.

Yazarın arşivi


Adamımız komadan uyanır. Kafaya kurşun yemiş. Hafıza komple sıfırlanmış. Pırıl pırıl. Hiçbir şey hatırlamıyor. Doktor “Adın ne?” diyor, cevap yok. Tepesinde bir subay. Bizimkiyle askerî bir ifadesizlikle alakadar oluyor. “Sen binbaşısın” diyorlar “karın ve oğlun vurularak öldürüldü, sen kurtuldun.”
Binbaşı, hiç hatırlamadığı karısı ve oğlunun intikamını alma eğiliminde. Canı sıkkın.
Dedektif ile ajan karışımı bir emmi var. Binbaşıya bazı veriler, kanıtlar iletiyor. Kimleri öldürmesi gerektiğini telkin ediyor.
Bu arada Teodora adında bir genç kadın zuhur ediyor. Binbaşının sevgilisiymiş.
Binbaşı komik bir belirsizlik içinde sürekli adam öldürüyor.
Tuhaf bir bıkkınlık içinde, ister istemez herkesten şüphelenen adamımız… belki de adamımız değildir? Binbaşının hafıza sorunu, daha büyük sorunları gizliyordur?
Cetvrti Covek unutulmaz güzellikte bir film. Dejan Zecevic’in büyük bir sinemacı olduğu çok belli.  Bana güvenin. Kendinize bir iyilik yapın ve Cetvrti Covek’i seyredin.

Cetvrti Covek [The Fourth Man]
Yön.: Dejan Zecevic
Sen.: Dejan Zecevic, Boban Jevtic
Oyn.: Nikola Kojo, Dragan Petrovic
Yapım: Sırbistan, 2007


Binbeşyüz kere dinlediğimiz, bestelenmiş bir dua gibi ezbere bildiğimiz bir şarkı… İçinde Allah lafzı çokça geçtiği için mi bu kadar güzeldir, bana mı öyle gelir?.. Erkin Koray, hepimiz için tekrar söylüyor…

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.


Türk’üm. Türkçe konuşur, okur, yazarım.
Türkiye’yi seviyorum. Bunun rasyonel, mantıklı bir açıklaması yok.
Türkiye’yi sevmek, benim için annemi sevmek gibi.
Süleymaniye’yi, Karacaoğlan’ı, Murat Uyurkulak’ı, Toroslar’ı, Alper Canıgüz’ü, Diyarbakır karpuzunu, Sezen Aksu’yu, “Yan yüreğim yan, gör ki neler var…” diye başlayan ilahiyi, Malatya kayısısını, Mustafa Kutlu’yu, Bitlis tütününü, Cüneyt Arkın’ı, Afyon kaymağını, Sait Faik’i, Boğaz’ı, Ahmet Abi’yi, Denizli horozunu, Mimar Sinan’ı, Anamur muzunu, Mahzuni Şerif’i, akşam ezanını, Onur Ünlü’yü, Erzurumlu Emrah’ı, Emrah Serbes’i, Nefi’yi, Orhan Gencebay’ı, Van Gölü canavarını, Münir Özkul’u, Özay Gönlüm’ü, Gökhan Özcan’ı… seviyorum.
Bu ülkenin şiirleri, ağaçları, suları, şarkıları, destanları, camileri, ilahileri, çarşıları, çayları, bağlamaları, resimleri, börekleri, kiliseleri [evet,] bizi yaklaştırır, kardeş kılar.
Çocukluğumuz, aşklarımız, ibadetlerimiz, dostluklarımız buradadır. Burada sofraya oturur, burada selamlaşır, burada dua eder, burada hayata veda ederiz. Türkiye bizim hayatımızdır.
Türkiye’yi siyasi bir obje gibi algılayamam.
Bu ülkede tarihsel hatalar, siyasi anormallikler, ekonomik haksızlıklar, işkenceler, baskınlar, cinayetler gördük.
Çok yorulduk.
Hâlâ sabrımızı zorlayan, umutlarımızı kıran, haysiyetimizi zedeleyen olaylara şahit oluyor, maruz kalıyoruz.
Fakat bu kötü, bozuk, can sıkıcı şeyler aynı zamanda Türkiye’yi tahrip eden şeylerdir. Türkiye’yi teşkil eden şeyler değil.
Her çocuk, her evlat annesinin yemeklerini beğenir. Çünkü damak zevkimizi, annemizin yemekleri şekillendirir. Ben de annemin yaptığı yemeklere bayılıyorum. İştahlı bir çocuktum. Anneciğim pişirirdi, ben de çılgınlar gibi yerdim.
25 yaşına geldiğimde fark ettim ki, annem iyi bir aşçı değilmiş. Keke tuz değil, şeker katılırmış. Pilav tane tane olurmuş. Balık bambaşka bir şeymiş…
Fakat hâlâ annemin yemeklerini yiyince ruhum şenlenir. Nükleer artığa benzeyen pilavı iştahımı açar. O adı konmamış, aile içinde “patates” dediğimiz şeye bayılırım. Tuzlu kekin keyfini çıkarırım…
Anamın ekmeğine kuru, ayranına duru demem. Ellerine sağlık derim, ziyade olsun derim, çok leziz derim.
Benim nazarımda Türkiye başka bir şeydir.
Elbette İzlanda da güzeldir, onun da seveni vardır. Tabii ki Moğolistan’da, Nijerya’da, Meksika’da, Tayvan’da mutlu insanlar yaşar…
Oralara gider, o insanlarla da hasbıhal ederiz. Mamafih onların hayatındaki güzelliği anlamlandırabilmem, Türkiye’nin bana hissettirdikleri, düşündürdüklerinden ötürüdür.
Herkes annemi adıyla çağırır. Fakat ben ona anne derim.
Türkiye de benim vatanımdır.
Katillerin, zalimlerin, aptalların, cahillerin, manyakların Türkiye ile arama girmelerine müsaade etmem.
Türkiye benimdir.
Ben Türkiye’yimdir.

