.

Yazarın arşivi

Geçen akşam eve giderken otobüste, kitap okuyan bir kız dikkatimi çekti.  Biraz eğilip kitabın kapağına baktığımda benim yazdığım kitaplardan birini okuduğunu fark ettim.  “Şu tesadüfe bak” diye düşündüm, “Çok şanslı bir okurmuş, yazarı karşısında duruyor.” Sonra kıza:

–    Merhaba. O elinizdeki kitabı ben yazdım, dedim.
–    Ne güzel, dedi başını kaldırıp.
–    İmzalayabilir miyim? diye sordum heyecanla. Ama o benimle aynı heyecanı paylaşıyor görünmüyordu. İlave ettim.
–    İsterseniz imzalayabilirim.
–    Hayır,  dedi. Kitaplarımı imzalatmıyorum. Üzerine not bile almıyorum. Çok dikkatliyim bu konuda. Teşekkür ederim.

Tekrar başını kitaba gömdü. Bozulduğumu belli etmemeye çalışarak arkadaki boş koltuğa geçtim. Bir süre bu meseleyi düşünmemeye çalıştım ama içim içimi yiyordu. Sonra kalktım ve kızın yanına gidip:

–    Ver şu kitabı! dedim elinden alarak. Alelacele ön kapağın arkasına bir şeyler karalamaya başladım.
–    Ne yapıyorsun? Kitabımı geri ver! dedi.
–    Ben yazdım!  Dedim. Benim kitabım bu!
–    Hayır! dedi. Bir sürü para verdim ben ona! Kitap benim!  Kitabı çekiştirmeye başladı. Direndim.
–    Bırak kırıştırıyorsun! diye cırladı. Ama nasıl bir cırlama.
–    Al! dedim kitabı buruşturup fırlatarak. Kitabına kalmadık!

Ağlamaya başladı. Tüm otobüs arkaya dönmüş bizi izliyordu. Neyse ki durağa gelmiştik. Kapılar açıldı ve çabucak indim. Asabım fena halde bozulmuştu. Yazara hiç saygı yoktu şu insanlarda. O gün anladım ki; Türkiye’de yazar olmak gerçekten çok zordu…

.

(Yanlış anlayanlar için gerekli görülen not: Bu bir öyküydü. Basılı bir kitabım da yok.)

“Senin neren ağrıyor?” diye sordu hemşire hanım. “Başım” dedim parmaklarımdan oluşan mengeneyi sıkıştırarak. “Sana bir aspirin veriyorum fakaat; eğer ki bir daha başın ağrırsa ne yapman gerektiğini biliyorsun” dedi. “Ne? Bilmiyorum” dedim. “Bilmiyorsan kapıda duran beyefendiye sorman yeterli” dedi yapmacık bir gülümsemeyle. Hastanenin giriş kapısında iri cüsseli bir adam dikilmiş bana doğru bakıyordu. Yanına gittim. “Başım ağrıdığında sana gelmem gerektiğini söylediler” dedim. “Ne kadar zamandır ağrı var?” dedi. “Ne zaman aç kalsam, ya da kereviz koklasam başım ağrır” dedim. “Sana” dedi, cebinden büyük bir hap çıkararak “Bu hapı veriyorum ama” dedi “Bir de şartım var. Se-” “Yok” dedim “Şart mart istemem vereceksen ver” “Al o zaman” dedi elime bıraktı. Tam hapı ağzıma atarken hızlı ve seri bir şekilde “Amahapıyuttuktansonrasaçındökülürsekarışmam” dedi. İlacı tükürdüm “Manyak mısın nesin! Pheöö! İlaç milaç istemiyorum çek git başımdan” dedim. “İşine gelirse” dedi ben uzaklaşırken.

