.

Yazarın arşivi


Romancı dostum Ece Temelkuran’ın, Habertürk gazetesinde Behzat Ç. başlıklı harika yazısını okudunuz mu? Bence okuyun. Cidden şahaneydi.
Fakat yazıdaki bir hususa takıldım: Aynen “Behzat Ç. ergen bir erkek. Aslında tam bir erkek değil yani. Hiç değilse henüz adam olamamış bir oğlan çocuğu” deniliyor. Yazıda “Ergen” kelimesi 6 kere kullanılmış.
Şimdi bunu nazikçe, dostça tartışalım. Belki ben yanılıyorumdur. Niyetim bir polemik patlatmak filan değil. Yeminle.
Ben bu “Ergen” lafını yıllardır duyuyorum. Kadın yazarlar, erkeklere ısrarla “ergen” diyorlar. Dahası, erkekler de birbirlerine “ergen” demeye başladılar. Saçına bir şekil ver, ergensin. Siyah, gri ya da kahverengi haricinde bir renk giy, ergensin. Bir şaka yap, ergensin. Somurt, ergensin. Utandın mı, ergensin. Ataklaştın, gene ergensin. Türk erkek topluluğu olarak, kadın yazarlarımızın izin vereceği, bizleri mezun edeceği günü bekliyoruz.
Ergenlikten çıkınca da zaten dosdoğru “Ahı gitmiş vahı kalmış” kategorisine şutlanıyorsun.
İnsaf.
Türk erkeğinin ergenlik çağı, gizli bir el tarafından uzatıldıkça uzatılıyor. “50 yaşına kadar ergensin birader, kusura bakma. O yaştan sonra da sakın bir hareket çekme, hareketin kralını görürsün!” Mesaj bu.

BEHZAT Ç. [42], ADAMLIĞI ŞEVKET’TEN Mİ ÖĞRENECEK?
Psikiyatrların filan da kolayına geliyor böyle ayrıntılarına inilmiş, iyice empoze edilmiş, kanıksanmış bir “ergenlik” diskuru. Hazır teşhis. Tuhaf, çalışma odamdaki yüzü bana dönük kitaplardan birinin adı Peter Pan Sendromu –Hiç Büyümeyen Erkekler. Şu anda gözümün önünde. Demek ki, benim de kafamın iç çeperleri iyice kalaylanmış, kendimi doğru anlayabileyim diye almışım, okumam an meselesi. Okumuyorum arkadaş. İtiraz, hatta isyan ediyorum. Ayıptır. Ne ergeni? Ergen ne demek? Olgun erkek kim ki, biz de onun gibi olalım? Behzat Ç.’nin nesi beğenilmiyor? Onun şahsında Türk erkeğinden tam olarak ne beklenmektedir? Biri izah etsin. Şu ergenliğin ötesine geçmiş ve adamlık mertebesine ermiş modele dair birkaç ipucu versin. Şevket [Behzat Ç.’nin ağabeyi] mi olalım? İşin sırrı Şevket’te mi? Şevketleşmek mi icap ediyor? İdolümüz, modelimiz Şevket midir?
Ece Temelkuran, gene çok önemli bir hususa dikkat çekiyor, üstelik aynı yazıda: “Sadece Emrah Serbes‘in değil, son dönem genç erkek yazarların bir tür ‘ergen erkek edebiyatı’ yaptığını düşünüyorum. Kadın karakterlerinin erkek karakterlere oranla suni ve derinliksiz kalması bu ergenliğin bir sonucu.”
İkinci kısmı kendi namıma kabul ediyorum. Eyvallah. Benim romanlarımda kadın karakterler derinlemesine sunulmuyor. Alper Canıgüz’le bu konuyu zaman zaman konuşuruz. Kadınları nasıl yazmak lazım? Kadın nedir? Merak ederiz.

