.

Yazarın arşivi


1972 doğumlu Anders Thomas Jensen, benim görebildiğim kadarıyla, gezegenimizde yaşayan en esaslı sinemacılardan biri. Çok zeki bir yazar, hayranlık uyandıran bir yönetmen. Bütün filmlerini izledikten sonra daha kesin konuşacağım.
Flickering Lights, bir gangster filmi. 4 kişilik küçük bir çetenin, şaşırtıcı, komik ve dokunaklı hikayesini anlatıyor.
Çetenin lideri Torkild, 40 yaşında, asabi ve yalnız biridir. Eskimo adlı bir mafya babasına da borcu vardır. Eskimo, Torkild’e bir villa kasasını patlatıp, oradaki çantayı, açıp içine bakmadan getirmesini emreder. Torkild ve yoldaşları kasayı soyar, çantayı alır, fakat çantada dünya kadar para olduğunu görünce, İspanya’ya kaçmaya karar verirler. Kaçarken, Peter vurulur. Bir ormanın derinliklerindeki, terkedilmiş bir evde saklanmak zorunda kalırlar. Torkild, biri yaralı, biri kaçık, diğeri şavalak üç elemanını zaptedebilecek midir? Ormanda ava çıkan köylülerin merakını nasıl yatıştıracaktır? Bu kadar çok para ve silah, ıssızlığın ortasında gergin bir bekleyiş içindeki çeteyi bozacak mıdır?..
Komik, heyecanlı, irkiltici ve yine de hüzünlü bir film Flickering Lights. Özellikle gangsterlerin çocukluklarına ilişkin hikayeler, filmi benzerlerinden çok ayrı bir yere taşıyor.
Daha önce Gren Butchers’ı seyrettiyseniz, Mads Mikkelsen ve Nikolaj Lie Kaas’ı burada da görmek, sizi hoşnut edebilir. Adamlar cidden çok iyi rol kesiyor.

Blinkende Lygter [Flickering Lights]
Yön. – Sen.: Anders Thomas Jensen
Oyn.: Mads Mikkelsen, Nikolaj Lie Kaas
Yapım: Danimarka, 2000


Zeka dolu, heyecanlı, ilginç, komik, hızlı filmleri seviyorsanız ve hele sigara tiryakisiyseniz Nicotina’yı seyredin.
Hiç tanışmayan kişiler, birbirlerinin hayatını ne kadar etkileyebilir? Akşamüstü eşiyle birlikte şarkılar mırıldanarak dükkanı kapatmaya hazırlanan sıradan bir kadın nasıl aniden bağırsak deşen bir polis katiline dönüşür? Genç bir adam “Burada yalnızca fotoğraflar var?” dediği için kurşunlara hedef olabilir mi? Bir cesedin saçları, hangi stilde kesilmelidir?.. gibi soruların cevabını merak ediyorsanız, Nicotina’yı seyredin.
“Şu sıra bir sinema şaheseri iyi gider” diyorsanız, Nicotina’yı seyredin.

Nicotina
Yön.: Hugo Rodriguez
Sen.: Martin Salinas
Oyn.: Diego Luna, Luces Crespi, Norman Sotolongo
Yapım: Arjantin, Meksika, İspanya -2003