Friedrich Schiller [1759-1805], sanatın tarafsız olduğunu söyler.
Hangi dünya görüşünden, hangi inançtan olursak olalım, sanatımız ideolojik kayıtlarımızı, bağlarımızı aşan bir etki doğurur.
Batılılar Mevlana okur, doğulular Beethoven dinler. Sanat, bir yakınlaşma vesilesi, bir cazibe jeneratörü, bir itimat kaynağıdır.
Dünya görüşümüz, ifadelerimiz, davranışlarımız, yaşam tarzımız sanatsal bir seviye, bir incelik taşıyorsa, işte bu büyük bir kazanımdır.

 Ben uzlaşmacı biri değilim. Fıtratım uzlaşmaya hiç elvermiyor. İtiraf etmeliyim ki, kavga, dövüş fırsatlarını dört gözle beklerim.
Savaşın, kapışmanın fiyakasını nasıl seviyorum.
Bana tokat atana yumruk atmak benim karakterimdir. Bana yan bakanı haşat etmekten çok zevk alırım. Bir adamı dize getirip, suratı kanlı tavuk bokuna dönene kadar tekmelemek, dişlerini boğazından içeri dökmek, onu yalvartmak, o ağladıkça vurmak, beynini hünkarbeğendi gibi asfalta saçmak beni az da olsa ferahlatır.
Bir kavgaya denk geldim mi ortaya dalıp iki tarafı da pataklamamak, kendimi tutmak, benim için dünyanın en zor işi.
Fakat…

Biliyorum ki barış, savaştan çok daha fazla enerji, sabır, dikkat, titizlik, zeka gerektiriyor.
Savaş sanatı diye bir şey var. Dövüş sanatları var. Ondan daha gelişkin bir barış sanatı da vardır.
Maalesef, barış için yürek gerektiğini, medeni cesaret, sanatsal motivasyon gerektiğini fark edemiyoruz. Ya da daha acayibi, göz ardı ediyoruz.

 Her zaman söylüyorum: Aptallığın en karakteristik özelliği, yargılama ve cezalandırmadaki ataklıkta ortaya çıkar.
Kimseye aptal dediğim yok, yanlış anlaşılmasın.
Mamafih düşüncemizin tezahürleri refleksif tepkilerden ibaret olmamalı.
Zihnimizin işleyişi en çok kavga, tartışma, münazara, kapışma, itiraz… sırasında hızlanıyorsa, durup tekrar düşünmemiz icap eder. Kanaatimce.

Bernard Shaw bile “Bir insanın yetişme tarzına en iyi ışık tutan şey, kavga sırasındaki tavrıdır” diyor.
Haklı olabilir. Yine de, benim anladığım, bir kavganın en sağlam kısmı, nedeni olmalıdır.
Elbette herkesi sevemeyiz. Herkese çiçeklerle, balonlarla gidemeyiz. Buna karşılık, sevebileceğimiz, saygıdeğer insanlar aramak, onları bulmak icap eder.

Saygı da barış gibi aktif bir nitelik taşır. Tanımadığımız insana saygı duyamayız. Kayıtsızlık da saygı değildir.
Tanıştıkça aramızdaki psikolojik duvarları, hayali tel örgüleri, halüsinatif paravanları aşarız.
Aramızda mesafeler, barajlar varken birine saygı beyan etsek bile, gerçekte duymayız.