“OTURAKLI” HERİFLE NEREYE KADAR? 
Beri tarafta Türk okuru, beğenmediğiniz, dudak büktüğünüz o “ergen” kahramanlar ile enikonu gönül bağı kuruyor. Hamit Alemdar’la yemeğe çıkmak, Behzat Ç.’yle pişpirik oynamak isteyen var. Sizlerden başka kimse de “Bu adamlar ergendir, hamdır, çiğdir, şuursuzdur, zirzoptur, şavalaktır” diye celallenmiyor.
Ayrıca, şunu da göz önünde tutmak gerek: Roman yazıyorsun, sana kendini tehlikeye atacak, ‘normal’ adamın çekineceği olaylara dalacak bir kahraman lazım. Yine Ece Temelkuran’ın yakın tarihli Elinizi Görüyoruz başlıklı yazısında sözünü ettiği ve öldüresiye eleştirdiği “Oturaklı” herif, bu işleri yapamaz ki?
Benim bildiğim halis adam, has erkek, Türk kadın yazarların ikide bir “Ergen” dediği kişidir. “Ergen” diye damgalanan kimseye dikkat edin, o adamda damar vardır.
Saygılarımla.

Not: Ben demiyorum ki Türk erkeği komple zekidir, silme çalışkandır. Arada elbette karakoncoloslar, ibişler, hırtlar mevcut. Fakat en kral adamlara “Ergen” denmesin artık.

ÖZÜR BEYANI: Birçok okur, haklı olarak, Türk edebiyatında hiçbir kadın yazarın kadınları iyi anl-a-tamadığını iddia ettiğimi düşünmüş. Benim hatam. Gerçi bizim kuşağın kadın yazarlarını kastetmiştim. Fakat işin aslı öyle de değil. Halide Edip, Adalet Ağaoğlu, Kerime Nadir, Füruzan, Tomris Uyar, Sevgi Soysal, Sevim Burak, Leyla Erbil, Nazlı Eray, İnci Aral, Vivet Kanetti, Şule Yüksel Şenler, Cihan Aktaş, Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, Ayşe Kulin, Oya Baydar, Ayfer Tunç, Gaye Boralıoğlu, Şebnem İşigüzel, Nazan Bekiroğlu, Aslı Tohumcu, Sema Kaygusuz ve tabii Ece Temelkuran… Hepsi dikkate değer yazarlardır. Her biri bize kadınları, erkekleri, dünyanın binbir türlü halini sanatlı bir üslupla anlattılar. Nazikçe bir itirazda bulunalım, biraz sitem edelim derken, “ergen misali” coşup tatsız bir genellemeye varmışım. Sözüm geri.

Tek mekanda geçen filmlere bayılırım: 12 Angry Men [1957], Phone Booth [2002], Reservoir Dogs [1992], Rope [1948], The Man from Earth [2007]… 2010 yapımı Buried da tek mekanda geçiyor. Tabutta. Bilinmeyen bir yere gömülü Paul Conroy müthiş bir macera yaşıyor. Tehditler alıyor, işten kovuluyor, sevgilisinin ölümüne tanıklık ediyor… Enikonu aksiyon ve gerilim yüklü film boyunca tabuttan çıkmıyor. Doğrusu, Buried’ın kasvetli, sıkıcı, banal bir film olmaması için hiçbir sebep yoktu. Tabuta hikaye mi sığarmış? Gelgelelim, adamlar yapmış. Hareketli, sarsıcı, zeka dolu bir filme imza atmışlar. Fırsat bulursanız, dünyanın en dar alanda çekilmiş filmini kaçırmayın.

Buried
Yön.: Rodrigo Cortes
Sen.: Chris Sparling
Oyn.: Ryan Reynolds
Yapım yılı: 2010

Bir gönül tavafı yüz bin hacc’olur
Gönülleri tavaf kılmaz mısınız?
[Aşık Tüccari]

Kore sinemasının en afili yönetmeni kim? Tabii ki Ji-woon Kim.
Son filmi Akmareul Boattda [I Saw the Devil] müthiş bir başyapıt.
2005 tarihli A Bittersweet Life‘dan bile daha etkileyici.
Min-sik Choi, I Saw the Devil‘da su katılmamış bir psikopatı canlandırıyor. Byung-hun Lee ise psikopatın peşindeki intikamcı polisi.
İnsanı allak bullak eden bir sinema şaheseri izlemek isterseniz…

