.

Yazarın arşivi


O Homem do Futuro’yu [The Man From the Future] izlerken usta çizer Ersin Karabulut’un bu filmi çok seveceğini düşündüm.
Bahse girerim siz de seveceksiniz.
İşte size birkaç sahne: Uyanıyorsunuz ve bir de bakıyorsunuz ki tanımadığınız biriyle evlisiniz.
En yakın arkadaşınız size silah çekiyor.
Biricik aşkınız hapiste, üstelik onu içeriye siz tıktırmışsınız.
Sevdiğiniz kişiye şunu dediğinizi düşünün: “Yirmi yıl beni hiç aramaman gerekiyor. Fakat yemin ederim, yirmi yıl sonra da seni, yalnızca seni seviyor olacağım.”
O Hommem do Futuro, dahiyane güzellikte bir film. Kader, irade, aşk, para, tevekkül ve bilgi konularında etkileyici veriler sunuyor. Senaryosu son derece zekice örülmüş. Hikaye, büyük sürprizlerle makas değiştiriyor ve şahane bir finale ulaşıyor.
Hatalarımız, eksiklerimiz, korkularımız, dertlerimiz… hatta düştüğümüz tuzaklar, uğratıldığımız belalar ve bize vurulan yaftalar; kaderimizi mayalayan, kişiliğimizi pekiştiren unsurlar olabilir mi?
Zamanda yolculuk, kaybolmayı kaçınılmaz kılıyor belki…

O Homem do Futuro
Yön. – Sen.: Claudio Torres
Oyn: Wagner Moura, Aline Moares
Yapım: Brezilya, 2011

“BÜTÜN MESELE, GÖRSEL KÜLTÜRÜN HAKİMİYETİNE RAĞMEN OKUMAYI SEÇEN İNSANLAR BULMAK”
Çeyrek asırda yayınladığı 600’den fazla kitapla kültür hayatımızda saygın bir yere sahip Ayrıntı Yayınları, neden İslam düşüncesi ve kültürüyle ilgili eserler neşretmeye başladı? İktidardaki siyasal İslam’a yönelik dinî referanslı eleştiriler yeni bir boyut mu kazanıyor? Yerli sosyalistlerin, İslam kültürüne özenli, kararlı ve kapsamlı bir şekilde yönelmelerinin nedeni ne? Şimdiye dek 6 kitabı yasaklanan yayınevi, toplumun ar ve haya duygularını gerçekten incitti mi? Chuck Palahniuk niye Türkiye’ye gelmiyor? Yoksa o da Paul Auster gibi fırça mı istiyor?.. Ayrıntı Yayınları’nın kıdemli editörü, yazar-çevirmen Abdullah Yılmaz, Afili Filintalar’a konuştu.

Ayrıntı Yayınları 1988’de kuruldu. Herşey nasıl başladı?
Sovyetler çökmüştü. Buna karşılık dünyada ideolojik, entelektüel hareketler farkı yoğunluklar kazanmıştı. Türkiye’de ise 12 Eylül darbesinden sonraki belirsizlikler, kasvet sürüyordu. Dünyadaki entelektüel verimlerin Türkiye’ye aktarılması, böylelikle bizim meselelerimizin çözümüne katkı sağlanması iyi olacaktı. Tabii, Türkiye’deki özgün çalışmalara da yer vermek niyetindeydik. Ayrıntı Yayınları’nı bunun için kurduk.

Fakat siz, yayınladığınız kitaplarla sosyalizmin vazgeçilmez niteliklerini derinlemesine kavratmaya giriştiniz, öyle değil mi?
Öyle de denebilir. Sosyalizm, kapitalizme alternatif bir kalkınma yöntemi olarak algılandı. Ben, sosyalizmin önceliğinin kalkınma olmadığı kanaatindeyim. Sosyalizm, insanın hangi koşullarda olursa olsun insanın en üstün değerlerini içselleştirmesi ve yansıtmasıyla işlevini yerine getirmiş olur. Bunun kalkınmayla ilgisi dolaylı ve sınırlıdır.

Siz başından beri işin içindeydiniz…
Pratikte değil. Çünkü ben 1981-1991 arası cezaevindeydim. Yayınevinde çalışmam, tahliyemden sonraya rastlıyor haliyle. TKP’den ayrılan, İngiltere Kanadı diye de bilinen İşçinin Sesi grubuna mensuptum. Örgüt üyeliğinden 10 sene hapis yattım.

“TOPLUMUMUZ DÜŞÜNEREK YOL ALMIYOR”

Solcu aydın kimdir, nedir, nasıldır?
20. yüzyılın başlarında, daha sonra 1960’lı, 1970’li yıllarda tüm dünyada ‘aydın’ denilince akla solcular gelirdi. Sovyet blokunun çökmesiyle reel sosyalizme bağlanan ümitler söndü. Bu olay, aydınlarda bir yılgınlığa sebep oldu. Solcu aydınlara duyulan güven de dağıldı.