Dışarı çıktım. Sokakta, köşede duran iri yarı başka bir adam gördüm. Birine bir şey satıyordu. Elindeki hapı fark ettim. Vay vay. Organize olmuşlardı. “Çete misiniz lan siz!” diye bağırdım. Adama yaklaşırken “Alma! Kel olmak istemiyorsan alma!” diye bağırıyordum. Beni duymamıştı anlaşılan. Adam ilacı alıp giderken satıcı bana bakıyordu. Zaten giderken adamın kel olduğunu fark ettim. İlaç satıcısı parayı cebine attı ve bana doğru koşmaya başladı, “Ne karışıyorsun işime?” dedi. “İşe bak. Senin gibi cambazlar yüzünden millet nasıl takla atacağını şaşırdı. Tramplene binip havada kalanlar sirk cambazı oldular” dedim. Adam durdu durdu “Ne diyorsun sen be!” dedi ve geri dönüp az önce durduğu yerdeki duvara yaslandı. Ayağının tekinin tabanını duvara dayadı. Yanına gittim tuttum yakasına yapıştım. “Ver o ilacı bana! Ver!” dedim. Bana bir yumruk vurdu. Başım dönmeye başladı. Sendeledim. Darbenin verdiği garip uğultu beynimin derinliklerinde yankılanırken adamın üzerime doğru geldiğini fark ettim. Vurduğu yumruk sarsılan beynimde hoşnutluk veren bir sarhoşluğa dönüşmüştü. O anda bu adamı yenemeyeceğimi anladım. “Tamam” dedim. Mayışık bir gülümseme vardı suratımda. “Gel” dedim elimle gel yaparak. Çevredekiler bizi ayırmaya çalışıyorlardı. “Ayrılın” dediler. “Yok” dedim “Bırakın, el sıkışıcaz.” Bükemediğim bileği öperim. Elini sıktım adamın. Çevrede oluşan kalabalık bizi izliyordu. Adamın elini sıkınca alkışladılar ve nasıl olduysa herkes bir anda kayboldu. Adam gene gidip duvara yaslandı ayağının tekini kaldırıp.

Ben hayran hayran adama bakıyordum. “Gitsene kardeşim işin gücün yok mu senin?” dedi. “Seninle iş konuşalım” dedim. “Ne işi?” dedi. “Mafya kurmayı düşünüyorum, adama ihtiyacım var” dedim. “Git işine kardeşim. Bela mısın nesin sen be!” diye tersledi. Kafamda böyle bir fikir vardı ne zamandır. “Hayır” dedim. “Bela değil bilakis devayım. Burada bu ilaçları satarak kaç para kazanıyorsun?” dedim. “Sana ne?” dedi. “Bak” dedim. “Benim yanımda burada kazandığının beş mislini kazanırsın. O sattıkların ne kadar tehlikeli senin haberin yok. Burada ne o öyle kafanda saç kalmazsa karışmam” Baktım düşünüyor. “Tabi ya” dedim “Gel benim yanımda çalış, tanıdığın iriyarı biri varsa onu da çağır” “Hastanenin öteki kapısında kardeşim var” dedi. “İyi ne güzel” dedim “O da benim kadar yapılıdır” diye ekledi. “İyi işte ne güzel o da gelsin. Seni bulabileceğim bir telefon numarası ver. Seni ararım” dedim. “Sen söyle ben çaldırayım” dedi. “Yaz” dedim. Numaramı kaydetti fakat, “Ben sonra çaldırırım seni” dedi. “İyi” dedim “Sen çaldırırsın beni” Ayrıldım oradan.

“Hapı yuttun!” dedi telefon numaramı alan adam bir kaç gün sonra. “Neden?” dedim. “Sen gittikten sonra ilaç mafyasının adamları başıma bela oldular. Ayrılmama izin vermediler. Benim aklımı çelmeye çalıştığını söyledim onlara ve numaranı verdim” “İyi halt ettin” dedim ben de. “Ben gerisine karışmam” dedi, “Adamlar geldiler senin yüzünden” “İyi iyi…” dedim, “Bana ne yaparlar sence?” “Ağzından burnundan kan gelinceye kadar döverler sadece” dedi. “İyi bari” dedim, kapattım.

