.

Yazarın arşivi

[Çev.: Hakan Albayrak, 1989, Çete dergisi]

Dans et şampiyon, kimsesizler yurdundaki yalnız çocuklar için dans et. Çocuklar için salla yumruklarını.
Kiralarını ödeyemeyen işsizler için dans et. Şu alçağın işini bitir!
Meyhanedeki ayyaşlar için dans et şampiyon, kanserden ölen yoksul hastalar için, kefaletleri ödenmeyen sefil mahkumlar için, herkesin terkettiği eroinmanlar için, kocaları olmayan gencecik hamile kızlar için. Dans et şampiyon, savaş onlar için!
Şu aşağılık herifin işini bitir, çenelerini dağıt hepsinin. Düşkünler yurdundaki zavallılar için, emeklilik maaşı alamayan yaşlılar için, pis bir sokakta müşteri bekleyen yaşlı ve yorgun fahişeler için…
Meyhanelerde oturmuş demlenen bütün yalnız kalpler için, bilardo salonlarındaki yalnızlar için, sokak köşelerindeki yalnızlar için. Dans et şampiyon, savaş onlar için!
Temizlik işçileri için salla yumruklarını; hava limanlarında, otobüs duraklarında, benzin istasyonlarında yerleri süpüren küçük insanlar için. Savaş onlar için şampiyon. Otellerde yatakları yapıp tuvaletleri temizleyen küçük odacı kızlar için dersini ver şu aşağılık herifin!
Seni kurtaranlar senatör değildi, vali değildi, başkan değildi. Sokaktaki insanlar kurtardı seni. Şimdi sokaklar adına savaş, hadi evlat, işini bitir şu aşağılık herifin!
Bu ring ikinize fazla. Hadi bitir işini, suratını paramparça et. Yoksullar adına şampiyon, yoksullar adına!
Hadi yavrum salla yumruklarını! Muhammet Ali’yi hiçkimse yenemez, hiçkimse. Sadece Cassius Clay yenebilir ama o da bu akşam aramızda değil.
Dans et şampiyon, hadi oğlum dans et!

[Bu sözler, Muhammed Ali’nin antrenörlerinden Bundini tarafından Zaire maçından önce Ali’ye fırlatılmıştır.]

[nggallery id=5]

Enteresan bir adamın hikayesi bu
Cildi gayet parlak, demir yumruklu
Gerçekten çok ama çok konuşur
Kahredici hızından bahseder durur!

Yavaş yavaş ölüyordu şu boks sporu
Kurşun atıyordu kuruşa tüm tertipçiler
Herkes bir kurtarıcıyı bekliyordu
Endişeyle bakınıyordu bütün gözler.

Patterson aptal, mahzun ve pek sessizdi
Sonny Liston da ondan aşağı sayılmazdı
Sonra Cassius Clay diye bir velet çıkageldi
“Şampiyon olmak benim işimdir!” dedi.

Onun su götürmez spor dehası
Ringe canlılık katan artistik dansı
Tez zamanda dolaşıp ağızdan ağza
En uzak illere kadar yayıldı.

Clay’in maçlarında acayip şeyler
Vardır ki bir mandayı bile güldürür,
Kedi fare oyunu oynar rakibiyle ilk önce
Sonra bütün ışıkları söndürür!

Bu “renkli” boksörü görmeye değer,
Gelmiş geçmiş en ama en büyük
Ağırsıklet şampiyonu olduğu vakit,
Biliyorum olacak mutlaka birgün!

Şiir: Bekir Sıtkı Erdoğan
Beste: Orhan Gencebay
Yorum: Sezen Aksu
Depremin ihtişamı, şiddeti ve yaydığı kedere taalluk eden bir şarkı…

