.

Yazarın arşivi

Geçtiğimiz günlerde Diyanet İşleri Başkanlığı çocuklar için bir namaz kitabı çıkardı. Fakat bu kitap hiç de rastladığımız türden değil.

Diyanet İşleri Başkanı yaptığı açıklamada şunları söyledi: “Çocuklarımızın ilgisini çekecek bir namaz kitabı düşünüyorduk. Bunun için sevilen bir çizgi kahraman olan Örümcek Adam fikri bize uygun geldi. Biliyorsunuz “Örümcek” mağaranın girişine ağ örerek müşriklere engel olduğu için İslam dünyasında ayrı bir yeri vardır.”

Kitabın içerdiği temel dini bilgilerin yanı sıra sonuna da bir Örümcek adam macerası eklenmiş. Fakat bu çizgi roman da bildiğimiz Örümcek-Adam`la karşılaşacaklarını uman küçükler hayal kırıklığına uğrayacaklar çünkü burada suçlularla savaştıktan sonra istişareye oradan dini sohbete giden bir Örümcek-Adam profili çizilmiş. Kitabın sonunda Örümcek Adam`ın kendisine özenen çocuğa söylediği söz ise kitabın genel düşüncesini özetliyor: “En büyük süper kahramanlık kişinin kendi ahiretini kurtarmasıdır.”

Kitaba Tepkiler Büyüyor

Kitaba ilk tepki yurtdışından geldi. Amerika`da öfkeli bir grup Spider-Man fanatiği Marvel Comics binasının önüne siyah örümcek adam kostümü bıraktıktan sonra sloganlar atmaya başladı. Bu eylem üzerine bir yetkilinin: “Bu olay paralel evrenlerin yalnızca bir tanesinde geçiyor. Bunların sonsuz sayıda olduğu göz önüne alınırsa bu kadar büyütülmesi anlamsız” açıklamasında bulunması öfkeli kalabalığı sakinleştirmeye yetmedi.

Ülkemizde de İslamcı kesimden bir grup, Örümcek-Adam`ın giydiği kostüm nedeniyle alnının yere temas etmediği için kıldığı namazın kabul olmayacağını savunurken, bir kısım da suçlularla sürekli savaşıp, yaralanan bir Süper Kahraman’ın Şafi mezhebinden olmasının daha uygun olacağını öne sürdüler. Dakik gazetesinden bir köşe yazarı: “Piyasada tonlarca süper kahraman dururken Örümcek Adamın seçilmesi bütünüyle yanlış. Böyle yaparak bizlere örümcek kafalı diyenlere malzeme çıkarıyorsunuz. Aferin.” eleştirisinde bulunmuştu.

Afşin’in ve Selçuk’un bahşiş hakkında yazdıklarını okuyunca içimden bir ses “Sen de yaz bu konuda” dedi. Fazla ciddiye almadım. İçimdeki ses işte… Ama iki de bir dürtüp durdu, “Yaz. Yaz” diye. Oğlum bak git! Cık cık… Susmuyor. “İyi, peki tamam” dedim daha sonra, “Sus. Yazıyorum…”

Serin bir yaz akşamıydı. Amcamla kuzenler filan hep beraber bir balık restoranına gitmiştik. Baktım herkes amcamı tanıyor. “Hoş geldiniz” diyor, “Sefalar getirdiniz” Çok şaşırdım. “Amca niye sana böyle davranıyorlar?” dedim. “Çok bahşiş bırakırım” demişti, “Sen de bırakırsan çok bahşiş, sana da böyle davranırlar” Vay canına. Bahşişle, ilgi ve alaka satın alındığına ilk o zaman rastlamıştım.

Yüzde on ya da on beş. Ben, ne zaman ne kadar vermem gerektiğini bilemiyorum. Kızlar da hep karışıyorlar bu işe. Biri diyor. “Ne gerek var. Verme” Başka bir zaman başka bir tanesi de diyor ki: “O kadar mı bıraktın?” Bir kere o garson masayı silerken masada kırıntı olarak ne varsa üzerime fırlatmış, bir de üste para mı vereceğim? Sağ olun. Elbiselerim de yemiş kadar oldular.

Zaten bir daha gitmeyeceğimi düşündüğüm lokantada bahşiş filan vermiyorum. “Ben buraya bir daha gelmem nasıl olsa” Öyle olmuyor işte. Gidiyorsun. Ve garson sana baktığında: “Bu adam bana beş kuruş vermemişti bir de üstüne üstlük hayvan gibi yemişti. Öküz!”  Yani… Böyle diyormuş gibi bakıyor. Bir tiksinti, bir öfke… Belki biraz kırgınlık: “Versen ne olurdu ha? Bir lira versen sadece… Günde yüz kişi geliyor senin gibi. Günde ekstradan yüz lira kazanacaktım” “Yahu ben o kadar kazanmıyorum. Alt tarafı yemek getirip götürüyorlar. O yemeği yapmamışlar bile” diye düşünüyorum. Hem bana iyi bir müşteri olduğum için hiç kimse beş kuruş vermedi bu güne kadar. Adamakıllı yemeğimi yerim. Siparişimi garsonu bekletmeden veririm. Yok hayır… Cık… Bir kişi çıkmadı.