Kapı zili çaldı. Mafyanın adamları gelmişti. “Buyurun” dedim. İçeri daldılar. Birisi arkama geçip kollarımdan tuttu. Diğeri karnımı yumruklamaya başladı. “Bir saniye” dedim “Durun ne yapıyorsunuz siz? Bana katılırsanız size kazandığınız paranın beş mislini veririm” Durdular. “Geçin şöyle iş konuşalım” “Patron eğer böyle konuşursan seni vurmamız gerektiğini söylemişti” dedi uzun boylu olan. Ben de “Ama” dedim adam silahını çıkarırken “Beş kat fazla para vereceğim için artık benim için çalışıyorsunuz. Sana durmanı emrediyorum!” dedim silah kurşundan çıkıp ayağıma girerken. Acı içinde yere bıraktım kendimi. “Sizin patronunuz benim!” diye bağırıyordum. “Patron eğer böyle bir şey söylersen seni bir daha vurmamız gerektiğini söylemişti” dedi diğer kurşun silahtan çıkıp sağlam olan ayağıma saplanmadan önce. “Bakın” dedim “Aaah! Ne yapıyorsunuz siz! Patronunuzun da sizin de canı cehenneme! Ben sadece basit bir tuhafiyeciyim!” dedim. “Patron bunu söyleyeceğini nerden bildi bilmiyorum ama eğer böyle bir şey söylersen seni öldürmemiz gerektiğini söylemişti” dedi. Ben; “Yok artık daha neler” dedim. “Öyle. Kusura bakma” dedi silahını beynime doğrultup tetiği çekmeden önce. Silahtan fırlayan kurşunla beraber kafamı ani bir hareketle oynatmamla birlikte kurşun yerden sekti ve diğer adamın göğsüne saplandı. O da tetikte olan parmağını sıkmasıyla birlikte bana kurşun sıkan adamı vurdu. İkisi de yere düştüler aynı anda.

Küçük küçük inlemeler çıkarıyorlardı. Ben de sürünerek oradan uzaklaşmaya çalışıyordum. Arkama baktığımda diğerinin bana silah çektiğini fark ettim. “Dur!” dedi. Yerdeki ayakkabıyı alıp adama fırlattım. Sonra teker teker kapının önünde ne kadar ayakkabı terlik varsa fırlattım rastgele. Vestiyeri devirerek kendime siper yaptım. Duyduğum seslerden anladığım kadarıyla adam sürünerek bana doğru yaklaşıyordu . “Bir anlaşma yapalım!” dedi. “Anlaşma manlaşma yok!” diye bağırdım serserilere. Açılan vestiyer kapağından elbise fırçası ayakkabı boyası ne varsa bulup fırlattım. “Aah!” dedi birisi. Sürünme sesi devam ediyordu. Kafamı hızla kaldırıp indirdim. Gördüğüm adamın sinsi gibi bana doğru yaklaştığıydı. Ateş etti. Zınk diye saplandı kurşun vestiyere. Yeterince güvenli değildi burası. Sürünmeye devam edip kapının hemen önüne vardım sonunda.

Fısır fısır bir şeyler konuşuyorlardı. “Ne konuşuyorsunuz öyle fısır fısır!” dedim. Fısıldamalar devam etti. O sırada zil çaldı ve bir refleksle elimi kapı koluna uzatıp kapıyı açtım. Gelen; kapıcı Rüstem Efendiydi…

Rüstem Efendi güçlü, yiğit, çok kalender bir adamdı. Aniden cebinden çıkardığı 44 lük ile kendisine silah doğrultan adamı mıhladı. Ardından da diğerini temize havale etti. Sonra da “Çöp var mı?” dedi bana. Adamları gösterdim. Rüstem Efendi adamları büyük poşete sığdırırken koltuğa geçip bir sigara yaktım. Ellerim titriyordu. Yıllardır tuhafiyeciyim, böyle tuhaf bir olay gelmemişti başıma. Olayın kapandığını düşünürken fark ettim; aslında her şey yeni başlıyordu…

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

“Bazı insanların harika bir aforizma üretmiş gibi bir de altına isimlerini yazmalarından nefret ediyorum. Gerzekler…”

