.

Yazarın arşivi

Sherlock Holmes

Arthur Conan Doyle’un [1859-1930] ilk Sherlock Holmes romanı olan A Study in Scarlet tefrika edilmeye başladığında yıllardan 1887’ydi.

Mr. Doyle, Sherlock Holmes karakterini, Edinburgh Üniversitesi Tıp Fakültesi’ndeki hocası Joe Bell’den esinlenerek oluşturmuştu.

Sherlock Holmes için ilkin Sherrington Holmes adını düşünmüştü.

İlk iki Sherlock Holmes romanı güçbela neşredildi. Yayıncılar, bu romanlara burun kıvırıyodu.

1891’den itibaren, Sherlock Holmes hikayeleri Strand Magazine’de yayınlanmaya başlayınca işin rengi değişti. Sherlock Holmes büyük bir hayranlık, yaygın bir ilgi uyandırdı.

Dergideki hikayeleri resimleyen Sidney Paget’ti.

Paget, kardeşi Walter’ı, Holmes’ü çizerken model olarak kullanıyordu. Ve Walter Paget Londra sokaklarında yürürken insanlar “Hey, bakın! Sherlock holmes geçiyor!” diye birbirlerine sesleniyordu.

Sherlock Holmes, yazarından daha ünlü olmuştu. Bu durum Doyle’un biraz ağırına gidiyordu. Konuyla ilgili epey anekdot vardır…

Holmes politika ve felsefeden anlamaz görünür. Buna mukabil tıp, krimonoloji, psikoloji, jeoloji gibi birçok dalda hayreti şayan bir birikime sahiptir.

Afyonkeştir. Keman çalar. Boks yapar…

Kadınlarla arasında daima tuhaf bir mesafe vardır. Irene Adler’den etkilenmişse de, uzak durmuştur.

Baker Caddesi 221-B’de oturur. Bugün, Londra’da bu bina Sherlock Holmes Müzesi’dir.

House MD, Monk gibi tv dizilerinin ilham kaynağı Sherlock Holmes’tür. Garip bir biçimde, Robert Downey Jr’ın Holmes rolündeki oyunculuğu da, Hugh Laurie’nin House’daki oyunculuğunu andırıyor…

Guy Ritchie, Sherlock Holmes’ü bir nebze modernize etmekle birlikte, onun etkileyiciliğini korumaya alma niyeti taşıdığnı belli ediyor. Sadece Holmes’ü değil, kitaplarda çoğunlukla “yancı” muamelesi gören Dr. Watson’ı da onurlandırmış Ritchie. İyi yapmış.

Bugüne dek çok sayıda Sherlock Holmes filmi çekildi. Tam sayısını bilemiyorum. Fakat aralarında Guy Ritchie’nin filmi kadar sadakat, hürmet ve zeka dolu olanı var mıydı, merak ediyorum.

Merhum Arthur Conan Doyle cenapları bu filmi izleyebilseydi kim bilir ne hisseder, ne düşünür, ne söylerdi?

Bence, Doyle ile Holmes arasındaki ilişki harika bir roman ya da film konusu olur. Alper Canıgüz yazsa, Onur Ünlü yönetse, İngilizler seyretse…

“Devrim yemekli bir toplantı, edebi bir olay, karakalem bir eskiz ya da tığ işi dantel değildir; incelik ve zarafetle yapılamaz. devrim bir şiddet hareketidir.”
Mao Tse-Tung
[Giu La Testa -A Fistful of Dynamite- filminin girişinde alıntılanmıştır]

Yıl, 1887… Gazetecinin biri, Victor Hugo’ya soruyor: “Eserleriniz ve siz bugüne de çok olumlu eleştiriler aldınız, çok övüldünüz. Bunlar arasında sizi en çok hangisi hoşnut etti?”

Hugo anlatıyor: “Karlı bir kış gecesiydi. Eş dostla yiyip içmiştik. Mesafe kısa diye, evime yaya olarak dönüyordum. Fena halde sıkışmıştım. Hızlı adımlarla, malikanemin bahçe kapısına vardım. Kapı kilitliydi. Var gücümle uşağıma seslendim: ‘İgooooooor!’ Defalarca haykırmama karşın İgor’un beni duyduğu yoktu. Sidik torbam Atlas Okyanusu büyüklüğüne ulaşmıştı. Altıma kaçırmak üzereydim. Yaşlılık işte. Çaresiz, bahçe duvarına yanaştım, etrafa bakındım, görünürde kimse yoktu, pantolonumu indirdim ve su dökmeye başladım. Tam o sırada arkamda bir at arabası durdu. Hiç kıpırdamadan, sessizce işiyordum. Arabacı nefret dolu bir sesle ‘Seni haddini bilmez, buruşuk o… çocuğu! O işediğin, Sefiller’in yazarı Victor Hugo’nun duvarıdır!’ dedi. İşte, hayatımda duyduğum en iltifat dolu söz buydu.”