Bahşiş, afiyetle yediğiniz bir yemeği burnunuzdan getirebiliyor. Huzurla çıkmanız gereken bir mekândan kafa karışıklıklarıyla ayrılmanıza neden olabiliyor. Bir keresinde hesaptan bile çok bahşiş verdiğim olmuştur. Sonra da bir pişmanlık… Büyük bir beklentiyle o mekâna tekrar gittiğimde değil ilgi alaka adımı bile hatırlamadı kimse. Bahşiş bıraktığım garsonu da bir daha orada görmedim. Ne kadar bıraktıysam artık… Sonrasında aşırdığım tuzluklarla zararımı gidermeye çalıştım.  Tabi tuzluklar, peçetelikler, sürahiler… Nereye kadar?

Kendi başıma yapabileceğim bir şeyi, kendilerinden yardım istemediğim insanların benim için yapmaları anlamsız geliyor. Hem bence size hizmet eden kişiye memnuniyetle gülümsemek ve verdiği hizmetten ötürü ona teşekkür etmek; bir bahşişten daha değerlidir… İçimdeki ses: “Hadi lan oradan” dedi. İçimdeki sesin bir zamanlar garsonluk yaptığını unutmuşum…

İşe yaramaz olmalarıyla eleştirilen tasarımların sahibi Yaşar Tasar’ın son tasarladığı kaşık-çatal bileşimi olan Çaşık™ bu kez ses getireceğe benziyor.

Tasar, tasarım sürecini anlattığı konuşmasında şunları söylemiş: “Sulu yemekleri çok severim. Fakat şu zamana kadar bu tür yemekleri yemek benim için adeta bir işkence halini almıştı. Taze fasulye yemeğini örnek verelim. Tabağa daldırdığım kaşığı çıkardığımda kaşıktaki fasulye ve et oranı hiç bir zaman istediğim oranda olmuyordu. Kaşıkla istediğimiz parçaları yakalamamız sadece bir şans meselesi. Çatalla yemek istediğimizde ise yemeğin suyundan faydalanmamız imkânsız zaten bunu siz de biliyorsunuz. Bu sefer de mecburen ekmek banıyoruz ama böyle olunca da aldığımız kiloların haddi hesabı yok. Çıldırmak üzereydim. Sırf bu dertten kurtulmak için sulu yemek yemeyi bıraktım. Günlerce ağzıma sulu bir yemek almadım. Ama sonra ortaya başka bir sorun çıktı. Saatlerce tıkalı kalmak zorunda kaldığım mekânda canıma tak etti ve elime aldığım tuvalet kâğıdına işte bu tasarımın eskizlerini karalamaya başladım. Ben inanıyorum ki bu tasarım sayesinde sulu yemek yeme problemimizin bir miktar olsun önüne geçilecek.”

Günümüzde sanat ve kültür dünyası ile sermaye dünyası her zamankinden daha çok iç içe. Ben de bu ilişkiden doğan çarpık sonuçları endişeyle takip ediyorum. Geçen akşam, yorucu bir günün sonunda tek arzuladığım Ahmet Haşim şiirleri okumaktı. İçinde reklam bulunmayan bir internet sayfası buldum diye sevinirken karşıma çıkan manzaraya bir bakın:

“Akşam, yine akşam yine akşam,
Her gün okuduğum tek gazetedir (Reklam)
Göllerde bu dem bir kamış olsam!”

Elbette karşıma çıkan ilk örnek bu değil. Şiirlere alınan reklamların sayıları her geçen gün artıyor. Şairin bugün aramızda olmayışı aklıma bu uygulamanın sadece kemiklerini sızlattığı düşüncesini getiriyor. Peki ya aramızdaki şairler? Buyur buradan yak:

“ben sana düzenli olarak telefon ediyorum.
bu yüzden vodafone’nun kampanyalarını çok seviyorum! (Reklam)
adlı bir cengaver olarak telefon ediyorum.”

Ah Muhsin Ünlü ah… Belki şiirlere eklenen bir mısra bir yere kadar kabul edilebilir. Peki ya şiire eklenen koca bir kıtanın reklama tahsis edilmesi? Adını vermek istemediğim bu malum şairimizin yaptığı şu işe bir bakar mısınız?

“Gitme demiyorum, hobi olarak gene git.
Bu arada hobi deyince aklıma;
Ağızda eriyen çikolatasıyla, enfes tadıyla,
Beni benden alan eşsiz kremasıyla
Ülker’in Hobby’si geldi!”

Söyleyecek söz bulamıyorum… Neruda karpuza bir şiir yazmıştı. Aynı şairin çorabına da yazdığı bir şiir vardır. Benim de Nutella’ya yazdığım bir kıta ve sevgili Samsung Galaxy Tablet’ime yazdığım uzun bir balad mevcuttur. Tüketim nesnelerine şiir yazmanın yanlış bir tarafı olmadığı gibi insanların nesneler ya da yiyecekler ile duygusal bağ kurması yeni rastlanan bir olgu değildir. Fakat ürünü pazarlama adına şiire yapılan bu eklektik müdahaleler, şiirin semantik yapısını sekteye uğratmakla kalmayıp içeriğindeki duygu bütünlüğünü de yok etmektedir. Aragon  “Şiir sanatı, eksiklikleri güzelliklere çeviren bir simya bilimidir” der. Lakin şiirlere alınan bu reklamlarla şiirdeki güzellikler, eksikliklere çevrilmektedir.

Oysa bugün vardığımız noktada reklamlı bir kitabın çok daha ucuza satın alınabileceği söyleniyor. Bu uygulamanın korsan kitap satışını önleyebilecek en etkili yöntem olarak görenler var. Bazıları bunun, içinde yaşadığımız çağın doğal bir gerekliliği olduğunu savunmaktalar.

