.

Yazarın arşivi

Vasfi Bey yeni açtığı mobilya dükkânında ağzına geleni sayıyordu: “Hay ben böyle devletin! Bizi sömürüyor şerefsizler!”

Aslında öyküdeki karakterim kesinlikle böyle biri değildi efendim hayır. Amma velakin dilini tutamıyordu: “Vergisine sıçayım! Para kazanmamış bir adamdan neden vergi alıyorsun? Ha? Param yok ki benim neyin vergisini alıyorsun? Bir şey satmamışım ki! Ne vergisi?!” Böyle değildi inanın. Ama gelin görün ki bu karaktere hâkim olamıyordum. Bir şeyler yapmam gerekiyordu. Karakterin yanına müşteri kılığında gidip: “Vergilendirilmiş kazanç kutsaldır. Devletin bekası için vergi gereklidir” diyerek yatıştırmaya çalıştım. Ama sanki geldiğimi bile fark etmemişti. Cinnet getiriyor gibiydi. “Kazanmadığım paranın vergisini benden neden alıyorsun? Bok gibi paralı bir sürü piç kurusu var. Alsana o pezevenklerden vergiyi!”

“Böyle yapma bak hapse atarlar seni” dedim. “Hapse mapse atamazlar. Ben hayali bir karakterim. Sen düşün. Seni atarlar” dedi rahatlıkla.

“İşte beni de zor duruma sokuyorsun. Lütfen sus artık. Sinirden ellerim titriyor bak gerçekten oturup ağlayacağım şimdi” dedim. Durdu. Şöyle bir baktı bana küçümseyerek, “Aslında benim söylediklerimden senin sorumlu tutulmaman gerekir” dedi. “Neden?” dedim, “Senin sözlerin benim sözlerim sayılmıyor mu?”

“Şeytanın yaptığı tüm kötülüklerden yaratıcısını mı sorumlu tutuyor insanlar?” diye sordu. “Aynı şey mi ikisi?” dedim. “Sen de bu dünyanın yaratıcısı değil misin? Sen de bir şeyi hayal ettiğinde ona ol demen yeterli değil mi? Senin için bu kadar kolay öyle değil mi?”

“Evet” dedim “kolaydır”

“İşte sen de kendi yaratıcının hayal ürünüsün. Yani aslında hepimiz hayal dünyasında yaşıyoruz. Benden bir farkın yok”

“Off… Saçma sapan konuşup kafamı bulandırıyorsun. Günaha sokuyorsun beni. Seni olduğun gibi bırakmalıydım. Yarım kalan öykülerin arasında” dedim.

Nerden çıkmıştı bu karakter karşıma böyle? Sinir olmuştum. “Öykümü rezil ettin!” dedim  “Bitiriyorum öyküyü”  “Bitirirsen bitir” dedi. Bir de pişkin ki. “Bitirmiyorum ulan. Sürün” dedim, “Kal öyle. Bak ben müşteri olarak gelmiştim belki bir şey alacaktım ama şimdi hiçbir şey almadan gidiyorum” “Gidersen git!” dedi, “Senin yüzünden değil mi her şey zaten? Yazıyorsun ama boş! Okunabilir bir şeyler yaz şöyle dişe dokunur bir şeyler” “Okuyan okuyor” dedim, “Okumuyorsan senin sorunun. Ayrıca kazansan da kazanmasan da vergini ödeyeceksin” “Ödemiyorum ulan!” dedi. “Sen ödemezsen çocukların öder, onlar ödemezse onların çocukları” “Benim çocuğum filan yok. Borç takıp gideceğim orospu çocuklarına” dedi. Ne yapıyordu öyle? Çekmeceden bir silah çıkardı. Kafasına dayadı. “Dur yapma” dedim “deli misin?!” “Delirttiler!” dedi “Dur!” Silahı elinden almaya çalışırken silah ateş aldı.