Hafızasını kaybetmiş adam ile zamanda yolculuk yapan adamın karşılaşması

Takım elbiseli herif tabancasını kalbime dayamıştı. Diğeri, üzerinde zincirli, çivili, asma kilitli siyah deri mont olan goril ise sağ şakağıma.
Gündoğumunun mübarek aydınlığı, katillerimin cilalı suratlarındaki uğursuzluğa kâr etmiyordu.
Ölmek istemiyorum, dünyanın berbatlığına üç günde alıştım.
Hırıltılı çakal sesleriyle, son kez, formalite icabı soruyorlar: “Çanta nerde?”
[Aziz okuyucu, çantanın nerede olduğunu vallahi bilmiyorum.]
Kilometrelerce koştum, peşimi bırakmadılar. Enselendim. Onların öldürme arzusu, benim yaşama azmime galip geldi.
Bahattin Karatempo’nun adamları beni vurmak için sabırsızlanıyorlar: Kalbime ve şakağıma dayalı namlulardan, tetikte gerilen parmaklarını hissediyorum; onlar da benim kalp atışlarımı, nabzımı duyuyorlar.
Yutkunuyorum.
Vjınk!!!
Deri montlu, sol omzundan belinin sağına doğru çaprazlama ikiye bölünüyor! Toy caninin ani ve acıklı sonu.
Fhiyzt! İki dirhem bir çekirdek tetikçinin kellesi uçuyor! Gövdesi olduğu yerde duruyor, tabancası hâlâ kalbimi işaret ediyor. Uçan kelleden geriye kalan boşlukta sakallı bir beyefendinin yüzü beliriyor. Haddinden fazla uzayan 2, bilemedin 3 saniye sonra, takım elbiseli gövde devriliyor.
Elinde kocaman, kanlı bir kılıç, gözlerinde şimşek ışıklarıyla bana bakan adamı inceliyorum. Acaba, Bahattin Karatempo’dan daha güçlü bir hasmım mı var? Düşmanının düşmanının dostluğuna tenezzül etmeyecek denli müthiş biri?
Hayatım, gözlerimin önünden film şeridi gibi geçemiyor, çünkü hafızam yanmış bir sinema kadar boş.
Kılıç, tabancadan daha korkutucu. Dizlerim titriyor, kalbim patlayacak gibi, keçileri kaçırmak üzereyim!..

*** Yazının devamını okuyun. »

Rivayete göre Thomas Huxley, “6 maymuna 6 daktilo verilse, yeterince kağıt, mürekkep temin edilse ve zaman kısıtlaması olmasa, bu maymunlar er ya da geç Shakespeare’in Hamlet’ini yazacaktır” demiş. Konuyu ilgiye değer bulan matematikçiler, maymunların Hamlet yazma ihtimali üzerine fikir yürütmüş, makaleler kaleme almışlardır. Komedyen Bill Hirst ise şöyle söylemiş:

“İşittim ki birisi Shakespeare’in oyunlarını elde etmek için şu maymunlara daktilo verme teorisini denemeye kalkışmış, ama sonunda eline Francis Bacon’ın toplu eserlerinden başka bir şey geçmemiş.”

İnsanın “Bir grup maymun; Shakespeare, Bacon filan neyse de, filanca yazarın eserlerini kısa zamanda pekala yazabilir” diyesi geliyor.

Roman, hikaye, deneme, inceleme türlerinde toplam 20 kitabı bulunan Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, Yazmasam Ölürdüm [Ayşe Böhürler, Profil Yay.] adlı belgesel kitabı anarak bir yazı yazmış [Yeni Şafak, 25 Ocak]. Yazıdaki şu sözler beni müteessir etti:
Acı Deniz’in henüz yayınlandığı günlerde “Yapacak daha önemli bir işim olmadığı için yazıyorum” dediğimde, camiamızın önde gelen ablaları ve ağabeyleri bu cevabın iyi bir cevap olmadığını söylediler. Haklıydılar muhakkak. Ama hayatım boyunca iyi/güzel/şık cevaplardan ziyade doğru cevabı önemsedim. […]
O zamanlar bir gün üniversiteye kabul edileceğimi, sahiden ders vereceğimi zannediyordum. Rüyalarımda kendimi Edebiyat Fakültesi’nin “anfi yedi”sinde görüyordum.
Rüyamın bir gün gerçekleşeceğini düşünerek kendimi yazı üzerinden temize çektim bunca yıl. Yapacak daha önemli bir “iş”im olduğunda yazıyı terk edebilirdim. Hikâyeyi, romanı terk edebilirdim. Yazmasam ölmezdim. Ama konuşmasam ölürdüm.
Zaman içinde öldüm zaten.