 Emrah Serbes’in literatüre geçmiş bir cümlesi var: “İyiler ilk bakışta tanınmaz.”
Galiba, aşk hariç, ilk bakış hiçbir işte yeterli olamıyor.

 Tartışmalarda, kaybeden kazanır. Çünkü, kazanan taraf, zaten sözünü baştan söylemiştir. Tartışmanın sonunda, bir adım öteye gitmemiştir. Kaybeden ise yepyeni bir bilgiye, düşünceye ulaşmış, bu işten kazançlı çıkmıştır.
Haklı çıkma çabası, ne pahasına olursa olsun tartışmayı kazanma azmi bizi yanıltır, geriletir, yozlaştırır.

Her türlü yanılgıyı rasyonalize edebiliriz. Lakin o zaman hiçbir şeyi anlayamayız.

 Teşekkür ederim.

Mirageman’in Şilili yönetmeni Ernesto Diaz Espinoza, ilk filmi Kiltro’yu 2006’da yazıp yönetmiş.
Başrolde yine Marko Zaror var.
Spagetti western ile restoranda geçen kungfu filmlerinden yapılmış leziz bir salata düşünün.
Zamir [Marko Zaror], budala bir serseridir. Koreli dövüş ustası Teran’ın kızı olan Kim’e kafayı takmıştır. Kim ise Zamir’e pek ilgi duymamaktadır. Zira, Zamir’in Kim için yapabildiği tek şey, ona yakınlık gösteren genç adamları dövmekten ibarettir. Derken, Max Kalba adlı bir baş belası zuhur eder. Bu adam, bir zamanlar Kim’in annesiyle beraber yaşamış, fakat kadın Teran’a gönül verince işler karışmıştır. Üstün bir dövüş tekniğine sahip Kalba, Teran’ın icabına bakacaktır. Ortalığı yakıp yıkar. Teran’a işkence yapar. Kim’i esir eder. Eli değmişken, Zamir’in annesini de boğazlayıverir.
Acaba, Zamir, annesinin intikamını almayı ve Kim’e olan duygularını ifade etmeyi başarabilecek midir? Üstat Teran’ın bile posasını çıkaran Kalba, Zamir’i mi yenemeyecektir?
Kiltro, Şili kungfusunu sevenlerin gözü kapalı izleyebileceği, sağlam bir film.

Kiltro
Yön.-Sen.: Ernesto Diaz Espinoza
Oyn.: Marko Zaror, Caterina Jadresic
Yapım: Şili, 2006


Sokaklardaki kediler, köpekler, bizlere emanet edilmiş öksüz ve yetimlerdir.

Kahire Tahrir Meydanı’ndaki ayaklanma, 11 gündür sürüyor.
İnsanlığın kalbi Tahrir’de atıyor.
Mısırlılar; devrimci enerjileriyle, her türlü ayrım-cılığ-ı aşan sivil birliktelikleriyle yeryüzünün en ücra köşelerinde bile hissedilen oksijen yüklü bir rüzgar estiriyorlar.
Milyonlarca insan, zulme, adaletsizliğe, sömürüye isyan ediyor.
Çokuluslu şirketlerin, katliam şebekelerinin ve meymenetsiz diktatörlerin değil, halkın sesi yükseliyor.
Hüsnü Mübarek panikte, Hillary Clinton şaşkın, İsrail her zamanki gibi, Beşşar Esad reform yapıyor, Ürdün hükümeti düştü, Filistin’de seçime gidiliyor!..
Herkes, kendi konumunu, Tahrir’den gelen mesaja göre yeniden ayarlıyor.
Diktatörlük, ayrımcılık ve insanlık Tahrir’de tefrik edildi.
Siviller birbirine güveniyor. Sosyalistler, Hıristiyanlar Cuma hutbesi dinliyor. Dindarlar demokratik çözümü destekliyor, devrimci bir aydınlanma yaşıyoruz.
Katliam tehdidi, polisin saldırıları sökmüyor.
Tahrir Meydanı’ndaki milyonlarca sivil, sadece gündemi değil, hissiyatı da belirliyor. Hikayenin kahramanını, maceranın yönünü, metnin anafikrini de değiştiriyor.
İdeolojik ayrımları bir kenara bırakarak, devrime ilişkin bir devrim de yapıyorlar! [Tamam, daha önce benzer örnekler var, fakat bu bambaşka.]
Uzaylılar, gezegenimize bakınca ilkin Tahrir’i görüyor.
Hepimiz, Mısır halkının zaferi için dua ediyoruz, onlara şapka çıkarıyor, imreniyor, alkışlarımızı sunuyor, onlardan ilham alıyor, onlarla birlikte haykırıyoruz.
Mısırlılar şimdiden küresel bir zafer kazandılar.
Gönüllerimizi kazandılar. Saygımızı kazandılar.
Piramitlerden dahi sağlam bir onura, Nil’den bile bereketli bir güce sahipmiş Mısır halkı.
Gayet net, görüyoruz.
Çok ama çok  afili, harbiden filintalarmış.

