.

Yazarın arşivi

Beyler, kriz ile felaket arasında bize kalan kısacık vakitte bir şeyler içsek hiç fena olmaz.
[PAUL CLAUDEL]
banksy 2010
Diyelim, siz, patronununuz bir de en yakın arkadaşınız denize gittiniz. Kumsalda güneşleniyorsunuz. Dostunuz ile patron yüzüyorlar. Birden, ikisinin de vücuduna şiddetli kramplar giriyor. Boğulmak üzereler! Yalnızca birini kurtaracak zaman var!
Hangisini kurtarırsınız?

Birlikte nice güzel günler geçirdiğiniz dostu mu, yoksa sizi terfi ettirmek üzere olan patronu mu?
Geçmişteki duygular mı? Gelecekteki mutluluk mu?
***
Çoğu kimse, teoride eski dostun imdadına koşarken, pratikte patronun yaşaması için çalışıyor sanki?

30 MART’TA NE OLDU?
30 Mart Yerel Seçimleri’nde, kimileri, “Acil durum!” anonsu eşliğinde, “patronun” yaşaması için harekete geçti?
Peki, gerçekten boğulan oldu mu?
Yani, yukarıda anlattığım düşünce deneyindeki durum, yerel seçimlerde olup bitenle örtüşüyor mu?
Şahsi tecrübem, bana, eski dostun boğulduğunu gösteriyor.
Zira bendeniz, boğulan o eski dostlardan biriyim.
***
30 Mart’la birlikte, CHP mağlup oldu, Gülen Grubu geriletildi fakat adı anılmayan birileri de, patronun kurtarıcılarıyla teması tümden kaybetti. Bu sessiz ama aynı zamanda can yakan veda hiç dikkat çekmiyor.

ÖTEKİ İTTİFAK
Diyorlar ki “Cemaat ile hükümet arasında bir koalisyon vardı. 17 Aralık sürecinde bu koalisyon bozuldu.”
Doğrudur.
Fakat parçalanan, dağılan, duman olan diğer koalisyondan kimse söz etmiyor.
***
1990’larda, iki tür İslamcı vardı.
Elbette çok sayıda cemaat, grup, fraksiyon mevcuttu. Fakat İslami değerlere bağlı kişiler, hangi çevreden olurlarsa olsunlar, iki ana kümeden birine mensup idiler.
1- Vaazlar, sohbetler, nasihatlerle; kendiliğinden, koşullar gereği İslam ideallerini benimseyenler. Bunların çoğu gayet dindar, “tertip ehli”, “samimi” kimselerdi.
2- İslami değerlere bağlı olup da kitap okuyan, düşünce ve sanatla sıkı bağ kuranlar. Bu gruptakiler çoğunlukla modern görünümlü, şehirli kişilerdi. Şiir, sinema, felsefe, sosyolojiyle yakından ilgiliydiler.
Asıl koalisyon, bu iki unsur arasındaydı.
Okur-yazarlar; çoğunluğu oluşturan halis, mütevazı ve içtenlikli kitleye hürmet ediyordu.
Çoğunluk ise, okur-yazarları hatırı sayılır bir dikkatle izliyordu.
Bu iki grup, zaman zaman birbirini eleştiriyordu. Dayanışmacı, dostane eleştirilerdi bunlar.
Her iki kesim de koalalar gibi sevimli ve munisti.
Bu bir koala koalisyonuydu.