Televizyon dizilerinde, ürün yerleştirme tekniği ile olmadık yerde karşımıza çıkan ürünlerden bıkmadık mı? Kanuni’nin sofrasındaki Coca-Cola kutusundan tut, çatışmada altına Molfix marka çocuk bezi giymiş Memati’ye kadar bunun gibi münasebetsiz pek çok örneğe rastlamadık mı? Kanıksanan her durum görünmez olur. Tekrarlanan her yanlış içimize işler. Bilinçaltımızı kontrol altına almak isteyen kapitalist sermaye sahipleri bizleri buna alıştırdılar. Şimdi aynı şeyi edebiyatımıza yapmaya çalışıyorlar.

Platon şiir için; ‘büyülü söz’ demiştir. Öyle görünüyor ki günümüzde reklamlar, insanlara şiirlerden daha büyüleyici gelmektedir…

Ragıp Hoca’nın alnından terler boşanıyordu, titreyen sesiyle: “Rıfkı gelen toplara çok güzel vuruyor fakat arkadaşları ile paslaşmadan, pek şahsi oynuyor” dedi. Kalbi gümbürdüyordu. Sanki biri suratına bir şey fırlatacakmış gibi başını yana çevirerek gözlerini kıstı. Çevresindekiler heyecan dolu gözlerle pürdikkat Ragıp Hoca’ya bakıyorlardı. Ragıp Hoca hâlâ yerindeydi. Biri bir alkış başlattı, ötekiler de büyük bir coşkuyla alkışa katıldılar. Ragıp Hoca’nın kurduğu cümle kabul edilmişti…

Oynadıkları bu tehlikeli oyuna başladıklarında, hapis bulundukları on metre genişliğindeki kare mekânda otuz altı kişiydiler. Bir buçuk metrelik karelerden oluşan zeminde baygın halde yatıyorlardı. Birer birer kendilerine geldiklerinde, bir süre birbirileriyle konuşarak neler olup bittiğini, nasıl bir yerde bulunduklarını anlamaya çalıştılar. Hapsedildikleri mekân, beyaz zemini aydınlatan spotların bulunduğu karanlık ve yüksek bir tavan ile örtülü, düz ve simsiyah duvarlarla örülüydü. Aralarında yaptıkları konuşmaların neticesinde, hepsinin tek ortak noktası olduğunu fark ettiler: Burada bulunan herkes edebiyat öğretmeniydi.

Biri cebinden çıkardığı cep telefonu ile uğraşıyordu. “Açılmıyor. Kaç gündür buradayız? Telefonumu şarz etmiştim” dedi, “Telefonumu şarz etmiştim!”, ‘Çat!’ diye bir ses duyuldu. Üzerinde bulunduğu paneli tutan metal kıskaçlar serbest kalmıştı. Adam, altındaki kare panelle birlikte aşağı uçtu. Kalabalık boşalan karenin etrafında toplandı. Boşluktan aşağıya seslendiler. Karşılığında yankı bile gelmedi.

Öğretmenler şaşkınlıkla birbirlerine bakarken bir ses dört bir yanı sardı: “Yıllarca kendi dilinizi çok az kelimeyle kullandınız. Dili kullanırken yaptığınız hatalarla, edebiyat bölümünden mezun birilerine yakışır örnekler olmadınız. Şimdi sizinle bir oyun oynayacağız. Yedi yüz cümle kuracaksınız. Kurduğunuz cümleler on üç kelimeden oluşacak. Daha önce kullanılmış bir kelimeyi tekrar kullanmayacaksınız. Önünüzde bulunan kâğıt ve kalemle notlar alabilirsiniz. Burada kurduğunuz her hatalı cümle sonrasında, üzerinde bulunduğunuz kare serbest bırakılacaktır.”

“Kimsin sen? Kendini ne sanıyorsun? Sinir bozucu bir korku filmi serisi mi?” diye bağırdı birisi. Ses devam ettirdi konuşmasını: “Oyuna başlıyoruz. Şimdi kendinize bir kare seçin. Ben söyleyene kadar bulunduğunuz kareden başka yere kımıldamayacaksınız. Çabuk olun!” Panikle bir oraya bir buraya dalgalanan kalabalık durulduğunda, herkes bir karenin üzerinde yerini almıştı.

“Burada hepiniz, benim misafirim yerine konuğumsunuz, size soracağım sorulara cevap yerine karşılık vereceksiniz, anladınız mı?” “Anladık” dediler. Aslında kimse bir şey anlamamıştı. Türkçe kökenli kelimeler kullanmaları gerektiğini, ancak birkaç kişi aşağı uçtuktan sonra anladılar.

Sırası gelen öğretmenlerden biri: “Ruh hastasının biri bizi bu yere kapattı ve bizden yedi yüz cümle kurmamızı istiyor” dedi çevresine güven dolu gülümsemeler atarak. Tok ses içinde bulundukları mekânda büyük bir gürültüyle yankılandı: “On üç kelimeden oluşan yedi yüz cümle! On dört değil.” Adamın üzerinde bulunduğu kareyi tutan metal kıskaçlar serbest kaldı. Kaybolup giden bu cesur ama dikkatsiz öğretmenin ardından, mekâna korku dolu bir sessizlik yayıldı.