Şaşkın bir şekilde bakıyordu bana. “Neden öyle bakıyorsun?” dedim. “Kafanda bir boşluk var” dedi. “Bence senin kafanda boşluk var. Deminden beri saçmalayıp durdun” “Yok hayır” dedi dükkânındaki aynayı göstererek: “Bak kafanda bir delik açıldı” Sahi. Alnımdaki boşluktan ışık sızıyordu. Parmağımı içine soktum. “Yaptığını beğendin mi?” dedim. Öylece bakıyordu. “Ölmedin” dedi. “Ölmedim tabi. Ben yazarım. Öykü bitene kadar bana bir şey olmaz” Korkmuş gibiydi. Her şeyi yapabileceğim kafasına daha yeni dank etmişti. “Madem yazarsın kaldır o zaman şu vergiyi. Para kazanmamış insandan vergi almasın devlet”

“Öykülerimin gerçeğe uygun olması gerekli” dedim. “Saçmalama bilmiyor muyuz ne tür öyküler yazdığını. Gerçeğe uygun olmasıymış”

“Devlet benden aldığı paralarla ihtiyacımın olmadığı yatırımlar yapıyor, kaldırımlar yapıyor. İstemiyorum kardeşim! Şuradaki kaldırımları daha yeni yapmışlardı şimdi gene söküyorlar. Onun parası da benim cebimden çıkıyor. Ödemek istemiyorum! Sikeyim vergisini de ya!” Söylene söylene dükkânın arkasına yürümeye başladı. Duvarın ardında kayboldu.

“Aklıma bir fikir geldi!” dedim gittiği yere bağırarak. “Neymiş?!” dedi içerden seslenerek. “Ne yapıyorsun orada?” dedim. “Filtre kahve hazırlıyorum” dedi, “İster misin?”  “Olur” dedim. “Bak şöyle bir fikir geldi aklıma. Sen bir ada satın al ve kendi devletini kur” “Ada mı satın alayım? Ne adası? Hangi parayla?” “Parayı sorun etme. Ben yazarım” dedim. “İyi de ada satın alırsam yine birilerine vergi ödemem gerekmiyor mu?” dedi içerden kafasını uzatarak. “Yok” dedim, “Sen bağımsızlığını ilan edeceksin. Ülkeni kuracaksın. Diğer ülkelere seni tanımaları için bildiriler yollayacaksın. İnternet üzerinden ülkenin tanıtımı için yayınlar hazırlayacaksın. Rüzgâr ve güneş ile enerji üreteceksin. Kendi bağın, bahçen ve çiftliğin olacak. Dışarıdan hiçbir şeye ihtiyaç duymayacaksın.” “Bunların hepsini sen yazacaksın öyle mi?” dedi. “Evet” dedim. “Ne gerekliyse sen bana söyle”

Elinde kahvelerle döndüğünde tabletimi alıp öykünün taslağını yazmaya başlamıştım bile. Heyecanlanmışa benziyordu. “İki tane de araba yazsana” dedi. “Ne yapacaksın arabayı adada? Yol yok ki” dedim. “Yakıtı nereden bulacaksın?” “E yaz işte ne gerekliyse. Adadan petrol de çıksın o zaman” dedi. “Yok artık” dedim. “O zaman ben de bu işte yokum” dedi hemen su koyuvererek.

“Benimle pazarlık mı ediyorsun?” dedim. “E o zaman güneş enerjisiyle çalıştır arabayı. Petrol mü kaldı zaten?” İsteklerine devam ediyordu: “Güzel de bir karım olsun” dedi. “Oldu” dedim: “Sarışın mı olsun esmer mi?” “Bazen sarışın olsun, bazen de esmer. Sonuçta yazar değil misin? Yazabilirsin” dedi. “Hayır” dedim, “adada yalnız olacaksın. Tek başına” “İstemiyorum” dedi. “Saçma sapan bir dünyaya soktun beni” “Efsane olacaksın” dedim. “Yemişim efsanesini” “Senin ağzın çok bozuk” dedim, “Çok aşırı tepkiler veriyorsun. Böyle bir karakterle ne yapacağımı bilmiyorum” “Tamam tamam” dedi, “küfür yok” “Hayır, böyle davranırsan kimse seni dinlemez ki. Kendine zarar.”

“Senin adın neydi?” dedim. “Vasfi” dedi. “Tamam Vasfi. Kurduğun ülkenin adı da Vasfi Cumhuriyeti olacak dedim. “Daha iyi bir isim bulamadın mı? Vasfi Krallığı olsun bari” dedi, “Ben kral olmak istiyorum.”

“Hayır, Cumhuriyet olacak.”

“Niyeymiş?”