Muhalifliği nasıl tanımlıyorsunuz?
Muhaliflik, bastığınız zemini sorgulama özgürlüğüne sahip çıkmaktır.

Çeyrek asırda 600’den fazla kitap yayınladınız. Bu görkemli mahsul size ne kazandırdı?
Kitaplarımızın gördüğü ilgi, yüzde 80-90’ı beklentilerimizin altında kaldı. Büyük heyecanlar duyarak yayınladığımız harika kitaplara çok az insan dönüp baktı. Bizim bu sorunumuz, toplumsal bir soruna delil teşkil ediyor. Düşünen, tartışan ve bu sayede ilerleyen bir toplumdan söz edemiyoruz maalesef.

Dolayısıyla?..
Üstün nitelikli ve yoğun emekle üretilen kitaplar hazırlıyoruz. Dünyanın hiçbir yerinde bu kadar zengin bir çaba, 500-600 adet kitap satmak için harcanmaz. Kapitalist mantığıyla yapılacak iş değil bu.

“İSLAMİ İLKELERİN ENTELEKTÜELLERCE KAVRANMASI GEREKİYOR”

İslam düşüncesine ait kitaplardan oluşan İdea-Ayrıntı dizisini neden başlattınız?
Biz dünyadaki her tür düşünce çizgisiyle ilgileniyoruz. Bir düşünsel yoğunluk bölgesinin en değerli ürünlerini dermeye, derlemeye bakıyoruz. Toplumsal, politik, çevresel vb. sorunlara ne tür entelektüel çözümler sunulduğunu sürekli göz önünde tutuyoruz. Ayrıntı Yayınları yönetimindeki kişiler, yani biz, eşitlik, adalet, kardeşlik gibi kavramlar eşliğinde düşünen kişileriz. Bunlar, bize göre sol düşüncenin anahtar kavramları. Gelgelelim solun dışında da bizim benimsediğimiz prensipleri yaşatan unsurları anlama, okurlarımıza sunma gereği doğdu.

İdea-Ayrıntı dizisinin, mevcut siyasi iktidarı eleştirmeye yönelik bir fonksiyonu var mı?
Dizinin editörü, romancı Burhan Sönmez. Burhan, konuyla ilgili daha detaylı açıklamalarda bulunabilir. Fakat şu bir gerçek: Türkiye’de eşitlik, adalet, kardeşlik nosyonlarını öne çıkaran en yaygın öğreti İslam. Siyasal İslam’ın iktidara gelmesinin başlıca nedeni de bu değerleri temsil eder görünmesidir. CHP, söz konusu değerleri taşımada yetersiz kalmış, MHP ise tevarüs ettiği milliyetçiliğin standartlarını yükseltmeye yönelmemiştir.

Ve?
Dolayısıyla bugün, İslamî ilkelerin, düşünsel niteliklerin; sistemli düşünen, birikimli kişilerce dolaysız kavranması gerekliliği doğdu. Dinsel telakkilerin istismarından kaynaklanan bozulmaları önlemenin başka yolu yok.

“İDEOLOJİK KAMPLAŞMALAR; DÜŞÜNSEL VE AHLAKİ YAKINLIKLARI GÖZDEN UZAK TUTUYOR”

İhsan Eliaçık’ın sosyal İslam tezinin gündemde ağırlık kazanması, sizin İslam düşüncesine ilişkin yayınlara başlamanız… Yani dindar entelektüellerin sosyalist söylemlere yönelmesi, sosyalistlerin ise İslamî görüşlere alan açması bir arada düşünülürse, “Solculuk dinsizlik değildir” gibi bir yargıya mı varıldı?
Slogana indirgendiğinde düşünceler ister istemez yavanlaşır. Mevcut sorunlar, yeni entelektüel araştırmalar, sondajlar yapmayı gerektiriyor. Vicdan, adalet duygusu, ahlaka dair işaretler arıyoruz. Ben, sosyalizmi insani bir tutum, ahlaki bir yöneliş olarak görüyorum. Farklı zeminlerde insani ve ahlaki tavırlar sergileyen kişi ve oluşumların birbirlerini anlamaya çabalaması ise gayet normal. İçinde bulunduğumuz süreç budur.

Gene de bu “gayet normal” dediğiniz olay, bugüne dek gerçekleşmemişti, haksız mıyım?
Doğru. İdeolojik kamplaşmalar; düşünsel ve ahlaki yakınlıkları gözden uzak tutuyordu. Hâlâ öyle. Halbuki Sol şemsiyesi altında olup da bizim gibi düşünmeyenler olduğu gibi, İslami kesimde yer alıp da yine bizimle düşünsel yakınlığı bulunmayanlar var. İktidarın, güçlünün yanında saf tutan Müslümanlarla temas etmemiz zor. Muhammed Taha’yı idam edenler, İslam adına hareket ediyordu.