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Adamın biri Hz. İsa’ya “Sana yoldaş olabilir miyim” diye teklifte bulunur. Teklifin kabul edilmesi üzerine beraber yola koyulurlar. Bir nehir kenarına varınca yemek molası için otururlar. Yanlarında üç çörek vardır. İkisini yerler, biri artar. Bu arada Hz. İsa nehre su içmeye gider. Döndüğünde üçüncü çöreği bulamaz. Adama “Çöreği kim aldı?” diye sorar. Adam “Bilmiyorum” diye cevap verir.
Tekrar yola düşerler. Yolda iki yavrulu bir geyik görürler. Hz. İsa yavrulardan birini çağırır, keser, etinin bir kısmını kızartarak yerler. Yemekten sonra Hz. İsa geyik yavrusunun kalıntılarına “Allah’ın izniyle canlanıp kalk” der, yavru derhal canlanıp kalkarak oradan uzaklaşıverir.
Bu olay üzerine Hz. İsa yoldaşına sorar: “Sana az önceki mucizeyi gösteren Allah için söyle, üçüncü çöreği kim aldı?” Adam yine “Bilmiyorum” diye cevap verir.
Bir müddet sonra bir göle varırlar, Hz. İsa adamın elinden tutar, su üstünde yürüyerek karşıya geçerler. Gölü aşınca Hz. İsa “Sana az önceki mucizeyi gösteren Allah hakkı için soruyorum: Üçüncü çöreği kim aldı?” der. Adamın cevabı değişmez: “Bilmiyorum.”
Yolları bir çöle düşer; otururlar. Hz. İsa bir yere kum ve toprak yığar “Allah’ın izniyle altın ol” der, yığın altına dönüşür. Hz. İsa altını üçe bölerek adama “Üçte biri benim, üçte biri senin, üçte biri de çöreği alanın” deyince, adam “Çöreği alan bendim!” diye gerçeği heyecanla itiraf eder.
Bunun üzerine Hz. İsa “Altının hepsi senin olsun” diyerek adamı terk eder.
Adam altının başında dururken yanına iki haydut gelir. Onu tehdit ederek altını almak isterler. Adam: “Altınları üçe bölebiliriz.” der. Adamın teklifi kabul edilir. İçlerinden birini, yiyecek almak üzere şehre gönderirler.
Şehre giden adam, yolda “Niye altını onlarla bölüşeyim, alacağım yiyeceğe zehir katar onları öldürürüm, böylece altının hepsi bana kalır” diye düşünür ve yemeğe zehir katıp döner.
Altının yanında kalanlar da “Niye ona altının üçte birini verelim, dönünce onu öldürür, altını ikimiz paylaşırız” diye konuşup anlaşırlar. Adam dönünce onu öldürürler, fakat zehirli yemeği yiyince de can verirler; böylece altın çöl ortasında, üç cesedin arasında sahipsiz kalır.
Daha sonra yolu olay yerinden geçen Hz. İsa, durumu görünce yanındakilere “İşte dünya budur, ondan sakının” der.

[singlepic id=13 w=320 h=240 float=]

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Vaktiyle, “Ramazan’da mahyalara neler yazılmalı? Sizin bir mahyanız olsa, ne yazardınız?” konulu bir soruşturma yapmıştım. Rahmetli Cem Karaca, “Allah’ı sev” yazacağını söylemişti. Ahmet Kekeç ise “Hor görme garibi” demişti. Orhan Gencebay’ın meşhur şarkısı. Fakat sonradan fark ettim ki bu söz bir tasavvuf deyişiymiş: “Hor görme garibi kalbinde Rahman vardır.”

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

[singlepic id=10 w=320 h=240]

[singlepic id=8 w=434 h=500 float=center]

Yazar, yazarken kendini aşmaya çalışan kişidir. Yazının en belirgin özelliği, söze kalıcılık katmasıdır. Dolayısıyla, kayda değer olmayan bir ifadeyi kumsala dahi yazmamak icap eder. Milan Kundera, sanırım tam da buna dayanarak “Esaslı roman, yazarından biraz daha zekidir” diyor.
Okur, yazıda belirtilenin ötesinde bir anlamı kurcalayan kişidir. Okumak, metinde kastedileni doğru kavramak, akabinde yorumlamak, geliştirmek, başka [entelektüel, duygusal, tecrübî] bölgelere taşımaktır.
Edebiyat alanında yazar ile okurun ilişkisi, yazma ve okuma eylemlerine özgü gayret sayesinde dengeye kavuşur.
Yazarın saygınlığı, okura sunduğu saygıdan doğar.
Yazar ya da okur, buyurgan bir tavır takındığında edebiyat alanının dışına çıkılmış demektir. Edebiyatın edeple ilgisi, doğal olarak özgürlükçülüğe matuftur.