Biz Türkler kainatın kırsal kesimlerinden
doludizgin akarak vatandaş sadeliğiyle
lisanslı kungfucular, sendikalı personel,
gibi kanlı bir hicretin arifesinde
keramet sezinledik yaydan fırlayan okta
yalanladık dünyayı tekrar adeta
sağduyulu derbeder Avrupalılar şokta.

Biz Türklere kainat iki numara büyük;
itiraf tecrübemiz noksandır işin aslı.
Birbirine layık olamayan düşmanlar gibi romantik
değildik mutlu olacak denli hırslı.
Melaikeden öğüt aldığımız yer Söğüt
Dört asır sürdü hız çağımız, işte kanıtı:
Atlarımızın yelesinde biriken kükürt.

Biz Türkler kainata bakıp “Her neyse” derdik,
haksızlık etmeyeyim, salavat da getirdik.
Dün hep vardır, yarınınsa adı var;
refleks değil kaprisin fırça darbeleridir
tarih tablosunda hiç bitmeyen rötuşlar.

Biz Türkler kainatta bir avluya toplansak
kreşte unutulmuş bir defterde veyahut…
Dergilerden kesilmiş gözlerimizle;
nefsimiz kabarırken, vicdanımız seyrelmiş…
Tamam işte ben de onu diyorum ahbap:
Biziz o düz ovada avlanan keklik
minimalizme fitiz, nihilizme geçmedik
tuhaflığın garipliği acayip eksantrik

Biz Türkler kainatı fetihte zorlanırız.
Bize hiç yaramadı, astronomiden kopmak
lakin dâhiler dahi aptalca şeyler yapar
hastalıkla hastayla kolay baş ederiz de
bir cesede su içirmek zordur muhakkak.

Biz Türklerin şu fani kainatta
en büyük lüksümüz kısa ömürlü olmak.

Faruk Nafiz Çamlıbel ve Ahmet Hamdi Tanpınar, Ankara Erkek Lisesi’nde Ahmet Muhip Dıranas’ın [1909-1980] edebiyat öğretmenleriydi.
Dıranas’ın ilk şiir kitabı 1974 yılında, kendisi tam 65 yaşındayken, Şiirler adıyla yayınlanmıştır.
Şiirlerinde varoluşun hüznü, soylu bir lirizm vardır. Hece vezniyle yazdığı halde, şiirleri katı, köşeli filan değil jelibon gibi şeffaf, yumuşak, renkli ve tatlıdır.
Ne zaman kar yağsa, Ahmet Muhip Dıranas’ı, onun meşhur Kar şiirini hatırlarım. “Kaybolmuş sevdiklerimiz aşkına…”

KAR

Ahmet Muhip Dıranas

Kardır yağan üstümüze geceden,
Yağmurlu, karanlık bir düşünceden,
Ormanın uğultusuyla birlikte
Ve dörtnala, dümdüz bir mavilikte
Kar yağıyor üstümüze, inceden.

Sesin nerde kaldı, her günkü sesin,
Unutulmuş güzel şarkılar için
Bu kar gecesinde uzaktan, yoldan,
Rüzgâr gibi tâ eski Anadolu’dan
Sesin nerde kaldı? Kar içindesin!

Ne sabahtır bu mavilik, ne akşam!
Uyandırmayın beni, uyanamam.
Kaybolmuş sevdiklerimiz aşkına,
Allah aşkına, gök, deniz aşkına
Yağsın kar üstümüze buram buram…

Buğulandıkça yüzü her aynanın
Beyaz dokusunda bu saf rüyanın
Göğe uzanır – tek, tenha – bir kamış
Sırf unutmak için, unutmak ey kış!
Büyük yalnızlığını dünyanın.