Murat Karaca

Eğer canınız mafyalı bir film izlemek isterse bu film tam size göre. Mario Puzo (Super Mario) tarafından yazılmış romanın sinema uyarlaması olan bu filmde çeşitli silahlarla; çeşitli insanlar, çeşitli yöntemlerle öldürülmekteler. Filmi mafya filmi yapan en önemli kısım ise bu kişilerin hep mafya olmaları. Başrolde Süpermen filmindeki baba oynuyor. Bu filmin Süpermen filmiyle ortak başka bir yönü ise oradaki baba burada da baba. Film suç içerikli olduğu için karakterler hep suç işleme peşindeler aslında zeytinyağı satmıyorlar bu iş sadece bir kılıf. Ama bence aynı parayı daha namuslu yollardan kazanabilirlerdi. Ne vardı zeytinyağı satsalar? İlk film beğenilmiş olmalı ki birinci filmden sonra iki tane daha yapılmış. Film bu özelliğiyle bana Geleceğe Dönüş filmini anımsattı. Filmi uzun ve sıkıcı bulursanız benim gibi sahneleri atlayarak geçebilir ya da çabuk bitmesi için hızlı çekimde izleyebilirsiniz. Filmin rejisi Francis Ford Coppola isimli bir yönetmene ait. Yönetmen de bu soyadıyla bana geçenlerde yeni taşındığımız eve girerken ev sahibine ödediğimiz kaporayı anımsattı (1500$). Umarım evden çıkarken bu parayı geri alabiliriz…

(Film bu akşam saat on’da televizyonda bir kanalda oynayacaktı… -da hangi kanaldı hatırlayamadım. Artık kanalları gezerken bulursunuz…)

Gece sabaha kadar eğlenmek mi? Yoksa sabah işe gitmek mi? Kitabın yazarı Ayla Kamele bu soruyu: “Her ikisi de!” diye cevaplıyor.

İşyerinde uyuklarken çalışıyor gibi görünme teknikleri içeren elimdeki bu kitabın beşinci baskısı. Arka kapakta okuyucuların teşekkürüne de yer verilmiş. Bir okuyucu, arka arkaya ikinci çocuğunu da doğurduktan sonra işyerinde uyuklamaya başladığını; bu kitaba rastlamış olmasa bugün işini kaybetmiş olacağını söylüyor. Başka biri kitabın gücü sayesinde nasıl işyerinde uyuyarak terfi ettiğinden bahsediyor.

Kitap; Az Uykusu Olan, Çok Uykusu Olan ve Tamamen Uyuyan insan tipini örnek almak üzere üç ana grupta toplanmış. Kitaptaki örnekleri uygulayarak; çalıştığınız ofiste tüm günü uyuyarak geçirmeniz mümkün. Şahsen denedim ve gerçekten işe yarıyor.

Çalışıyor gibi görünmek kısa vadede işe yarayabilir. Fakat zamanla işlerin birikmesinden şüphelenen patronunuz tarafından kovulmayacağınıza bir garanti verilmediği baştan belirtilmiş.

Eğer yorucu bir gece geçirdiyseniz, hâlâ uykunuz varsa ve işyerindeki olumlu imajınızı korumak niyetindeyseniz bu kitabı edinmenizde fayda var.

“Bana iş lazım!” dedim iş ve işçi bulma kurumundaki adama. Adam suratıma şöyle bir baktı ve kendinden emin bir surat ifadesi takınıp, “Tam sana göre bir iş var elimde” dedi. Masanın üzerinde duran aletin düğmesine bastı ve: “Güvenliği çağırın!” diye bağırdı, bende kuşkulu bir ifadeyle gözlerimi kısarak, “Ne yaptığını sanıyorsun sen?” dedim. Birden kapı açıldı ve içeriye görevliler geldi. “Götürün şu adamı!” dedi. Adamlar kolumdan tutarak beni çekiştirmeye başladılar. Masadaki adam “Yeni iş arkadaşlarınla tanış!” dedi. “Bırakın beni!” dedim “Manyaksınız hepiniz!” Omuzlarımı silktim. Odadan çıktık. “Bu adamın derdi ne böyle?” diye söylendim. “Aramıza hoş geldin” dedi sağımdaki. “Yani ben şimdi güvenlik görevlisi mi oldum! Yaşasın!” dedim. “Hayır” dedi diğeri. “Sen arka taraftaki ek bina inşaatında çalışacaksın. Amele olarak” “Amele olarak? Yaşasın!” dedim. “Şanslısın” dedi beriki; “Az önce işini kaptığın adamın üzerine beton blok düştü”  “Beton blok! Yaşasın!” dedim. Binanın dışına çıktık. Görevliler kapının önünde kaldılar, uzaklaşırken onlara el salladım ve binanın arkasına geçip şantiye alanına doğru yürüdüm.