Akmareul Boattda [I Saw The Devil]
Yön.: Ji-woon Kim
Sen.: Par Hoon-jeong I
Oyn.: Byung-hun Lee, Min-sik Choi
Yapım: Güney Kore, 2010

Onur Ünlü’den sonra şimdi de ben kişisel bir duyuru yapmak zorunda kaldım…
Benimle iletişim kurmak isteyen güzel insanlar, size sesleniyorum!
Facebook, twitter ve formspring’de kullanıcı hesabım yoktur. Bu mecralarda yazıştığınız, adı Murat Menteş olan ya da bir şekilde ben zannettiğiniz kişilerle hiçbir alakam yok.
Olmadık kimselerden duyduklarınızı, benim sözlerim zannetmeyiniz.
Facebook’ta adıma açılmış grup ve sayfaları, Ahmet Tek, Esra Tarakçı, Bülent Özgün gibi dostlarım yönetiyor. Onlara müteşekkirim. Gelgelelim, kişisel sayfam yok.
Benimle konuşacaklarınız var ise, lütfen, ben bizzat etrafınızda belirene kadar bekleyiniz.

İdeolojiler bizi ayırsa da, rüyalar ve dertler biraraya getirir.
Eugene Ionesco [1909 – 1994]

Kral arkadaşım Ali Odabaşı’yla bir masada sessizce oturuyoruz. Aniden sordu: “Duaların kabul olsun ister misin?”
“İsterim” deyiverdim.
Bilgece bir hoşnutlukla nasihati ilikledi: “Öyleyse, başkaları için dua et.”

İnsan kendi ailesi içinde enikonu uzaylı durumuna düşebilir mi? Modern dünyayı kim kurtarıyor? Elini vicdanına koymadan önce enayiliği göze almak mı gerekir? Ölüm, ibret vericilik fonksiyonunu ne ara kaybetti? ‘Etkisiz eleman’ın önemi olabilir mi? İsmail adında biri, tek başına tüm aile babalarını temsil edebilir mi? Bütün bu soruların ve çok daha fazlasının cevabı, Fatih Altınöz’ün ilk romanı Kutsal Aile’de.

Fatih Altınöz’ün Kutsal Aile’si akıcı, komik, şaşırtıcı ve biraz da hüzünlü bir roman.
Banka memuru İsmail’in ikinci el otomobil alışı, kayınpederinin doğum günü kutlamasına katılışı, üçkağıtçı ağabeyi Aytekin’in akıl oyunlarına maruz kalışıyla başlıyor hikaye. Derken, İsmail anne-babasıyla ilgili tuhaf gerçeklerden haberdar oluyor, “şorolo” dayısını ahirete uğurluyor, bankadaki masumiyet abidesi dilber Saliha’ya abayı yakıyor…

Kutsal Aile olaylardan ziyade, olup biten ekseninde açığa çıkan duygu ve düşüncelere odaklanıyor. Hikayeye rengini meraklar, korkular, isyan etmeler, sevinçler, gıcık kapmalar, romantik heyecanlar, hayal kırklığına uğramalar, boyun eğmeler, Allah’a havale etmeler veriyor.

PSİKO-REALİST ROMANTİK KOMEDİ
Alper Canıgüz’ün ilk romanı Tatlı Rüyalar’ın çarpıcı bir alt başlığı vardı: Psiko-absürd romantik komedi. Kutsal Aile’nin psiko-realist romantik komedi olduğu söylenebilir. Zira kitap hakikaten psikolojik durum ve süreçleri ustaca yansıtıyor. Bunda elbette Altınöz’ün psikiyatr olmasının payı vardır. Yanlış anlaşılmasın, yazar uzmanlık taslamıyor, psikiyatri terminolojisinden uzak duruyor. Dahası, gündelik konuşma dilini, yazım yerine telaffuzu esas alarak kullanıyor. Bununla birlikte, metin hem edebi kaliteler bakımından zengin, hem de psikolojik göndermeleri itibariyle gayet sağlam.

