.

Yazarın arşivi

Sırt portreleri yapan bir adam vardı. Onun yüz çizemediğini söylerlerdi. Derlerdi ki: “O yüz çizemez. Tek bildiği saç çizmek” Çizdiği saçlar sanki canlı gibiydi, parlaklıkları, kıvrımları, hatta kırıklıkları. Bir gün yanına gidip dedim ki: “Benim bir portremi yap” “Yaparım ama biliyorsun beni, sadece bana sırtın dönükse”  “Peki” dedim “Ama ben bir aynaya bakıyorsam ve portrede karşımdaki aynadan suratım gözüküyorsa?” “Ayna?.. Olmaz… Tamam… Olur” diye tereddütlü biçimde kabul etti. Çizmeye başladı. Birkaç saat sonra: “Bitti” dedi “Bakabilirsin” Portremi elime aldım ve bakmaya başladım. Aynadaki yüz? Yüzde bir gariplik vardı. Saç gibiydi. Aşırı kıllı bir surat sanki… “Bu yüzü?” dedim portreyi tutarken ressamın suratına kuşkuyla bakarak, “Neden?” Ressamın gözleri doluydu, “Sana söyleyeyim neden böyle ve ben neden hep saç çiziyorum” Kafasındaki saçı çekti ve komple çıkardı: “İşte bu yüzden!” dedi gözlerinden yaşlar dökülerek. Geri çekildim. “Saç!” dedi parlayan kafasıyla üzerime yürürken, “Bunun kıymetini bilmiyorsunuz! Bu-bu çok önemli! Hayatın, canlılığın göstergesi!” “Kafayı yemiş” diye düşündüm dışarı çıkmak için hızla kapıya yönelerek. “Bilmiyorsunuz!” diye bağırıyordu, apartmanın merdivenlerinden aşağıya inerken. ”Görmüyorsunuz!” diye haykırıyordu pencereden, ben sokağın ucundan dönüp gözden kaybolurken…

“Bana megabit cinsinden verebilir misiniz?”

“Dohtor bey, ben öle mağabit falan anlamam ama çoh süratliydi” Avuç içleri yere çevrilmiş ellerini kaldırıp indirerek beni çok kesin biçimde temin ediyordu, “Yani bu adam en hızlı internet! Ben sana öyle söyleyim”

Kör itin öldüğü yerdeki bu sağlık ocağında sabah çayımı içip, koridorda bekleyen sabırsız hastaların sızlanmalarının arasından sıyrılıp muayenehanedeki işimin başına geçtiğimde bunun da diğerleri gibi sıradan bir gün olacağını düşünmüştüm.

Karşımdaki kısa boylu adam, bana az önce bir arkadaşının kendi kendine bir internet erişim noktasına dönüştüğünden bahsediyordu. Makul tepkimi verdim:

“İlginç”

Gözlüğümü çıkarıp masaya koydum. Gözlerimi ovuşturduktan sonra önlüğümün cebinden cam silme bezini çıkarıp gözlüğün camlarını ovuşturarak netleştirdim. Bu, yeni ve alışılmadık bir şeyle karşılaştığım zaman sık yaptığım bir hareketti.

“Peki, bu bahsettiğiniz kişi, onu buraya getirebilir misiniz?”

Heyecanla, “Burda zaten. Çağıram gelsin mi?” dedi elindeki şapkayı kapıya doğrultarak.

“Gelsin” dedim gözlüğümü geri takarak. Birazdan tıp hayatımda, dersin ortasında canlanıp dans etmeye başlayan kurbağadan sonra rastladığım en ilginç vaka ile karşılaşacaktım.

İnterneti çeken adam kapıda gözüktü. Uzun boylu, iri yapılıydı. Teni, sıcağın esmerizasyonuna maruz kalmıştı. Görünüşe bakılırsa elbisesinin üzerindeki toz, uzun zamandır soluk elbisesinin tozlanmasını önleyen koruyucu bir katmandı. Buyurup oturmalarını söyledim.

“Arkadaş sizden internete bağlanabileceğimi söyledi” dedim, “Şu anda bağlanabiliyor muyum?”

“Bağlanın da…” dedi tek kaşını kaldırarak, “İnternetim paralı” diye ekledi elini ikaz işareti gibi suratıma dikerek.

“Ama ben sizi muayene edeceğim” dedim şaşkın bir ciddiyetle.

“Parasız gullandırtmıyor internetini. Çünkü çoh yoruluyor” diyerek savundu yanındaki arkadaşı.

Benimle dalga mı geçiyorlardı? Emin olmadığım bir durumda hiç kimseye zırnık koklatmaya niyetim yoktu. “Maillerime bakıp çıkacağım sadece” dedim eskiden kalma bir bahaneyi öne sürerek.

Sandalyede dik oturuyordu. Su gibi terliyordu. Biraz kelce bir adamdı. Kirli sakalı ağarmıştı. Sanki buraya zorla getirilmiş gibiydi. Biraz mırın kırın ettikten sonra:

“Eh. Hadi neyse. Bağlansın bahalım” dedi.

“Bağlanabilirsingiz” dedi diğeri.

Cık cık cık… Bilgisayarın kablosuz ağ bağlantı panelini açtım. “Size ne olarak bağlanıyorum?” diye sordum monitörün yanından kafamı uzatarak.

“Hamit” dedi. “Hamit’i seçecen. Adım Hamit”

Çevrede bulunan ağ listesini yeniledim ve evet. Gerçekten de Hamit adında bir ağ vardı ve sinyal kalitesi mükemmeldi.

“Mükemmel çekiyor” dedim.

Kendinden emin biçimde yan yan gülümsedi: “Sinyal gücüm guvvetlidir doktur bey”

Yanındaki de keyifle ekledi: “Ben ta yuharı mahalleye, üç yüz metre öteye gittiydim oradan bile çekiyorudu bu heh heh hee…”

“Şifre soruyor” dedim memnuniyetsiz biçimde, “Şifre nedir?”

“Bi saniye” dedi gözlerini kısarak işaret parmağını kaldırdıktan sonra, “Şifre düşündüğüm rakhama göre değişir. Düşünüriken bağlan” dedi kısık gözlerinden fışkıran kibirle.

“İsterseniz kendiniz girin şifreyi” diyerek klavyeyi uzattım.