RET REPERTUARI, MUHALEFET MÜKTESEBATI
1990’ların başlarında kurulan Yeni Şafak gazetesi, ilk yıllarında, The New Yorker dergisi gibi dopdoluydu. Gadamer, Eco, Nietzsche, Derrida, Heidegger gibi isimlere birçok insan ilk Yeni Şafak’ta rastladı.
Kanal 7 televizyonu, BBC ile HBO’nun bir karışımıydı sanki. Harika programların yanı sıra, Tarkovski, Bergman filmleri yayınlanırdı. Misal, Ezra Pound belgeselini Türk halkı ilk Kanal 7’de izledi.
İzlenim, Tezkire dergilerinin entelektüel seviyesi, bugünkü genel ortalamanın çok çok üstündeydi.
Çete, Yerliler gibi aykırı dergiler; her kesimden okur-yazarda hayranlık uyandırıyordu.
İrili ufaklı dergilerde, baş döndürücü güzellikte metinler yer alıyordu.
Yeryüzü, Çıdam, Ağaç, İnsan, Vadi, Şehir, İz… gibi yayınevleri; Türkiye adına hem yerli hem de modern bir istikbal tasavvuru inşa ediyordu.
Şu kadarını söyleyeyim: Türk okuruna Bukowski’yi ilk sunan, Şehir Yayınları’dır.
Özgüvenli, açık ufuklu, müdanasız bir seyir söz konusuydu.
***
Öte tarafta, Necip Fazıl’dan okuduğu üç şiirle ömür geçirenler yer alıyordu.
Halbuki entelektüeller Sezai Karakoç, İsmet Özel, Cahit Koytak ve Cahit Zarifoğlu gibi modernist şairleri benimsemişlerdi. Edip Cansever, Cemal Süreya okumanın ötesinde, T.S. Elliot, Dylan Thomas, Ezra Pound, Allen Ginsberg’den çeviriler yapıyorlardı.
Necip Fazıl’ın sese ve kalıplara yaslanan şiirini gösterişçi buluyor, tatminkar bir özden yoksun sayıyorlardı.
Buna rağmen, Necip Fazıl’ın kendi dönemi içinde uyandırdığı etkiyi, karizmasını ve enerjisini kayda değer addediyorlardı.

“HEIDEGGER’MEYELİM
BİRBİRİMİZİ”

Yazık ki, entelektüel İslamcılar azınlıktaydı.
Aksi takdirde 1990’ların Yeni Şafak’ı mesela, bugün yaşıyor olurdu.
O şahane yayınevlerinin, dergilerin büyük çoğunluğu kapandı gitti.
Pratik sonuçlar gözeten pragmatik tutum; düşünsel derinliğin, sanatsal inceliğin hakim olduğu alanları kaplamaya başladı.
Refah Partisi’nin 1994 yerel seçimlerindeki başarısı, niceliksel yükselişin ve nitelik kaybının başlangıcı oldu.
Gene de, soylu entelektüeller, epey bir zaman kendilerine medyada yer buldular.
Fakat AK Parti iktidarıyla birlikte, modern İslamcılar ile pragmatistleşenler arasındaki bağ çözülmeye başladı.
Kimileri, zihin enerjisini hükümetin savunma mekanizması içinde heba etti.
Kimileri hükümet tarafından sertçe dışlandı.
Kimileri de kabuğuna çekildi.
2010’a gelindiğinde, inançlı entelektüellerin soru sorma, eleştirme ve söz söyleme imkanları büsbütün ortadan kalktı.
Bana sorarsanız, Türkiye’ye özgü İslamcılığın meşruiyet zemini bu dönemde tümden erozyona uğradı.
***
Her muhalif sözün sahibi “düşman, deli, hain, dönek…” gibi yaftalar yedi.
***
Bugün hükümetin Bergman filmleri izleyen, Bukowski okuyan, Heidegger’den alıntı yapan kişilerle bir alakası var mı dersiniz?

YONTULABİLİRLER & İNCELMİŞLER
Entelektüellerden kimi de, mevcut tabloya rağmen, iktidarla fazlasıyla yakın olmaktan yüksünmediler. Postmodernizmi sorgulayan, görsel şiir hakkında makaleler yazan, Luciano De Creszenzo’yu gündeme getiren, hermenötikle ilgilenen, Marshall McLuhan’la aşık atan yazarların varacağı yer “Tayyipçilik” mi olmalıydı?
Eski dostları boğulurken, şezlongdaki patrona yelpaze tutmayı seçecekleri, kimin aklına gelirdi?
***
2014 yılında hâlâ Necip Fazıl’ı bayraklaştıran, “Hedef bilmemkaç” derken, hile yüklü bir ilkelliği yürürlükte tutanlar… Patronu kurtarmaktan, korumaktan başka derdi olmayanlar… Hakkaniyetten, şeffaflıktan, zarafetten vazgeçerek kazandıkları kupkuru zaferle övünenler… Eski dostlarının artık en son nefesi verdiklerini düşünüyor olmalılar ki, bu kadar rahatlar.
***
Velhasıl, bozulan bir koalisyon varsa, o da inançlı entelektüeller ile şimdilerde iktidar gücünü kullanarak İslamcılığın tüm entelektüel ve sanatsal boyutlarını imha edip onu gayrimeşrulaştıranların acıklı bir şekilde unutulmuş koalisyonudur.
Yontulmamışlar [vaktiyle, yontulması umulanlar] ile incelmişlerin koalisyonu.
Şu ana dek adı bile konmamış, koala koalisyonu.