İslamcı entelektüeller İdea-Ayrıntı Dizisi’ne nasıl tepki verdi?
Henüz bir kıpırtı yok.

İdea-Ayrıntı dizisi, Cumhuriyet tarihi boyunca kültür hayatımızda benzeri hiç görülmemiş olay. Bu algılanmadı mı yani?
İhvan-ı Safa Risaleleri gibi bomba kitaplar yayınlandıkça, İdea-Ayrıntı Dizisi daha çok dikkat çekecek, göz dolduracaktır.

“KİTAPLAR, TOPLUMU İNCİTMEZ”

Yayınladığınız bazı kitaplar yasaklandı…
Bize 5-6 dava açıldı. Bunların beşi, çocukları muzır neşriyattan koruma gerekçesiyleydi. Diğeri de teknik bir meseleydi, şimdi net hatırlayamıyorum. Fakat Türklüğe hakaretten ya da bölücülüğe teşvikten filan dava açılmadı. Demek ki biz daha ziyade toplumun ar ve haya duygularını incitmeye meyletmişiz.

Yasaklamalar, kitapların cazibesini arttırdı mı?
Chuck Palahniuk’un Ölüm Pornosu adlı romanı, dava konusu olunca nispeten daha çok ilgi gördü. Çevirmen Funda Uncu Irklı’ya polisin davranışı da haber olunca, belki bir nevi “tepki alımları” söz konusu oldu. Onun dışında, mahkemeler zaman alıcı bürokratik olaylar şeklinde cereyan etti.

Toplumun ar ve haya duygularını sahiden incittiniz mi?
Böyle şeyler kitapla yapılamaz. İnsanı, toplumu ve kitabı tanımamaktan kaynaklanan bir yanlış anlama sürüyor.

“Toplumun ar ve haya duygusunun incitilmesi” şeklinde bir kategoriyi tümüyle ret mi ediyorsunuz?
Elbette hayır. Her toplumun ahlaki değerleri, yargıları; benimsediği düşünce silsileleri vardır. Mesela billboard’lara pornografik fotoğraflar asmak ya da çizgi film kanalında porno yayınlamak gibi şeyler haliyle ayıplanır, yadırganır, kınanır. Bu, toplumsal bir rahatsızlık şeklinde tezahür eder. Aydın kişi, tam da düşünsel ilerlemeye yöneldiğinden, bazı sınırları zorlayabilir. Fakat topluma saygısızlık etmez. Zira toplumun hassasiyetlerini çok iyi bilir. Biz, Ayrıntı Yayınları olarak toplumumuza saygısızlık etmedik.

Buna rağmen kitaplarınızın dava konusu olmasını nasıl açıklıyorsunuz?
Yargı makamındakilerin, maalesef, mevzuyu kavramakta yetersiz kaldıklarını gözlemliyoruz. Dolayısıyla, yargı makamlarındakilerin öncelikle kendilerini sorgulamaları, durumlarını anlamaları icap ediyor. Düşünün, hiç kimse, çocuğuna adı Ölüm Pornosu olan bir kitap hediye etmez. Biz bu kitabı oyuncakçı raflarına dizmiyoruz. Dahası, arka kapak yazısında okuru uyarıyoruz: Eğer şöyle şöyle hassasiyetleriniz varsa, bu kitap size göre olmayabilir diyoruz.

“TALEP EDEN, TELKİN ALIR”

Ayrıntı Yayınları olarak ödüller aldınız mı?
Yıllar yıllar önce bir yayıncılık ödülü almıştık. Okurlarımızın takdir ve teşekkürleri haricinde, kurumsal ödüller almadık. Tamamiyle sivil bir yalınlık içinde yürüyor işler. Devlet desteği de aldığımız söylenemez. Kütüphaneler için 2’şer, 3’er kitap alındığı vaki. Hepsi bu.

Kültür Bakanlığı’na gidip “Biz 25 yılda 600 kitap neşrettik, bizi destekleyin…” demiyor musunuz mesela?
Kesinlikle hayır. Bu tür ilişkilere girmiyoruz. Siz bir makamdan talepte bulunursanız, onlar da size telkinde bulunma fırsatı elde eder. Bu, bizim karakterimize hiç uymaz.

Üniversiteler? Siz akademik nitelikli çok sayıda kitap sundunuz. Üniversitelerin bunları kapıştığı söylenebilir mi?
Ne yazık ki söylenemez. Bizden topluca kitap alan bir üniversite, fakülte yok. Çok nadiren, bir kitabımızı derste okutan hocanın 20-30 kitap talep ettiği olur. O da cidden çok nadir.

Gerçekten mi?
Üniversitelerimizin durumu feci. Yüksek lise mesabesindeler. Bizim, yayınevi olarak bir paradoksumuz da var: Kitaplarımızı okuyacak seviyedeki kişilerin çoğu zaten o kitabı orijinalinden okuyabilecek donanıma sahip oluyorlar.

