.

Yazarın arşivi

Bir ses duyuldu. Uzayın farklı bir boyutundan çıkagelen ve sanki hiçbir dalga boyuna ait olmayan bir ses. Kimine göre bu ses atmosferi çatlatmış, kimine göre ise dünyayı yörüngesinden oynatmıştı. Bu ses bir kadının ölümüne sebep oldu, bir kadının ise aniden doğurmasına. İnsanlar bu sese bir anlam veremedi, bu sesi “yörüngeden taklalar” olarak anlayan bir kişi vardı fakat bu kişinin nörolojik problemleri var ve hikayemizle de bir alakası yok. Şu anda doktora muayeneye gidiyor. O gidedursun siz onu boş verin, dikkatinizi bu karaktere vermeyin. Sese de fazla takılmayın. Bu sesin hangi ses olduğunu zaten daha sonra anlayacaksınız. Zamanda geriye gidelim ve bu öykünün esas karakteri Terbiye Hanım’a yakından bakalım. Başına gelen onca olaydan sonra artık aklından geçen tek şey keman çalmak. “Jascha Heifetz’den bile daha iyi çalacağım!” demişti o konseri seyrettikten sonra. Garip…

Terbiye Hanımın 75 yaşında olduğunu hesaba katarsak bu iş için hiç de geç kalmış sayılmaz.
Keman olayı şöyle gerçekleşti:
Bir sabah uyandı, yataktan hızla doğruldu ve kendini “Keman çalmalıyım” derken buldu.
Terbiye Hanım ömründe daha önce hiç keman çalmamıştı. Eline kemanının yayını dahi almamıştı. Yayı bırakın sapını bile tutmamıştı. Sapını bırakın çünkü bunların hiçbiri doğru değil. O bunu böyle hatırlıyor. Küçükken başına gelen o üzücü olaya bir göz atalım:
Bir okul müsameresi ve keman çalan küçük bir kız. Herkes ona hayran. Kemanını çalıyor ve alıyor büyük bir alkış. Küçük Terbiye de keman çalan bu küçük kızı hayranlıkla seyrediyor:
“O elindeki şeyden mi çıkarıyor bu sesleri? Nasıl da büyüleyici! Hangi sınıfta bu kız? Acaba onunla arkadaş olabilir miyim? Keman ne kadar da güzel bir şeymiş!”

Kemanı resitalini sona erdiren küçük kız, kemanını bir köşeye bıraktı ve tebrikleri kabul etmeye başladı. Küçük Terbiye ise tebrik etmek için aralarına daldığında önünde biriken kalabalığın arasında kaybolan Kemancı Kız’dan gittikçe daha da uzaklaşıyordu. Sonunda kalabalığın ardında tek gördüğü kızın az önce çaldığı göz alıcı kemandı. Işıldıyordu adeta.
“Acaba ben de çalabilir miyim?”