Şantiye alanına geldiğimde herkes harıl harıl çalışıyordu. Etrafıma bakındım. Yanımdan bir amele geçiyordu. “Hey!” dedim; “Ben ne yapıcam şimdi” “Nheabülüğmböğn!” dedi bir elini yukarı kaldırıp indirdikten sonra yürümeye devam ederek. Çalışmak zorundaydım. Alacağım parayı hak etmeliydim. İlerde yerde duran bir kürek dikkatimi çekti. Aldım küreği ve kazmaya başladım. Kazdım. Kazdıkça kazdım. Birkaç metre indim. Bir süre sonra yukardan “Hey, hişt! Ne yapıyorsun?” diye bir ses geldi. Şaşkın bakışlarla kafamı yavaşça bir sola bir sağa çevirdim, “Kazıyorum” dedim. “Kazma! Gel buraya!” dedi ses. Çıktım. Karşımda kısa boylu ve uzun burunlu bir adam vardı. Baret giyiyordu ve ayakkabısının rengi siyahtı. Adam, bir çukura bir bana bakıp; “Ne çukuru kazdın sen öyle leş gibi sidik kokuyorsun” dedi. Sustum. Barakalara gittik. Bana baret ve işçi tulumu verdi. “Sen” dedi inşaatın beşinci katını göstererek, “Orada çalışacaksın!” Yukarı baktım. İyi, tamam, peki, güzel, oldu der gibi başımı salladım ve inşaatın beşinci katına çıktım.

“Merhaba arkadaşlar!” dedim; “Mereba” dediler “Ben ölen adamın yerine geldim!” dedim. “Hoş geldin” dediler. “Hoş bulduk” dedim. Aralarından saçı ağarmış yaşlı bir ihtiyar öne çıktı, elime bir tuğla tutuşturdu ve bana. “Duvar ör!” dedi. Tuğlayı elime aldım ve saygıyla başımı öne eğdim. Tam işe başlayacaktım ki sürekli şantiye alanında boş boş dolaşan bir adam dikkatimi dağıttı. “Şu koca götlü adam kim usta!” dedim yaşlı adama “Şişh!” dedi usta sesini kısarak; “Şantiye şefidir o” Ben de; “Nasıl? Şu koca götlü olan mı?!” dedim parmağımla göstererek. Aşağıdaki adam kafasını kaldırıp bana baktı. Ben bakışlarımı kaçırdım, o anda bir adamın bana pis pis baktığını fark ettim. Resmen tiksiniyormuş gibi suratını buruşturuyordu. Bende elimdeki tuğlayı yere koydum ve ona en ciddi bakışlarımdan birini fırlattım attım. Arkamdan bir amele “O, işini aldığın adamın arkadaşıydı. Bu yüzden sana öyle bakıyor” dedi. Bakışlarımı arkamdaki ameleye çevirdim; sonra tekrar o adama bakıp; “İşten atıldım! Yoksa arkadaşının işini ne yapayım!” dedim. “İşten niye atıldın!” dedi. “Fare alarmı yuttu. Ben de işe geç kaldım” dedim. “Ben de inandım!” dedi. Sinirlerim bozuldu. “Sana yalan borcum mu var?” dedim. Ellerini iki yana açarak kafasını iki yana salladı. Demek öyle. Yerdeki tuğlayı alıp bütün gücümle adamın üstüne fırlattım. Fakat tuğla o hızla adamın yanından geçip aşağıdaki şantiye şefinin kafasına geldi. Yere düşen şantiye şefi bir süre debelendikten sonra kaskatı kesildi. Yanından geçen bir amele, el arabasını bırakıp adamın üstüne eğildikten sonra “Ölmüş!” diye haykırdı. Birden bir uğultu yayıldı ortalığa.