“MR. PALAHNIUK ABD’DEN ÇIKMIYOR”

Tom Robbins, Chuck Palahniuk, Irvin Yalom gibi popüler yazarlarınızı Türkiye’ye neden davet etmiyorsunuz?
İmparatorluk’un yazarlarından Michael Hardt’ı getirmiştik. Chuck Palahniuk Amerika dışına çıkmıyor, çıkıyorsa da gizli çıkıyor. Peter Carey, Julan Barnes, Philip Roth, J.G. Ballad gibi müthiş yazarların da bizde yeterince okunduğu söylenemez.

Kitaplarınız biraz pahalı mı?
Değil. Pahalı olduğu için alınamayan kitaplarımız olduğunu sanmıyorum. Daha çok basıp daha ucuza satarsak daha çok okura ulaşacağımıza dair bir işaret de yok.

Son olarak ne söylemek istersiniz?
Bütün mesele görsel kültürün hakimiyetine rağmen okumayı seçecek insanlara ulaşmak.


Albert Pierrepoint [1905-1992] işinin ehli bir cellattı. Yo, kelle uçurmuyordu; infazları, asarak gerçekleştiriyordu. Hayır, maske veya deri bileklik filan takmıyordu. Mesai saatlerinde, vazifesini ifa ederken ütülü takım elbise giyiyordu. Şık bir memurdu. Mr. Pierrepoint’in babası da cellattı. Pierrepoint Ailesi nesiller boyu Birleşik Krallık’ın resmî cellatlığını yapmıştı. Albert, dibine düşmüştü. Zira baba mesleği, aile geleneği, genetik yatkınlık… hepsi biraradaydı. Albert’ın babası, işinde ustaydı. Hızlı ve kusursuz uygulamalarıyla anılıyordu. Bir defasında, mahkumu yalnızca 14 saniyede asarak rekora imza atmıştı. Tabii kimse Albert’tan babasının destansı icraatı mesabesinde bir performans beklemiyordu. Fakat adamımız ihtimamlı stiliyle, beklentileri aşan bir verimlilik sergiledi. Mahkumun boyu ve kilosu ile idamda kullanılacak düzeneğin niteliği ve bilhassa ipin uzunluğu arasındaki ilişkiyi her defasında son derece isabetli bir şekilde kuruyordu. Sezgileri olağanüstüydü. Kısa zamanda anlaşıldı ki, o bir darağacı virtüözüdür. İdamın Einstein’ı. Kendi alanındaki bütün rekorları kıracak ve İngiltere’de idam yasaklanana dek, sanatının en prestijli temsilcisi olarak hak ettiği saygıyı görecekti.
Acaba, Albert Pierrepoint, günün birinde, mesleğinin mekanik bir işlemden ibaret olmadığını kavrayacak mıydı? Yargı kararlarına duyduğu güvenle yaptığı işin, hukuki değişiklikler nedeniyle bir anda tarihe karışması, onu nasıl etkileyecekti? Hız rekortmeni memur iken ‘seri katil’ olmak, Albert’ın tertemiz kalbini incitecek miydi? Astığı insanlar, hatıralarında nasıl bir yer tutacaktı? Bunca cesetten bir tanesi bile hortlamayacak mıydı?..
Mükemmel bir biyografik film izlemek, 20. yy. İngilteresi’ndeki infaz adabı, idamlık centilmen ve leydilerin görgülü metaneti hakkında fikir edinmek için ideal bir seçenek: The Last Hangman.

Pierrepoint: The Last Hangman
Yön: Adrian Shergold
Sen.: Bob Mills, Jeff Poppe
Oyn.: Timothy Spall, Eddie Marsan
Yapım: İngiltere, 2005

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Pippo Frnaco’nun, 1983 Sanremo Müzik Festivali’nde söylediği, tüm dünyada yankılanan şarkısı… Eseri sempatiyle hatırlayan herkes için gelsin…

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Charming Hostess, Yunus Emre’yi Balkanlar’da yankılıyor…

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.