Klavyenin tuşlarını arayarak yazıyor olmasından bilgisayarlara aşina olmadığı çok açıktı. Fakat bilgisayarlarla böyle alakasız biri nasıl bir internet erişim noktasına dönüşebiliyordu?

Bağlandı! Hemen tarayıcıyı açtım ve internette gezinmeye başladım. Sayfalar çok hızlı açılıyordu. Şaşkınlığımı gizlemedim:

“Akıl almaz!”

Bir saniye. Yoksa birileri bana kamera şakası mı yapıyordu? Belki de öyleydi. Üstüme başıma çeki düzen vererek:

“Ama bu iki saniyede de koca bir film indiriyordu hani?” dedim teatral bir abartıyla. Oynadıkları oyuna katkıda bulunayım o halde diye düşünmüştüm. Kamera neredeydi acaba?

“Seyret” dedi diğeri.

Hamit işaret parmağını bilgisayarın kablolu ağ girişine soktu. Az sonra bilgisayarım kablolu ağ bağlantısını algıladı ve bağlandı. Kuşkulu bakışlarla şaşırırken,

“Şimdi dene bahalım” dedi kendinden çok emin bir sırıtışla.

İnternetten büyük bir dosyayı indirmek için tıkladığımda gözlerime inanamadım. Koca dosya anında bilgisayarımda belirmişti.

Şaşkınlıkla, “Demek kabloluda daha hızlısın…” sözcükleri döküldü ağzımdan.

Parmağını çekti ve bağlantı kesildi. Tekrar kablosuz Hamit ağına bağlandım.

“Eh, direk bağlanınca daha bi şey oluyor tabi, permonfaslı!”

“Kotalı filan değil dimi sizin internetiniz?” diye bir soru soracak oldum. Sanki hakaret etmişim gibi sırtını dönerek geriden baktı.

“Sınırsızdır!”

Diğeri söze girdi: “Ama uyukhladığı zaman bağlantı kesiliyoru”

Böyle söyleyince hiddetlendi: “Ni zaman uyuhladım la ben?”

“La giçen daldın ya gahvede.”

“De get!”dedi Hamit elini kaldırarak.

Arkadaşı da bana dönerek, diş etlerindeki çekilmeyi haber veren bir sırıtmayla: “Daha kendinden habarı yok,  horluyorudu dohtor bey bu resmen ehhehehee…” dedi.

İlginç. Demek bağlantı için bilincinin açık olması gerekiyordu.

“Maksimum kaç kişi bağlanabiliyor peki ağınıza?” diye sordum.

“Biz tüm gahve bağlandık arkhadaşa giçen gün” dedi diğer adam. Diğer adamın adı Gürkandı galiba.

“Hmm…”

Aslında bu soruları neden sorduğumu da bilmiyordum. Ben bir tıp doktoruydum. Karşımda da modem yerine çok özel bir hasta vardı. Meselenin kaynağına inmeye çalışıyordum.

O sırada kapı açıldı ve içeriye kafasını uzatan şişman orta yaşlı bir kadın suratında hoşnutsuz bir tedirginlikle: “Doktor bey daha ne kadar sürecek burada bekliyoruz saatlerdiraaaa… ” diye ambulans sireni gibi öttü.

“Geçin efendim! Kapıyı kapatın lütfen” diye kadını payladıktan sonra Nilgün’e (bizim sekreter kız) seslenerek: “Kimse girmeyecek. Herkesin sırası gelince alıyoruz zaten. Başkalarının hakkına saygı gösterin” diye söylendim dışardan duyacakları bir ses tonuyla. Ve gülümseyerek adamlara döndüm:

“Ne içersiniz?”

“Çay alayım” dedi diğeri. Hamit de gazoz istediğini söyledi.

Aralarında bir şeyler konuşmaya başladılar ben de o sırada internette gezineyim diye düşündüm. Bir siteye girmek istedim fakat açılmadı. Tekrar denedim.

“Girme ona!” dedi.

“Bana mı söyledin?”

“Evet, girme ona”

“Siteye mi girmeyeyim? Bağlanmıyor zaten”

“Öle her siteye izin vermiyom. Bazısı dokhanıyor” dedi.

Vay canına! Bu bir tür bağışıklık sistemi olmalıydı. Biyolojik bir güvenlik duvarı!

“Bazı sitelere girmiyormuş. Bakın hele şuna! Çözmüşsün sen bu internet işini!” diye biraz takılayım dedim. Kıs kıs gülmeye başladı.

Aslında Hamit sandığım gibi birisi değildi. Harika bir yeteneğe sahipti ve haklı olarak kendisine saygı duyulmasını bekliyordu.

Hademe Mahmut içecekleri getirdi. Kıl oluyorum bu adama. Kendisinden sonra geldiğim için beni çömezi olarak görüyor. Hastalara yazdığım ilaçları da beğenmiyormuş. Çaycıya benden önceki doktorun daha iyi olduğunu söylerken denk gelmiştim. Duyduğumu fark ettikten sonra susmuştu.

Tıp literatürüne geçecek harika bir buluşa imza atabilirdim. Ünlü olup bu gecekondudan bozma dispanserden kurtulabilirdim. Bütün hayatım boyunca devletin verdiği üç beş kuruş için bu görgüsüz taşralılarla uğraşacak değildim ya. Tıpkı Behçet Hastalığının isim sahibi Hulusi Behçet gibi benim de adımla anılacak bir buluşum olacaktı. Cenavir Sendromu. Ya da durun, adımın tamamı: Cenavir Toynakçı Sendromu. Ne kadar da havalı! Adım bir sendroma fazlasıyla yakışıyordu. Herkes benim sayemde kendi kişisel ağından internete bağlanabilecekti. Literatüre geçerek ölümsüz olacaktım!

Bu sağlık ocağında tıpta büyük bir buluşa imza atılamayacağının farkındaydım. Ne yapacaktım? Stetoskopla adamın bağlantı hızını mı ölçecektim? Ultrason hatta tomografi görüntülerine ihtiyacım vardı. Bu adamın içinde neler olup bittiğini merak ediyordum:

“Şikayetiniz nedir?”