Selçuk Orhan ve Selman Bayer’in Orhan Gencebay’a değindikleri yazıları okuyunca şaşırdım kaldım.
Orhan Gencebay tekke edebiyatından, halk şiirinden, senfonik müzikten, Rock’n Roll’dan, Klasik Türk Müziği’nden… etkiler almış, ilginç bir besteci. Albümleri, toplamda Bob Dylan albümlerindan daha fazla satmış. Yani epey ilgi görmüş.
Faşist resmî ideolojinin Batılılaşma algısına zıt, tamamiyle sivil bir enerji taşıyan Gencebay müziği yıllar yılı yasaklandı. Bu durum, elbette Gencebay müziğinin muteber olduğunu tek başına kanıtlamaz. Fakat Gencebay müziğinde ifadesini bulan ‘derdi’ tükenmişlik duygusu olarak nitelemek akıl kârı mıdır? Tamam, “İnsan varoluşunun temelindeki vahamete gönderme yapıyor” demeyelim, yine de kaba bir şekilde ambalajlamak yakışık alır mı?
Türkiye’nin modernleşme çabası karşısında, Gencebay müziği bir bocalamaya neden oldu. Gencebay’ın medeni cesareti, ortalama Türk aydınında yoktu maalesef. Aynı Türk aydını Cüneyt Arkın’a da burun kıvırıyordu. Yeşilçam’ı vargücüyle aşağılıyordu. Bana kalırsa, Yeşilçam ve Gencebay neznide, kendinden nefret ediyordu Türk aydını.
Gencebay’ın şarkı sözlerini eleştirebilirsiniz, yorumunu yetersiz bulabilir, reklamlarda boy göstermesinden rahatsızlık duyabilirsiniz. Gencebay müziğini dönemlere ayırmak, ayrı ayrı analiz etmek de mümkündür. Fakat onun bir bağlama virtüözü, usta bir besteci olarak değerini “kapuska, tükenmişlik…” gibi kelimeler kullanarak inkar edemezsiniz.
Gencebay müziği, 1970’ler boyunca her yerde, her cadde, her sokak, her evde çalınıyordu. Bu ülkede hiçbir müzik Gencebay müziği kadar siyasi ve toplumsal bir yankı taşımamıştır. Gencebay şarkılarında bahsedilen çaresizlik, sadece aşkın ıstırabından değil aynı zamanda “Hayat Kavgası”ndan neşet eder. 1980’lerden itibaren tedavüle giren yeni yalanlarla, onlar da halının altına süpürüldü…
Aşk… tarih boyunca bütün anlatıların en gözde konusudur. Orhan Gencebay, Karacaoğlan’dan daha mahcup, Elvis’ten daha mütevazıdır. Gencebay’ın şarkı sözlerinde, bazı dizeler şimşek gibi parlar: “Her şey Hak’tan amma zulmetmek kuldan / Gönül bir zalimi sevdi ne yapsın?” ya da “Bir zamanlar benim sevgilimdin / Yanımdayken bile hasretimdin / Şimdi başka bir aşk buldun / Mutluluk senin olsun…”
Ferdi Tayfur’a gelelim. Müziği de yorumu da bana fazla salçalı, yağlı gelir. Buna mukabil, bizzat tanıdığım müzisyenler arasında en zeki olanıdır. Onunla konuşurken, anlatığı hikayeler ve yakaladığı incelikler karışısında şaşalayıp kalmıştım. Müthiş bir ironi eşliğinde bakıyor olaylara: “Bazen düşünüyorum da Murat, belki de babamdan kalan o patates tarlasından hiç çıkmamalıydım.”
Gencebay’ın ofisindeyiz: Etrafta 50 çeşit saz var. Birini alıyor. “Bu Kazak dombrasıdır” diyor. Başlıyor çalmaya. Mucize gibi. Sonra tek tek sazların ismilerini sayıyor. Saatlerce konuşuyoruz. “Metin Erksan filmlerine yaptığınız müzikleri neden bir albüm halinde yayınlamıyorsunuz?” diye soruyorum. “Yapacak çok iş var…” diye geçiştiriyor. “Konser vermiyorsunuz, bari resital verin” diyorum. “Haklısın” diyor.
Selçuk Orhan ile Selman Bayer’in yazılarını okusa, onlara da “Haklısın, sen de haklısın” der muhakkak.

Uluslararası Kültür ve Sanat Derneği [UKSD] 09–12 Temmuz 2010 tarihleri arasında Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın desteğiyle FİLİSTİN FİLMLERİ ZAMANI adı altında bir dizi etkinlik düzenliyor.
Etkinlik kapsamında Filistin’le ilgili 11 film gösterilecek.
09 Temmuz 2010 Cuma akşamı saat 20.30’da İstanbul Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde bir gala yapılacak.
Galada Filistin asıllı Danimarkalı yönetmen Omar Shargawi’nin otobiyografik özellikler de taşıyan My Father is from Haifa [Babam Hayfalı] adlı belgeseli gösterilecek.
Yönetmen galaya bizzat katılıyor.
10–12 Temmuz 2010 günleri arasında Zeytinburnu Belediyesi Kültür ve Sanat Merkezi ile Fatih Ali Emiri Kültür Merkezi salonlarında ücretsiz izlenebilecek filmler şunlar:
Limon Ağacı (Yönetmen: Eran Riklis)
Galile’de Düğün (Yönetmen: Michael Kheifi)
Zeytin’in Hayali (Yönetmen: Omar Kawan Aleni)
Rota 181 (Yönetmen: Michael Kheifi/Eyal Sivan)
Vaad Edilen Cennet (Yönetmen: Hany Abu Assad)
Kapılar Bazen Açılıyor (Yönetmen: Liana Badr)
Beşir’le Vals (Yönetmen: Ari Folman)
Şatilla’nın Çocukları (Yönetmen: May Masri)
Kutsal Direniş (Yönetmen: Elia Suleiman)
Bu Denizin Tuzu (Yönetmen: Annemarie Jacir)
Rana’nın Düğünü (Yönetmen: Hany Abu Assad)