Espri ne kadar komikse, arkasındaki acı o kadar büyüktür. Belki de yanılıyorumdur, sayın dinleyenler.

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Palya Bea, acı eşiğini yükseltme peşinde işi şakaya vuran kaybedenler ve kendine acımaya hak kazananlar için söylüyor: Çiki çiki.

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Hüsn ü Aşk, okyanusun zeminine komple saçılmış bir hazine gibi. Dalıyorum, ancak telefon gelince çıkıyorum.
Küçük bir bölümünü, kendimce tercüme ettim. Doğrusu, metne hakkıyla sadık kalamadım. Gücüm yetmedi. Şeyh Galib’e ayıp etmiş olmak istemem. Dolayısıyla, siz yine Üstat Abdülbaki Gölpınarlı’nın [ruhu şâd olsun] tercümelerini esas alın lütfen. Benimki toleransa muhtaç bir latifeden ibarettir.

Ey hurde şinâs-ı ma’ni-î pâk
Gûş et ki ne der bu hilk-i çâlâk
Hâricde olunsa farz u ıhsâ
Tev’em gibidir mezâhir esmâ
İhyâ vü imâteden mukaddem
Muhyî’ydi yine Hudâ ekrem
Ammâ ki birî birîne lâhık
Mahluk ile halk u nâm-ı Halık
Esmâ heme dem edüb tekabül
Devr-i feleğe gelür tahavvül
Zıddiyyeti sanma Zâtdandır
Âsâr bütün sıfâtdandır
Hâşâ abes olâ nazm u tagyîr
Var her sıfat-ı Hudâ’da te’sîr
Bî naks u fenâ kadîmdir Hak
Bî lahn u sadâ kelîmdir Hak
Makdûra ki muktedir gerekdir
Söylenmeğe söyledir gerekdir
Feyyâz-ı suhan cenâb-ı Hak’dır
İnsan bu atâya müstehakdır
Bildinse kelîm-i lâ yezâli
Terkeyle dalâl-i i’tizâli
Evsâf-ı Hudâ’ya gaayet olmaz
Feyz-i suhane nihâyet olmaz
Tedkıyk-ı nazarla eyle insâf
Ol feyzi tüketdiler mi eslâf
Bî gaaye vü bî kıyas u tahmîn
Söylenmede nev be nev mezâmîn
Sen kudret-i fehmi eyle peydâ
Ben söyleyeyim sen eyle ısgaa

Hey takip et şu son sürat kalemi
Yalın mânâ inceliklerin bileni.
Görünüşe bakılsa herkes köfteyi çakar
İsimler cisimleri her nasılsa karşılar.
Doğum ve ölüm daha hiç yokken bile
Hayat mahfuz idi Allah’ın kudretinde.
Birbirini çağrıştırır elbette heman
Yaratmak, yaratılmış ile Yaradan.
Allah’ın adları her an karşılık gelir
Feleğin döngüsüne ve onu değiştirir.
Allah’ın zâtında tezadın tozu yoktur
Kainat onun [zincirleme] sıfat tamlamasıdır.
Kaos da düzen de abes değildir
Allah’ın her sıfatı parça tesirlidir.
Noksansız, ölümsüz, kadimdir Allah
Söz ve sesin ötesinde konuşur Allah.
Yaşanana değil, yaşatana bak
Söyleyene değil, söyletene bak.
Sözü de ilhamı da Allah bahşeder
Bunu arif afililer hak eder.
Zevalden münezzeh Allah sözün duydunsa
Biraz centilmen ol, artistlik yapma.
Allah sıfatlarının sınırı yoktur
Sözün güzelliğinin de sonu yoktur.
Eleştirel gözünde insaf bulundur
Merhumlardan feyiz al, bu da bir yoldur.
Bitimsiz, kıyas ve tahminin işlemediği
Evren taptaze kinayelerle doludur.
Evvela idrakini, zekanı görelim bir
Yavaş ol, söyleyeyim hele dinle bir.