Batı düşüncesi, Batı kültürü, Batılı yaşam tarzı, Rönesans, Reform, Aydınlanma, popüler kültür… Bunlarla başımız belada. İçinden çıkamıyoruz.
Tutarlı bir Batı eleştirisi ortaya konamıyor.
Batılılaşmayı bir ihanet olarak niteleyenler, net bir şema çizemiyor.
“Batı’nın teknolojisini alalım, ahlakını almayalım” diyenler, Batılı yaşama düzeninin teknolojiyle bir takım oluşturduğunu göremiyorlar.
“Biz zaten Batılıyız” diyenler var.
“Atatürk bizden Batılılaşmamızı istemedi, ‘Batı Medeniyeti’ demedi, ‘Muasır Medeniyet’ dedi, ‘Onun seviyesini aşalım’ dedi” diyenler de var.
“Blucin giyiyorum, saçım uzun, Latin harfleriyle yazıyorum, bir insan daha ne kadar Batılılaşabilir?!” diyordu Nihat Genç. Haklı…

KANT VE JAMES BOND’UN HATIRI İÇİN
Batı kültürü, yayılmacı bir karakter taşıyor. Kültür emperyalizmi dediğimiz şey.
20. yüzyılda kitle iletişim araçları Batı kültürünün yayılma hızını ve etki gücünü arttırdı. Özellikle, II. Dünya Savaşı’ndan sonra iyice cesamet kazanan Amerikan sineması, kültür emperyalizminin ana gemisi oldu.
Binlerce Amerikan filmi seyrettik, hâlâ seyrediyoruz: What a Wonderful Life, Psycho, Star Wars, Godfather, Rocky, Rambo, Back to the Future, Jurassic Park, Avatar…
Amerikan dizileri hayatımızda önemli bir yer tuttu: Kaçak başladığında sokaklar ıssızlaşırdı. Dallas yıllarca izlendi, tartışıldı. Kötü adamlara “Ceyar” denirdi. Kara Şimşek bizi heyecanlandırırdı. Şimdi de Lost, Dexter, House MD… izliyoruz.
Moda, müzik, edebiyat… hep Batılıların kontrolündeydi.
Yüzlerce büyük markanın [Coca- Cola, Benetton, Marlboro, Mercedes, Nokia, Harley Davidson, Levi’s, Nutella, Ferrari…], milyonlarca reklamın arasında insanın Batılılaşmaması zordu.
Bu koşullar altında Batı’yı eleştirmek cidden müşküldü.
Duygusal kabuller, düşünsel itirazları; pratik ise teoriyi gölgeliyordu.
Toplumsal meşruiyeti, itibarı mümkün kılacak öğrenim sistemi de Batı’yı idealize ediyordu.
[Hiç abartmıyorum: Çocukluğum boyunca, Almanya’da yolların halıyla kaplı olduğunu sandım.]
Ağaç, yaşken Batı’ya doğru eğilmişti…
Ne hikmetse kahramanlar, prensesler, krallar komple Batılıydı.
Zenginlik, özgürlük, zeka, bilgi, sanat, düşünce, felsefe, cesaret, zarafet, şıklık… hep Batı’dan öğrendiğimiz şeylerdi.
İdeolojik olarak Batı’ya karşı çıksak bile, Elvis ve James Bond’da olan muhabbetimiz süreci tıkıyordu.
Ya da Bach’a, Kant’a ve Van Gogh’a olan saygımız…

BAZLAMA, GÖZLEME VE TUZLAMA
21. yüzyılda bazı şeyler değişmeye başladı.
Kore, Hong-Kong ve Japonya’da, Hollywood’dakinden çok daha fazla sinema filmi çekiliyor.
Uzakdoğu edebiyatı, küresel bir ilgi uyandırıyor.
Hindistan hem kültürel, hem teknolojik alanda aktif bir özne konumunda.
Çin, her ne kadar göründüğü kadar görkemli olmadığı iddia edilse de, gözardı edilemeyecek bir etki gücüne sahip.
İran sinemasına kimse kayıtsız kalamıyor.
Kuzey Afrika ülkeleri, birer cazibe merkezi haline geldi.
Filistin sineması ve bilhassa Filistinli çizerler atağa geçmiş durumda.
Balkan sineması [ki, Doğu’ya ait kabul ediliyor] benzersiz bir mizahi enerjiye ve lirizme sahip.
Ruslar da boş durmuyor. Edebi miraslarını yeni eserlerle takviye ediyorlar. Büyük sinemacılar yetiştiriyorlar.
Batı kültür emperyalizmi artık geriliyor.
Elbette Hitchcock’u çöpe atmaktan söz etmiyorum. Fakat artık Mihalkov, Tanoviç, Elia Suleyman da var.
Tabii ki Bob Dylan büyük adamdır. Fakat Neşet Ertaş’ın, Necdet Yaşar’ın, Orhan Gencebay’ın da sözü geçiyor.
Kuşkusuz hamburger bir öğündür. Fakat gözleme, bazlama ve tuzlama da söz konusu.
Denge sağlanıyor, denklik ilişkileri kuruluyor artık.