Micmacs’i izlerken “Galiba hayatımda seyrettiğim en güzel film bu” diye düşündüm.

Micmacs a Tire-Larigot
Yön.: Jean-Pierre Jeunet
Oyn.: Dany Boon, André Dussollier, Nicolas Marié, Dominique Pinon
Yapım: Fransa, 2009

Anders Thomas Jensen diye bir adam var. İncelikli senaryolar yazıyor, artistik filmler çekiyor. Adem’in Elmaları [Adams æbler] diye, 2005 yapımı çok ilginç bir filme imza atmış. Gelgelelim ben 2003’te yazıp yönettiği The Green Butchers’ı daha çok beğeniyorum.
Eigil diye gençten bir kasap var. Diyelim 29 yaşında. Bir de Svend… Immm, 40’larında filan. O da kasap. Svend biraz sıkılgan, düz bir adam. Bu ikisi, Pringles cipslerinin amblemi var ya, işte ona çok benzeyen bir patronun yanında çalışıyorlar. Bay Pringels, bu ikisini, bilhassa Svend’i aşağılıyor. “Kasaya senin bakmana izin vermiyorum, çünkü domuz gibi terliyorsun!” filan diyor.
Svend, Eigil’i ortaklaşa bir kasap dükkanı açmaya ikna ediyor. Eigul’un ailesi trafik kazasında ölmüş. İkizi de komada. Eigil, beyin ölümü gerçekleşmiş olan ikizinin fişi çekilsin diye bir kağıt imzalıyor.
Kasap dükkanı açılıyor ve olaylar hiç ama hiç beklenmedik, umulmadık, akla hayale gelmeyecek şekilde gelişiyor. Kazara cinayetler ve hasbelkader yamyamlık baş gösteriyor!
The Green Butchers zeka dolu, çok komik ve tatlı bir film.
Filmi baştan sona anlatmayı çok isterim, fakat işin ruhuna aykırı. Seyir zevkinizi baltalamayayım.
İzleyin, bana teşekkür edeceksiniz.

De Grønne Slagtere
[The Green Butchers]
Yön. – Sen.: Anders Thomas Jensen
Oyn.: Nikolaj Lie Kaas, Mads Mikkelsen
Yapım: Danimarka, 2003

Onur Ünlü’nün Polis filminin soundtrack’inden Dedektif adlı parça için bir klip hazırladık. Amatör işi. Bir bakın bakalım.

Get the Flash Player to see the wordTube Media Player.

3 Haziran günü farklı kesimlerden bir grup sanatçı, Beyoğlu’ndaki Muammer Karaca Tiyatrosu’nda buluşarak Gazze’deki İsrail ablukasına ve Gazze’ye giden gemilere yapılan baskına karşı bir basın toplantısı düzenledi. Hakan Albayrak’ın da yer aldığı afilifilintalar.com sitesinin yazarları tarafından organize edilen sanatçı buluşması, israilsuclusun.com adlı sitedeki uluslararası imza kampanyasıyla birlikte yürütüldü.

Yekta Kopan’ın okuduğu basın bildirisinde sanatçılar İsrail’e karşı mücadele edeceklerini ilan ettiler. Tek tek görüştüğümüz sanatçılar Star Pazar’a özel açıklamalar yaptı.