“Çoh kişi bağlanınca içim daralıyor, bazı şeylerin aklıma gelmesinde güçlük çekiyorum”

“Hm, demek çok uzun süre bu yeteneğinizi kullanınca absans ve anksiyeteye yol açıyor”

“Evet” dedi, “aksineteye uğruyorum. Çoh zor oluyor…”

“E golay değil tabi, dünyanın ağına bağlanıyor, gafa yoruluyor” diye destekledi diğeri. Gürkandı herhalde adı. Her neyse…

“Bu duyulduktan beri herkes bana bağlanmayı deniyor. İki de bir kafamı birileri dürtüklüyomuş gibi hissediyorum.”

Hm… Demek beyin faaliyetleriyle direkt ilgisi vardı. Bu bilgiyi de aldıktan sonra bir beyin tomografisi almaları gerektiğini de not düştüm.

“Bi de bezelye yiyesim geliyo sürekli” dedi.

Bezelye? Aklıma tam tahıllıların içinde silikon bulunduğu geldi. Silikon bilgisayarlarda da bulunan önemli bir bileşikti. Aklımda bununla ilişkili olup olamayacağı soruları uyandı. Ama bunun sebebi basitçe protein ihtiyacı da olabilirdi.

“Peki, büyük tuvaletinizi yaparken bir sorun yaşıyor musunuz?” diye sormam üzerine cevapladı:

“Yoh, gayet rahat çıkhıyom tuvalite”

“Gastrointestinal faaliyetler normal” diye not aldım.

“Onlar normal de” dedi, “İşerken zorlanıyom doktur bey”

“Anladım, sık terlediğiniz için su kaybı var. Haliyle bu da oliguriye neden oluyor. Bol sıvı tüketmelisiniz” diye böbrek faaliyetlerini düzene sokacak bir tavsiye verdim.

“Gazoz tüketiyorum. Faydası olur mu?”

“Su içseniz daha iyi olur”

“Gazoz içesim geliyor hep”

“Su daha iyi olur. Bol su tüketin” dedim.

“Gazoz” dedi, “Gazoz içesim geliyor”

Tövbe tövbe… Gazozu kafasına dikti tekrar. Hm? Belki de gazozun içinde de vücudunun çok ihtiyacı olan bir bileşik bulunuyordu?

“Peki, bu özelliğinizi ne zaman keşfettiniz? Hep var mıydı?”

“Yoh” dedi, “bu daha yeni oldu.”

“Ne kadar yeni?”

“Bi kaç haftadır. Yeni daha”

“Nasıl farkına vardınız bu yeteneğinizin?”

“Gayfede Osmangillerinen okey çeviriyoruduk…”

“Evet?”

“Der iken adamın biri bana bağlandı!”

“Bizim Mahmut telefondan bağlanmış buna” diye ekledi arkadaşı.

“Ne hissettiniz?”

“Gafam karıncalanıyorumuş gibi oldu”

“Hm… Daha önce de herhangi bir tuhaflık sezdiniz mi? Ne bileyim, kafanıza modem mi düştü de bu yeteneği kazandınız?”

“Bilemedim ki” dedi arkadaşına bakıp tekrar bana dönerek, “Modim ney?”

“Modem” dedim, “Şu anda siz bir modemsiniz”

“Modim miyim ben şimdi?”

“Evet”

Çok şaşırmış görünüyordu. O kadar şeye şaşırmamıştı da, ona modem dediğime şaşırmıştı.

“Modimmişim ben…” dedi sanki büyük bir kusurmuş gibi.

“İnternete bağlanabiliyorsunuz yani. O anlamda”

“Ha?”

“Bu kötü bir şey değil” dedim.

“İyi bari” dedi. Zorlanarak tebessüm etti. Onu, var olan bir terimle tanımlamam hoşuna gitmemişti anlaşılan. Eşsiz olduğunu düşünüyordu. Onu bir kalıba sokmam keyfini kaçırmıştı.

“Önceden, ne bileyim elektronikle, radyo sinyalleri yayan bir cihazla bir ilginiz, bir ilişkiniz oldu mu?”

“Radyo değel de küçükkene ayağıma tilevizyon düşürmüşüdüm. Ondan sonra da elektroniklen çoh ilgim olmadı”

“Belki o gün kahvede olan bir olayla ilgisi olabilir bu yeteneğinizin” diye sesli düşündüm.

O anda gözleri belirdi:

“Sizce okeyde çifte gitmemin bununla bi ilgisi olabilir mi?” Çok ciddi görünüyordu.

“Hayır, onunla ilgisi olduğunu sanmıyorum”

“Namık enseme sert bir şaplak atdıydı, elinde de cep telefonu vardı?”

“Bunun genetiğinizi değiştireceğini sanmıyorum. Olsa olsa enseniz kızarmıştır. Peki… O gün, değişik bir şey yiyip içtiniz mi, normalden farklı olarak?”

“Marul yedim” dedi, “Marul yemiyorudum ne zamanadır. Pazardan marul aldım yedim.”

“Hayır marulla bunun bir alakası olduğunu sanmıyorum”

“Hanım ekşili köfte yaptıydı. Hiç yapmaz.”

“Sanmam”

“Ispanaklı börek?”

“Hayır Hamit, bunların hiçbiriyle ilgisi olduğunu sanmıyorum. İlginç bir durumla karşılaşmadın mı? Düşün biraz.”

“Hmm… Köye gelen yabancılarla bir alakhası olabilir mi?” diye sordu biraz düşündükten sonra. Yabancılar mı?

“Ne türden yabancılar?” dedim.

“Daha önce hiç görmediğim türden insanlar”

“Yaa… Ne gibi?” Merakım artmıştı. Arkadaşı araya girdi.

“Şu sarı giysili veletleri mi diyon?”

“Hee…”

“Le onlar yabancı neyim değel. Bizim Nurşen yengenin torunu onlar. Sen naaptın?”

“Haa…”

Arkadaşı Hamit’ten daha mantıklı öneriler sürmeyi denedi:

“Belki de çayın içindeki neden olmuşdur. Artık hep katkı maddesi katıyolar ya her bi şeye. Genetiğiynen neyin oynuyolar. Ondandır. Süleyman’ın kahveye gitmeyelim diyorum sana. O adamın çayın içine ne kattığı belli değil”

“La niye şimdi Süleymanı mezeleniyon? Ne kötülüğünü gördün adamın de hele. Doktur beyin önünde ne mezeleniyon sen?”