İnsanlar, arkalarından konuşulanları duysalardı, toplum diye bir şey olmazdı.
[BALZAC]

İnanılması en zor dedikodular, aptalların hafızasında en uzun süre kalanlardır.
[ALFRED DE VIGNY]

Gossip by Norman Rockwell

father brown

İyi haber: Gilbert Keith Chesterton’ın [1874-1936] Peder Brown’lı polisiye hikayeleri, BBC tarafından yeniden uyarlanıyor: Father Brown.
Aslına bakarsanız, dizi, geçen yıl yayınlanmaya başlamış. Fakat gözümüzden kaçmış. Tesadüfen buluverdim.
***
Bildiğim kadarıyla ilk Peder Brown filmi ta 1934’te çekilmişti. Dedektif rahip, daha sonra defalarca beyaz perdede ve ekranda boy gösterdi, bisikletiyle turladı.

sherlock holmes & peder brown

SHERLOCK HOLMES vs. PEDER BROWN
Türk okuru, bu kilise polisiyesine artık epey aşina.
Peder Brown Öyküleri adlı kitap, Labirent Yayınları’ndan, Burcu Çelik çevirisiyle tam 1 yıl önce yayınlandı.
Ondan önce, Peder Brown Maceraları adlı seçme, Turkuaz’dan, Zarife Biliz çevirisiyle çıkmıştı.
***
Chesterton’ı, [kimilerine göre, Tarantino’nun Rezervuar Köpekleri’ne de esin kaynağı olan] meşhur romanı Bay Perşembe’yle tanımıştık.
Mitos’tan çıkan Garip Ticaretler Kulübü ve Dost Yayınevi’nin Babil Kitaplığı dizisinde yer alan Apollon’un Gözü de harika kitaplardı.
Dedalus Kitap, yine geçen yıl, yazarın Çok Şey Bilen Adam adlı eserinin tercümesini neşretti.
Don Kişot’un Dönüşü‘nü de unutmamak gerek [OkuyanUs Yay.].
***
Gelgelelim, bunlar, Chesterton külliyatının önemli fakat küçük bir bölümünü teşkil ediyor.
***
İngiliz Edebiyatı’nın dehalarından olan Chesterton’la ilgili, yeni fark ettiğim ve beni epey meraklandıran yerli bir çalışma var: Fulya Turhan imzalı Sherlock Holmes & Peder Brown –Rasyonalite ve İnancın Çatışması [Labirent Yay.]

peder brown oykuleri

MONK’UN İCAZET ALDIĞI DEDEKTİF
J.L. Borges’ten Agatha Christie’ye kadar birçok yazar, Chesterton’ı hayranlıkla anar.
***
Üstadın; bilim ve rasyonaliteye karşı, sağduyu ve inançtan yana tavır aldığı sıklıkla vurgulanır. Halbuki, Chesterton’ın yaklaşımı, bilinç ile vicdanı, zeka ile sezgiyi, temkin ile teslimiyeti birarada tutmaya matuftur.
***
BBC’deki uyarlamada dikkatimi çeken şey, Peder Brown’ın [Mark Williams], simaen, enikonu Chesterton’a benzemesi oldu.
***
Seri polisiyelerdeki ve tv dizilerindeki birçok dedektifin Sherlock Holmes’u andırdığı söylenir.
Fakat mesela Monk [kelime, “Rahip” anlamına gelir], Peder Brown ekolündendir.
***
Ha, BBC’deki dizide pek uçma kaçma yok. Onun yerine zeka dolu, zarif bir kurgu; rafine replikler ve hem sıcak hem de mesafeli bir üslup var.
***
Son bir şey: Yeni dizinin senaristlerinden birinin adı Tahsin Guner. Bu ad’a ilk kez rastlıyorum. Kendisini buradan selamlamak, kutlamak isterim.