Bizi biz yapan şey ideoloji değil
YEKTA KOPAN [Hikayeci, televizyoncu, seslendirmen]

Dünya görüşü ne olursa olsun, düşünen, okuyan, yazan çizen insanların biraraya gelebilmesi çok önemli. Zulme karşı birlikte seslerini yükseltebilmeleri heyecan verici. Bu toplulukta yer almak için koştum geldim. Bizi biz yapan temel şey ideoloji değil, insan oluşumuzdur. İnsan olmak çok basit, bir o kadar da zor. Giderek daha da zorlaşıyor, biz de o zorun peşinde koşuyoruz.

Ortak payda vicdan
MÜGE İPLİKÇİ [Romancı, hikayeci, araştırmacı]

Burada çok samimi bir ortam vardı. Vicdan dilinin bundan sonra temel ortak paydamız olacağını ümit ediyorum. Gazze bizi biraraya getirdi. Başka sorunlarda da aynı cesaret ve merhametle biraraya gelerek çözüme yönelebileceğimizi anladım.

Hz. Musa yaşasaydı…
VEDAT ÖZDEMİROĞLU [Mizah yazarı, şair]

Tevrat, ‘Öldürmeyeceksin’ diye başlıyor. İsrail, güne öldürerek başlıyor. Hz. Musa bugün yaşasaydı, denizi yarar ve Gazze’ye giden gemilere yol açardı. İsrail de artık zulüm nedir, barış nedir öğrenmeli. Bugün ‘Başka’yı öldüren, yarın ‘aynı’yı ölüdür, öbür gün kendini öldürür. Yarın birgün mazlum durumuna düşerse, onun da yayında oluruz. Hakan Albayrak ve benzeri vicdan sahibi adamlara İsrail’in de ihtiyacı var.

Gönüllerdeki ablukayı kırdık
MERCAN DEDE [Müzisyen]

Samimiyet ve haklılık bizi biraraya getirdi. Allah, Afili Fliintalar’dan ve diğer çağrıcılardan razı olsun. Bence, yıllar sonra, bugünü karanlığın sona erdiği, aydınlığın belirdiği gün olarak hatırlayacağız. Sadece Gazze’deki ablukayı değil, gönüllerdeki ablukayı, psikolojik ablukayı da kırdık. Yazının devamını okuyun. »

Sel Yayıncılık’ın sahibi İrfan Sancı telefonda: “Murat, Filistin konusundaki hassasiyetinizi tebrik ederim. Jean Genet’nin Şatila Katliamı’yla ilgili TEK BAŞINA adlı kitabını afili filintalar’a hediye etmek istiyoruz.”
“Abi, nasıl olacak? Okurlara dağıtmamız zor? Ben kitabı tanıtan bir yazı yazayım, ilgilenenler alsın.”
“Yo, öyle değil, ben Ayşe Ece’nin çevirisini sana olduğu gibi göndereyim, sen de kitabı komple siteye yükle. İsteyen meccanen okusun. Bizim de bir katkımız olsun.”
“Eeeee? Tamam abi. Yani yayınladığın kitabı bedava dağıtıyorsun, doğru anlamış mıyım?”
“Aynen öyle. Gönderiyorum.”
“Peki abi, gönder gelsin.”
İrfan Abi kitabı gönderdi. Tek Başına‘nın tam metni aşağıda. Tamamını okursanız hepsi sizin olabilir.  

[Sabra ve Şatilla Katliamı, 1982’de Ariel Şaron’un kontrolünde gerçekleşmişti. Waltz With Bashir filminde bahsedilen katliam.  Jean Genet [1910-1986], olayın ertesinde katliam mahalline gidiyor ve gördüklerini yazıyor. Mösyö Genet’ye, Sel Yayıncılık’a, İrfan Bey’e ve Ayşe Ece’ye çok teşekkürler.]