“Yahu bırah allaşkına hiç bilmediğim şey sankı”

“Sus! Adama dün etmediğini bırahmadın zatin!”

Diğeri fıttırarak sordu:

“Ya n’apacağıdım?”

Bir süre daha saçmalamalarını izledim. Tartışma alevleniyordu araya girdim: “Sakin olun”

Bu adam başımıza iş çıkaracağa benziyordu. “Gürol Bey sizi dışarı alalım. Hastayla yalnız görüşmek istiyorum” Adını yanlış söylemiştim sanırım.

Araba farı gören kedi gibi başını çevirdi:

“Nası? Beni aradan cıgaramazsıngız!”

“Güvenliği mi çağırmamı istiyorsunuz?” dedim. Bu sağlık ocağında güvenlik filan yoktu elbette ama böyle söyleyince biraz duruldu. Fakat birden:

“Kablosuz ağa!” diye adamın üzerine püskürdü.  “Siz de kendinizden utanın baytar efendi” diyerek beni tekzip etti ve kapıyı açıp çıktı gitti.

Yaratıcı ve pratik hakaretlerde bulunmuştu. Anlaşılan zekâsını küçümsemiştim. Dışarda bekleyen kadın hala söyleniyordu: Bıdı bıdı bıdı. Kapıyı kapadım. Gürol’u da devre dışı bıraktığımıza sevindim. Gürkan mıydı yoksa?

Hamit adamın arkasından: “Bu herifi hiç sevmem zaten. Bunun babası da toynakçıydı kendi gibi” dedi. Toynakçı? “Toynakçı benim soyadım” dedim. Elinden kaçan sabunu yakalamaya çalışıyormuş gibi panikledi:

“Şe- a- e- essahtan mı? Gusura kalmayın doktur bey” dedi kızararak, “Bilemedim”

“Boş ver” dedim. Bunların hiçbir önemi yoktu. Toynakçı adı bundan sonra anlamını çözemediğim bir küfür yerine modern çağın en büyük fenomeniyle birlikte anılacaktı.

“Zaten ben iyiyim dedim zorunan getirdi beni buraya. Benim bi şeyim yoh”

“İyi mi? Hamit, sen iyiden de fazlasısın” dedim, “İkimiz çok zengin, çok ünlü olacağız!”

“İnternetten gazandığım üç beş kuruş gayfede içtiğim çay parasına anca yetiyoru”

“Geniş düşünmüyorsun Hamit” dedim elimi omzuna dayayarak, “Geniş düşün. Eğer sendeki bu sırrı çözersek, herkes dilediği gibi istediği her bilgiye erişebilecek. İkimiz de dünyaca ünlü olacağız” Elimle ileriyi işaret ederek hayali bir gelecek resmine hayranlıkla bakıyordum. O da anlamsızca benim baktığım noktaya bakıp bir şeyler görmeye çalışıyor gibiydi.

“Benim gördüğümü sen de görebiliyor musun Hamit!” dedim, “Görebiliyor musun?” Gözlerini kıstı.

“Görebiliyorum doktur bey” dedi.

“Görebiliyor musun Hamit!” dedim.

“Görebiliyorum doktur bey!” dedi neşeyle.

Hey yavrum be! İkimiz de fena gaza gelmiştik.

Gerekli tetkikler için detaylı bir araştırma lazımdı. Şehir merkezindeki hastanenin başhekimi tıp fakültesinden hocamdı. Beni severdi. Onu aradım ve “Şu an yanımda harika bir şey var hocam. Bunu siz de mutlaka görmelisiniz!” diyerek durumu açıklamaya başladım. Sözlerimle okşanan Hamit’in gururu, oturuşunu şekilden şekle sokuyordu. Hocam, bana ne gerekirse sağlayacağını ve hastayı görmek için sabırsızlandığını söyledi.

Dışarı çıkmak için kapıyı açtığımda müdürün memnuniyetsiz bakışlarından oluşan duvara tosladım. Hakkımda şikâyet olduğunu söyledi. Ben de ona istifa dilekçemi uzattım neşeyle. Bu, uzun zamandır yapmayı hayal ettiğim bir şeydi.

Otobüsle şehir merkezine gitmek üzere yola çıktık. Yolda kim bilir kaç tane daha gazoz içti. Bir kısmı da üstüne döküldü:

“Bez neyin bir şey var mı Doktur Bey?”

Cebimden çıkardığım gözlük camı beziyle elbisesinin üstündeki gazozu silerken sanki sevgilisinin üzerine titreyen bir adam gibi göründüğümü fark edince oturuş şeklimi değiştirdim.

Yolda başhekimin bizi kapıda karşılayacağı gibi bir beklentiye kapılmıştım. Hastaneye vardığımızda sekreterine Başhekimle görüşeceğimizi belirttikten sonra beklememiz gerektiğini söyledi. Beklerken Hamit’in keyfi gayet yerindeydi:

“Doktur bey, gazozum bitti”

Kalkıp bir yenisini alıyordum. O dolu şişeyi dikerken ben de boş şişeye bakarak düşünüyordum: “Sebebi hangi madde acaba? Sodyum benzoat?”

Uzun süre bekledik. Sekretere “Hocanın öğrencisiyim, bizi bekliyordu” şeklindeki hatırlatma çabamı: “Geldiğinizi söyledim başhekimimiz müsait olunca haber verecek” diye karşıladı sinirli bir nezaketle.

Birkaç gazoz sonra nihayet sekreter içeri geçebileceğimizi söyledi. İçeri girdiğimizde başhekim telefonla konuşuyordu. Geçip oturabileceğimizi işaret etti. Oturduktan sonra da uzun süre konuşmaya devam etti.

Hamit depoladığım gazozları lıkırdatıyordu ben de önümdeki dergilerle haşır neşir oluyordum.

Kısık sesle sordum: “Açık mı kaldı ki internetin? Ondan mı böyle sürekli?”

O da şişeyi ağzından çıkarmadan gözlerini belirterek bu konuda fikri olmadığını ifade etti.

Başhekimin konuşması bitince “Hoş geldiniz” dedi ve bana nasıl olduğumu sordu. İyi olduğumu söyledim sabırsızlıkla: “Siz nasılsınız?”