Sırası gelen öğretmenler, dikkatle cümlelerini istenen kurala göre kuruyorlardı, ama hâlâ birileri patır patır dökülmeye devam ediyordu. Böyle giderse kimse kalmayacaktı. “Ama sen de herkesi aşağıya atıyorsun. Neyi yanlış yapıyoruz? Meselâ bir örnek ver” dedi öğretmenlerden biri. Ses gürledi: “Anlatım bozukluğu yapmayacaksınız! Anlamları aynı olan kelimeleri tekrarlamak gibi…” Öğretmen aşağı uçtu.

“Necmi hoca siz de mi buraya düştünüz?” dedi öğretmenlerden biri, tanıdık bir yüze rastlamanın sevinciyle. “Öyle efendim. Ne yapacağız bilmiyorum vallahi. Görüyor musunuz şu işi? Cık cık cık…” Öğretmenlerden biri sesini yükseltti: “Askeri ücretle çalışan işçileriz, bizden ne istiyorsun? Böyle yaparaktan burada bizi mahzur bırakıyorsun. Bizleri böyle muzdarip etmeye ne hakkın var?” “Ne dedin?” dedi Ses, “Tam anlamadım. Sizi mahzur mu bırakıyorum? Muzdarip mi ediyorum? Yaparaktan mı? Askeri ücret mi dedin?“ Gülüyor gibiydi. “Evet” dedi adam, “Bu yaptığın direkman terbiyesizlik. Kendini ne hissediyorsun sen?” Açılan panelden aşağı düşen adamın ardından “Hak etmişti” diye mırıldandı biri.

Birinden “Hay yaşa!” diye bir ses yükseldi, “Senin bu yaptığın çok doğru olmuş. Hep yanlış kelimeler kullanıyorsunuz. Dili çocuklara eksik öğretiyorsunuz. Ne kadar iyi! Zamanında birçok hatalar yapıldı. Ama artık bundan ders alıp…” Adam, tamlama yanlışından aşağı düşerken hâlâ bir şeyler söylemeye devam ediyordu.

Öğretmenlerden biri pişmanlık dolu bir ses tonuyla sınıfta bıraktığı ya da kırık not verdiği tüm öğrencileri sayıyordu: “Macit sen misin? Levent? Sen misin evlâdım? İnan çok özür dilerim seni dersten bıraktığım için. Yapma etme. Kamil sen isen bak sana hiç yakıştıramadım bu hareketi. Evet, bizler de bazen yapıyoruz arada öyle hatalar. Ama önemli olan Türkçemizi düzgün kullanmaktır. Biz de buna çalışıyoruz. Sizleri eğitmek için. Yetiştirmek için. Şimdi bizi buraya böyle kapatarak sadece kötü hissetmemizi sağlıyorsun” Anında kapak açıldı.

Boşalan karenin ardındaki karanlıktan tek gelen soğuk bir esintiydi. Ne bir ses, ne bir soluk… “Aşağıda ne var?” diye sordu bir öğretmen, “Bilmek istiyorum!” “Aşağıda kocaman bir soru işareti var!” diye cevapladı Ses sertçe, “Soru soran kendisiyle buluşur!” Adam pustu.

“Kitap okumalıyız” diyordu kriz geçiren birisi, “Çok kitap okumalıyız!” Birkaç öğretmen aralarında fısır fısır konuşuyordu. “Peki tüm bunları nasıl bilebiliyor? O da edebiyat öğretmeni mi yoksa?”

Yaşlı bir kadın  öğretmene gelmişti sıra. Titreyen elindeki kâğıtta hazırladığı cümle yazıyordu “Ay heyecan yaptım. Olmuş mudur ki?” dedi. Metal kıskaçlardan biri ‘Çıt!’ diye attı: “Ay heyecanlandım! Heyecanladım! Heyecan yaptım anlatım bozukluğu!” dedi. “Okuyun lütfen” dedi Ses. “Dur dur” dedi. “Şu anda kendimi fazla ifa edemiyorum” “İfade demek istediniz herhalde” dedi Ses. “Evet evet ifade! İfade edemedimdi dur evladım” Gülme sesleri duyuldu, fakat bu son cümlesindeki hatadan dolayı paneli tutan tüm kelepçeler açıldı ve yaşlı kadın gözden kayboldu.

Sonrasında adamın  biri aklı sıra Ses ile tartışma çıkarmaya kalkıştı: “Sözlerinizi size geri iade ederim” gereksiz kelime kullanmıştı, panelin açılması gecikmedi. Lakin adam son anda panelleri taşıyan demire tutundu, ayaklarını sardı. Diğerlerine doğru ilerlemeye başladı. Ötekiler avuç içlerini göstererek “Gelme! Gelme!” diyorlardı. Adam sinirle elinin tekini kaldırdı “Eeh! Sizin karenize kalmadık!” Sıkıca demir çubuğa sarıldıktan sonra: “Nüans farkı!” diye bağırdı. Deliler gibi kahkaha atıyordu. “Atsana beni aşağıya! Hahaha!” Sonra bir uğultu yayıldı ve adam titremeye başladı. Tutunduğu çubuğu bıraktı ve düştü.

“Demirlere elektrik vermiş” dedi birisi. Bu olay üzerine kalabalığın arasında konuşmalar başladı. “Susun” dedi içlerinden biri. “Görmüyor musunuz? Hep düşünmeden konuştuklarımız yüzünden kaybediyoruz. Dikkatli olursak hepimiz kurtulabiliriz. Sadece düşünüp konuşalım. Hepimizin dikkatli olmamız lazım” dedi. “Ne oldu? “Neden öyle bakıyorsunuz bana? Ne dedim ki ben?” Açılan panelden aşağı düşen adamın sesi azalırken şunu diyordu: “Dikkatli olması lazııım!”