BATI’YA NE VERECEĞİZ?
Kartlar yeniden karıştırılıyor.
Sanatçılar, düşünürler, kültür adamları ve mümkünse siyasetçiler… Batılılaşmanın, Batı kültür emperyalizminin sona ermek üzere olduğunu, kan kaybettiğini, gücünü yitirdiğini görmeli.
Türkiye’de 10-15 senedir Türk filmleri Amerikan filmlerinden daha çok izleniyor.
Gelgelelim, sinemacılarımızın yerli nitelikleri öne çıkarmada, özgün hikayeler kurmada yaygın bir başarı elde ettikleri söylenemez.
Edebiyatımızda da benzer bir handikap var.
Dücane Cündioğlu mimari, resim, minyatür, tezhip, hat, heykel gibi sanatlarda bugünün eserlerinin üretilmesi gerektiğini vurguluyor. İslam’daki suret ve tasvir yasağının yeniden yorumlanmasını öneriyor. Ve “500 yıl önceki mimari yaklaşımın hâlâ taklit edilmesi değil, artık yenilenmesi lazım” diyor. Es geçilemeyecek bir düşünce.
Kültür emperyalizmi, Batı hakimiyeti dünya genelinde etkisini enikonu yitirdiğinde, taklitle, öykünmeyle, uyarlamayla hiçbir yere varılamayacak.
Kültür alanında hakikaten büyük bir yerli enerjinin devreye girmesi gerekecek.
Hem kendi geçmişimize alıcı gözüyle bakmalıyız, hem de ilham verme sırasının bize geldiğini göz önünde tutmalıyız.
Bu sadece kendimize, ülkemize değil, dünyaya ve bu arada Batı’ya karşı da sorumluluğumuz.
Baksanıza, Hollywood; Arjantin, Kore, Rus, Japon… filmlerini yeniden çekiyor. Taklit denince akla Çin değil, Amerika gelecek yakında.


Tanpınar denince akla gelen ilk kelime: Estetik. Onun “Edebiyatı güzel sanatların bir dalı olarak” gördüğü sık sık vurgulanır. Halbuki, mesela Necip Fazıl şiirinin tavizsiz biçimciliği, geometrik bir algı doğurmuyor. Necip Fazıl denince akla bir düşünce adamı, dava eri geliyor.
Tanpınar elbette özenli bir edebî yapı kurmuş, estetik bakımdan üstün bir seviye tutturmuştur. Bununla birlikte, özellikle Tanpınar’ın, belki Yahya Kemal’den bile ziyade, estetik nitelikler ile entelektüel işlekliği birlikte düşündüğü fikrindeyim.
Tanpınar’ın metinlerinde, sözgelimi, yakın anlamlı kelimelerin aynı cümlede, aralarındaki fark işaret edilerek kullanıldığını görürüz: “… bu sansürün veya tahdidin yüzünden…” der mesela.
Tanpınar’da her şeyin fevkinde gösterilen estetik, aslında düşünsel derinlik, fikrî incelik, ahlaki hassasiyetle, hattâ politik bilinçle sıkı sıkıya ilgilidir. [Bir fonksiyon icra eder, araçsaldır]
Politik bilinç derken, büyük yazarın siyasi tercihinden evvel, siyasetin düşünceyle iç içe yürütülmesi gereken bir faaliyet olduğuna ilişkin yaklaşımını kastediyorum.
Tanpınar’ın özel hayatı, sosyal münasebetleri, milletvekilliği, şahsi notları filan da onun yönelişinin ana unsurlarını görmeyi güçleştiriyor sanırım.
Akademik şablonlar, ideolojik ayrımcılık, yayıncılık dünyasının çekişmeleri arasında, Tanpınar doğru konumlandırılamıyor.
Yüzeysel sınıflandırmalar, yazarın ufkunu görmemizi engelliyor.
Bu arada, ethos – pathos tasnifi de benzer bir yanılgıyı ister istemez besleyerek, ayrı tutulan unsurlar arasındaki kesişim alanlarını, temas noktalarını algılamayı zorlaştırıyor.