“Sağ ol canım, ben de iyiyim” dedi ve derin bir nefes aldı. Hiç de iyiye işaret olmadığını sezdiğim bir sessizlikten sonra:

“Sen gelmeden önce biraz araştırdım bu meseleyi ve birkaç meslektaşımdan da yardım aldım… Hastadaki bu morfolojik durum, genetik fonksiyonlara bağlı olarak oluşan bir tür adaptasyon” dedi Hamit’i işaret ederek.

Nasıl yani?

Son zamanlarda bu tür vakalara çok rastlandığını söyledi. İleride insanların makinalarla iç içe geçeceğini ve bunun da çağdaş evrimin bir parçası olduğunu belirtti. Bu hastalık da zaten Koreli bir bilim adamı tarafından yakın zamanda bulunmuş: Dong Wong Bong Sendromu.

Pöf. İsme bak. Kanepe yayı gibi.

Bu yeteneğe sahip kişilere Radroid deniyormuş. Radyo ve droid kelimelerinin bileşiminden türetilen bu kelime radyo dalgalarını alıp, yayabilen insanlara verilen genel bir isimmiş. Eğer dalgalarla yemekleri filan ısıtabilseydi bu yeni bir fenomen olabilirmiş. “Ama” dedi, “maalesef senin Hamit, sıradan bir radroid”

Başımdan aşağı acı soslu kaynar sular döküldü. Hayat sürprizlerle doluydu.

Başımı çevirip “İşe bak yaa” der gibi Hamit’e baktım.

Bana bilimsel makaleleri daha sık takip etmem gerektiğini ve yeniliklerle daha çok ilgilenmem gerektiğini salık verdi. Zaman değişiyordu, hızlı olmalıydık.

Çarpıcı ve yamultucu açıklamalarına devam etti:

“Radroidler en yakınındaki telefon şebekesinden internete bağlanırlar” Yani interneti kaçak olarak kullanıyorlarmış. “Suç işliyorsunuz. Yaptığınız şey yasal değil” diyerek uyardı.

Sıkıntıdan damarlarım kasılıp büzülüyordu, vazospazm geçiriyordum.

Ve artık gitmemiz gerektiğini hissettirerek bu bilgileri İnternetten daha detaylı olarak elde edebileceğimi söyledi.

Hamit “Benden bağlanabilirsin” dedi. Az önce aramızda konuşulan lafları hiçbir tarafından anladığını sanmıyordum.

Dışarı yollandık.

Gözlüğü çıkardım ve gözlerimi ovuşturmaya başladım.

Sağlık ocağındaki o güzel işimden de istifa etmiştim…

Cebimden çıkardığım bezle gözlüğün camını sildim. Bu yeni ve alışılmadık durumlarda yaptığım saçma sapan bir davranıştı.

Şimdi elimdeki tek şey harika bir buluş ya da milyarlar değerinde bir yatırım yerine sadece terli bir adamdı.

Hamit : “Doktur bey. Bana bir gazoz daha alır mısın” dedi. “Susadım”

Gözlüğü taktım. Her şey daha bulanık görünüyordu.

“Olur…” dedim titrek bir tonda, “Ben de o sırada maillerime bakarım”

Ve rüzgâr her zamankinden daha şiddetli esiyordu…

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Oktav Yedises’in yeni albümü Kent Serzenişleri geçtiğimiz günlerde piyasaya sürüldü. Modern hayata eleştirel bakışını sürdüren protest sanatçı, bu albümünü metropol yaşamında yok olan insan hayatı için bir ağıt, kaos adına düzenlenmiş bir şölen olarak nitelendiriyor. Albümde yakaladığı elektronik sesin basitliği, bilgisayar oyunu karmaşıklığında yaşadığımız kentleri algılamamızda yeni ufuklar açıyor.

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Kaynak: Dum-Tıs Müzik Dergisi

Ve evet, birinin bunları söylemesi gerekiyordu…

Son zamanlarda bazı paylaşımlarla kimi okurlara, “Bu ne yaa” “Nasıl?” “Hayıır!” tepkisi verdiren arkadaşımız Egemen’in yazdıklarını ben de sizin gibi endişeyle takip ediyorum.

Bence Egemen yazsın, YouTube linkleri de paylaşsın. Fakat bunu umuma açık yerlerde yapmasın.

ODTÜ’yle ilgili yazısı güzeldi. Ama güzel olmaz olaydı. Adam öyle bir özgüven kazandı ki o yazıdan sonra, önüne geleni paylaşıyor!

Egemen benim ilkokuldan arkadaşımdır. Kendisiyle tanışmamız, benim ona bir tür çıkar ilişkisine dayalı yakınlaşmam sonucu başladı. Sınıflarında Banu adında hoşlandığım bir kız vardı. Egemen, Banu hakkında ihtiyacım olan bazı bilgileri elde etmeme yardımcı olabilirdi…

Teneffüslerde Egemenle karşılaşıyor, muhabbet ediyorduk. Biraz utanarak Banu konusunu ona açtığımda. “La öptüm la ben onu” demişti.

Öküz!

İşte o günden beri Egemen’e gıcığım vardır.

Şimdi korkum, ben bu adam hakkında yazı yazıyorum diye mağdur durumuna düşecek. Herkes Egemen’in tarafını tutacak…

Banu’nun bukle bukle saçları vardı. Yumruğum kadar küçük kalbim onun için çarpıyordu. Onunla bir müsamerede rol almıştık. Ben Banu’nun ilgisini çekmek için düşman askeri kılığına bile girmiştim. Çünkü düşman askerlerini temsil eden öğrenciler kot pantolon giyiyorlardı. Havalıydı. Banu, müsamere provalarından birinde benim oyuncak tabancamı ödünç istemişti. Sonra arkadaşlarına ateş ederek onlara şaka yapmıştı… O oyuncak tabancayı keşke Egemen’in kafasına sıksaymışım o gün!

“Seven aldatır” dedim. Şaşkınlıkla gözlerini belirterek: “Nasıl yani?” diye sordu.

Kız arkadaşıma aldatmanın, sevginin başka bir biçimi olduğunu anlatmaya çalışıyordum.

“Seni çok sevmesem aldatmazdım” dedim içimdeki gülme hissini bastırarak. Karakterimin öz kütlesi çok hafiftir, zeytinyağı gibi üste çıkabilirim.