Sonrasında ayakta kalan ekip sağlam bir oyun sergiliyordu. Ancak bildikleri kelimeler gittikçe tükeniyordu. Türkçe Sözlüğe hiç bu kadar ihtiyaç hissetmemişlerdi.  Âdeta bütün fiiller suyunu çekmiş, bütün zamirler tükenmişti. Artık sıfatlar sanki sıfatsız, isimler isimsizdi. Zarflar da, aynı kötü kelime oyunuyla, kapalı bir zarfın içindeydi sanki.

“Kelime kalmadı ki” dedi içlerinden biri. “Kelime yok! Başka kelime yok!” Bayağı bir panik yapmıştı. Saatlerdir buradaydılar. Birisi kalabalığa arkasını dönmüş boşalan bir karenin içine doğru işiyordu. “Sıran geldi” dediler adama. Fermuar çekme sesi duyuldu. Hocanın doğru cümleyi kurabilmesi için daha önce kullanılmamış ve Türkçe kökenli kelimeler bulması yarım saat kadar sürdü. Yedi yüzüncü cümle de tamamlanmıştı.

Ses: ”Artık isteyen istediği kişinin bulunduğu panel üzerinde durabilir. Gruplar oluşturacaksınız. Demirlerdeki elektriği kesiyorum” dedi. Uğultu kayboldu.

İnsanlar demirlerin üzerinde yürüyerek Türkçe bilgisine güvendiklerinin karesinde saf tutmaya başladılar.

Profillerin üzerinde dengede durmakta güçlük çeken birilerine “Hadi bekleme yapmayın” dedi biri. Bekleme yapmak? Adamın karesi açıldı. Grup oluşturmuş karenin üzerindeki kadının biri “Şükrü Bey geçebilemedi…” dedi. İçlerinden birisi panikle kadını aşağı itti. Diğerleri de kadını iten adama teşekkür ettiler.

Birisi: “Sizler şimdi yanlış yaparsınız! Ben tek başına bir grup olacağım. Alnımın hakkıyla kazandım bu paneli çekilin gidin” dedi eliyle yanına yaklaşmaya çalışanları kovuştururken. O aşağı uçarken diğerleri alınlarının akıyla karelerde yerlerini aldılar.

Sonunda iki grup oluştu. “Siz güçlü oldunuz ama” dedi hocalardan biri karşı tarafa. “Lütfen tartışmayalım. Şimdi birimiz yanlış bir şey söyler. Bu sefer hepimiz birden gideriz. Böyle iyi” dedi bir başkası.

Ses konuşmaya başladı: “Cümlelerin yapısı konusundaki hassasiyetinizi gösterdiniz. Bakalım kelimelerin gücünü iyi kavrayabilmiş misiniz? Şimdi oynayacağımız oyunun adı ‘Cümle Kurmaca’. Altı kelime söyleyeceksiniz, üç isim, iki fi-” “Bir saniye” dedi öğretmenlerden biri Ses’in sözünü keserek: “Az önceki oyunun adı neydi peki? Onda da cümle kuruyorduk.” Ses: “Ne yapacaksın?” dedi tersleyerek, “İyi hadi öbürünün adı ‘Karmaşık Cümle Kurmaca’ olsun, bu daha kolay. Lafımı bölmeyin. Tekrar söylüyorum: Altı kelime söyleyeceksiniz, üç isim, iki fiil, bir de zarftan oluşacak. Buna göre anlamlı bir cümle oluşturacaksınız. Anlamsız cümleyi kuran tarafın üzerinde durduğu panel her seferinde biraz daha yan dönecektir. Sağdaki grup başlasın!” İki grup da birbirlerine bakıyorlardı. “Biz mi?” dedi gruptakilerden biri. “Hayır” dedi Ses, “Siz soldaki grupsunuz!”

Sağ grupta olduğunu anlayanlar kafa kafaya verip fısıldaşmaya başladılar. Kelimeler birbirleriyle ne kadar alakasız olursa anlamlı bir cümle kurmaları o kadar zor olacaktı. Buldukları kelimeler şunlardı:

“Kravat, Havuç, Tebeşir, Öksürmek, Bulaşmak ve Her zaman”

Sol grup şu cümleyi kurdu: “Havuç büyüklüğündeki tebeşirin tozu beni öksürttüğünde her zaman kravatıma bulaşıyor”

Mantıklıydı.  Sağ grup söylenirken panelleri yan dönmeye başladı. Dengede durmak için pozisyonlarını değiştirerek bir ayaklarını destek alacak şekilde öne attılar.

Sol grubun yöntemi farklıydı. Sırayla olabilecek en alakasız kelimeleri sıralamaya başladılar: “Dümbelek” dedi biri, “Armatür” dedi bir diğeri, “Yalamak” dedi beriki, “Ağır” dedi öteki, “Bazen” dedi bir başkası. Bir fiil daha: “Koşmak” dendi. “Hadi kurun bakalım” dediler gülüşerek.