Şu anda Üçüncü Dünya Savaşı’nın içindeyiz. Bu, bir yandan gezegenin çeşitli yerlerindeki işgal, iç savaş ve katliamlarla harlanan; fakat asıl küreselleşmeyle birlikte tek tipleşen [birer savaş makinasına dönüşmüş] insanların gündelik hayatında cereyan eden, psikolojik bir savaş. Eskilerin “geçim derdi, dünya meşgalesi” hatta “hayat kavgası” dediği şey, gelişerek mükellef bir savaşa dönüştü artık. Herkes gırtlağına kadar rekabetçi. Başarı motivasyonu aynı zamanda başkalarını başarısızlığa itme, mahkum etme şeklinde tezahür ediyor. Öyle ki, ötekileri, hatta berikileri kötüleyerek zafer kavanozu yalamak kitlesel, kolektif bir tutku katına yükseldi. Hiç tanımadığınız biri gırtlağınıza çökerse şaşırmayın. Çiklet üreticilerinin binlerce sayfalık stratejik literatür oluşturduğu; anaokulu öğrencilerinin emeklilik planları yaptığı bir çağda yaşıyoruz. Aile babaları rüyalarında banka soyuyor. Her ofis bir savaş meydanı. Fabrikalar, toplam akampından farksız. Bakışmalar, el sıkışmalar filan bile taktik icabı tasarlanıyor. Her sözde bir entrika tohumu var. Bize kurulan iletişimsel tuzaklardan ötürü [Rek-lam-lar!] satın almak zorunda kaldığımız markalı ürünleri, başkalarına kurduğumuz tuzaklara yem niyetine serpiştiriyoruz. Her aile bir müfreze. Mamaafih, baba oğuna soruyor: “Aramızda bir sorun mu var, beni Facebook listenden silmişsin?”…
Lafı nereye getireceğim? Norveç yapımı Hodejegerne’ye tabii ki. Ün, para, şirket kardeşliği, aile, aşk… gibi olguların arka planında nasıl bir infaz motivasyonu olduğunu gözler önüne seren süper filme. Dilerseniz baş döndürücü, sarhoş edici bir gerilim-macera diye de izleyebilirsiniz. Ya da en yaygın felsefi sorulardan olan “N’oldu, niye böyle oldu?”yu sorarak, filmin hikayesinden öte bir yola girebilirsiniz. Belki dosdoğru Zizek, Baudrillard ve mesela [“Etrafınıza bir bakın, sizce de kıyamet kopmuyor mu?” diyen] Murat Uyurkulak’ın takıldığı kıraathaneye vardıracak bir yola.
“Film okuması” tabirinden hoşlanmıyorum, fakat Hodejegerne okunaklı bir eser.
Aşk, ihanet, liderlik, ticaret, sanatseverlik, lüks, nezaket… vs.’nin sözlükteki karşılığı ile cümle [hayat, hikaye; ikisi de aynı şey] içindeki anlamı arasındaki farkı keşfederken kalbiniz heyecandan gümleyecek.

Hodejegerne [Headhunters]
Yön.: Morten Tyldum
Sen.: Lars Gudmestad, Jo Nesbo, Ulf Nyberg
Oyn.: Aksel Hennie, Nikolaj Coster-Waldau
Yapım: Norveç, 211


Yaşayan en iyi senarist kim? Bana sorarsanız, Anders Thomas Jensen. 1972 doğumlu. Danimarka’nın en önemli kişisi. Düzgün görünümlü, uysal bakışlı bir deha. Kıskanmaktan başka çare bırakmıyor.
Jensen; Adam’s Apples [2005], Brothers [2004], After the Wedding [2006], The Green Butchers [2003], Flickering Lights [2000], Murk [2005] gibi filmlerin senaristi. 6 filmde yönetmenlik de yapmış. 1998’de, yazıp yönettiği Valgaften adlı kısa filmle Oscar almış. Tatlı bir filmdir. Final jeneriğinde Ankaralı Turgut’un İkile Koçum adlı eseri çalınır. Jensen, Ankaralı Turgut’u nereden tanıyor, merak etmemek imkansız.
Adamımız makinalı tüfek gibi senaryo yazıyor. Böyle giderse bizim Bülent Oran’a, Safa Önal’a yetişecek. 2011 yapımı In A Better World’ün [Hævnen] senaryosu da ona ait: Yabancı film Oscarı’ndan Zulu ödüllerine kadar, ödül namına ne varsa sildi süpürdü. Uzlaşmacı ya da ajitatif olduğundan değil, şahsi kanaatim, entelektüel ve sanatsal nitelikleriyle kayıtsız kalınamayacak bir tesir uyandırdığı için.
Hollywood, Jensen’ı The Duchess [2009] adlı filmde istihdam etti. Brothers’ın da bir Hollywood versiyonu yapıldı. Fakat eleman Danimarka’dan kopmuyor. Ulrich Thomsen, Mads Mikkelsen, Nikolaj Lie Kaas, Kim Bodnia, Nicolas Bro gibi oyuncularla harika filmler yapıyor.
I A Better World’e gelelim: Anton, Afrika’da bir mülteci kampında doktorluk yapmaktadır. Karısı Marianne’dan ayrılmıştır. Anton, hamile kadınların kız mı erkek mi doğuracağına dair iddiaya girip sonra da doğumu beklemeden karınlarını deşen zorba bir psikopatla karşı karşıyadır. Bu arada, Anton’un büyük oğlu Elias, okulda irikıyım acımasız bir ergenin zulmüne maruz kalmaktadır. Anton, Marianne’la barışmak, yeniden bir araya gelmek istese de o iş yaştır. Eşini kaybetmiş olan Claus ise oğlu Christian ile birlikte yaşamaktadır. Christian çok akıllı bir çocuk ve Elias’ın sınıf arkadaşı. Elias’a yapılan eziyeti bıçak gibi keser. Hatta bıçakla keser. Christian, annesinin ölümünden ötürü büyük bir keder, ondan da büyük bir öfke duymaktadır.
Derken… Memleketine dönmüş Anton bir gün çocuklarıyla parkta vakit geçirirken bu defa Danimarkalı zırcahil bir magandanın saldırısına maruz kalır. Anton kabalık, saldırganlık ve yıkıcılığın düpedüz aptallık olduğunu çocuklara ve bu arada izleyicilere anlatabilecek midir? Anton’un zekası ve iyi niyeti bu vahşi dünyada bir işe yarayacak mıdır? Claus, oğlu Christian’ı teselli edebilecek midir? Yoksa bombalar patlayacak, yumruklar konuşacak ve karınlar deşilirken iyilik namına ne varsa yerle bir mi olacaktır?
Kabul, berbat ettim. In A Better World gibi son derece berrak, zihin açıcı ve harika bir filmi anlatmayı beceremedim. Seyrettiğinizde “Anlattığından çok daha şahane, akıcı ve etkileyiciymiş” diyeceksiniz. Büyük sanat ve düşünce eserleri böyledir. Hakkında konuşmak, onlarla buluşmanın yerini asla tutmaz.
In A Better World
[Hævnen]
Yön.: Susanne Bier
Sen: Anders Thomas Jensen
Oyn.: Mikael Persbrandt, Ulrich Thomsen
Yapım: Danimarka, 2011