“İyi o zaman” diye öfkelendi, “Ben de seni seviyorum, ben de aldatayım seni o zaman. Oldu mu?” Yutkundum. “Oldu” dedim, “Sen de beni aldat” “Peki” dedi, “İlk fırsatta yapacağım” Bu kadın bunu yapardı. Konuşmayı lehime çevirmeliydim.

“Özür dilerim” dedim. “Neden özür diliyorsun?” diye sordu, “Ben özür dilemeliyim asıl. Kusura bakma sen beni ne kadar seviyormuşsun oysa!”

Konuşmamız için yalvarmıştım. Çiçekler almış, notlar yazmış, kapıdan kovulup bacadan fırlamıştım. En sonunda benimle konuşmayı kabul ettiğinde bu pastanede buluşmuştuk. Bu pastanenin bambaşka bir atmosferi vardı. Sanki tatlı kokulu bu mekânda tatsız hiçbir şey yaşanmazdı. Adı biraz tuhaftı sadece. Çörek de satılmıyordu zaten. Yoksa ben mi görememiştim?

“Bu bence çok iyi oldu” dedim güvenle, “Başka kadınların önemsizliği daha da önem kazandı. Ama sen beni aldatırsan üzülürüm” “Ya ben?” dedi, “Ya ben?! Ne hissettim? Ha? Sen nasıl bir hayvansın! Nasıl dokunabildin bir başkasına! Nasıl yapabildin?” Güzel elini ekşiyen suratına kapatıp ağlamaya başladı. İçim cız etti. Etrafıma bakındım. Şu öndeki çift de olmasa daha rahat konuşabilirdik. Bizi mi dinliyorlardı acaba? “Seni üzdüysem özür dilerim” dedim başımı öne eğerek. Ağlasam süper olurdu o sırada ama ağlamaya çabaladıkça gülesim geliyordu. “Gamze’nin bir anlamı yok benim için. Her şey kendiliğinden gelişti. Yalnızdık. İçerisi çok sıcak olmuştu. Üflemeye başladı. Üstündekileri çıkardı. Hep kapıcının suçu, kaloriferi çok yakıyor! Camı açmamız gerekiyor kışın ortasında. Ne saçma şey!” Bütün suç kapıcıdaymış gibi söylenerek başımı çevirdim, “Sonra meyve yiyelim dedik, elmanın kabuğunu soyarken parmağını kesmişti, sonra kanı durdurmak için parmağını emdi. Sonra da muzu soydu ve karşımda yemeye başladı” “Yeter! Anlatma bana bunları” Gözyaşlarını sildi. Bu kız ağlayınca çok güzel oluyordu. Arada mutlaka ağlatmalıydım. “Tamam” dedim. “Susuyorum” “O kahpeye git sen! Neden bana geliyorsun?” dedi. “Öyle deme ona” dedim. Şaşırdı ve cırladı: “Savunuyor musun onu?!” Arka masada oturan adam başını yavaşça geriye doğru meyletti. Göz göze geldik. Ona meselenin ciddi olduğunu anlatır bakışlarımdan birini fırlattım. Gamze de çok pişman olmuştu aslında. Keşke gömleğine o gazozu dökmeseydim. Onu da çıkarınca… “Hayır” dedim, “Nasıl savunabilirim? Ne kadar terbiyesizce bir hareket bu! Sen neden ayartıyorsun başı bağlı erkeği ha? Şıllık!”

Kolları birbirine bağlı, kaşlarını çatmış bir şekilde bana bakıyordu.  Dudakları sinirden büzülmüştü, öfkeyle dizini titretiyordu. “Dalga geçiyorsun sen…” dedi, “Dalga geçiyorsun!” Ayağa kalktı. “Hayır” dedim “dur!” “Gidiyorum” dedi, “Seninle konuşmayı hiç kabul etmemeliydim. Ne salağım ben ya!” Hay Allah gidiyordu gerçekten,  “Dur! Salak değilsin” ayağa kalktım, “Hayır, gitme” diye yalvararak ayaklarına kapandım. Ağlamaya başladım. Aklıma geçen sene kaybettiğim telefonum gelmişti. Gözlerimdeki yaşları durduramıyordum. Beni o halde görünce durdu.

Bacağına sarıldım, “Bırak bacağımı” dedi. Ellerini tuttum. Bana bakmamaya çalışıyordu. Başını çevirdi. Tekrar baktı ama derhal kaçırdı bakışlarını. Gözlerini yakalasam… Bakmıyor. Ama fazla direnemeyeceğini biliyordum. Kımıldamadan o vaziyette duruyorduk. Bakışlarını yakalamak için arada bir yaşlı gözlerimle yukarı bakıyordum. Evet! Yakaladım! Gözleri dolmuştu. “Kalk” dedi. Benim de gözlerimden şırıl şırıl yaş akıyordu. Çok güzel bir telefondu. Kim bilir nerede unutmuştum…

“Ayağa kalk” dedi sesini yükselterek. Hemen kalktım. Gözlerimdeki yaşları sildim. “Çok pişmanım” dedim pişman bir çocuk gibi. Sıkıntıyla üfledi. Sağa sola bakındı. “Sana nasıl güveneceğim?” dedi sabırsız bir ciddiyetle. “Bir daha yapmam” dedim. “Yaparsın” dedi. Ellerini tutup gözlerinin içine baktım, “Yapmam” dedim ikna edici ve tane tane, “sana söz veriyorum” Bakışları değişti. Yüzünde saklamaya çalıştığı bir gülümseme belirdi. İkna olmuştu. Sarıldım. Gözüm öndeki adamın karşısında oturan kıza kaydı. Hatun bana bakıyordu. Of. Kız hiç fena değildi. Gözlerinin içine bakarak çapkınca gülümsedim. O sırada karşısında oturan adam geriye dönüp baktı. Ona kaşlarımı çatarak ciddi bakışımı fırlattım. Kız kahkaha attı. Bu sırada benim kız da başını arkaya çevirdikten sonra bana dönerek “Ne oluyor?” der gibi gözlerimin içine baktı. O anda nasıl biri olduğumu anladığını, aklımdan geçen tüm düşünceleri okuduğunu korku ve endişe ile hissettim. Beni bırakıp gideceğini ve bir daha asla affetmeyeceğini düşündüm. Gözlerine kuşkuyla bakarken gülümsedi, “Gidelim buradan”

“Nereye?” dedim.