[singlepic id=7 w=500 h=375 float=center]

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

[singlepic id=5 w=600 h=405 float=center]

Haiti… batı yarımkürenin en yoksul ülkesi.
Venezüella ve Kolombiya’nın kuzeyinde, Dominik Cumhuriyeti’nin bitişiğinde. Küba’yla burun buruna.
Nüfusu 8,5 milyon civarında.
12 Ocak günü 7 şiddetinde bir depremle darmadağın oldu.
500 bin kişi kayıp.
Ölü sayısı 200 binin üzerinde.
Hemen her aileden birileri ölmüş.
Haiti’de bir evlat acısı, yetimlik, öksüzlük fırtınası esiyor.
Ölüm, adeta Haiti’ye el koydu.
Şok geçirmiş yoksul bir halk sarsıla sarsıla ağlıyor…
Başkent Port-au Prince’de insanlar ceset kokusundan nefes alamıyor.
Meydanlar, otoparklar, sahiller, halı sahalar cesetlerle dolu.
Yardımların gecikmesini protesto etmek için caddelerde cesetleri üst üste yığarak barikat kuruyorlar.
İnternet sitelerinde, Haiti fotoğraflarından önce uyarılar yer alıyor: “Bazı kullanıcılar bu fotoğrafları görmeye dayanamayabilir.”
Haiti’de yaşanan felaketten ötürü neden içimiz sızlamıyor?
Haberndarız, ekranda görüyoruz, gazeteden okuyoruz ve bir şey hissetmiyoruz…
Nasıl oluyor da ekranlarda göbek atmalar, sulu zırtlak eğlenceler bir saniye ara vermeksizin devam ediyor?
Siyasetin hırgüründe bir duraksama olmuyor.
Gündelik telaş aksamıyor.
Öğretmenlerin, avukatların, esnafın, doktorların, taksicilerin… yüzünde bir teessür esintisi belirmiyor.
Alışveriş merkezlerindeki tüketim konsantrasyonu dağılmıyor.
Sofralarda bir iştahsızlık belirmiyor…
Haiti uzak diye mi? Bugüne dek Haiti’yle, Haitililerle hiç işimiz olmadı, selamlaşmadık diye mi?
Sanmıyorum.
Bu duyarsızlığın, vurdumduymazlığın nedeni modern vicdan uyuşukluğu, kitlesel zeka geriliği, hayatta kalma kuralına dönüşmüş bencillik, meşruiyet kazandırılmış açgözlülük ve “enformatik cehalet.”
İnsana yabancılık, hayatı üstünkörü yorumlama, ölümü düşünmeme, dünyayı bir hammadde deposu olarak algılama gibi anormallikler; birey olmanın parametrelerine dönüştü.
Hassasiyet, dikkat, titizlik, zarafet gündemin dışında.
Gerçekçilik; kötümserliğin, giderek kötülüğün manyetik alanına girmek anlamına geliyor.
Modernliğin, insanı durduran ve görünmez kılan kamuflaj sistemi içindeyiz. Başkalarının acılarına ortak olamıyoruz. Hayvani hoyratlık, sürgit nobranlık, zırdeli gösterişçiliği ve dizginsiz bencillikten sıyrılamıyoruz.
Ölüm, gözümüzün önünde yüzbinlerce insanı sokaklara saçsa da, ölüm duygusu bize ulaşmıyor.
İnsanlıkla, insanlık halleriyle, insanla bağ kuramıyoruz.
Kaderi, felaketi, tabiatı, yoksulluğu, derdi, kardeşliği, matemi, teselliyi, dostluğu bilmiyoruz.
Reflekslerimiz körelmiş.
Kapitalizmi, rekabeti, tüketimi, başarıyı, reklamı kaşla göz arasında enikonu özümsemişiz.
“200 bin ölü mü?!” diye soracağımıza “Haiti neresi lan?” diyoruz.
Haiti’yi paramparça eden deprem, bizim çözülmüşlüğümüzü; orada çürüyen yüzbinlerce ceset, bizim kokuşmuşluğumuzu yansıtıyor.

“O kadar da değil” diyenlere:
http://www.ihh.org.tr
http://www.kizilay.org.tr
http://www.akut.org.tr