.

Yazarın arşivi

Zuhurberk Silikhayta adlı çok ilginç bir şair var. Hece vezniyle yazdığı şiirler çok başarılı. Serbest şiirler ve gazeller de yazıyor. Keşfedilmeye, izlenmeye değer bir sanatçı. Aşağıdaki şiirle siftah yapalım, bakarsınız arkası gelir.

BEŞ YÜZ ON ÜÇ

Beş yüz on iki tırnak söküldü kerpetenle
Beş yüz on iki damar tığ tığ yarıldı gitti
Beş yüz on iki ceset taşındı bu bedenle
Beş yüz on iki umut kefen sarıldı gitti

Beş yüz on iki oyun yarım kaldı kursakta
Beş yüz on iki cinnet emzirildi kucakta
Beş yüz on iki maya zehirlendi kundakta
Beş yüz on iki hamur susuz karıldı gitti

Beş yüz on iki sefer teğet geçildi ölüm
Beş yüz on iki hicret uzadı büklüm büklüm
Beş yüz on iki yolda deve dikeni zulüm
Beş yüz on iki menzil çıplak varıldı gitti

Beş yüz on iki yorgun ruh ve pejmürde cisim
Beş yüz on iki izbe zabıt görmez adresim
Beş yüz on iki çizgi kirli duvarda resim
Beş yüz on iki gece evvel darıldı gitti

Orson Welles [1915 – 1985]

Herkes dahi olduğum görüşüne karşı çıkıyor, fakat dahi olduğumu kimse söylemedi ki.

Dünyayı kadınlar döndürmüyor, fakat dönüşü anlamlı kılıyorlar.

Yazara kalem yeter; ressam fırça kullanır; film yönetmenine ise bir ordu lazımdır.

Hollywood fena değil, kötü olan, filmler.

Şu günlerde en büyük sorun, bir filmin, daha gösterime girmeden bayatlaması.

Ben sinemaya zirvede başladım, çalışa çalışa aşağılara indim.

Televizyondan nefret ediyorum. Tıpkı yerfıstığından nefret ettiğim gibi. Fakat yerfıstığı yemeden de duramıyorum.

Filmlerim hakkındaki düşüncelerim senin veya başkalarının zannettiğinden çok daha olumsuz ve tanıdığım ya da saygı duyduğum birisinden gelen her türlü eleştiri, hazinemden geriye bozuklukları da tüketiyor.

Yalnız doğar, yalnız yaşar, yalnız ölürüz. Yalnız olmadığımız yanılsamasını sadece sevgi ve dostluk üzerinden geçici olarak deneyimleriz.

Oburluk, gizli bir günah değildir.

İzleyicinin anlayamayacağı şey yoktur, yeter ki ilgisini çekmeyi bilin.

Charlie Chaplin [1889 – 1977]

Komedi, yanakta gamze oluşturmalı, alında kırışıklık değil.

Komedi filmi yapmam için bir park, bir polis bir de güzel kız yeter bana.

Dünya herkese yetecek büyüklükte. Onun için, başkasının yerini kapmaktansa, çalışarak gerçek yerinizi bulun.

Hırs insanların ruhunu zehirledi, dünyayı bir nefret çemberine aldı. Hepimizi kaz adımlarıyla sefaletin ve savaşların içine sürükledi.

Beni anladıkları için, seni anlamadıkları için alkışlıyorlar. [Albert Einstein’ın yüzüne söylüyor.]

Hızımızı artırdık, ama onun tutsağı olduk. Bolluk getiren makineleşme bizi zavallılaştırdı. Edindiğimiz bilgiler bizi çıkarcı yaptı, zekamızı da katı ve acımasız.

Keşke benden imza değil de para isteselerdi.