Sağ grupta fısıldaşmalar başladı. Neticede grup sözcüsü kendinden emin bir tavırla şöyle söyledi: “Bir dümbeleği yalamak, bazen ağır bir armatürle koşmak gibidir”

Sol grup sağ gruba küçümseyen bakışlar fırlatırken panelleri yan dönmeye başladı. Sol grubun sözcüsü: “Ama nasıl olur?! Bu cümle çok anlamsız!” diyerek karşı çıktı sonuca. “Olur mu?” dedi cümleyi söyleyen, “Nasıl anlamsız? Ben hep dümbelek yalarım” Bir diğeri de onu destekleyerek dedi ki: “Ağır bir armatürle koşmak gibi aynı evet. Gerçekten” Diğer taraf: “Nasıl ya?” İki grup arasında gürültülü bir tartışma çıktı. Sonunda: “Tamam!” dedi Ses, “Bu oyun çok saçma oldu. Başka oyuna geçiyoruz” Sağ grubun biraz yana eğilmiş olan paneli tekrar eski düz konumunu aldı.

İki grup hiç konuşmadan fırlattıkları sert bakışlarla birbirlerine meydan okuyorlardı. Bir süre sonra Ses’ten hiç ses gelmemeye başlayınca, “E nerde bu?” dedi içlerinden biri. “Yemeğe mi gitti acaba?” dedi bir başkası. “Galiba” dedi karşı gruptan başka biri. “Biz de acıktık” diye söylendi bir diğeri. Bir süre daha ses gelmeyince aralarında dün oynanan maç hakkında konuşmaya başladılar. Ses’ten gelen ses bu hararetli tartışmayı böldü: “Kesin gürültüyü! Sizinle basit bir oyun oynayacağız. ‘Zengin Kafiye Oyunu’. Bir kelime söyleyeceğim. Siz de o kelimenin zengin kafiyelisini söyleyeceksiniz. Buna göre uygun kelimeyi on saniye içinde bulamayan grup kaybeder. Kelimeyi söylüyorum: Savur.”

“Tasavvur” dedi sağ gruptan biri. Bir süre sonra “Kavur” karşılığı geldi sol gruptan. Anında “Gâvur” dedi sağ grup. Sol gruba gelmişti sıra. Sessiz kaldıkları her saniye panelleri dönüyordu. Panelin yukarıda kalan ucuna tutunmaya başladılar. Birkaç saniye içinde zengin bir kafiye uyduramazlarsa kaybedeceklerdi. Dik konuma gelen panele tutundukları son saniyede birinin gözleri parladı ve “Aznavur!” dedi. Sağ gruptan biri: “O Fransız şarkıcının soyadı değil mi? Sayılmaz!” diye bağırdı. “Hayır” dedi kelimeyi söyleyen: “Bu kelime dilimize Gürcüceden geçti. İri yarı, sinirli, asık suratlı kimse demek, geçenlerde rastladım, oradan biliyorum” Ses: “Doğruymuş” dedi onaylayarak, “Şimdi sizin bir cevap vermeniz gerekiyor” Sağ gruptakiler panelin yükselen ucuna tutunurlarken bir yandan da kara kara düşünüyorlardı. Gerçekten az bulunan bir uyaktı bu. Ses: “Son üç saniye” dedi. İki taraf da neredeyse tamamen dik konumda bulunan panellere sıkıca tutunmaktaydılar. İki. Bir. “Vur!” diye bağırdı biri. “Vur! Kendi başına bir kelimedir!”

Sağ grup iyi bir son vuruş yapmıştı. Sol grup karanlığı boylarken sağ gruptakilerin üzerinde bulundukları panel yatay konumunu almaya başladı.

Yavaş yavaş  bir sis bulutu her yeri kapladı. Geride kalan son altı öğretmen birer birer uykuya daldılar. Uyandıklarında ağızlarına bağlı bir tür kelepçe ile buna bağlı sivri bir çivi vardı. Alt dudakta bulunan çivi, dudakları birbirine birleştirmeye çalışınca üst dudağa batıyordu. Ses konuştu: “İçinde dudak sessizleri yani be, me, fe, pe, ve bulunmayan sözcüklerle birbirinizle atışacaksınız. Buna halk edebiyatında ‘Lebdeğmez’ denir.  Bakalım ne kadar ustasınız…”

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

“Efendim, hayırlı bir iş için geldik” diye söze girdi yaşlı adam ağzındaki çikolatayla, “Çocuklar birbirlerini beğenmişler” diye devam ettirdi kendi sözlerini başıyla onaylayarak. İçinde bulundukları tek katlı evin küçük salonunun dar kapısında elinde tepsiyle güzel bir kız belirdi. “Kahveler de geldi!” dedi kızın babası yüzündeki memnun tebessümle. Kahveleri dağıtırken zarif hareketlerle süzülen genç kız; kaçamak bir bakış fırlattı damat adayına yüzündeki utangaç gülümsemeyle.