Küçük Terbiye kemana uzanıyor ve eline geçiriyor sapını. Kemanı nasıl tutacağını dahi bilmiyor: “Böyle mi yoksa şöyle mi tutuyordu? Boynuna yerleştirmişti sanki. Oysa böyle daha rahat çalınmaz mı? Yoksa böyle tutulunca mı daha iyi çalınıyor? Nasıldı ki? Dizime koysam olmaz mı? Gitar gibi de çalınabiliyor mu? Elindeki keman birden yabancı bir güç tarafından kendinden zorla çekilip alındı:
“Ver!”
Küçük Kemancı Kız kemanını geri almak istemişti. Bütünüyle haklıydı elbette. Başkalarının eşyalarına el sürmemeliydik. Onlara dokunmak da doğru değildi. Onları çalmak da. Ve o kemanı çalmak istemişti… Hayır hayır! Elbette o şekilde değil! Kötü bir niyeti yoktu. Küçük kızın kemanı birden elinden çekmesi ona çok dokunmuştu.
Ver!
İşte bu sözcük. Yaşamının geri kalanında bu kelime ona sebebini bilemediği bir huzursuzluk ve derinden bir acı verecekti. Belki de şu anda içindeki keman çalma isteğinin sebebi de budur. Ama kendisi bunu bilemez. Bu olay bulanık bilinçaltı havuzunun yüzeyinde beliren bir pet şişe gibi.
Terbiye hanım az önce müzik aletleri satılan bir dükkâna girdi ve kemanlara bakıyor. Kemanlar çeşit çeşit. Parlıyorlar. Ne kadar da güzeller!
Dükkân sahibine söylediği sözler şunlardı: “Keman almayı düşünüyorum. Hangisini önerirsiniz” Satıcı ona şöyle bir baktı ve sordu:
“İlk defa mı çalacaksınız?”
“Evet ben… Bilmiyorum. İlk defa deneyeceğim”
Aslında bu ikinci deneyişiydi. İlkini sayarsak. Ya da saymayalım. Yok yok, o olayı hiç olmamış kabul edelim. Bu en iyisi.
75 yaşında keman çalmayı öğrenmek isteyen bir hanımefendi! Hiç şaşırmayın. Satıcı da böyle şeylere alışıktı. Geçenlerde 90 yaşlarında bir delikanlı gelmiş ve bir bateri seti satın almıştı. “Sesi sert çıksın!” diyordu. “Yeri göğü inletmek istiyorum”
Öğrenmenin yaşı yoktu, müziğin dili evrenseldi. İlerde uzaylılar dünyamızı yeniden ziyarete geldiklerinde onları görkemli bir müzik töreni ile karşılamalıydık. Bakın biz neler yaptık. Bizi bıraktığınız yerde değiliz. Aynı kalmadık. Değiştik ve güzelleştik. Bu doğanın kanunudur. Bakın müziğimize. Müzik evrenseldir. Siz ne tür müzik yapıyorsunuz? Bizim yaptığımız müzik böyledir. Daha iyisini yapabiliyorsanız çalın da dinleyelim. Elbette bizim müziğimizin hepsi bu değil. Ama bazıları bunlar gibidir. Çıstaklı ve dımdımlı müzikler. Gümgümlüler ve gıygıylılar. Üfürmelilerle tıngırdatmalılar. Sizde neler var? Bizdeki çalgılar bu şekildedir.
Bu şekilde anlaşmalıydık çünkü uzaylılar geldiklerinde bizimle bizim dilimizle konuşmayacaktılar. Üçüncü türden nasıl yakınlaşmamız gerektiğini biliyorduk.
Terbiye Hanım’a dönelim. Kendisinin içinde bir müzik dehası saklıydı sanki. Aslında alakası yok ama böyle davranıyordu. Hayali gıygıylamalar. Panik nöbetlemeleri ve ilham gelmeleri. Mırıldanarak şarkılar terennüm etmeler. Bilmiyorum belki de bu şöyle olmuştur. Genç yaşta ölen bir müzisyenin ruhu yanlışlıkla Terbiye Hanıma kaçmış ve içinde hapsolmuştur. Belki de o çocuksu tavırlarının sebebi yaşlılık değil de budur. Bu konudaki bilgilerimiz sınırlıdır. Bu nedenle bu konuya daha fazla girmiyorum.
Bakın biz bunlardan söz ederken Terbiye Hanım dükkândan ayrılmış bile. Elinde de bir keman çantası. Hangisini satın aldı acaba?
Kırmızı renkli olanı mı yoksa koyu kahve renkli olanı mı? Siyah beyaz çizgilerle bezeli olan mı yoksa Örümcek Adamlı olan mı? Bakalım. Hah evet! Tam da tahmin ettiğim gibi. Kırmızı ve parlak olanı. Tıpkı yıllar önce Küçük Kemancı Kızın çaldığı keman gibi. Hatta aynısı! Farkında bile değil! Hatırlamadığı bir anı şu an zihnini kontrol ediyor. Hahaha! Bilinçaltımız bize oyunlar oynuyor tüm hayat boyu. Mutlu bir hayat yaşamak istiyorsak mutlu bir çocukluk geçirmemiz gereklidir. Bunu biliyorsunuz. Nasıl başlarsa öyle gider zaten öyle değil mi?
Hayat bizi bazen savurmaya kalkar ve biz direniriz. İşte o rüzgâr var ya, biraz arsızdır. Israrla bizi devirmeye çalışır. Biz çabaladıkça daha şiddetli eser. Biz de ona karşı koyarız ama bu rüzgâr esmekte diretir. Biz de ayakta durmakta diretiriz. Ama duramadığımız zaman yani sendelediğimizde işte o vakit rüzgâr biraz söner gibi davranır. Buna aldanmayın çünkü bu tamamen bir şaşırtmaca. Çünkü rüzgâr daha şiddetli esecek ve biz beklemediğimiz anda bizi yere yapıştıracak ve kahkahayı basacaktır. Çok dikkatli olalım. Zaman geçtikçe rüzgar bize eser ve gürler. Aldırış etmeyelim. Terbiye Hanım’a da rüzgâr esmişti deli deli. İşte o deli deli esen rüzgâr  da Terbiye Hanımın delirmesine sebep olmuştu.
Bu olay şöyle:
Terbiye Hanım’ın deniz subayı bir kocası vardı. Amiral olmayı bekliyordu. Herkes onun amiral olmasını bekliyordu. Daha yeni teğmen olduğu zamanlarda bile açıkça söylemişti bunu. Ben amiral olacağım. Yanlarındaki yeni yetme subay arkadaşları da parlayan beyaz elbiseleriyle kendisiyle dalga geçmemişler, aksine bu kararlılığını büyük bir hayranlıkla karşılamışlardı. Hatta bunu kimse hatırlamıyor ama bebekken onu doğuran ebe kuvöze koyarken “Paşa Kaptan Paşa, çok yaşa!” demişti küçücük bebeğe. İçine mi doğmuş ne? (Dipnot: Belki bazılarınıza önemsiz görünecek ama küçükken bir denizci gibi çizgili bir kıyafetinin olduğunu ve bunu üzerinden hiç çıkarmadığını da belirtelim) Kararlar açıklandığında bir amiral olduğunu öğrenince “Eh, olması gereken de buydu” diye düşünmüştü. Diğer herkes de böyle olmasını bekliyordu.
Derken savaş çıktı.
İşte bunu kimse beklemiyordu.
Savaş başlayınca tüm paşalar acilen karargâhta toplandılar.
“Üzerlerine tüm füzeleri yollayalım!” Bu fikir kara kuvvetleri komutanından gelmişti. Tüm komutanların bu fikre katıldığını öngörürsek iyi bir fikir zannedilebilir. Oysa bu en kötü fikirdi. Küçük bir çocuğu koysak onların yerine daha iyi bir fikir öne sürebilirdi. Füze yollayalım! Bu bir fikir değildi. Bombalayalım. Hayır, bu da değil. Kurşun yağmuru? Hayır. Taş sopa? Olmaaz… İyi de o zaman ne peki? Püfff…
Tüm sorunların çözülmesi için  yapılması gereken tek şey sağlıklı bir iletişimdi. Fakat bu çözümler arasında en çok zekâ gerektireni idi. Zeka ve para ters orantılıdır. İşte bu yüzden savaşlar pahalıya geliyordu.
Düşman ülkelerine girdi ve her yeri sardılar. Gemiler ise kara savaşı olduğu için hiç kıpırdamadan oldukları yere demirlenmiş duruyorlardı. Amiral birkaç fikir öne sürmüştü ama kimse onu dinlememişti: “Gemilerle onları gafil avlayabiliriz!!” Hayır. Hiç duymamış gibiydiler. “Yahu burada eşek mi osuruyor! Dinlesenize!” böyle söylememişti tabi ama içinden aynen böyle düşünmüştü. “O kadar amiral olduk şansıma kara savaşı denk geldi… Ne biçim şansım varmış benim! Ne talihsizmişim!” diye de hayıflanıyordu. “Hey! Gemilerle belki kıyıları bombalarız” diye seslendi. “Hayır” dediler masanın etrafındaki haritaya eğilmişler ve hummalı bir şekilde tartışıyorlardı. Masanın çevresinin biraz gerisinde kalmıştı. Araya girmeye çalışıyor fakat giremiyordu. Sonunda çabalamaktan vazgeçti. Sadece sesleri işitiyordu. Duyduğu ses: “Kuvvetleri birleştirebiliriz. Havadan geliriz ve bombalarla…” “Hah! O taktik işe yaramaz!” diye dikkatlerini çekmeye çalıştı. Bir anda sesleri kesildi. Geri dönüp ona baktılar. Bunu beklemiyordu. Deminden beri onu dinlemiyorlardı. Şimdi mi dinleyecekleri tutmuştu?
“Peki, önerin nedir?” diye sordu başkomutan yakın gözlüklerinin üzerinden meraklı bakışlarını ona yönelterek.
“Şey… Bakın, biraz çekilir de haritayı görmeme izin verirseniz”
İşte o sırada haritaya baktığında ilk başta bunun ne haritası olduğunu anlamakta güçlük çekti. Nerenin neresi olduğunu bir türlü kavrayamıyordu. Hepsi nasıl bilebiliyorlardı? Şu ne ki? Bu nasıl bir haritaydı böyle! Bir şeyi mi kaçırmıştı acaba? Çekilmediler ki göreyim! Bu şekil de ne? Vakit daralıyordu.
“Evet söyleyeceğiniz Amiral. Sizi dinliyoruz”
“Şey…  Şuradan girersek…” diye belli belirsiz bir yeri gösterir gibi yaptı eliyle. Generallerden biri “Saçmalık!” diye sesini yükseltti. Bir başkası: “Mümkün değil. Anında bizi kıstırırlar” dedi geri dönerek. Çenesini ovuşturan Kara kuvvetleri komutanı “Haklı olabilir” dedi. Hatta “Dâhice!” dedi sonradan. Buradan geliriz ve sonra da onları şurada gafil avlarız! Böyle düşündün değil mi? Böyle!” “Evet…” dedi Amiral Bey emin olamayarak tam olarak ne söylendiğini de anlamadan. General onu tebrik etti. Herkesler onu kutladılar. Tebrikler takdirler… Amiral iyice şişindi, kabardı. Yani zaten baştan izin verselerdi konuşmasına bu kadar uzamazdı bu toplantı. Her neyse…
Neticede bu taktik tuttu ve savaş kazanıldı. Madalya da verdiler Amirale.
Terbiye Hanım savaştan muzaffer dönen kocasına mükellef bir sofra kurdu ve gece huzurlu bir uyku uyudular.
Her şey yoluna girdiği o gece rüyasında beyaz bir geyik gördü Terbiye Hanım. Üzerinde de kocası vardı. Sonra kocası geyiğin üzerindeyken geyik tuhaf bir şekilde kişneyerek rengârenk bir şekilde osurdu. Arka ayağının tekini ileriye atılacak bir boğa gibi yere sürtüyordu. Neyse şimdi uzun uzun rüyayı anlatmayacağım. Neticede bu rüya kadının aklına takıldı ve bir rüya yorumcusuna sorması gerektiğine karar verdi. “Bildiğiniz bir Hoca var mı?” diye altın gününde arkadaşlarına bu konuyu açtı. Bir hocanın adresini verdiler. Verilen adrese gitti.
Kapıyı açan kişi bahsi geçen Hoca Efendi idi. Sanki bu adamı daha önceden tanıyordu. Salona geçtiler ve kadın rüyasını anlatmaya başladı. Hoca onu ilgiyle dinliyor ve yüzü rüya anlatılırken şekilden şekle giriyordu. Anlatmasını bitirince Hoca ona dedi ki:
“Bu gördüğün çok hayırlı bir rüyadır”
“Geyik patlıyordu ama hocam” dedi Terbiye hanım.
Kısa bir süre sessiz kalan Hoca: “Patlaması daha da güzel” dedi.
“Öyle mi?”
“Elbette. Patlamasaydı…”
“Evet?”
“O zaman kork işte!”
“Hmm…”
Hoca rüyanın hayra yorulması gerektiğini biliyordu. Korktuğu bir şey daha vardı ki o da bu rüyanın gerçek anlamı şuydu. Kocası ölecek ve boynuzlanacaktı. Sıraları farklı olabilir. Kocasını aldattığı kişi ise bomba gibi patlayarak havaya uçacak ve parçaları her yere saçılacaktı. Bu parçaları da arsız kediler yiyecekti ve kediler bir süre hazımsızlık çekecektiler. İşte bu kadar detaylı bir rüya görmüştü Terbiye Hanım. Ama böyle birşey olabilir miydi ki? Böyle bir kadının kocasını aldatacağını düşünmüyordu. Dürüst ve güvenilir görünüyordu. Çok güzel bir hanımdı. Dudakları da çok güzeldi. Dolgundu. “Başka yere baksam iyi olacak” diye düşündü hoca Efendi.
“Böyle işte”
“Yani diyorsunuz ki bu rüya iyidir”
“Evet evet”
“Teşekkürler Hoca efendi çok korkmuştum. İçime bir kurt düşmüştü”
“Yok yok”
“Size ne kadar vermem gerekiyor?
“Ne ne kadar?”
“Ücret?
“Aman efendim ben böyle şeylerden ücret almıyorum” dedi.
“Ne kadar iyi bir insan” diye düşündü Terbiye hanım.
“Ne kadar güzel gözleri var” diye düşündü Hoca Efendi. Gözüne uzun uzun baktığını fark edince gözünü hemen aşağıda bir noktaya kaydırdı ve istemeyerek gördüğü şeyi söyledi:
“Gözünüzün altında kiprik var”
Hoca eliyle kendi yüzünde varmış gibi kirpiği savuşturur bir hareket yaptı. Kadın adamın yaptığını taklit etmeye çalıştı.
“Hayır, orda değil. Diğer tarafta. Hayır. Şurada. Hayır, gitmedi” Hoca Efendi kirpiği almak için eliyle kadının tenine dokundu. Göz göze geldiler.
Hoca Efendi olacakların farkına varmıştı. Çıkmaz sokağa son sürat girilmişti. Birbirlerine tutkuyla sarıldılar. Ateşli bir birliktelik oldu.
Bu olaydan sonra Hoca Efendi başına gelecekleri biliyordu. Havaya uçacaktı. Ve kediler. Fakat nasıl?