Ünlü yazar Jerzy Kosinski’nin müthiş kitabından uyarlanmış şoke edici bir film. Komik, sert, artistik. Şimdilerde, indirimli DVD’lerin bulunduğu raflara kaldırılmış. Acaba, genç kuşak bu harika filmi ıskalamış olabilir mi? Hiç mi satılmıyor, izlenmiyor?
Bay Şans [Peter Sellers], mayası, belirsiz bir gizem ve kıt mı kıt bir zekayla yoğrulmuş bir bahçıvandır. Bahçesine emek verdiği evin sahibi ruhunu teslim edince, Bay Şans ortada kalır. Fakat hayat, bütün ciddiyetine rağmen, yanıltıcı şüpheler ve somurtkanlığın ardına yuvalanmış budalalıkla örülüdür. Kervan ters dönmüş ve uyuz eşek başa geçmiştir. Ziyafetin ana yemeği, boş tencerededir.
Anlatamadım tam. İzleyiciye, bazı kritik gerçekleri basitleştirerek, abartılar eşliğinde fakat derin bir üslup ve bilgece bir tebessümle sunan, esaslı bir film.

Bir Yerde
[Being There]
Yön.: Hal Ashby
Oyn.: Peter Sellers
Yapım yılı: 1979

Robert Rodriguez [1968-…]

Bir süre önce ünlü bir film yapımcısının laflarına kulak misafiri oldum. Diyordu ki: “Film hakkında bilmeniz gereken her şeyi öğrenmeniz 1 haftanızı alacaktır.” Bence biraz cömert davranmış. Bütün hepsini 10 dakikada öğrenebilirsiniz!

Yönetmen olmayı aklınıza koyduğunuz anda zaten birer yönetmensinizdir. Kendi adınıza bir kart bastırın, altına yönetmen olduğunuzu yazın ve bütün arkadaşlarınıza dağıtın.

Sakın bir film okuluna gitmeyi düşünmeyin. Yoksa siz de diğerlerinin yaptıkları filmlerin aynılarını yaparsınız.

Birinin hata olarak kabul ettiği bir durum, bir çekim, başka biri için sanatın ta kendisidir. Bu gerçeğin arkasına saklanın. Herkese yaptığınızın saf sanat olduğunu söyleyin.

Babanızın meyhanesi mi var, o zaman meyhane hakkında bir film yapın. Köpeğiniz mi var, onun hakkında bir film yapın. Anneniz bir klinikte mi çalışıyor, gidin ve filminizi klinikte çekin. El Mariachi’yi yaptığımda elimde bir kaplumbağa, bir gitar çantası ve küçük bir kasaba vardı. Ben de bunların çevresinde dönen bir film yapmaya karar verdim.

Heves etmeyi bırakın, yapmaya başlayın.

Attilâ İlhan [1925-2005]

eski sinemalar

karanlığa dağılan o çocuk ben miyim
beni mi kovalıyor tabancalı adamlar
ıssız sarayların güngörmez prensiyim
yalnızlığımı belki de aşk tamamlar
bilmek zor hangi filmin neresindeyim
ne yapsam içimde o eski sinemalar

galiba tahtabacak korsan gemisindeyim
prensesler cariyem akdeniz bana dar
günlerdir teksas’ta eşkıya izindeyim
hızlı tabanca çeken üstüme kim var
tarzan zor durumda yetişmeliyim
ne yapsam içimde o eski sinemalar

kanlı bir sarışınla şanghay trenindeyim
takma kirpiklerinde hülyalı dumanlar
yabancılar lejyonu’nda fransız teğmeniyim
belki harp divanından idamım çıkar
bitmiyor nedense başlayan hiçbir film
ne yapsam içimde o eski sinemalar

David Fincher [1962-…]

Beni en çok etkileyen yönetmen tabii ki Hitchcock. Arka Pencere’yi en az 60 kez izlemişimdir. Vertigo’yu da öyle. Hitchcock’un tüm filmlerinin ıncığını cıncığını bilirim.

Yönetmen olmaya karar verdiğimde 8 yaşında filandım. Zira… George Lucas bir alt sokakta oturuyordu. Hepimiz onun gibi yönetmen olmak ve Ferrari satın almak istiyorduk.

Bir filmi tam olarak planladığınız şekilde yapmanız imkansız. Eğer şanslıysanız yüzde 75 oranında bir başarı yakalayabilirsiniz.

Dövüş Kulübü şiddet değil dertler, ihtiyaçlar ve çağdaş dünyada erkek olmanın karmaşası hakkında bir film.