Birden bir gürültü duyuldu, yer sallandı ve evin çatısı uçtu gitti. İçeri dolan gün ışığı gözleri kamaştırırken yükseklerden gelen derin bir ses,  “Kızı istiyorum!”  diye gürlüyordu aklını kaçırmış gibi. Bu ses dev bir robottan geliyordu. Kızın babası elindeki bastonu gökyüzüne tutarak “Kız böyle mi istenir! Ananı babanı alır, çikolatanı çiçeğini yaptırır, adam gibi gelir kızı istersin! Bu ne terbiyesizlik! Bak da örnek al!” diye bağırdı şaşkına dönmüş misafirleri göstererek. Kız dev robota karşı, “Bitti Nejat! Neden anlamıyorsun! Bitti dedim sana!” diye haykırdı. “Hayır!”  diye bir ses yayıldı, “Bir yaşanmışlık var! İnkâr edemezsin!” Kız, “Geçmişte kaldı! Neden anlamıyorsun! Çık git hayatımdaan! Defol git! Manyaak! Ne bela şeymişsin sen be! Ne bela şeymişsin! Defol! Defoool!” diye cırladı dev robotun kumanda merkezine karşı. Çocuğun annesi, “Nasıl bir kızmış bu evladım bizi getirdiğin yere bak” diye mırıldandı. Genç adam, “Anne lütfen başlama ne konuşmuştuk” dedi bir dev robota bir kıza bakıp olanlara bir anlam vermeye çalışarak. “Ben dediydim gitmeyelim” diye mırıldanmaya devam etti kadın, “Ana lafı dinlesen…” “Anne bir sus lütfen ya!” dedi şaşkına dönmüş damat adayı.

Sarsıntı esnasında yerlere dökülen kahvenin kokusuyla özenle süslenmiş çiçeklerin kokusu birbirine karışmıştı. Çikolatalar yerlere saçılmış, şekerler öbek öbek toplanmıştı. Dev robot elini uzatıp parmak uçlarını birleştirdi ve ses:  “Bak Nazife, kabalaşmak istemiyorum” dedi. “Daha ne kabalaşması evladım evi başımıza yıktın!” diye çıkıştı kızın annesi titreyen sesiyle. Robot dev parmaklarıyla yere düşen çiçeği alıp Nazife`ye uzattı. Nazife çiçekleri robotun elinden alıp yere fırlattı. Derin bir haykırış yeri göğü kapladı o anda, “Ya benimsin ya toprağın!” ve Robot dev kollarıyla sokaktaki en yakın elektrik direğini yerden söktüğü gibi hızla genç kızın üzerine savurdu. İşte tam bu anda damat adayı seri bir hareketle kızın önüne geçti ve üzerlerine gelmekte olan dev beton bloğa göğsünü siper ederek darbeyi etkisiz hale getirdi. Neden sonra ufalanan betonun tozları dağılırken, adamın parçalanan elbisesinin altından eflatun renkte bir süper kahraman kostümü göründü. Bu demek oluyordu ki damat adayı Eflatun Oğlan’dan başkası değildi.

Elbisesi yırtılan ve gizli kimliği ortaya çıkan Eflatun Oğlan`ın mahcubiyeti yüzünden okunuyordu. “Sizin oğlan Eflatun Oğlan mıymış?” dedi kızın annesi şaşkınlığını gizlemeyerek. Bir şaşırma da Eflatun Oğlan`ın anne ve babasının yüzlerindeydi. “Evladım sen Eflatun Oğlan mıydın?” dedi annesi. Babasının yüzündeki şapşal ifade ise neden bir şey söylemediğini yeterince açıklıyordu. Kızın babasının gözlerinde ise bir umut ışığı parlamıştı takım elbisenin altındaki kostümün eflatunluğunda. “İşte…” diyordu içinden, “Bu çocuk, kızımı şu itin elinden kurtarır! Söylediklerine göre devlet süper kahramanlara iyi de maaş veriyormuş!”

“Eflatun Oğlan!” diye ünledi Nejat dev robotun içinden. Gizli kimliğini artık dert etmeyen Eflatun Oğlan çevresine bakarak “Ne yapmalı acaba?” diye düşünüyordu çevresindekileri nasıl koruyacağını bir yandan da robotu nasıl alt edeceğini hesaplayarak. Bu büyüklükte bir robotla hiç savaşmamıştı. Zayıf bir noktasından vurmalıydı onu. Belki kumanda merkezine bir Eflatun Döner Bıçağı Dalgası gönderirim ya da Eflatun Aksırıklarımı sıralarım ardı sıra diye düşündü.  Fakat şu anda Dev Robotun hızla üzerlerine inmekte olan yumruğuna karşı çevresindekileri de koruyacak büyüklükte bir Eflatun Enerji Kalkanı oluşturmalıydı.

Hızla inen yumruğun kalkana çarpmasıyla yayılan boğuk gümbürtüyle beraber Eflatun Oğlan bilincini kaybedecek gibi oldu. “Sandığımdan da güçlü!” diye düşündü. Diğer darbenin gelmesini beklemeden harekete geçti, “AhKha! AhKha!” Her Eflatun Aksırık dev robotu bir kez daha sarsıyor ve devrelerini birer birer kısa devre yaptırıyordu. Dev robotun kumanda merkezinde neye uğradığını şaşıran Nejat aksırıklarla dijital sistemi bozulan robotun Acil Durum Analog Sistemi`ni devreye soktu. Dev robotun omuzlarının üzerindeki panel açılıp ortaya bir çift roket atar çıktı, aynı anda karın bölgesinde beliren birçok küçük daire şeklindeki sonik titreşim yayıcılar da bununla beraber belirmişti. Olayı endişe dolu gözlerle izlemekte olan kızın babası, “Mor Vuruşunu kullan evladım!” dedi, “Var ya hani böyle yapıyorsun!” diye ekledi taklit ederek. Çocuğun annesi “Yok yok!” dedi panikle; “Onu kullanırsa güçten düşer, o son darbe silahı yavrumun.” diye açıkladı durumu çabucak.