Hoca Efendi ile Terbiye Hanım uzun zamandır birliktelerdi. Amiral Bey, karısının savaştan sonra kendisinden uzaklaşmaya başladığını fark etmişti. Ama bunun toplumun içinde bulunduğu bunalımdan kaynaklandığını düşünüyordu. Savaş kazanılmıştı fakat savaşta harcanan onca paranın yükü vatandaşın cebinden çıkarılıyordu. Vatandaşın biri donunu çıkarıp: “Bir bu kaldı! Bunu da alın!” diyerek sarayın önünde eylem yapmıştı. Donu da aldılar.

Amma velakin bu gelişmelerin hiçbiri Amiral ’in umurunda bile değildi. Karısının, kendisi savaştan döndüğündeki neşesi yoktu. Yaptığı yemeklerin tadı kötüleşmişti. Ona şaka yapmak ya da yakınlaşmak istediğinde, tıpkı o savaş toplantısı masasında kendini dışlayan diğer generallerin arasında hissettiği gibi hissediyordu.
Durum ortadaydı, karısı onu önemsemiyor ve onunla ilgilenmiyordu artık. Acaba başka biri mi vardı? Meraklanmaya başladı. İstihbarat şefi arkadaşıydı, onunla irtibata geçti ve karısını takip ettirmeye başladı.
İstihbarat Şefi bu haberi ona üzülerek verdi. Karısı kendini genç bir adamla aldatıyordu. Bunu size söylemedim. Hoca aslında bayağı genç biriydi. Kadının ise yaşlılığına denk gelmişti bu olay. Diyelim ki hoca 33 yaşında kadın da 53 yaşında olsun. Nasıl sizce? Evet evet… İşte bu yüzden söylemedim ben de.
Bu olayı öğrenen Amiral öfke krizleri geçirmeye başladı:
“Evi neredeymiş bu O.Ç.nun?”
“Tam burada”
“Hm… Ben ne yapacağımı biliyorum!”
Amiralin emekli olmasına bir hafta vardı. Halen sözü geçerli bir komutandı. Adamla kadının buluştukları ev sahile yakın olduğu için gemilerle yapılan bombardıman hedefe tam isabet edecekti.
Bu olayın olacağı gün kadının içini huzursuz eden bir şeyler vardı. Her zaman buluştukları saatte Hoca’nın evine gitti. Önce beraber oldular. Sonra “Oturalım, seninle konuşacaklarım var” dedi. Ağlayarak artık kocasıyla beraber olmak istediğini ve buna bir son vermeleri gerektiğini söyledi. Hoca aynı zamanda büyücü olduğu için “Gidemez. Onu bağlama büyüsü ile bağlarım! Köçertme magisiyle ile kendimin ederim. Hiç bir yere gidemez!” diye düşünüyordu öfkeyle. Ama kadın gitmişti. Hoca yapayalnız kalmıştı. Pencereyi açıp bir sigara yaktı. Gittiğin yerden gelir hasretinin özü. Yangınlığımın ateşinden közümün yarası falan diye içinden dizeler geçirirken: “O da ne öyle?”
Bir ışık görmüştü Hoca efendi. Gittikçe büyüyen bir aydınlık. Acaba çektiği acıların sonunda bir aydınlanma mı yaşıyordu? Işık yaklaştı… Yaklaştı… Ve her yer aydınlandı. Sanki havada uçuyor ve ısınıyordu. Sonra her şey karardı. Kötü bir şey mi olmuştu? Yoksa iyi bir şey mi? O da biliyordu ki bir zamandan sonra hiçbir şey daha iyi olmazdı.

Terbiye Hanım kocasına gidiyordu. Onu ne kadar çok özlediğini düşünüyordu. Ona daha önce yapmadığı kadar güzel bir yemek yapacaktı. Eskisi gibi olacaktı her şey. Döndüğünde kocasının cansız bedeni ile karşılaştı. Kocası saldırı emrini verirken kendi için kararı da çok önceden almıştı. Askeri mahkemede yargılanmak yerine kendi infazına karar vermişti.

Amiral için görkemli bir cenaze töreni yapılmadı. Çünkü olayın iç yüzünü herkes öğrenmişti. İstihbarat şefi ağzı sıkı biri değildi. Onun yüzünden ülke sırlarının çoğu sokaktaki çocukların ağzında birer tekerlemeydi:

Petrol kuyularını kapattırdık ki kimse bize saldırmasın.
O kuyularda galon galon petrol vardır.
Ve biz petrollerimizi saklarız.
Ülkemizin petrollerini
Ki artık bize saldırmasınlar.
Bize hiç bulaşmasınlar.

Terbiye Hanım bu olaydan sonra aklını kaçırdı.
“Keşke o rüyayı görmeseydim.  Keşke Kenan’la hiç tanışmasaydım. Bu arada Kenan, hocanın adıydı. Hocanın tam adı Kenan Poray Binparça idi. Soy isimlerimize gizlenen kader şakaları… Pek de komik sayılmazlardı…

Terbiye Hanım hakkında bir sürü söylenti yayıldı. Hatta sokakta oynayan çocukların tekerlemeleri… Bunlardan bahsetmek istemiyorum. Bu Terbiye Hanımın bozuk olan psikolojisini daha da kötü etkiledi. Bir kadının kalbinin götürdüğü yere gitmesine toplum neden sıcak bakmıyordu?
Terbiye Hanım yaşadığı ülkeyi değiştirdi. Tüm bu olaylar unutulana kadar yurtdışında yaşayacaktı. Kendine bir ev tuttu. Manzarası güzeldi. Parka bakan huzurlu bir sokaktaydı. Ara sıra kocası rüyalarına beyazlar içinde geliyordu. Kenan da geliyordu bazen ama tek parça halinde değil.

Unuttuğumuz bir şey var. Terbiye Hanım keman çalmak istiyordu. Öyle değil mi? Bunu ölesiye istiyordu. Kemanı satın alınca direkt eve koştu. Kemanı eline aldı ve bir ses çıkardı. Bu ses keman icat edildiğinden bu yana bir kemandan çıkarılmış en kötü sesti. Bu sesi duyunca Terbiye Hanım fenalaştı. Olduğu yere yığıldı ve öylece kaldı.  Yaşlı kalbi buna fazla dayanamadı ve öldü.
Keman da Kenan da ona uğurlu gelmemişti.
Öldükten sonra öbür dünyaya gittiğindeki yerde dolaşıyordu. Buraya daha önce gelmiş gibiydi. Sanki şu anı daha önceden yaşamıştı. Ve garip bir şekilde tüm yaşamı boyunca başına gelen herşeyi hatırlıyordu.
Orada bulunan iki kişi vardı. Daha sonra bu kişilerin  Kenan Hoca ve Amiral Beyefendi olduklarını fark etti. Ona üç soru sordular.
“Hayatta en çok kimi sevdin?”
İkisine de bakarak emin olamıyordu. “İkinizi de birden sevdim” diye cevap verdi. Bu koca bir yalandı. Sevdiği tek bir kişi olmuştu tüm yaşamı boyunca. O da kendisiydi. Tıpkı diğer birçok insan gibi.
İkinci hayati soruya geçtiler.
“Keman çalabiliyor musun?”
Bunun tuzak bir soru olduğunu düşündü. “Hayır dersem başıma çok kötü şeyler gelebilir” diye düşünüyordu.
“Evet” diye cevapladı, “Keman çalabiliyorum. Fakat çaldığım zaman ses o kadar iyi çıkmayabiliyor”
Bu doğru bir cevap sayılmazdı ama yanlış da değildi.
“Peki, son bir sorumuz var”
“Evet?”
Küçük iki çocuk çıktı adamların arasından. Bu Küçük Kemancı Kız ile kendi küçüklüğü idi.
“Sorunuz nedir?”
“Vereceğin tercihe göre bir hayat yaşayacaksın. İçlerinden hangisinin yerinde olmak istersin?”
Kadın bu soru karşısında afalladı. Keman çalabilen kızın yerinde olmayı çok istiyordu. Fakat şunu da iyi biliyordu ki eğer küçük kızı seçerse bir daha asla kendisi olamayacaktı. Mutlu olmak için kendinden vazgeçmesi gerekiyordu. Yeni bir hayata başlamak için başka biri olması gerekiyordu… Kadın bu soruya verilebilecek en doğru cevabı vererek sonsuzluğun koridorlarındaki yoluna devam etti…

 

Print

“Gübre…” dedi farkında olmaksızın, boş gözlerle şezlong dolu mağazanın içine bakarken. Altı ay olmuştu bu şezlong mağazasını açalı ve sadece tek şezlong satabilmişti. Mağazanın ziyaretçi profili çoğunlukla bir şeyler satmak için içeri dalanlar ile yardım dilenen dilencilerden oluşuyordu. Yine aynı şeyi düşündü:

“İyi şezlonglar; rahat şezlonglar… Aslında birileri içeri girse, yaslansalar bir kere…” Belki de şezlong satılmasında bir problem yoktu. Çünkü satmıştı bir tane. Hem de en pahalısından. Bu demek oluyor ki sadece mal biraz ağır gidiyordu. Evet öyleydi. Aha işte birisi içeriye bakarak ilerliyor kapıya yaklaşıyor belki de içeriye girecek yavaşladı eveeet! Ah! Geçip gidiyor….