“Gördün mü” dedim “yaptığını” Adamın gözleri fal taşı gibi açıldı “Sen ne yaptın?” dedi. “Senin yüzünden” dedim. O sırada şantiye sınırları dışında yoldan geçen bir arkadaşımı gördüm. El salladım. O da el salladı. Adam konuşmasına devam etti: “Sen şantiye şefini öldürdün!” “Ee?” dedim. “O halde…” dedi, Evet? “Yeni Şantiye Şefi sensin!” Açıkçası bunu hiç beklemiyordum doğrusu. Adam çaresiz, önümde saygıyla eğildi. Haber kısa sürede tüm şantiyeye yayıldı. Formenler gelip tebriklerini sundular. Bana Şantiye Şefi Oda Anahtarını takdim ettiler. Bende görev bilinci içerisinde görevimin başına geçip; ortalıkla dolaşmaya başladım. Arada bir ortalığa doğru; “İşinizi doğru düzgün yapın! Hasta etmeyin adamı!” diye bağırıyordum. İşim buydu. Şantiye şefi olmak keyifli bir işti.

Akşama doğru “Herkes toplansın!” dedim “Bir konuşma yapacağım!” Adamlarım kısa sürede meydanda toplandılar. Korkunç bir uğultu vardı. Elimi kaldırdım. Uğultu kesildi. “Geç oldu hava kararıyor. Artık evlerinize gidin! Kadınlarınızın yaptığı yemeklerden yiyin! Sıcak şaraplardan için! Gönlünüzce dinlenin! Şimdi paydos zamanıdır!” dedim. Sevinç çığlıkları eşliğinde bereler havaya fırlatıldı. Şantiye alanının yavaş yavaş boşalmasını seyrettim. Etrafıma bakındım. Bir gazbeton çekip, üzerine oturdum, dirseğimi bacağıma dayadım, elimi yumruk yapıp elmacık kemiklerinin çıkıntısına yerleştirdim ve düşünmeye başladım. “Tek emrimle koca bir binayı yıkıp; yeniden yapabilecek bir güce sahibim” diye düşündüm. Bu gerçekten büyük bir güç… Bu işin heyecanına daha ne kadar dayanabilirdim bilmiyorum doğrusu. Barakalara gittim. Beremi ve iş tulumumu çıkardım. İşi bıraktığımı belirten bir not yazdım. Paltomu giydim ve şantiye alanından sallana sallana uzaklaştım…

“Dile benden ne dilersen” demiş Yelen Geyiği Büyücüsü, “Çünkü beni bu ahırdan kurtardın. Asırlardır bu mısır gevreği kutusunda hapistim” Çocuk “Bir şey istemiyorum” demiş. “Ama ne istersen ona sahip olabilirsin” demiş Yelen Geyiği Büyücüsü şaşkınlıkla. “Ben her şeye sahibim” demiş çocuk, “Sıcak bir yuva, anne, baba ve sevimli bir kardeş… Bunlar bana yeter de artar” “Peki ya şu oyuncağı istemez misin?” demiş Yelen Geyiği Büyücüsü. “Hayır” demiş, “istemem” “Şu şekerlemelerden hiçbirini de mi istemezsin?” demiş Yelen Geyiği Büyücüsü birbirinden renkli şekerlemeleri ortaya saçarak. “Hayır” demiş çocuk “istemiyorum. Gidebilirsin. İzin verdim” “Bak istersen geleceğini aydınlatabilirim. Sana geleceği gösterebilirim” demiş. “İstemez misin bunu?” “Hayır” demiş çocuk kararlılıkla, “Geleceğimi vakti gelince nasıl olsa öğreneceğim. Vakti gelmemiş hiçbir şeyi istemiyorum. Dediğim gibi ben her şeye sahibim.”