g.k. chesterton

Pulp art

Yazarlığın hakikaten esrarengiz bir yönü varsa, o da şudur: Seni kimlerin okuduğunu asla tam olarak bilemezsin.
Bilip de ne yapacaksın? Onu da bilmeyiver?
I-ıh. O kadar basit değil.
***
Genç bir adam bana gönderdiği e-postada şunu söylüyordu: “Abi, ihtiyarların fesat kimseler olduğunu senin sayende anladım. Geçen gün, bilet kuyruğunda yaşlı bir kadına sıramı vermedim. Rica etti, reddettim. Moruklar yüzsüz oluyor hakikaten…”
Dehşete düştüm. Ruhi Mücerret adlı romanda, 100 yaşında bir adamın ağzından yazdıklarımı, bu genç okur tümüyle yanlış anlamıştı. Romanın genelindeki mesaj yerine, küçük bir bölümdeki espriye odaklanmış ve uğursuz bir sonuca varmıştı.
***
Bu durum bana, uzun yıllar önce, henüz 18 yaşındayken, usta bir şairden duyduğum sözleri hatırlattı: “Yazdıklarımı yayınlamaktan çekiniyorum” diyordu, “ya biri, bir mısramı yanlış anlayıp suç işlerse? Veya günaha girerse? Bunu göze alamıyorum…” Tanıyanların hayranlık ve hürmet duyduğu şairin hassasiyeti bana epey mübalağalı görünmüştü. Yani kim bir şiirden, bir dizeden bahane devşirip sağa sola saldırırdı ki? Olacak şey miydi?
***
Domovoy adlı enfes bir Rus filmi vardır. Karen Oganesyan’ın yönettiği, 2008 yapımı, etkileyici bir polisiye gerilim. Orada, yazar ile okurlarından biri arasında, yazıp okumanın ötesine geçen bir münasebetin sonuçları anlatılır. Aslında bu temayı işleyen epey roman ve film var. Birçoğunda da iş cinayete varıyor.
***
Kitabevi sahibi bir dostum, romanlarımın, okurlarca ne kadar çok benimsendiğinden bahisle, şaka yollu “Var ya, istesen kendi ordunu kurabilirsin!” demişti. Doğrusu, gururum okşanmıştı. Gelgelelim, şimdilerde bu iltifatı hatırlamak beni endişeye sevk ediyor.
***
Tüm bunları neden yazıyorum?
Çünkü… çok sayıda yazar, düpedüz ordu kurmaya, asker toplamaya yönelmiş görünüyor.
Politikacılar bunu alenen yapıyorlar.
Habire “Biz” diyorlar, “onlar” diyorlar.
Milyonlarca insan, özellikle de 15-25 yaş arası gençler; konuşmacılardan, yazarlardan kaptıkları birkaç cümleyi, kavgaya giriş repliği olarak kullanıyor!
Politik liderler bir yana, yazarların, bu ağır vebal tablosunu görememelerine şaşıyorum.
Kanaat önderleri, kan çıkarma eğilimini besliyor.
Atmosfere savaş bulutları taşıyorlar.
Ağız dalaşıyla yayılan bir veba salgınına sebep oluyorlar.
Cümlelerinin, masum insanlara karşı silah olarak kullanıldığını gerçekten bilmiyorlar mı?
***
Harıl harıl asker toplayan yazarlara inanmayın.
Duygularınızı ve enerjinizi sömürmelerine müsaade etmeyin.
Hiçbirimizin düşmana ihtiyacımız yok.
Bakın, bir düşüncenin sağlamasını yapmak istiyorsanız, durun ve o düşüncenin tam tersi yönde kanıtlar arayın.
Çok ciddiyim.
Bu, sizi hakiki bir okur yapar.
Her yazarın her cümlesini içselleştirmek, iyi bir okura yakışmaz.
Politikacıların peşine takılmaktan, mitinglere katılıp alkış tutmaktan hiç bahsetmiyorum bile.
Militanlık mintanının, deli gömleğinden tek farkı, ilkini kendiniz giyersiniz. Giymeyin.