Telefon çalmaya başladı. Yutkunup boğazını temizledikten sonra telefonu açtı:

“Merkür Şezlong, buyurun”

“Mert beyle görüşecektim” dedi karşıdaki ses.

”Buyurun ben Mert” dedi kibarca.

“Mert bey, geçen hafta sizden bir şezlong almıştım.”

“Aa evet Hüseyin Bey!”

“Evet, ben Hüseyin, geçen hafta sizden bir şezlong almıştım”

“Hüseyin Kolaçan değil mi?”

“Evet?”

“Nasılsınız Hüseyin Bey?”

“İyiyiz sağ olun da şey- ben geçen hafta bir şezlong almıştım sizden”

“Çarşamba günü”

“Yani evet herhâlde öyleydi de-”

“Çarşamba saat on altı otuz dokuz”

“Yani evet de nasıl hatırlıyorsunuz? Faturada da öyle yazıyor hakikaten on altı otuz dokuz. Hehhe! Valla bravo… Mert Bey ben size bir şey söylemek için aradım”

“Buyurun Hüseyin Bey”

“Şimdi efendim, bu şezlongu benim hanıma hediye olarak almıştım hatırlıyorsunuzdur. Hiç açmadık paketinde öylece duruyor, kaç gündür şehir dışındaydık arayamadık da sizi. Bizim hanım şimdi beğenmedi de biz bunu geri vermek istiyoruz. Hiç dokunmadık paketinde öylece duruyor”

“Tamam, buyurun gelin değiştirelim”

“Yani şey Mert Bey biz bunu değiştirmek değil de geri vermek istiyoruz yani şezlong almaktan vazgeçtik mümkün mü acaba yani yerine de başka bir şey almak da istemiyoruz. Belki sonra.”

“…”

“Alo?”

“Tamam, geri getirin alalım”

“Peki, çok sağ olun. Kaça kadar açıksınız?”

“Yirmi dört saat açığız efendim buyurun gelin”

“Haha! Şaka değil mi? Tamam ben birazdan getiririm şezlongu”

“Tamam, biz buradayız, iyi günler”

Çkrt!

Mert bey telefonu yerine koyduktan sonra kaşları yukarı kalkmış bir vaziyette yere doğru baktı uzun süre. Yüzünü ovuşturdu. Kalktı ve dükkânın içinde dolaşmaya başladı. Son zamanlarda sürekli kalkıp yürüyordu birbirinden güzel, bu uzun sandalyelerin arasında. Ne kadar da rahattılar! O kadar rahattılar ki geçen bir tanesinin üzerinde uyuyakalmıştı.

Derken birden dükkânın içine caddenin gürültüsü doldu. Arkasına döndüğünde uzun zamandır beklediği bir şeyi; dükkândan içeriye dilenciler dışında birinin girdiğini gördü. Umarım bu düzgün giyimli beyefendi de kendine bir şeyler satmaya çalışmayacaktı.

“Buyurun!” dedi müşteri olması muhtemel şahsa doğru hızla yürüyerek gülümseyen bir ifadeyle.

“Hoş geldiniz!” diyerek elini uzattı. Müşteri olması muhtemel kişi; beklemediği bu ilgi karşısında şaşırmıştı. Mert bey adama tam dokunduğu sırada bir durgun elektrik boşalması oldu ikisinin arasında! Çat! İkisi de elini çektiler birden.

“Ahaha! Elektrik çarptı” dedi Mert Bey. Neden sonra adamın geri çekilmiş elini yakalayıp sıktı.

“Galiba elini biraz fazla sıktım.” diye düşündü. Ne birazı. Adam elini kurtardıktan sonra ovuşturarak,

“Şezlong bakmıştım.” dedi şezlonglara bakarak kararsız bir ses tonuyla.

“Tabi buyurun. Nasıl bir şezlongdu aradığınız?”

“İşte böyle…” dedi müşteri hepsi birbirine benzeyen şezlonglarla dolu olan dükkândaki şezlonglardan birini göstererek; “Bunun fiyatı nedir?” Mert bey fiyat için öyle çok da yüksek olmayan bir rakam söyledi. Müşteri fiyatı duyunca kaşlarını yukarı kaldırdı başını öne arkaya onaylar biçimde salladı yavaşça. İşaret parmağını başka bir şezlonga yöneltti kendinden çok da emin olmayan hareketlerle,

“Şu,” dedi, “Ne kadar?” Mert bey önceki şezlongdan pek farklı gözükmeyen bu şezlonga acayip bir fiyat söyledi. Müşterinin gözleri belirdi.   Kafasını öne arkaya onaylar biçimde salladı.

“Yalnız,” dedi Mert Bey, “Bu şezlong en çok satılan modelimiz. Daha geçen hafta bir tane sattım bundan”

Dükkânın içine göz gezdiren müşterinin suratını yakalamaya çalışarak kafasını bir o yana bir bu yana oynatan Mert Bey, bir yandan göğüs hizasına kaldırdığı ellerini ovuşturarak mütemadiyen sırıtıyordu. Birden müşterinin gözü parladı ve bir ayağını diğerinin önüne atarak, hafif yanlara doğru sallanarak ilerlemeye başladı. Bu adamın yürüyüş şekliydi. Yürüdü yürüdü dükkânın öteki ucundaki bir şezlongun önünde durdu.

“Peki, bu ne kadar?”

Mert Bey hızlı ve sevimli olmaya çabalayan hareketlerle fiyat etiketi üzerinde olan şezlongun üzerine eğilip, yazan rakamı söyledi. Fiyatı makul bulduğu fikrine kapıldı adamın yüzündeki tebessümün şeklinden.

“Oturabilir miyim?” dedi müşteri Mert beyin gözünün içine bakarak.

“Tabi buyurun yaslanın, oturun, rahat edin!” dedi Mert Bey sırıtarak, “Çok rahattır. Geçen gün bunun üzerinde uyuyakalmıştım”

Müşteri şezlonga oturdu arkasına yaslanıp ayaklarını uzattı, sağına soluna bakındı elini şezlongun altında bir yerlerde gezdirdi. Neden sonra Mert Bey pozisyon ayarlama kolunu işaret etti:

“Şuradan.” Müşteri kolu çekip tam yatar pozisyona getirdi. Adam kafasını olumlu anlamda sallayarak gülümsüyordu. Mert bey de gülümsedi. Adam da Mert beye bakarak aynı biçimde gülümsemeye devam etti. Mert bey yüzündeki hafif tedirgin sırıtışı şiddetlendirdi. Müşteri kafasını öne arkaya sallayış şiddetini arttırdı suratındaki gülümsemeyle. Birden kafasını geriye attı sonra hızla ileriye atıp tek hamlede şezlongdan kalktı:

“Kredi kartı kabul ediyor musunuz?” Bunun üzerine Mert Bey gözleri korkuyla dolu sordu:

“Şey, POS cihazıyla ilgili bir sorun yaşıyoruz da, siz nakit ödeyemiyor musunuz?” İşin aslı Mert Bey ben anlatmaya başlamadan kısa süre önce POS cihazını öfkeyle yere fırlatmıştı. Müşterinin gözlerinin içindeki kararsızlık kaynar su gibi döküldü Mert Bey`in başından aşağıya.

“Bir dakika beklerseniz ben para çekip geliyorum!” dedi müşteri işaret parmağını havaya kaldırarak.

“Tabi tabi!..” dedi Mert Bey nefesini dışarı salıp uzun bir süredir nefes alıp vermediğini fark ederek.

Sallanarak çıkışa ilerleyen müşteri dışarı çıkıp gözden kaybolduktan sonra Mert Bey masasına geçip kendini külçe gibi bıraktı sandalyesine.

“Şu hale bak…” dedi kendi kendine. Böyle olmamalıydı. Amcasının oğlu Şükrü aklına geldi tekrar. Sürekli aklına geliyordu içinde bulunduğu durum nedeniyle. Geçen sene kurduğu işte hatırı sayılır bir başarı elde etmişti Şükrü. Kendisine de işi kurarken ortaklık teklif etmişti. Ama onu nazikçe reddetmişti asla başarılı olamayacağını düşünüp onun için üzülerek. Nezaketindeki acımaya gülümsedi hastalıklı bir biçimde. O gübre işinde değil şezlong işinde gelecek görüyordu. Ona göre her insanın inek dışkısına değil ayağını rahatça uzatıp uzanabileceği bir şezlonga ihtiyacı vardı. Belki de doğru bir fikirdi ama önemli olan bu fikri pazarlayabilmesini bilmekti. Amcasının oğlu bu işi biliyor olmalıydı. İşi büyütmüş; Kürekçi Gübrelerini yurtdışına ihraç etmeye başlamıştı.