İsmail şehirli ve ‘normal’ biri. Kutsal Aile normalin tutarsız, sıradanın sapkın, olağanın çılgınca, monotonun sürprizli yönlerini açığa vuruyor. Birbirimizin dertlerine, nasıl bir kayıtsızlığı devreye sokarak deva olduğumuzu[!] işaret ediyor. Çürüme ve kokuşmuşluk şeklinde tezahür eden bencilliğe ışık tutuyor. Medeni cesaretin yerini alan uygar vurdumduymazlık ve çağdaş biçareliği tespit ediyor. Riya salgınından kaynaklanan tuzak çeşitliliğinin kanıksandığını gözler önüne seriyor… Bütün bunları, romanın sınırları içinde kalarak, okura emir ya da akıl vermeye kalkışmaksızın yapıyor.

MODERN DÜNYAYI KURTARAN ADAM
Frederic Beigbeder, “Çağımızın kahramanı aile babasıdır” yazmıştı. Çünkü modern dünyayı o kurtarıyor: Çarkların dönmesi için çalışıyor, alışveriş merkezlerini dolduran kalabalığı o finanse ediyor, zaping yapmak suretiyle medyatik döngüyü tamamlıyor, kanının son damlasına kadar taksit ödüyor… İsmail de dünyadaki ekonomik, duygusal, cinsel… adaletsizliğe katlanmak mecburiyetinde. Roman boyunca, insan ilişkilerinde hep es geçilen, ört bas edilen, imalarla çerçevelenen ruh halleri gün yüzüne çıkarılıyor. Yazar, ailenin sert kabuğunu kırıp özünü okura ikram ediyor.

ELİNİ VİCDANINA KOYMUŞ BİR UZMAN
Bazı yazarlar, acı gerçekleri keşfetmenin heyecanıyla coşar, hırçınlaşır, ortalığı velveleye verir. Skandalı ifşa ederken şimşek gibi keskin ve yakıcı bir üslup kullanır. Fatih Altınöz öyle değil. Bilgelikle temas halinde bir şefkat ve zeka dolu bir tebessümle yaklaşıyor konuya. Anormalliği deşifre ederken aşırıya kaçmıyor. Altınöz, bilimsel düşünen bir romancı, elini vicdanına koymuş bir uzman. Aynı zamanda halden anlayan, sohbeti tatlı bir akraba, alicenap bir ahbap, bir dert ortağı.

Her ne kadar kitabın arka kapağında “İsmail’in aptallığı” söze konu edilse de, onun su katılmamış bir ebleh olduğu doğru değil. Daha ziyade vicdanıyla bilinci, ümitleriyle korkuları, hevesleriyle koşulları, terbiyesiyle arzuları arasında sıkışmış biri o. Evcil zorbalık; duygusal sıcaklıktan yoksun, sahte yakınlık; bahaneler ve suçlamalarla örülü ilişkiler İsmail’i kainatın ortasında, elinde market poşetiyle yapayalnız bırakıyor. Karısından çekiniyor, çocuğuna ulaşamıyor, kayınpederinden gıcık kapıyor, babasına şaşıyor, annesini anlamıyor, ağabeyinden sıtkı sıyrılmış, saygı duyduğu Erçin Bey’e derdini açamıyor, büyük dayısı Şahap’a gerçeği söyleyemiyor… Akrabayı taallukat denkleminde İsmail ‘etkisiz eleman.’

KALBİ KIRIK FAKAT HÂLÂ CANLI
Ailede bir ölüm, kimseyi ırgalamıyor. İbret mekanizması çökmüş. Hoyratlık, neşenin sosu olmuş. Sinsilik, zekanın; kurnazlık, aklın; dedikodu, içtenliğin yerini almış. İsmail en yakınlarının, bayramlarda ellerini öptüğü, başarılarını alkışladığı, cenazelerinin ardından dua ettiği kimselerin arasında bir anlam kırıntısı, bir sahicilik zerresi, bir duygu tozu bulamıyor. Onların ilgisini çekmek, kalbini kazanmak için yapabileceği hiçbir şey yok. Yaşatmak için çabaladığı ‘kadronun’ zihninden ve gönlünden dışlanmış.