itirazim var

Camide bir sıraya dizilmiş ihtiyarlar… İmam Selman Bey mihrapta. Tekbir, Fatiha derken “DUF!” bir silah sesi ve cemaatten bir vatandaş kanlar içinde düşüyor.
Hoca, cenazeyi yıkamadan önce cinayeti çözebilecek mi?
İmam Selman Bulut [Serkan Keskin], aslında cinayet çözme hevesinde değil. Fakat olaylar onu soruşturmanın içine çekiyor.
O da Sherlock Holmes ile Mike Hammer’ın ortak kuzeni gibi işe girişiyor.
Hikaye şahane. Polisiye türünün hakkını veren bir film İtirazım Var.
Filmin teaser’ını buradan izleyebilirsiniz.
Fragman da şurada.
Filmde, fragmandakinden çok daha fazlası var. Hareketli, heyecan verici ve şaşırtıcı.
Selman Bulut rolünde Serkan Keskin çok iyi iş çıkarmış. Leyla ile Mecnun dizisiyle üzerine yapışan İsmail Abi rolünden fersah fersah uzaklaşmış. Son derece zeki ve stil sahibi bir “dedektif-imam” olup çıkmış.
Filmi izlerken aklımdan iki şey geçti: 1- Tekrar izlerim. 2- Devamı çekilse keşke.
Onur Ünlü baştan sona saat gibi işleyen, merakla izlenen ve de güçlü bir sürprizle taçlanan bir filme imza atmış.
Kaçırmayın derim.
15 Nisan’da İstanbul Film Festivali’nde. 18 Nisan’da sinemalarda.

İtirazım Var
Sen. – Yön.: Onur Ünlü
Oyn.: Serkan Keskin, Hazal Kaya, Öner Erkan, Osman Sonat, Büşra Pekin, Sırrı Süreyya Önder, Serdar Orçin
Yapım yılı: 2014

fakat nasıl reaksiyon gösterdiğin daha önemli.
Bana sorarsanız, iletişimin, insan ilişkilerinin en temel kuralı bu.

T1040156_01

 Tamam nazik birisin, evet espritüelsin, iyi niyetlisin, barışçısın ve güzel konuşuyorsun…

Peki ya biri sana saldırdığında ne yapıyorsun? Hakarete uğradığında? Tehdit, şantaj ve baskı karşısında ne cevap veriyorsun? Biri sana ilan-ı aşk ettiğinde? Ödül alırken? Ayakta alkışlanırken? Alnına bir namlu dayandığında? Sigara isteyen evsize, işten kovan patrona, dans teklifini reddeden teyzeye nasıl karşılık veriyorsun?

Karakterimiz, davranışlarımızdan ziyade reaksiyonlarımızdan belli olur.

Hazırcevaplıktan söz etmiyorum. Düşünülmüş, seçilmiş davranıştan bahsediyorum.

Doğru karşılıklar vermek için, bir “reaksiyon repertuarı” oluşturabilmek için en büyük kaynak romanlardır.

Edebiyat terbiyesi, doğru davranmaktan öte, münasip reaksiyon göstermeyi bilmektir.

Sözgelimi, senden yüz çeviren evladın, yıllar sonra dönüp özür dilediğinde ona ne karşılık vereceksin? Charles Dickens okumadıysan işin zor.


Tülay Özer söylüyor: Öldürecekler beni.

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.


Hariçten Gazelciler’in latif eserlerinden biri: Ne hususta?

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.


Tülay Özer söylüyor: Falcı

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

öteki

gördük gökyüzünün elindeki sopayı
kırarken kendi elindeki sopayı

artık görsek te olur nasıl olur bir deniz
görmesek te elindeki sopayı

söylemek için aslında bir sokak ortasında
vurulmuş bir delinin elindeki sopayı

asker kendini gölge harflerle hırsız
harflerle yazdırmıştır elindeki sopayı

başka bir zaman kendine döndürmüştür
öteki elindeki sopayı

öteki saçlarını gösterir kapıları gösterip
zaten elindeki sopayı

gösteren bendim tuttunuz siz
sonra işte bu gerçek elindeki sopayı.

ibrahim kiras [1989]