“Eve” dedi. Gülümsedim. Kolumu beline doladım ve yanağını öptüm. Bu pastaneyi seviyordum…

.

Gerekli görülen not: Kız arkadaşım yok. Kimseyi de aldatmadım.

Yol ayrımına gelmişlerdi. “Buraya kadar artık” dedi baba oğluna. “Sana bir gerçeği açıklamam gerekiyor oğlum. Ben aslında senin baban değilim” “Biliyorum” dedi oğul. Baba şaşırdı: “Nereden biliyorsun?” “Baba sen çekik gözlüsün. Ben ise bir zenciyim. Annem de kahrolası bir beyaz!” Baba bir saniye düşündü. Bir saniye sonra: “Annen hakkında böyle konuşmamalısın” dedi. “O benim annem bile değil!” dedi çocuk hırçınlaşarak. Baba kaşlarını büzüştürüp yukarı bakarak, “Aslında haklısın…” dedi. “Annenle biz evli de değiliz aslında. Ama konumuz bu değil. Asıl konumuz şu. Ben birazdan çok uzaklara gideceğim. Bir daha dönmeme imkân yok” “Nereye gidiyorsun?” dedi oğul. “Göreve beni de dâhil ettiler” dedi baba. “Uzay görevine mi?” dedi çocuk şaşkınlıkla. “Evet” diye cevapladı Baba. “Vay canına!” dedi gözleri parlayan çocuk. Baba çocuğun başını okşadı gülümseyerek. Bu arada söylemedim yıl Hicri 2594 idi. Düşünün Miladi bile değil. Hicri 2594. Şimdiden çok sonra geçiyordu bu olaylar. Uzakta bulunan gezegene bir koloni gönderilecekti. Bunun için seçilmiş kişiler bu göreve dâhil edilecektiler. Bu projede geriye dönüş yoktu, yıllar sürecek bir yolculuk olacaktı ve dünyadan sadece seçilmiş insanlar ve onların kuracakları aileden olan çocukları yetiştirilerek bu göreve devam edeceklerdi. Dünyayı neden terk ediyorlardı? Gelecekte dünya yaşanmaz bir yer mi olmuştu? Hayır. Bakın şimdi, şöyle: Her şey yanlışlıkla bir bilim adamının uzaydan gelen anlaşılamayan bir dalgayı çözmesiyle başladı. Uzaylılar bize sinyal gönderiyorlardı. Biz de onlara sinyal yolladık. Bu sinyal yollamalar kısa mesajlaşmalar şeklinde devam etti. 430 yıl kadar. Fakat mesajlar uzak mesafeden dolayı geç iletildiği için 430 yıl boyunca konuşulanların tümü şu kadardı:

(Hicri 2100) Bu sene sinyalin alındığı senedir.

– Varmia test! Varmia dışındaki canlılara sesleniyoruz. Varmia dışındaki canlılara sesleniyor…

Bu haber dünyada bomba etkisi yarattı. İnsanlar çok heyecanlıydılar. Hemen uzaylılara cevap verme komisyonu kuruldu ve kurulun aldığı karar gereği uzaylılara bu cevap verildi:

– Varmia burası Dünya gezegeni. Sizi duyduk! Sizi duyduk!

(Hicri 2186) Uzaydan cevap tam 86 yıl sonra geldi.

– Duydunuz mu? Siz kimsiniz?

Bizimkiler ümidi kesmişken aldıkları bu yanıta çok sevindiler ve anında cevap yolladılar.

-İnsanız bizler! İnsan!

(Hicri 2272) Sonraki sinyalin de cevabı 86 yıl sonra geldi.

– Ne?

Anlaşılan ortada bir anlaşmazlık vardı. Bu anlaşmazlığı çözmek için kurulun günlerce düşünüp taşınıp aldığı karar gereğince daha yüksek sesle bir mesaj daha yollandı.

-Bizler insanız!

(Hicri 2358) 86 sene sonra beklenen zamanda cevap geldi.

– İmsan ne?

Çok uzağa giden sinyalin kalitesi elbette ki düşüyordu ve DUİK yani Dünya Uzaylılarla İletişim Kurulu ses kalitesini daha da arttırılarak tane tane söylenmesinin bu sorunu çözeceğine karar verdi. Ve yeni mesaj uzay boşluğuna yollandı.

– İm-san de-ğil in-san!

(Hicri 2444) Beklenen cevap beklendiği zamanda tekrar geldi. Tam 86 sene. Fakat sonuç hayal kırıklığıydı.

-Hiçbir şey anlamadım.

Bu olay üzerine dünya uzaylılarla iletişim kurulunun sinirleri bozuldu. Kuruldakiler bir önceki mesajı dinleyen kuruldaki kişilerdi. Hepsi de yaşlı aksi ihtiyarlardan oluşuyordu. 86 yıl beklemenin sonucunun böyle olması dolayısıyla doğal olarak hepsi de sinirliydiler. Verdikleri cevap şu şekildeydi.

– İnsan dedik ulan! İnsaaan!

(Hicri 2530) Uzaylılarla iletişimimiz bu sert cevapla tehlikeye girebilirdi. Sonraki 86 yıl zor geçti. Yeni DUİK üyeleri uzaylılarla kurulacak doğru iletişimin gezegenimizin geleceğini kurtaracağını ya da sona erdireceğinin farkındaydılar. Nihayet cevap geldi.

– Anlamıyorum. Buradan anlaşılmıyor. Siz gelsenize buraya…

– Tamam. Geliyoruz!

Çok geçmeden kurul uzaya bir koloni gönderilmesi kararı aldı ve belli başlı bilim adamları, önemli kişiler seçilerek bu göreve dâhil edildi.