İsmail teselliyi ‘kendini gerçekleştirmiş’ bir roman kahramanı katına yükselmekte bulabilir. Onun kadar akılda kalıcı ve iyi tasarlanmış roman karakterleri bulmak büyük mesele. Özel hayatı pek yolunda gitmese de, içinde çırpındığı bataklığı ancak kalbinin temizliğiyle dengelese de, kalıbımı basarım, İsmail okurlar tarafından kolay unutulmayacak. Zira yakılmış plastik mankenlerden oluşan kutsanmış ailede, kalbi kırık, kafası karışık olsa da sağ kalmayı başarmış tek ‘canlı’ o. Bravo İsmail.

Kutsal Aile
Roman
Fatih Altınöz
APRİL Yayıncılık
206 s.

ağzımı kanatan
kasideler sunacaktım Sana

1 islâm şairi olacaktım
1 gerilla

figanımı
bu modern

şiirden alacaktım

[Ahmethan Yılmaz]


Vincenzo Natali [d. 1969] enteresan ve dikkate değer bir yönetmen. 1997 yapımı Küp [Cube] adlı eseri meşhurdur. 2009 tarihli Splice de onun. Splice’i “Acaba iyi midir ki?” diye tereddüt ederek izlemeye başlamıştım. Fakat cidden sıkı film çıktı. Ondan da iyisi, 2003 yapımı Nothing [Hiç]. Andığım bütün bu filmlerin senaryosunda da Vincenzo Natali’nin imzası parlıyor.
Nothing, felsefi derinliğe sahip, şaşırtıcı ve stilize bir film.

KİŞİSEL KIYAMET GÜNÜ
Andrew ile Dave [bu ikisi aynı zamanda filmin yazarlarından, Küp’te de oynamışlardı, dahası Dave Splice’de de boy gösteriyor] yarım akıllı iki arkadaştır. 30’lu yaşlardalar. 21 yıldır beraber takılıyorlar. İki viyadükün arasında, derme çatma bir evde yaşıyorlar. Dave birgün “Andrew, ben artık kız arkadaşımla birlikte yaşayacağım, evden ayrılıyorum” diyor. Andrew buna içerliyor. Aynı gün Dave, işyerinde zimmetine para geçirmekle suçlanıyor. Tutuklanması an meselesi. Agorafobisi olan Andrew ise küçük bir izci kızı taciz ettiği şüphesiyle polise ihbar ediliyor. Dave, sevgilisi tarafından acımasızca terk ediliyor. İkili, evi satmaya karar verdikten 10 saniye sonra, belediye yetkilileri evin yıkılacağına ilişkin bir evrakla çıkageliyor!

“DOSTUM, KAİNAT YOK OLDU!”
Andrew ile Dave gırtlağa kadar belaya batmış olmanın verdiği azapla kıvranırken; polisler, dozerler, helikopterler tarafından ablukaya alındıkları anda… Duf! Kainat yok oluyor! Sadece, bizimkilerin evi kalıyor. Gerisi mafiş. Evren kayıplara karışıyor. Kozmos nanay. İki ahbap, hiçliğin merkezinde hayata tutunabilecekler mi? Yoksa rahat batacak mı? İnsanoğlunun kapitalist kültürle katmerlenen aptallığıyla malul adamlarımız, ibret alacaklar mı, verecekler mi?
Hiç’i bulma talihine ererseniz, sonuna dek seyredin derim.

Nothing
Yön.: Vincenzo Natali
Sen.: Vincenzo Natali, Andrew Miller, David Hewlett
Oyn.: Andrew Miller, David Hewlett
Yapım: Kanada, 2003