“Gübre” dedi yine. Bunu sesli söylediğinin farkında bile değildi. Burada oturmuş bir şezlong sattığım için seviniyorum diye düşündü. Olsun bu işte gelecek vardı aslında. İşler açılmaya başlamıştı. Az önce bir şezlong sattım diye düşündü. Bu iyiye işaretti. Dört bir tarafı şezlong dolu olan çevresine bakındı. Burayı açmak için biriktirdiği paranın bir misli kadar da borca girmişti. Ne olurdu bu dükkân ağzına kadar gübre dolu olsaydı! Yok yok, hayır, şezlong işi iyiydi. İşler de açılmıştı…

Yerel Seçim coşkusu her yeri sarmış. Her yerde bayraklar, adeta bir şenlik havasında. Cıvıl cıvıl seçmenlerde tatlı bir telaş… Hiç tanımadığım adamların resimleri her yerde, kravatlı gülümsüyorlar. Oyunuzu bize verin. Bir oy bir oydur. Aman oyuna gelmeyin. Oy, oy, oy…

Oy vermeye gittiğimiz okulun önünde amcam da vardı. Amcam, soğukta titreyen adamı işaret ederek sordu:
“Bizim muhtar adayına oy vermeye ne dersin?”
“Elbette amca, neden olmasın?” Soğuktan ölmezse belki size ikametgâh kâğıdı almaya geliriz.

Kardeşim bizimle oy vermeye gelmemişti. Sandık görevlisi beyefendiye sordum:
“Kardeşimin yerine de oy atabilir miyim?”
“Kendi neden gelmiyormuş?”
“Tatil, evde dinleniyor” dedim. Görevli:
“Al şu oy pusulasını da bas git” dedi. Tek kişilik oy pusulası vermesine biraz bozuldum ama kardeşimin de gönlü olsun diye onun da istediği partiye bastım. Kimsenin gönlü kalmasın. Evet, evet…

Amblemini sevmediğim partiye de HAYIR basacaktım (o ne biçim bir şekil öyle?) ama bana “Sadece EVET var” dediler. Bilsem yanımda HAYIR getirirdim. ‘Her işte bir hayır vardır’ derler fakat bu işte yoktu…

Politikacıları seviyorum. Bana kendimi önemli hissettiriyorlar. Sadece seçim zamanı da olsa… İlerde bir politikacı olup da ülkeyi yöneteceksem maaş almayı filan da düşünmüyorum. Çünkü hayırsever vatandaşların yardımları bana yeter de artar bile…

Afşin’in son yazısındaki problemi çözemeyince içime dert oldu. Cevabı öğrenmek için Afşin’i aradım. Fakat kendisine bir türlü ulaşamadım.

Bir süre problemin cevabını düşünmemeye çalıştım. Fakat başka şeylerle uğraşmak kâr etmedi. Ben de işimi gücümü bırakıp koşarak Afşin’in çalıştığı şirkete gittim. Ofisine vardığımda her zamanki yerinde yoktu.

“Afşin nerede? Bugün işe gelmedi mi?”

Ofistekiler şaşırmış görünüyorlardı. “Dün yediye tam bölünüyordu” dediler, “Afşin böyle günlerde işe gelmez, bunu herkes bilir”

Ne?  Dalga mı geçiyorsunuz? Bu tuhaf insanlarla uğraşmaya niyetim yoktu. Afşin’i ortak bir tanıdığa sormalıydım. Hemen Alper Canıgüz’ü aradım ve Afşin’in nerede olduğunu bilip bilmediğini sordum. Soruma soruyla karşılık verdi: “Bugün ayın kaçı?”

“Dün yediye kalansız bölünebiliyormuş” diye cevapladım.

“Öyle mi? Öyleyse çok fena, Afşin’i biraz zor bulursun” dedi.

Pöf… Böyle olacağını biliyordum. Bir sorunun cevabını öğrenmeye çalışırsan karşına hiç beklemediğin başka sorular çıkar. Devam etti: “Yine de evine bir uğra sen. Bugün üçün katlarından biriyse mutlaka evinde müzikle uğraşıyordur”

Afşin’in oturduğu apartmana geldim ve defalarca dairesinin kapısını çaldım ama Afşin evde yoktu anlaşılan. Tam oradan ayrılıyordum ki karşı daireden bir teyze çıktı.

“Evladım kime bakmıştın?”

“Burada bir arkadaşım oturuyor da, kendisiyle görüşmeye geldim”

“Boşuna gelmişsin” dedi, “Bugün beşe bölünür. Sen boşuna gelmişsin…”

“Nasıl yani? Bugün üçün katlarından biri değil mi? Evinde müzikle uğraşıyor olmalı”

“Tamam ama o sayı beşe bölünüyorsa mutlaka dışarıya çıkar…”

Derken diğer dairenin de kapısı açıldı ve içinden daha yaşlı bir teyze ortaya çıktı.

“Kimmiş gelen?” diye sordu kadına.

“Karşı daireye gelmişler”

“Ne istiyormuş?”

“Misafirliğe gelmiş”

“Misafirliğe mi gelmiş? Bilmiyor muymuş, haftanın tek günlerinde akşam mesaisi yapar o.

“Ama dün yediye kalansız bölünebiliyormuş” dedim hayıflanarak.

Kafam karışmıştı. Geldiğime geleceğime pişman olmuştum. Bu adamın çevresindekiler nasıl insanlarmış böyle?

Söylene söylene uzaklaşıyordum ki yaşlı teyze arkamdan bağırdı: “Bugün eğer dördün katlarından biriyse hiç boşuna uğraşma!”

“Tamam tamam…” Hayret bir şey yaa…

Şu işe bakın. Çaresizlikle parktaki bir banka oturdum. Derken telefonum çalmaya başladı. Gizli bir numara? Açtım. Karşıdan yankılanan ses çok gizemli geliyordu: Sesi biraz Murat Menteş’in sesine benzettim. “Eğer Afşin’i bulmak istiyorsannnn ikilik sayı sistemini kullanmalısınnnn. Gün, ikilik sayı sistemine göre tek ise Afşin tiyatroda, çift ise sinemadadııır…”
“Murat abi? Abi sen misin?”
Telefon kapandı.

Hmm… Bilgisayarlarla ilgili birinin planlarını, sıfırlar ve birlere göre düzenlemesi çok anlamlıydı. Fakat arayan kimdi acaba?
Saat de çok geç olmuştu… “Bari Afşin’in takıldığı bara gideyim” diyerek barın yolunu tuttum.

Barmene tabletimin ekranını doğrultarak  Afşin’in internetten bulduğum bir fotoğrafını gösterdim:

“Bu adamı tanıyor musun?” Elindeki bardağı bezle ovarken fotoğrafa bakıp tanımadığını hatta ömründe ilk defa gördüğünü söyledi: “Ne o? Kafasında şapka mı var?”

İlk defa ha? İlginç. Belki bunlar hatırlamana yardımcı olur diye cebimden iki adet ceviz çıkardım. Cevizin içindeki vitamin ve mineraller zihnini açabilirdi. Sert bakışlarımı şiddetlendirdim. Cevizleri avcumda sıkıştırarak ‘Kütürt!’ diye kırdım. Barmen yutkundu. Avcumu açtığımda kabuğundan ayrılan cevizleri tek tek alıp yemeye başladı. O cevizleri yerken ben ciddi bakışlarımla bir cevap bekliyordum. Bu durum cevizler bitene kadar sürdü. Ardından barmenin gözleri belirdi ve şöyle söyledi: “Asal sayılar…”
Nasıl?
“Asal sayılar” dedi tekrar.
“Nasıl asal sayılar? Kahrolası sen neden bahsediyorsun?”
“Bu fotoğraftaki adam, buraya sadece asal sayılarda gelir”
Kutsal tezek! Nasıl bir bulmacanın içine bulaşmıştım ben böyle?
Başım dönmeye başladı. Kafamda sayılar uçuşuyordu. Tüm verileri toparlamak için hemen tabletimi açıp şöyle not aldım:
Sadece asal sayılarda bara takılıyor. Haftanın tek günlerinde akşam mesaisi yapıyor. Fakat o gün üçün katıysa evde müzik çalışıyor. Lakin o sayı beşe kalansız bölünebiliyorsa mutlaka dışarı çıkıyor. Dışarıya çıktığı zaman, ikilik sisteme göre o sayı tek sayıysa tiyatroya, çift sayıysa sinemaya gitmiştir. Dördün katlarında ise nerede ne yaptığı belli değil. İçinde bulunduğum gün ise beşin katlarından bir gün ve üçe bölünebiliyor ama çift sayı değil.

Öyleyse nerede Afşin Kum?