Dahi yönetmen Lütfi Ömer Akad [2 Eylül 1916 – 19 Kasım 2011] vefat etti…
Kanun Namına, Hudutların Kanunu, Yalnızlar Rıhtımı, Kızılırmak Karakoyun, Üç Tekerlekli Bisiklet, Vesikalı Yarim gibi muhteşem filmlere imza atan bilge sinemacı dünyaya veda etti…
Lütfi Akad, sinemayı bütün sanatların toplamı, hayatın röprodüksiyonu, kaderin izdüşümü, varoluşun formülü, insanlık durumlarının şeması, maddi-manevi tecrübelerin özeti gibi görüyor ve sunuyordu.
Dünyanın en güzel aşk filmlerinden biri olan Vesikalı Yarim‘le, Karacaoğlan’ın şiirde yaptığını beyazperdede yapmış, aşkın merkezî niteliğini göstermiştir. Ayrılığın, yalnızlığın, ölümün konumlarını belirleyen duygu olarak aşkı kavramamızı sağlamıştır. Türkan Şoray, bu filmle bütün kalpleri fethetmiş, iksir gibi, sihirli güzelliğiyle, torunlarımızı bile derinden heyecanlandıracak bir aşk büyüsünün imgesi haline gelmiştir.
Akad, daha 1967’de Kızılırmak Karakoyun filminin müzikerini yaptırdığı Orhan Gencebay‘a bir istikamet, bir ufuk işaret etmiştir.
Filmlerini, edebiyatın hayata yönelik tekliflerini vurgulayan bir ortam olarak tanzim ederek Attilâ İlhan, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Vedat Türkali gibi yazarlarla çalışmıştır.
Avantür filmlerde rol alan Yılmaz Güney’i, Kızılırmak Karakoyun‘da çoban rolü vererek, özgün bir sinema kurmaya teşvik etmiştir.
Akad’ın İş Bankası Kültür Yayınları arasında çıkan Işıkla Karanlık Arasında adlı kitabı, Türk Sinemasını, dolayısıyla Türkiye’yi anlamak için okunması elzem bir eserdir.
Lütfi Akad’ı, onun filmlerini çok sevdik. Hepimizi heyecanlandırdı, gururlandırdı. Ondan razıyız, ona hayran, minnettarız.
Nur içinde yatsın. Mekanı cennet olsun. “En İyi Yönetmen” ödülünü, meleklerden de  alsın.

Varlığın sonsuz çeşitliliği esrarengizdir.
[Takuan Soho, Doludizgin Zihin]
O halde son din adamının bağırsaklarıyla son kralı boğana dek mola vermeyelim!
[Denis Diderot, 1713-1784]