Yelen Geyiği Büyücüsü kundakta mışıl mışıl uyumakta olan küçük kardeşi tutmuş ve boğazını kesmiş. “Bak gördün mü? Kardeşin artık yok. Kardeşini geri getirmemi istemiyor musun?” demiş gergin biçimde. “İstemiyorum. Zaten çok yaramazdı” demiş çocuk, “Sürekli ağlıyordu” Yelen Geyiği Büyücüsü çıldırmış gibi gitmiş ve yatak odasında mışıl mışıl uyumakta olan anne ve babayı da kalın bıçağı ile bıçaklayarak oracıkta canlarını çıkarmış. “İşte!  Artık annen ve baban da yok!” demiş Yelen Geyiği Büyücüsü öfkeyle,“Onları tekrar canlandırmamı ister misin?” demiş tatlılıkla. “Hayır” demiş yine çocuk, “Onlar da sürekli her işime karışıyorlardı. Hem eninde sonunda ikisi de ölecekti. Dediğim gibi” demiş çocuk, “ben her şeye sahibim.” Yelen Geyiği Büyücüsü bu çocuktan korkmaya başlamış. Panik içinde evi ateşe vermiş. Yanmakta olan evin ateşleri arasında “Artık evin de yok!” demiş, “Neye sahipsin bakalım?” Çocuk: “Ben sıcak bir yuvaya sahiptim. Şu anda sadece daha sıcak bir yuvaya sahibim” diye cevaplamış. Ev yıkılmış, yok olmuş içindeki her şey ile birlikte. Yelen Geyiği Büyücüsü çocuğa: “Hala hiçbir şey istemiyor musun?” der gibi bakıyormuş o sırada. O da bakışlarından anlayıp; “Her şeyim var benim. Hiçbir şey istemiyorum” demiş. Gözü dönen Yelen Geyiği Büyücüsü: “Yeter artık! Hiçbir şeyin yok! Seni manyak çocuk! Sapık! Deli misin sen be! Deli misin?! Hiçbir şeyin yok senin! Her şeyini aldım elinden!” diye ciyaklamaya başlamış.

Çocuk da demiş ki: “Bre Yelen Geyiği Büyücüsü” demiş, “Ben her şeye sahibim. Anlamadın mı hala?” “Anlamadım” demiş Yelen Geyiği Büyücüsü bitkinlikle. “Hiçbir şey anlamadım” Yere çömelmiş. “Hiçbir şeyin yok senin. Her şeyini aldım…” “İnancım var” demiş çocuk, “İnancım…” Yelen Geyiği Büyücüsü boş boş bakmaya başlamış çocuğa. Sonra “Haa” demiş, “anladım…” Öflemiş püflemiş, “O zaman al sana aldığım her şeyi geri” diyerek zamanı geri çevirmiş. “Gerçekten de her şeye sahipmişsin sen. Peki, şu şekerden ister misin?” demiş sonra, “Bak buraya koyuyorum. İstersen alabilirsin” “Hayır” demiş çocuk, “Al şu şekeri de hemen defol buradan seni gevrek kutusuna geri koymadan” Yelen Geyiği Büyücüsü de: “Tamam. Hadi güle güle, gidiyorum şimdi” demiş ve almış şekeri yalamaya başlamış olduğu yerde. “Ee? Gitmiyor musun?” demiş çocuk. “Gidiyorum gidiyorum” demiş Yelen Geyiği Büyücüsü. “Hani?” demiş çocuk, “Oturdun şeker yalıyorsun. Gittiğin falan yok” “Çok güzelmiş” demiş Yelen Geyiği Büyücüsü ağzını şapırdatarak, “Hmm, nefis… Çok şey kaybettin” Çocuk bir sinirle Yelen Geyiği Büyücüsünü mısır gevreği kutusuna geri koymuş ve bir daha da asla çıkarmamış…

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.