Cevabı bulursanız hayrına şu adrese postalayın: neredeafsinkum@gmail.com. Cevaplar arasında yapılacak çekilişte kazanan talihliye kitabımı hediye edeceğim. Hangi cevabın doğru olduğunu bilmediğim için herkes kazanabilir. Fakat basılı bir kitabım olmadığı için kazanan kişinin biraz beklemesi gerekecek…

Yanılıyor olamazdı!
“O sendin!” dedi yolcu taksiciye.
“Hayır” dedi taksici kaşlarını çatarak. Israrla reddediyordu.
“Hani soldaki sokağa gir demiştim. Sen de orası ters yön demiştin?” Oydu. Biliyordu! Sesi, tipi bir kenara; aynasında sallanan süslerden, renkli kumaşındaki temizlenmesine rağmen kalmış koyu lekeden… Yolcu üsteleyerek tekrarladı:
“Sen o taksicisin!”
İnkâr etmenin bir anlamı yoktu. Taksici sonunda kabul etti:
“Evet. O bendim. Seni arabaya tekrar almamam gerekliydi biliyorum. Ama bunu yaptım. Kahretsin!”
Yolcu tebessümle yâd etti:
“Geçirdiğimiz o yolculuk çok güzeldi…”
“Evet” dedi taksici, çok eğlenceliydi… Ondan sonra hep seni aradım. Biri el kaldırdığında hep onu sana benzettim. Hep biri inerken senin gibi ‘Üstü kalsın’ sözlerini duymayı bekledim…”
Yolcunun yüzü kızardı, taksici teessürle vah etti:
“Sen rastladığım en iyi yolcuydun!”
Yolcunun mahcubiyetten kaçırmaya çalıştığı bakışları, taksicinin dikiz aynasından yansıyan dolu gözleriyle buluştu. Sanki o an taksimetre büyülenmişti. Bir o yana bir bu yana sallanan süsler pür dikkat kesilmişti. Arabanın farları merakla parlıyordu; motor susmuş, onları dinliyordu.
Belli ki her ikisinin de söyleyecek sözü vardı. Fakat tek kelime bile etmediler.
“Burası” dedi yolcu başını dışarı çevirerek: “Ben sağda ineyim…”
“İn!” diye inledi taksici, “Lütfen bir daha bu arabaya binme. Yüzünü görmek istemiyorum!” Yolcu yutkundu.
“Emin ol bir daha beni görmeyeceksin” dedi, “Artık benim bir arabam var”
“Biliyordum!” dedi taksici gözyaşlarına boğularak.
Dışarıda çisil çisil yağmur yağıyordu. Kayboldu yolcu karanlıkta…

Adamın biri evine, evdeki fareleri yemesi için bir bitki satın almış. Bir zaman sonra bitki tüm evi sarmış. Kapıdan bacaya, bacadan avluya, ta sokağın bir diğer ucuna kadar… Böyle olunca evde fare namına bir şey kalmamış. Böyle bir bitkiye ihtiyaç duymasının sebebi yine fareleri yakalaması için aldığı küçük kediymiş. Misafirperver bir mizaca sahip olan kedi, fareleri yakalamak şöyle dursun onlar için dolaptan peynir bile aşırdığı oluyormuş.  Evin içinde kediden önce yine fareleri yakalaması için yanlışlıkla satın aldığı bir de köpek varmış. Bunlardan çok daha öncesinde kendisine hediye gelen bir bukalemun da varmış ama o da kim bilir şu anda neredeymiş. O karışıklıkta belki üstüne oturmuş bile olabilirlermiş. Belki de bukalemun çoktan gitmiştir evden. Bunu bilmiyoruz.

Kedi köpeğe dalaşır, köpek kediyi kovalar günlerini bu şekilde geçirirlermiş. Ama sadece eğlenmesine… Esasen kedi, köpeğin kardeşi gibiymiş. Köpek onu mahalle kedilerinden korurmuş. Kedi de bundan cesaret alıp ona buna dalaşırmış. “Miyav! Miyav! Maaaaruuuuuuurrrrrr…” Bu şekilde. Sonrasını zaten siz de biliyorsunuz: “Feukreaakrrr-kreeoo!” ya da “Khreoooourururuuu” Aynen böyle.

Lakin ne kedinin, ne köpeğin, ne de fare meraklısı bir bitkinin öyküsü bu.

Bu evin hemen arka sokağında Şukufe isimli bir teyze otururmuş. Teyze’nin kocası bundan on sene evvel başına düşen bir meteor sonucu terk-i diyar eylemiş. Teyzenin sürekli bu olaydan dolayı duyduğu pişmanlığı anlatmadan geçemeyeceğim. Çünkü o gün adamı evden şu sözlerle kovmuş:

“Git pişmaniye al da gel! Canım pişmaniye istedi! Hadi, defol!”

Ömrünün en büyük hatasıymış bu. Ama nerden bilsin değil mi? İşte.

Kader böyle bir şey olmalı. Sen gel, onlarca ışık yılı ötedeki, milyonlarca yıl önce patlamış bir gezegen artığı, adamın kafasını bul!

Rahmi Bey hemen oracıkta rahmetlik olmuş ve bu olayın ardından Şukufe Hanım kafayı yemiş. Kocasının arada sırada kendisini ziyarete geldiğini filan iddia ediyormuş. Soranlara:

“Cesedinin kafası yoktu. Peki, kafası nerde? Söyler misin komşu. Neredeydi beyni benim beyimin? Bence uzaylılar kaçırdı Rahmiciğimin kafasını. Eve tevet. Kafan kopsun demeseydim keşke. Duaların kabul olacağı vakitmiş. Keşke demeseydim. Ah keşke demeseydim! Gelirken pişmaniye al da gel demiş idim. Pişmaniyeyi de yiyemeden gitti yiğidim…”

Bu yüzden ne zaman bir pişmaniye görse pişmanlıktan hüngür hüngür ağlar imiş Şukufe Hanım. Baklava ya da kadayıf gördüğü zaman biraz hüzünlenir; lokma tatlısı gördüğü zaman içlenirmiş. Sütlaç ya da kazandibinin konuyla çok da alakası yoksa da bahsi geçince hafif hafif içi sızılar, fıstık ezmesi ya da fındık ezmesi gibi tatlıları da hiç düşünmeden afiyetle midesine indirirmiş.

Zaten fıstık ezmesi yemekten dolayı da hayli kilo almış. Artık kapıdan çıkamadığı için uzun süredir oturma odasında oturmaktaymış. Mahalledeki çocuklar ona Dev Anası diyorlarmış. Ama bunun asıl sebebi kiloları değil; oğlunun gerçek bir dev olması imiş. Hatta “Ufacık kadın bunu nasıl doğurdu ayol” diye (ki o zaman çok ufakmış) kadınlar aralarında konuşurlarmış.

Dev Bey, çocukken iki metre boyunda imiş… Şimdiki boyunu siz düşünün. Belki beş metre… On metre. Sonuçta nasıl bir dev ise bu… On beş metre. Belki yirmi. Birinin bana söylediğine göre dev ile konuşmak için megafon şartmış.

Birisi de az önce dedi ki. “Onu küçükken zürafalar bulup, yetiştirmiş”

“Atma” dedim. “Evet, atıyor olabilirim” dedi. “Olabilirsin” dedim. Öyküye karışmayın.

Aslında çok lüzumlu görmediğim için değinmemiştim ama Şukufe Teyzenin evinde bazı hayaletler de varmış. Fakat kimseye gözükmedikleri için kimsenin bu hayaletlerden haberi yokmuş. Rahmi Bey mi? Hayır, onun kafasını uzaylılar kaçırmış.

Şimdi derin bir nefes alın ve öykünün adına aldanıp da bu öykünün Şukufe Teyze hakkında olduğunu filan sanmayın (ve Dâhili Martılar da nedir?) Lütfen… Hikâyemiz aslen Şukufe Teyzelerin iki apartman ötesinde oturan Bilge Adam ve çivisi hakkındadır, hazır olun:

Kafası dalgın mı dalgın ama gözleri derin mi derin bakan, Haşmet adında bir adam varmış. İşte bu kişi az önce Bilge Adam dediğim.

Bir gün Bilge Adam yerde kocaman bir çivi bulmuş. Ama çok büyük… Buraya desen değil, oraya desen değil. Peki nereye?

Ardından bir karara varmış ve çiviyi boynuna asmış.
“Bu nedir?” diyenlere de:
“Bu dünyanın çivisidir” dermiş.
“Hahahaha! Taksana o zaman yerine de dünyanın çivisini her şey yoluna girsin!” derlermiş onlar da.
Ve Bilge: “Takacağım yeri bilsem boynuma asar mıydım?” diye cevaplarmış bu soruyu.
Hep aynı soruyu soruyorlarmış ama hep.
Bir keresinde dayanamamış ve soruyu sorana:
“Bu çiviyi takacağım yeri ben biliyorum, dön… Dön!”
Yahu. Bilgeyi de delirttiniz…
“Sakin ol” demişler. Dalga mı geçiyorsunuz adamla?