Baba oğlunun alnından öptü. “Annene iyi bak oğlum” dedi. “O kadın benim annem değil! Üstelik sen benim babam bile değilsin!” diye çemkirdi çocuk. Haklıydı. Baba bunu üzerine, “Haklısın” dedi, “Gerçek babanın kim olduğunu bilmek ister misin?” diye sorması üzerine çocuk başını öne eğerek, “Hayır” dedi. “Ciddi misin?” dedi baba. Çocuk, kaşları çatık biçimde yere bakarak: “Bilmek istemiyorum!” dedi. “Emin misin?” dedi baba, “Gerçekten bilmek istemiyor musun?”
“Hayır”
“Benden başka kimse bilmiyor ve şimdi binip gidiyorum. Emin misin son kez soruyorum”
“Evet, eminim.” dedi çocuk.
“Peki” dedi baba ve uzay hazırlıkları için alınacakları kampa doğru yola çıktı. Çocuk da hava aracına binip uçarak hızla oradan uzaklaştı…

Sıklaştırarak adımlarını, yandırdı tabanlarını, “Yetişmeliyim kalmadan geç!”
Nefes nefese vardığında gördüğü tabeladan: “Kandıralı Hörgüç Kaplamar Puralı”
Sordu ki “Başladı mı?” Şapkası önünde yaşlının biri söyledi titrek: “Kaldın geç. Gitti Hörgüç Kaplamar Puralı”
Saydırdı: “Kurumsak! Kaltaban!” Elinde adamın şapkası: “Bozma ağzını, varaydın varmadan vakit, olmadan oralı”
Çıkardığı ağzından üfleyici bir of. “Söyleyeyim sana ne yaparsın birazdan. Gideceksin atnalına oradan pazarın ardına”
“Orda mı Puralı?”
Durdu da dedi: “Olabilir, olmalı…”
“Hay yaşa şapkalı!”

Bulduğu bir hörgüç ve kaplamalı.
“Hey!” diye anırdı, “Kaplamar Puralı!”
Beklerken geldi sadece yanıt olarak yankı. “Saklı sakık sarkık şaklaban! Düztaban kaltaban!”
Çömeldi de dedi: “Hay Puralı! Ettin beni andavallı…”

Biri vardı orada. Varlığı yoklukla örtülü, saklı gölgenin ardına; karanlıkla bürülü.
Sorar ki: “Hey oradaki! Sorduğumdaki nerede ki?”
Gelmez cevaben de yürür gölgenin sahibine bilmeye,
“Hani demedin dediğime?”
Tok mu tok, kaba mı kaba ses takırdadı,
“Yok puralı muralı! Kaçasın, yoksa ederim seni tahtalı!”
“Hay!” diye geriledi gördüğüne. Kocaman bir usturalı elinde…
Dönmesiyle bakındı boş boşluğun gidilmişine.
Hay gelmişine geçmişine!

Çökeldi basamaklara yorgunluğuna söverek,
“Bana acilen bir Kaplamar Puralı gerek!”
Vardı farkına o anda. Uzaktaki hareketli küçük noktalı,
Olmalı Kaplamar Puralı!

Attı bacaklarını birinin diğerine hızla.
Vardı büyüyen küçük noktaya:
“Arıyorum seni ta ne zaman! Yeminlen kurumsak kaltaban!”
Oradaki döndüğünde değildi Kaplamar Puralı.
Şaka mı bu perçemi bile aynı!
Sırtardı benzeyen sahtekâr Puralı, “Kaplamar mı sorduğun? Varamazsın yanına. Çoktan varmıştır o Kandıra dağına. Yorulma hiç boşuna”
Almadı lafını ciddiye, tıka basa doluydu tavsiye.  “Bu mu o dağ?” diyerek kaçamaklı.
“Ne yapacaksın sen bu adamı?”
“Verecek misin cevap, işleyecek misin sevap?”
“Konuşurum konuşmasına ama yapamazsın bile, halin harap”

Gün oldu, Gece dondu. Kandıra dağı bulutunda durdu.
Ağzında bir nefes: “Kaplamar Puralı…”
Entarisi beyaz kendi de beyaz bir adam kımıldadı.
“Kalk artık Kaplamar Puralı!”
Adam baktı da baktı, “Kimdir o? O da mı buralı?”
Kaçırmış biraz: “Yetişememek mi yordu? Yenişememek mi? Kanışamamak mı yoksa kapışamamak mı?”
“Olmazlığımın andırdığı bir şebek sandım seni” dedi,
“Varmazlığımın kandığı bir sapak. Yokluğumun andırdığı bir sanrı sandım seni” dedi.
“Varlığımın sandırdığı bir tanrı…”
“Hay Kaplamar Puralı! Yakaladımdı seni, içindeydi avcumun sakalı!”
Dedi: “Hah! Vardı burada bir sakallı” Aradığındaki ise gittiydi şuradan…

Uzaklığın derinliği yakınlığına sakındı.
Karların arasında sanki biri kımıldadı.
Kükredi: “Kaçma Kaplamar Puralı!”
Tipi tipini tipsizlerken tam çıkaramadı.
O muydu yoksa değil mi?
Farkına varamadı.
Kayboldu tipinin tipikliğinde. Uzakta bir ses fısıldadı “-u –a –ı…”

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Patru

Macunköy’de lahmacun yiyordum. İçinden böcek çıktı. Böceğe sordum: “Orada ne işin var?” Bitkin görünüyordu. Bacaklarını güçlükle kımıldattı. “Garson!” diye seslendim. Garson yanımda belirdi. “Bu böceğin hali nedir? Hiç utanma yok mu sizde?” Garson suçlulukla başını öne eğdi. Böcek yavaşça kımıldadı. Ben derin bir nefes aldım. Tavanda asılı duran pervane sinir bozucu biçimde dönüyordu. Garsonun alnında beliren ter tanesi kabararak şakaklarından aşağı süzüldü. Böcek son nefesini verirken son cümlesi şu oldu: “Biribirilik!” Fırında yaşadığı günler gözlerinin önünden geçmiş olmalıydı. Muhtemelen “Burası sıcak” diyerek yerleşmişti ailesi ile beraber. Tek aradığı sıcak bir yuvaydı tıpkı diğer böcekler gibi. Garson özür diledi. “Senin özrün bu böceği geri getirebilecek mi?” diye sordum sertçe. Bir sessizlik oldu. Koca dişleriyle gülen kadın sustu, bıyıklı adam bıyığını burdu. Ben lahmacunu havaya fırlattım: “Huzur içinde yat!” Pervaneye çarpan lahmacun dört bir yana saçıldı. Kıyma yağmuru eşliğinde gözlerimden yaşlar süzüldü. Suratımı sildim. Kıymalı suratımdan ayırdığım peçetenin üzerinde böcek çok huzurlu görünüyordu. “Hoşça kal” dedim ona ve kalkıp uzaklaştım Macunköydeki lahmacuncudan….