İslam, modern insana hitap ediyor mu? Modern koşullarda birey olma imkanlarını araştıran; aşka, özgürlüğe, dostluğa, bilgiye ehemmiyet atfeden; Ah Muhsin Ünlü’nün şiirindeki gibi “Ben bu çağdan bir kere de şerefimle geçeceğim” diyen kimseye İslam’dan fayda var mı? İslam cidden ‘barış dini’ mi? Kapitalizm İslam’ın hoş karşıladığı, tasvip ettiği bir işleyiş midir? Kadınlara ve gayrimüslimlere uygulanan ayrımcılığın İslam’da yeri var mı? Bugün camilerde bir araya gelen kimselere cemaat denebilir mi? Sosyalizm [toplumculuk] Hz. Muhammed’in ömrü boyunca bağlı kaldığı bir ilke miydi? Sudan’lı düşünür Mahmut Muhammed Taha, İslam’ın İkinci Mesajı adlı kitabında bunlara ve benzeri sorulara cevap veriyor.
Kitabın Ayrıntı Yayınları tarafından neşredilmiş olması son derece ilginç ve dikkate değer. Yayınevinin, romancı Burhan Sönmez editörlüğünde oluşturduğu Kurtuluş Teolojisi ya da İdea Ayrıntı adlı diziyi, kültür ve düşünce hayatımızda bir dönüm noktası olarak görüyorum. Peygamber’le yeni bir buluşma gerçekleşiyor.
Türk okurunu Foucault, Baudrillard, Kovel, Bataille, Ross, Gorz, Freire, Sennett, Negri, Illich, Bauman, gibi yüzlerce önemli düşünür ve Palahniuk, Robbins, Pirsig, Lodge, Ballard, Roth gibi onlarca süper yazarla tanıştıran Ayrıntı Yayınları, 600. kitabını neşrettiği şu günlerde “yeşil” sahaya iniyor.
Umuyorum ki artık entelektüel çevrelerdeki kısırlaştırıcı, tıkayıcı, bir o kadar utanç verici bölünmüşlük; şoke edici sorular ve dönüştürücü cevaplarla ilerleyen bir düşünme faaliyetiyle yarılacak.
Özgüvenli, centilmen filozof Mahmut Muhammed Taha 1985’te, Devlet Başkanı Numeyri’nin emriyle idam edildi. Dinî siyasal otorite [şeriat], Müslüman bir bilgeyi darağacına sevk etti.
Taha’nın kitabı [Sezai Karakoç’un meşhur şiir kitabı da bu adı taşır], İslam’ın asıl mesajı hakkında bir dizi temel yargı ve bu yargılarıı destekleyen veriler ortaya koyuyor. İslam’ın İkinci Mesajı‘ndan derlediğim cümleleri ilginize sunuyorum. Dilerim, bu küçük derleme, sizde kitabı okuma hevesi uyandırsın.