Bu olaydan sonra hastaneye kapatılan Bilge Adam, doktorların çok ilgisini çekmiş ve kısa bir süre sonra aralarında bayağı popüler olmuş. Ünü daha sonra diğer bilim adamlarına da yayılmış ve herkes Bilge Adamı konuşur olmuş. Bilge Adamı hastaneden çıkarıp evine yollamışlar fakat çivisini geri vermemişler. Öyle ya, çivi dünyaya aitmiş.

Bu konu üzerine hassasiyetle eğilen bilim adamları araştırmışlar tarattırmışlar ve çivinin nereye çakılması gerektiğini tespit etmişler. Fakat çiviyi kimin çakacağı konusunda bir türlü anlaşmaya varamıyorlarmış. Böyle durumlarda mutlaka içlerinden biri ortaya çıkar ve yüksek sesle: “Kura çekelim!” der; herkes de bu fikri kabul eder. Öyle de olmuş.

Fakat olayı biraz abartmışlar, çekiliş tüm dünya genelinde yapılmış.
Kura sarı sakallı bir adama çıkmış, ama adamın bıyığı hiç yokmuş. Sadece sakal.

Ve gün gelince çivinin çakılacağı noktaya toplanmışlar. Her yer bilim adamı doluymuş. Ortalarında da sarı sakallı bıyıksız bir adam…

“Burası mı?” diye sormuş sarı sakallı. Hayır bıyık yok.
“Evet. Burası o noktadır. Büyük bir hassasiyetle hesapladım” demiş bir bilim adamı gururla öne çıkarak.
“Çakıyorum” demiş.
“Çak! Çak!” diye desteklemişler diğer bilimciler.
Durmuş. “Bir şey olmaz değil mi?” demiş.
“Hayır hayır olmaz”
“Bir şey olmayacaksa niye çakıyorum?”
Haydaa… Bunun üzerine başka bir bilimci öne çıkıp açıklamaya başlamış:
“Sana olacakları söyleyeyim: O çiviyi çaktığın zaman,
İnsanlar birbirlerini sevecek ve sayacaklar.
Dürüstlük, erdem ve bilgelik salgın gibi yayılacak.
İnsanlar birbirlerine hürmetli,
Hürmetliler neşeli.
Neşeliler pek keyifli olacaklar”mış.
“Hm… Çakıyorum o halde” demiş.
“Çak!” demişler.
Çekici eline almış ve:
ÇAK! Çakmış…
Ardından yer çatırdamaya, gök gürlemeye başlamış.
Bu olaydan sonra dünya ortadan ikiye ayrılmış.
İsterseniz size bunu bir çizimle açıklamama izin verin.
İşte böyle:

Ortadan yarılma çizgisi tam da bizimkilerin sokağından geçiyormuş. Şukufe teyzenin evi ayrılmaya başlamış. Kapı dünyanın diğer tarafında kalmış. Teyze sonunda özgür kalmış fakat… O da nesi? Uzaylılar evin tam da altında saklanmasınlar mı? Şu işe bakın! Yer yarılınca hepsi ortaya çıkmış. Rahmi Beyin kafası da elbette ellerindeymiş. Şukufe Teyze:

“Ben demiştim!”

Uzaylılar Rahmi beyin kafasını geri vermek istememişler. Çünkü bu onlar için çok önemli bir şey. Ama Şukufe Teyzenin iri cüssesi ve oğlunun da bir dev oluşu onları biraz korkutuyormuş da. Bu konuyu kurul gündemine taşıyacaklarını söylemişler.

Bilge adam kafayı yediği ve ardından da çivisi elinden alındığı için evinden hiç çıkmayıp sürekli duvarda asılı duran tabloyu tutan çiviye bakıyormuş:

“Belki de o çivi bu çividir?”

Derken duvar kendinden uzaklaşmaya başlamış. Yerin yarıldığını sonradan fark etmiş. Aşağıya eğilip bakmış; dünyanın ta öbür ucu görünüyor. Ardından da uzay…

“Henüz çok geç olmamış olabilir. O çiviyi mutlaka almalıyım” diyerek karşıya atlamış fakat tutunamayarak aşağıya uçmuş. Dünyanın merkezine vardıktan sonra da sonsuza kadar yukarı düşmüş.

Öykünün başındaki sokağın iki yanına uzamış olan bitki  de dünya ortadan ikiye ayrılınca dalları aşırı gerilerek bir bir kopmuş: Flop-Pof!

Meğerse bitki, fareleri içindeki ortamda korumuş ve canlı kalmalarını sağlamış. Fakat bitkinin içinde fareler tuhaf bir adaptasyon geçirmişler. Bu yüzden bitki koptuktan sonra her yerde, tüylü küçük bir balon gibi pembe fareler uçuşuyormuş.

Evin köpeği başını oynatarak suratının etrafında uçuşan pembe fareyi savuşturmuş. Dünyanın diğer tarafında kalan yoldaşı; kediye bakıyormuş. Köpek, kediyi artık koruyamayacağı için kedinin etrafını diğer kediler sarmaya başlamışlar.

Köpek, az sonra gerçekleşecek manzaraya dayanamayacağı için arkasını dönmüş. Diğer kediler birden bizim kedinin üstüne atlamışlar: “Vrouuvvv, uuuuvriyuvv fkarraee!”

Köpek uzaklaşırken sesler hala kulağına geliyormuş. Gitmiş de gitmiş, gitmiş de gitmiş, ama sesler kulağından asla silinmemiş.

Hikâyemizde sadece kötü şeyler olmuyor. Şukufe Teyze tasavvuf diyetiyle zayıflamış ve kocasının kafasını uzaylıların elinden geri alıp, ona ‘kafalı’ bir cenaze töreni düzenleme imkânı bulmuş. (Akrabaların çoğu dünyanın diğer tarafında kaldığı için kalabalık bir cenaze töreni olacağını beklemeyin derim)

Cenazede Şukufe Teyze ve martılar dâhil herkes ağlamış… Şimdi az önce fark ettim de. Başlıktaki yazı: Martılar Dâhil olacak bence. Şukufe Teyze ve Martılar Dâhil. Aynen böyle. Dâhili Martılar değil. Yanlış yazılmış.

Ve dünya bir o yana bir bu yana hızla uzaklaşmış. Herkes kendi kaderine doğru yol almış, tıpkı her zaman olduğu gibi…

Her şey bundan bir sene önce HP marka emektar Yazıcı-Tarayıcımı Yetkili Teknik Servise vermemle başladı. Yazıcının sorunu siyah rengi basmaması, tarayıcının ise; belli bir bölgede gölge bırakmasıydı. Bana, yazıcının ve tarayıcının mekanik aksamlarında sorun olduğunu söyleyerek, ürünün yenisinden daha yüksek bir tamir ücreti talep ettiler.

Sinirle arıza tespit ücretini ödeyip ürünümü teslim aldıktan sonra servisin hemen arka sokağındaki bir tamirciye gittim. Bana, yazıcının sadece siyah mürekkep kafasının kuruduğunu, bunu söküp ılık bir suda bekletmemin yeterli olacağı bilgisini verdi. Fakat sıcak suda bırakmamalıymışım, yoksa mürekkep sakıza dönermiş. Tarayıcıya bakınca ise bana da göstererek sadece camın altta kalan bölümünün islendiğini, silinince gölge probleminin de kalmayacağını söyledi. Ben de bana bu bilgileri veren tamirciye şükranlıkla, Yetkili Teknik Servise nefretle oradan ayrıldım.

İlk işim şikâyette bulunmak oldu. Müşteri Hizmetlerinden aradılar  “Kendim tamir ederim nasıl olsa” diye uğraşmak istemedim.

Aradan bir sene geçti ve yazıcıya ihtiyacım oldu. Fakat “Neden kendim tamir edeyim? Bu ürünün yetkili bir teknik servisi var” diyerek şikâyetimi yineledim.

Beni arayan görevli robot gibi sürekli aynı şeyi tekrarlayarak teknik servisin yanlış bir karar vermiş olamayacağını söylüyordu. Benden tespit edemedikleri arızadan ‘Arıza Tespit Ücreti’ aldıkları yetmiyormuş gibi hatalarını kabul etmeye de yanaşmıyorlardı.

Kaç para olursa olsun, kaç paranız olursa olsun, boş yere harcanan para, sinir bozar.

İnternetteki şikâyet sitesinden, şirketle benim gibi sorun yaşayan kişilerle iletişime geçtim. Şikâyeti olan kişilerin sayısı sandığımdan da fazlaydı. Bir araya gelip şirketin bu tutumunu protesto etme kararı aldık.

Eylem planımıza göre herkes arızalı ürünlerini firmanın genel müdürlüğünün önüne bırakacaktı.

Planlandığı gibi ürünleri genel müdürlük binası önüne bıraktık ve hep beraber Tüketici Marşını söylemeye başladık.

Fakat güvenlik görevlileri binanın önünde oluşan kalabalığa mürekkep kapsülleriyle ateş etmeye başlayınca işler çığırından çıktı.

Bir grup, üzerine Protesto Bildirisi yakılmış CD’leri frizbi gibi güvenlik görevlilerinin üzerine fırlatmaya başladılar. Onlar da CD’leri geri yollayarak karşılık verdiler. Yüzlerce CD havada uçuşuyordu.

