıkaracak’ diye. Hocaya katılıyorum. Bu, patolojik bir hal. Bilhassa dini sadece bir emir-yasak toplamı olarak görmek… Sadece Ramazan’da hatırlamak… Ramazan’da iletişim ortamlarında kısmen bir farklılık olabilir ama bir ‘dinâ aydılanma ya da aydınlatma fırsatı’ gibi görülünce bayıyor…

Büyükşehirlerde, metropollerde Ramazan’ın idrak edilmesiyle ilgili gözlemleriniz neler?
Zor zamanlarda olduğumuz kesin. Ama yapacak bir şey yok. İçimizdeki neşveyi kaybetmemek lazım. Son Fatih sertürbedarı Ahmed Amiş Efendi ‘Olan olmuş, olacak olan da olmuştur’ der.

Ramazan’ın hem bir dinî yönü, hem de kültürel yönü var. Hem geleneksel hem de modern Ramazan eğlencelerini nasıl yorumluyorsunuz?
Oğuz Atay’ın Korkuyu Beklerken’indeki Ne Evet Ne Hayır öyküsünü bilirsin. Gönül Köşesi’ne gelen bir okur mektubudur… Mektubu okudukça şöyle der: ‘Ben bu adama kesin karşıyım!’ Bu Ramazan eğlenceleri, belediyelerin eğlence algısının üzücü boyutlarını fazlasıyla ortaya koyuyor. Pek eğlenceli de değiller gibime geliyor. Doğal olmayan bir şey var, bu kesin. Burada nostaljiden başka çaremiz yok gibi… Kültürü rahat bırakmalı. Kızları da. Varsın davulcuya veya zurnacıya varsınlar…

Küresel ısınma ve yaz günlerinin uzunluğu, oruç tutmayı zorlaştırıyor. Bu konuda cesaret verici ya da kolaylaştırıcı yaklaşımlarınız var mı, nedir?
Ramazan’da, birkaç çok gerekli sektör-kurum dışında zorunlu tatil ilan etmek, bol bol uyumak, soğuk duş almak, Sezen Aksu’ya kulak vermek: ‘Çalışmak yorar!’ Ama, işin hakkı da verilebilir. Ramazan’da inşaatlarda çalışmak, günde oniki saat koşturmak, hayır hasenat yapmak…

Matando Cabos, Meksika yapımı, olağanüstü bir başyapıt. 1975 doğumlu Alejandro Lozano yönetmiş.
İnsan inanamıyor. Bir film bu kadar mı komik olur. Bu kadar mı artistik anlatılır bir hikaye.
The Hangover‘ı izlerken güldüyseniz, Matando Cabos‘ta daha çok güleceksiniz.
Reservoir Dogs sizi etkilediyse, Matando Cabos sarsacak.
Filmin 35. dakikasında “Bundan sonra film inişe geçecek, daha fazla yükselmesi imkansız” diye düşündüm. Fakat son sahneye kadar hikaye gevşemedi. Cidden zıpkın gibi.
Tesadüfün iğne deliği, tehdidin en cilalısı, tırlaklığın Everest zirvesi… ve çok daha fazlası, Matando Cabos‘ta.

Matando Cabos
Yön.: Alejandro Lozano
Sen.: Tony Dalton, Kristoff, A. Lozano
Oyn.: Tony Daldon, Kristoff, Raul Mendez
Yapım: Meksika, 2004

Filmin fragmanı için:

http://www.imdb.com/video/screenplay/vi1236009241/

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.