İslam, [kadın-erkek] tüm insanlar arasında ırk, sosyal köken, ekonomik imkan ayrımı yapmaksızın eşitlik, özgürlük ve hoşgörüye dayalı bir bağlam kurar.
İslam, yalnızca Müslüman erkeklerin değil, tüm insanların [bu arada bitki ve hayvanların] saygınlığının gözetildiği bir atmosfer üretir.
İslami telakkiler, açık görüşlü, özgürlükçü ve entelektüel bir düzleme taşınmadıkça, din adına konuşan kimseler, insanların inanç imkanlarını gasp etme suçuna bulaşmışlar demektir.
Modern hayatı hazırlayan bilimsel ve teknolojik gelişmeler, aynı zamanda İslami hikmeti keşfetme kapasitesine sahip bireyleri de ortaya çıkarmıştır.
Ahlakın en iyi tanımı, mutlak bireysel özgürlüğü her defasında önceleyen bir tutumun içselleştirilmesidir.
Özgürlüğünden feda ederek maddi yükseliş sağlamış kimsenin medenileştiği söylenemez.
Cemaat ya da toplum; bireyin kendine özgü niteliklerini açığa vurmasına imkan veren bir yapı teşkil etmiyorsa, bireyin gerçekleşmesi yönünde pratik ve moral teşvikler sunmuyorsa, o cemaat ya da toplum çürümüş demektir. Bir lider etrafında toplanmış isimsiz, biçimsiz gruplar, İslam’ın teklifini ıskalamış zombilerdir.
Hz. Muhammed “Din, başkalarına nasıl davrandığınızdır” der.
Cehaletini bir dinî pozisyon gibi benimseyen, her problemini okuyarak, öğrenerek değil “hocalara” sorarak çözmeye çalışan kimse kendinden utanmalıdır. Bu tür kimseler, bir problem yaşamadıkça dinî verilerle ilgilenmedikleri için İslam’ın mesajını asla kavrayamazlar.
İslamiyet özü itibariyle bir bilimdir. İslam’ın hukuki yönü; insanı, dünyayı, hayatı, evreni kavrayışın gelişmesine yönelik koşulları tanzim eden bir geçiş aşamasını oluşturur.
Korku, insanı kendini gerçekleştirmekten alıkoyar; bilgeliğin her aşamasıyla çelişir. İslam, bireyin korkularını yok etmeyi önceler. Hocalardan, patronlardan, liderlerden, ahretten… korkmak İslam’ın mesajına, teklifine aykırıdır. Allah’la ilişkimiz de korku üzerine inşa edilmemelidir.
Evrim teorisi İslam’a aykırı değildir. Mülk Suresi’nde “Şimdi, yüzüstü kapanarak yürüyen mi doğru gider yoksa yolda düzgün yürüyen mi?” şeklindeki ayet, evrimi destekler niteliktedir.
Merhamet, hukuktan [adaletten] üstündür.
Ceza, dinin kuralı değildir. İslam, bizi cezasız yaşamayı öğrenene kadar evrim merdiveninden çıkmaya teşvik eder.
Yoksulların ihtiyaçları zenginlerin hayırseverliğiyle giderilmesi İslam’a aykırıdır. Zenginlerin elindeki mal, mülk parada yoksulların kesin olarak hakkı vardır. Yoksullara haklarını vermeyen kimseler, İslam’la bağlarını kopartmış ve Allah’a karşı suç işlemiş olurlar. Hırsızdırlar.
Bireye baskıcı yönetimden ve hoşgörüsüz kamudan korkmayacak donanım sunulmalı ya da birey bu niteliği bizzat kazanmalıdır.
Silaha müracaatı haklı çıkarmak zordur.
Kölelik, İslam’ın asli bir ilkesi değildir. Hadis: “Köleleriniz, Allah’ın size tâbi kıldığı kardeşlerinizdir. Onlara kendi yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin.” Böylesi bir eşitlik ilkesinin, köleliğin temelini dinamitlediği açıktır.
Kapitalizm, İslam’ın asli bir ilkesi değildir. İslam’ın asli ilkesi, Allah’ın kulları arasında kolektif ve ortak mülkiyettir. Böylece her birey gereksindiği kadarını alır. Bu ilkeye, Hz. Muhammed sıkı sıkıya bağlı kalmıştır.
Miras ve şahitlikte kadına erkeğin yarısı kadar hak verilmesi, İslam’ın asli önerisinin epey gerisinde, bir geçiş uygulamasından ibarettir.
Bütün bedeni örtme [hicab] İslam’ın asli bir ilkesi değildir. İslam’ın asli ilkesi sufur’dur [ölçülü giyim]. İslam erkeklerin ve kadınların iffeti içselleştirmelerini amaçlar.
İslam asla son bulmaz. İslami ilerleyiş esas ve ebedidir.
İslam [Marksist değil, fakat] sosyalisttir. Aynı zamanda siyasi özgürlükçülüğü gereği demokratiktir.
Marks’ın sosyalizminin bilimsel olduğu su götürür. Robert Owen gibi idealist sosyalistlerin yaklaşımı, İslam’ın telkinleri ve hedefleriyle uyumlu nitelikler taşımaktadır.
Maksimum ve minimum gelir arasındaki fark, bu gelir gruplarındaki kimselerin birbirleriyle evlenmeyi reddetmelerine sebep olacak düzeye asla çıkmamalıdır.
Peygamberimiz, nihai komünizmi tatbik ve teklif etmiştir. Bu, İslam’ın mesajıdır.
Kapitalist toplum demokratik olamaz. İnsanın saygınlığı ve eşitlik ilkelerine aykırı bir yapılanma olan kapitalizm; birey olma imkanlarını tıkar. İnsanı aşağıya iter, bastırır. Düşük profilli ve mazlum kalabalık bir sınıf oluşturur. Bu sınıfa da ancak göstermelik bir “söz hakkı” ve uyuşturucu bir “taraftarlık” payesi verir.
Demokrasi, yanlış yapma hakkına dayanır. İslam da öyle.
Allah katında insanın saygınlığı o kadar kıymetlidir ki bireysel özgürlüğün üstünde bir koruyucu unsur konumlandırılmamıştır. Peygamber de insanların tercihlerini değiştirmek için herhangi bir zorlayıcı tavırdan alıkonulmuştur.
Zekat esasen kapitalist bir uygulamadır. Bir geçiş dönemi uygulamasıdır. İslam’ın asli teklifi, sosyalist tutumdur. Ev, bahçe, eşyalar ve binek haricinde bir kimsenin kendine ait hiçbir mülkü olmamasını önerir İslam. Verilmesi mümkün olan her şeyi vermeyi, paylaşılabilecek nitelikteki her şeyi paylaşmayı esas alır.
Haddinden fazla mülke dinip, onun da yalnızca kırkta birini vermek suretiyle yanılgı yüklü bir dinsel tatmin duygusu yaşayan kimse, İslam’ı anlammış, Allah’ı tanımamış, Peygamber’i dinlememiş demektir.
İslam, orman kanunun yerini merhamet kanunu alması için vardır. İktidarın yerini mutabakat, sömürünün yerini eşitlik, baskının yerini özgürlük, bencilliğin yerini toplumsal bilinç alması için.
İslam’ın ikinci mesajı, İslami algının bir kavrayışa dönüşmesini temin etmeye yönelik verilerdir. Bu mesaj Hz. Muhammed’in hayatında somutlaşmıştır.

İslam’ın İkinci Mesajı
Mahmut Muhammed Taha
Çev.: Haydar Aslan
Ayrıntı Yay.
176 s.