Kısa süren bir sessizliğin ardından kalabalığın arasından sapsarı bir adamın koşarak uzaklaştığını gördüm. Sonra baktım, masmavi bir adam üzerime doğru geliyor.

Derken karşıma onlardan bir tanesi çıktı, Dalek benzeri koca robotlar, kalabalığın üzerine mürekkep püskürtüyorlardı.

“Siz mürekkep püskürtmesini iyi bilirsiniz!” diye haykırıyordu eylemcilerden biri. Mürekkep Püskürtmeli Yazıcılar üreten bir firmadan da bu beklenirdi. O gün çok mürekkep yuttum.

Kalabalığın içinde her tür insan vardı. “Bizler mürekkep yalamış insanlarız” diye işi şakaya vuran sağduyulular da,  ateşe verdiği adaptörü topuz gibi salladıktan sonra güvenlik görevlilerinin arasına fırlatan kışkırtıcılar da…

Kendimi bir kafeye zorla atmıştım, bazıları sıcağın etkisiyle sakızlaşan mürekkebi üzerlerinden temizlemeye çalışıyordu. Bazılarıysa yuttuğu mürekkepten dolayı ishal olmuş; sabırsızlıkla tuvaletin önünde sırada beklemekteydi. Ben de sıra bekleyenlerin arasındaydım.

Olaylar günlerce sürdü. Bu süreçte gururla gökkuşağının tüm renklerine bulandım ve kafama iki kere mürekkep kapsülü isabet etti. Neyse ki hazırlıklıydım, kafamdaki bisiklet kaskı yamulmuştu sadece.

Ama herkes benim gibi hazırlıklı değildi.

Çok kötü şeyler oldu.

Basit bir tüketici şikâyeti, şirketin yanlış politikası nedeniyle olayları akıl almaz bir boyuta getirmişti.

Ülkenin dört bir yanında firma aleyhine sloganlar atılmaya, yazıcılar yakılmaya, tarayıcılar taranmaya başlandı. İnsanlar garanti süresi dolduğu için tamir ettiremedikleri bozuk ürünlerden intikamlarını bu şekilde alıyorlardı.

Yaptıkları yanlış için özür dilemelerini beklerken, firma yetkilileri bu olayların rakip şirketler tarafından bir sene öncesinden tezgâhlandığını ileri sürdü. İnternet sitesinde, bir sene önce yaptığım şikâyeti buna delil olarak gösteriyorlardı. Kullanıcılara oyuna gelmemeleri konusunda çağrılar yapmaya başladılar.

Bunlara rağmen şirketin ürettiği elektronik ürünlerin fanatik bir tüketici grubu vardı. İçlerinden birinin televizyonda: “HP’nin kondansatörünün teliyim!” dediğine şaşkınlıkla şahit oldum.

Olaylar vuku bulurken şirketi savunan mutantlar türedi. Mesela konuşurken kafası bıngıldayan bir komplo teorisyeni… Daha sonra bıngıldayan kafasının tamamen jöleden oluştuğunu fark ettim.

Bu kişinin, şirketin Genel Müdürünün Baş Danışmanı olarak atanması ise eleştiriye kapalı, pohpohlanmaya dayalı bir yönetim anlayışının benimsendiğini gösteriyordu.

Durumun vahameti ortadaydı.

Aradan zaman geçti, hareket duruldu gibi.

Ama onlar bu tutumlarına devam ettikçe susmayacağız.

“Bizim yaptığımız doğrudur” diyerek tüketicilerinin şikâyetlerini hiçe sayan Ha-Pe (sanırım böyle okunuyor) zihniyetine sonuna kadar direneceğiz!

Tabi buradaki olayların sorumlusu şirketin Türkiye Genel Müdürlüğü. Herkesin bildiği gibi bu şirket Amerika’dan yönetiliyor. Buradakiler, onlar ne isterse onu uygulamakla yükümlüler. Amerika’daki yöneticilerin de, buradakilerin tutumundan pek memnun olduğunu sanmıyorum. Kendi yönetimlerinin dışında, başka bir firmanın piyasayı ele geçirmesini istemezler çünkü.

Neticede bu firmayı, hangi ürünü olursa olsun, bir daha seçer miyim?

Hiç sanmıyorum…

.

Gerekli görülen not: Bu yazıda ilk paragraflarda anlatılanlar gerçektir. Yedinci paragraftan itibaren hayal ürünüdür. Daha sonrası ise artık halkın takdiridir.

Sihir yüklü sokakların birinde Bıcı Bıcı Dede lakaplı bir ihtiyar yaşarmış. Küçükler arkasından koşarmış:
“Sırrın nedir Bıcı Bıcı Dede? Sırrın nedir?”
“Gidin başımdan. Haylaz veletler sizi” dermiş Bıcı Bıcı Dede.
Daha üstelerlerse arkalarından koşar, kovalar ve yakaladığı çocukları ‘Bıcı bıcı’ diye gıdıklarmış.

Bir gün Bıcı Bıcı’ya malum olmuş da demiş ki:
“Ne olursa olsun benim defin işlemimi sağlayın. Her ne olursa olsun beni katiyetle gömün”
“Balımı da mutlaka saklayın” diye vasiyet etmiş;
“Gündüz de olsa. Gece de olsa. Sakın yalnız kalmayın” diye de uyarmış.

Ve Bıcı Bıcı Dede ölmüş.
Arkasında bir kase bal ve büyük bir sır bırakmış. O balı tutan herkes parmağını yalarmış.

Bıcı Bıcı Dede’yi gömmüşler. Toprak kabul etmemiş, fırlatıp atmış. Onlar da üstüne ağırlık koymuşlar. Koydukları beton kıpırdayıp duruyormuş. Arkadaki inşaatın beton arabasını çağırmışlar ve dedenin mezarını betonla doldurmaya başlamışlar. Bir yandan dede fırlamaya çalışıyor bir yandan da makina betonu dolduruyormuş. Betonun arasından dedenin eli görükmüş. Kürekle vurmuş mezarcı, zorla tıkıştırmış geri içeri ve bir kamyon daha beton istemişler. Onu da döktükten sonra hurda dolu bir tırı mezarın üzerine boşaltmışlar. Onun üstüne de çakıldan oluşan koca bir yığını boca etmişler. Bir de ziftlemişler güzelce bunun üzerini. Sonra da kurşunla kapamışlar tamamen. En çok para da bu tutmuş. Herkes vermiş hakkına düşeni. Mezarcı biraz sıkıntı çıkarmış hepsi o.

“Bu kadar yeterli” demiş birisi.
“Durun” demiş içlerinden en şişman olanı. Mezarın üstüne çıkmış ve zıplamış.
Ardından “Sessiz olun” der gibi duraklamış. Derken biraz daha zıplamış.
“Tamam” demiş “şimdi oldu.”

Herkes kanaat getirmiş ve mezarın yanından uzaklaşmışlar.

Ama hayır.
Yo hayır.
Hepsi yanılıyorlarmış.
İşte Bıcı Bıcı Dede’nin sırrı tam olarak buymuş…

Bıcı Bıcı Dede şu anda arkanızda duruyor.

Sırt portreleri yapan bir adam vardı. Onun yüz çizemediğini söylerlerdi. Derlerdi ki: “O yüz çizemez. Tek bildiği saç çizmek” Çizdiği saçlar sanki canlı gibiydi, parlaklıkları, kıvrımları, hatta kırıklıkları. Bir gün yanına gidip dedim ki: “Benim bir portremi yap” “Yaparım ama biliyorsun beni, sadece bana sırtın dönükse”  “Peki” dedim “Ama ben bir aynaya bakıyorsam ve portrede karşımdaki aynadan suratım gözüküyorsa?” “Ayna?.. Olmaz… Tamam… Olur” diye tereddütlü biçimde kabul etti. Çizmeye başladı. Birkaç saat sonra: “Bitti” dedi “Bakabilirsin” Portremi elime aldım ve bakmaya başladım. Aynadaki yüz? Yüzde bir gariplik vardı. Saç gibiydi. Aşırı kıllı bir surat sanki… “Bu yüzü?” dedim portreyi tutarken ressamın suratına kuşkuyla bakarak, “Neden?” Ressamın gözleri doluydu, “Sana söyleyeyim neden böyle ve ben neden hep saç çiziyorum” Kafasındaki saçı çekti ve komple çıkardı: “İşte bu yüzden!” dedi gözlerinden yaşlar dökülerek. Geri çekildim. “Saç!” dedi parlayan kafasıyla üzerime yürürken, “Bunun kıymetini bilmiyorsunuz! Bu-bu çok önemli! Hayatın, canlılığın göstergesi!” “Kafayı yemiş” diye düşündüm dışarı çıkmak için hızla kapıya yönelerek. “Bilmiyorsunuz!” diye bağırıyordu, apartmanın merdivenlerinden aşağıya inerken. ”Görmüyorsunuz!” diye haykırıyordu pencereden, ben sokağın ucundan dönüp gözden kaybolurken…