TEK BAŞINA
Şatila’da Dört Saat
Jean Genet

“Şatila’da ve Sabra’da, yahudi olmayanlar, yahudi olmayanları katletti; bundan bize ne?” Menahem Begin (İsrail Meclisi’nde)

Filistinli direnişçilerin Ürdün’deki Cereş ile Ajlun dağlarında geçirdiği altı ayı, özellikle de bu altı ayın ilk haftalarını, hiç kimse sözcüklere dökemez; hiçbir yazı o günleri anlatamaz. Olayların kronolojik listesini çıkaranlar oldu, FKÖ’nün başarıları ile başarısızlıklarını kaleme alanlar da oldu. Havanın nasıl olduğu, gökyüzünün, toprağın ve ağaçların aldığı farklı renkler betimlenebilir; ama hafif baş dönmelerini, tozlu patikalardaki yumuşak ve sessiz adımları, gözlerdeki parıltıyı, direnişçilerin hem arkadaşlarıyla hem de liderleriyle kurdukları ilişkinin saydamlığını yazıya yansıtmak mümkün değil. Ağaçların altındaki herkes ve her şey karşılarındaki bu yeni hayattan büyülenmişti, herkesin heyecandan içi titriyor, herkes gülümsüyordu; bu tatlı heyecanın ardında dudakları kıpırdamadan dua eden biri gibi korunmaya alınmış, gizli tutulan, herkesten saklanan, hep aynı yoğunlukta hissedilen garip bir duygu vardı. Her şey herkesindi. Herkes tek başınaydı. Belki de değildi. Herkes şaşkınlık içinde gülümsüyordu. Siyasi bir karar doğrultusunda çekildikleri Ürdün sınırları içindeki bu bölge, Suriye sınırından Salt’a uzanıyordu; bir ucundan Ürdün nehri akıyor, öteki ucunda Cereş-İrbid yolu göze çarpıyordu. Yaklaşık altmış kilometre boyunca uzanan bölgenin yirmi kilometrelik bir iç alanı vardı; burası meşe ağaçlarıyla kaplı, bitki örtüsü açısından fakir, küçük Ürdün köylerinin bulunduğu dağlık bir alandı. Direnişçiler, ağaçların altında kamufle edilmiş çadırlarda bir nişancı bölüğü ile hafif ve yarı hafif silahların yer aldığı bir birim oluşturmuşlardı. Ürdün’den gelebilecek saldırılarda kullanılmak üzere bir top, alana yerleştirilmişti; genç askerler, silahlarının bakımını yapıyor, onları temizlemek için söküyor, önce temizleyip sonra yağlıyor ve hızla tekrar takıyorlardı. İçlerinden bazıları silahlarını gözleri bağlı söküp takıyordu; gece çarpışmalarında silahlarını çabuk ve hatasız söküp takmak için bu çalışmayı yapıyorlardı. Askerlerin her biri silahı ile büyülü bir aşk yaşıyordu.
Askerler, ergenliğe geçer geçmez evlerinden ayrılıp direnişçi saflarına katıldıkları için tüfeği, güçlü erkekliğin simgesi ve var olmalarının en önemli koşulu olarak görüyorlardı. Kamp bölgesinde yüzlerdeki ciddiyet yerini zaman içinde gülümsemeye bırakıyordu.
Direnişçiler, tüfekleriyle uğraşmadıkları zaman çay içip, liderlerini, Filistinli ve başka uyruklu zenginleri eleştiriyor, İsrail’e hakaret ediyorlardı. Fakat konu her zaman dönüp dolaşıp başlattıkları ve zafer kazanarak tamamlayacakları devrime geliyordu, en çok devrimden konuşuyorlardı.
“Filistinli” sözcüğünün bir makalenin başlığında, içinde ya da bir el ilanında geçtiğini gördüğümde, aklıma hemen belli bir yerde (Ürdün’de), belli bir zaman diliminde (1970 yılının ekim, kasım aralık, ayları ve 1971’in ocak, şubat, mart, nisan ayları) yaşamış olan direnişçiler geliyor; çünkü ben Filistin Devrimi’ni orada ve o dönemde tanıdım.
Orada yaşanan olağanüstü günler ve var olma mutluluğunun verdiği güç, yaşamdaki güzelliğin ta kendisidir.
O günlerin üzerinden on yıl geçti; bu arada onlarla ilgili hiçbir şey duymadım, bir tek direnişçilerin Lübnan’da olduğunu biliyordum. Batı basını, Filistin halkından saygısızca hatta küçümseme ile söz ediyordu. Sonra birden Batı Beyrut.

Yazının devamını okuyun. »

“Silahlara başvurmadan önce sözün gücünü deneyeceğiz.”
[Yevgeni Zamyatin, Biz]