Nejat, Eflatun Oğlan`ın tekrar bir enerji kalkanı oluşturmasına fırsat vermemek için Sonik Dalga Yayıcı`yı çalıştırdı. Sonik dalgalar nedeniyle konsantrasyonu bozulan Eflatun Oğlan`ın oluşturduğu enerji kalkanı belirsizleşmeye başladı. “Kaybedecek vakit yok! Bir an önce kumanda merkezine Eflatun Döner Bıçağını yollamalıyım!” diye düşünüyordu. Yeterince konsantre olamayan Eflatun Oğlan`ın vuruşu hedefi ıskaladı. Bu darbe robotun gövdesindeki yakıt destek supaplarını havaya uçurdu ama beklenmedik şekilde sonik dalga sistemini de devre dışı bırakmıştı. Üzerinden dumanlar çıkmaya başlayan robot, dev pabuçlarını Eflatun Oğlan`ın üzerine indirmek üzere havaya kaldırdı. Bu sırada Eflatun Oğlan sonik titreşimlerin sona ermesiyle birlikte bir süredir yoğunlaştırdığı beyin dalgasıyla tele kinetik bir tekme savurdu. Bu güç dalgasıyla birlikte ayakları yerden havalanan robot, dengesini kaybedip yere devrildi.

Eflatun oğlanın yanağının ucuna bir sırıtış eklendi. Ellerini avuçları birbirine bakar şekilde kendine çekti. İki avcunun arasında eflatun renkte bir güç alanı oluşmaya başladı. Gittikçe koyulaşan güç alanının rengi sonunda esrarengiz bir mor rengine dönüştü. “Mor Vuruşu kullanıyor.” dedi kızın annesi sesli düşünerek. Mor Vuruş için yeterli miktarda güç topladığını düşündüğü anda bunu yollamak için ellerini ileri fırlattı. Hızla hedefe doğru giden Mor Vuruş`un gücü çevredekilerin kanında bir dalgalanmaya neden oldu.

Dev Robot büyük bir gürültüyle parçalara ayrıldı. Robotun kopan kafasından parlak bir nesne dışarı fırladı sanki. Eflatun oğlan hoplaya zıplaya bir kaç hamlede robotun kafasındaki kumanda merkezinin üzerine geldi ve tek harekette burayı koruyan zırhı söküp uzaklara fırlattı. Nejat içerde baygın bir şekilde yatıyordu. Eflatun Adam Nejat’ı yakasından tuttu ve azılı suçlulara yaptığı Eflatun Flamingo hareketini yapmak üzereydi ki- “Dur!” diye bir ses duyuldu. Yıkıntıların arasından güçlükle ilerlemeye çalışan Nazife`nin sesiydi bu. “Yapma!” diyordu Nazife. Kızın elinde az önce robotun kumanda panelinden fırlayan gümüş bir kolye vardı.

Nejat`ın elbisesinin üzerindeki ufak tefek yanıklara, göğsünde ve başındaki küçük sıyrıklara bakılırsa ucuz atlatmış görünüyordu. Gözlerini araladı ve kendisine yaklaşmakta olan Nazife`yi gördü. Kızın güzel gözlerinden yaşlar akıyordu. Elindeki kolyeyi göstererek: “Neden söylemedin daha önce” diyordu, “Neden!” Zorlukla konuşan Nejat, “Hiç fırsat vermedin ki” diyebildi. Nejat`ın üzerine kapanan Nazife gözyaşlarına boğuldu. “Benimle evlenir misin Nazifem?” dedi Nejat kısık sesiyle. “Deli!” dedi Nazife başını kaldırıp yüzündeki yaşları silerek, “Evet,” dedi sonra, “Evlenirim!”

“Haaydii…” dedi birisi. Bu kızın babasıydı, az ilerde dikilmiş olan biteni seyrediyordu. Nejat tüm gücüyle bağırarak bir kez daha istedi Nazife`yi babasından. Kızın babası, “E artık ne yapalım, ilk önce sen istediğine göre kızı da sana verdim gitti.” dedi memnuniyetten ziyade bir kabullenmişlikle.

“Kusura bakma Eflatun kardeş” dedi Nejat, “Deli gönül sevdalandı mıydı işte böyle gözü hiçbir şey görmüyor” Eflatun Oğlan, “Önemli değil” dedi yutkunarak ve ellerini kalçasına koyup süper kahraman pozisyonu aldı, “Önemli olan her şeyin yoluna girmiş olmasıdır!” diyerek tok çıkardı sesini içindeki burukluğu gizlemeye çalışarak. Ve her macerasının sonunda yaptığı gibi Eflatun`dan konuyla ilgili bir söz söyledi, “Kimseye kendinizi sevdirmeye kalkmayın. Yapılması gereken sadece kendinizi sevilmeye bırakmaktır” Nazife, “Sizi düğünümüze davet ediyoruz” dedi yüzündeki mahcup gülümsemeyle, “Lütfen gelin ama” diye de ısrar etti. Eflatun Oğlan başını öne eğip ayaklarıyla yeri eşeleyerek; “Geliriz” dedi sıkılmış dişlerinin arasından. Her şey için teşekkür etti Nazife.

Eflatun Oğlan`ın babası bir köşeye sinmiş çikolataları yiyordu. “Haydi baba, gidiyoruz” dedi Eflatun Oğlan. Çikolata paketini aldılar. Ana, baba ve oğul evlerine giden yokuşu çıkarlarken: “Ben sana dediydim” diyordu yaşlı kadın, “Ana lafı dinlesen ha ne varıdı…”