Bizim toplumumuzda çocuklar küçük yaşlarda fazlasıyla sofistike oluyorlar. Büyüdükçe de duygusuzlukları öne çıkıyor.

Seyretmek istediğim filmler yapmaya bakıyorum. Beğeneceğim tarzda filmleri başkalarının yapmasını beklemiyorum.

Kendi adıma ‘yeniden çevrim’ işine karşıyım. Yeniden çevrimler bana ıvır zıvır gibi görünüyor. Bunlar dipnot filmler. Önemli bir filmi niye yeniden çekeyim ki? Misal, Kwai Köprüsü’nü tekrar yapmanın alemi var mı?

Jean Luc Godard [1930 -…]

Sinema ne sanattır, ne de hayatın kendisi; ikisinin arasında bir şeydir.

Her Fransız aslında iki meslek icra eder: Kendi mesleği ve film eleştirmenliği.

Eğer yaşamaya hakkım olduğuna inandığım hayatı yaşayabilseydim; film ya da sanatla uğraşmazdım.

Amerikan sineması, gösterimdeki filmleri aracılığıyla dünyayı sömürgeleştiren, karşı konulmaz bir güç merkezidir.

Artık sadece iletişim araçları var, iletişimin kendisi yok.

Filme kadın ve silah koyarsan film daha güzel olur.

Sinema bitti. Artık tenis oynuyorum ve psikiyatra gidiyorum.

Stanley Kubrick [1928 – 1999]

İnsanlar roman yazabilir, senfoni de besteleyebilir. Ama asıl önemli olan bir film çekebilmektir.

20. yüzyıl sanatının en büyük yanlışlarından birinin ne pahasına olursa olsun özgün olma çabası olduğunu düşünüyorum.

Bir şeyin hakikati bazen onun fikriyatında değil, tam da hissiyatındadır.

Okulda bulunduğum süre boyunca hiçbir şey öğrenmedim ve 19 yaşıma kadar kendi isteğimle bir kitap okumadım.

Eğer Leonardo, Mona Lisa tablosunun altına şöyle yazsaydı ona nasıl değer verebilirdik: “Hanımefendi gülümsüyor çünkü sevgilisinden sakladığı bir sır var.” Bu izleyiciyi gerçeğe zincirlerdi ve ben bunun 2001’e [Space Odyssey] olmasını istemiyorum.

Belki saçma gelecek ama genç yönetmenlere önereceğim şey ellerine bir kamera ve film alıp herhangi bir konuda film çekmeleridir.

Her hüzünlü hikaye, gerçek hayattaki olaylarla çelişki içinde olmalıdır.

Birçok insanın normal görünmek için gerçek olmayan bir dizi pozlar verdiği, bir tür gri hiçliği kabul ettiği bu dünyada, suçlu ve asker en azından bir şeye karşı ya da bir şeye taraf olma meziyetini gösteriyor. Kimin daha fazla fesatla uğraştığını söylemek zor; Suçlu mu, asker mi, biz mi?

Beni LSD karşıtı yapan şeylerden biri de, LSD kullandığını bildiğim kişilerin hepsinin gerçekten ilginç ve insanı harekete geçiren şeyler ile uyuşturucunun sebep olduğu mutluluk arasındaki farkı ayırt edemeyecek kadar aciz olmasıdır. Tamamen yeteneklerini kaybetmiş ve hayatın insanı en çok mutlu eden yanlarıyla bağlarını kesmiş gibi görünüyorlar.

Belki de herşey güzel olduğunda, hiçbir şey güzel değildir?

[Kent FM… Kaybedenler Kulübü sunar…] Bir Nevi Radyo Programı… 
Kaan Çaydamlı ve Mete Avunduk‘un Montana Çetesi’ne adadıkları benzersiz bir programdı.
Programın fon müziği, Sacred Spirit’in Yeha Noha‘sıydı.
Programı da, müziği de yıllarca hayranlıkla dinledik.
Çetemizi teşrif eden Kaan Çaydamlı’yı Yeha Noha‘yla karşılayalım. “Böyle bir şey mümkünse tabii…”

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.