“Çünkü en iyi yönetim şekli de ondan”

“Ulan adada bir kişi var zaten ne cumhuriyeti?” dedi. “Tamam” dedim “krallık olsun…” Onunla mı uğraşacağım?

“Bak” dedim yaptığım çizimi göstererek, “bu da senin bayrağın” “O ne öyle?” dedi. Açıkladım, “Mavi arka plandaki ters üçgen adayı temsil ediyor, aynı zamanda adının baş harfi olan ‘V‘ şeklinde. Nasıl olmuş?” Pek beğenmiş gibi bakmıyordu, dudaklarını büzdükten sonra “Taç da çiz de bari krallık olduğu belli olsun” dedi. “Olabilir” dedim, “Hem böylece o üçgen aynı zamanda kafasında taç olan Vasfi’nin suratını da temsil edebilir” “İyi işte. Çiz” dedi.

Anlatmaya devam ettim: “Adayı satın aldığın ülke senden vergi ödemeni isteyecek ısrarla. Ama sen vergi ödemeyi reddedeceksin. Hatta adaya gelip seni alıp götürmek isteyecekler. Bayrağını da indirip yerine kendi ülkelerinin bayrağını dikmek isteyecekler. Sen de onlarla savaşacaksın. Özgürlüğünün mücadelesini vereceksin” Bana: “Silahlar var mı silahlar? Beni Rambo gibi yapabilir misin?” diye sordu. “Hayır, bu daha çok mahkemelerde hakkını arayacağın bir hukuk mücadelesi olacak” dedim. “Sıkıcı” dedi. “Böyle bir öyküde yer almam ben” “Sana da öykü beğendiremiyoruz” dedim. “Sıkıcı yazıyorsun. Heyecanlı hale getirmelisin. Mesela beni Rambo gibi yap” dedi. “Hayır!” dedim.

Bu karakter gerçekten sinirlerimi bozuyordu. Neden öyküye hala devam ettiğimi bilmiyordum. Kahvemden bir yudum aldım. Birden suratımda bir ıslaklık hissettim. Gözlerini belirtmiş bir şekilde bana bakıyordu, “Alnındaki delikten kahve fışkırıyor” dedi. Şaşırıp birden doğrularak: “Neden böyle oldu?” dedim. “Bilmiyorum” dedi. Böyle olmaması gerekiyordu. Şuna bak! Üstüm başım hep kahve olmuştu. “Silecek bir bez bir şey verir misin?” dedim kafamı öne eğerek. Alnımdan yere pıt pıt kahve damlıyordu. Kızmıştım: “O silahı alacaktın değil mi eline illa!”

Getirdiği peçete ile kafamı sildim ve anlatmaya devam ettim. “Mahkemelerde vereceğin mücadelede tüm servetini harcayacaksın”

“İyi ama sen de verdiğin her şeyi geri alıyorsun” “Bu böyledir ama” dedim, “Yaratıcı hep böyle yapar. Verdiği her şeyi geri alır” “Yani gerçeğe uygun olması gerekli…” “Evet” dedim, “hep böyle olur…”

“E arabam yok, kadınım yok, mahkemelerde sürünüyorum. Ben ne anladım bu işten?”

“Ne istiyorsun?” dedim “Derdin ne senin? Yazar benim. Sana ne oluyor?” Sinirden ayağa kalktım. “O kadar öykü yazdım senin gibi karaktere rastlamadım! Ne biçim bir karakterin varmış senin” “Tamam sakin ol” dedi.“Hayret bir şey ya!” “Tamam” dedi elini beni yatıştırmak için kaldırıp indirerek. “Otur sen. Anlat. Susuyorum” Cık cık cık… Oturdum ve öfkemi yatıştırmaya çalışarak anlatmaya devam ettim:

“Neticede şu olacak. Vergi ödemek istemeyen insanlar ile ödeyenler ikiye ayrılacaklar. Bu durumda vergi kredisi olanlar otobüse daha ucuza binecekler. Daha kestirme olan yollardan geçebilecekler. Herkes ülkeyi kullandığı kadar ödeyecek. Daha adil olacak her şey.”

“E benim ülke ne oldu?”

“Sen ülkeyi sattın ama karşılığında başka türlü bir bağımsızlık kazandın”

Düşünceli bir şekilde kafasını kaşıdı. Suratını ekşitti. “Olmadı mı? Sevmedin mi öyküyü?”

“Sonunu sevmedim” dedi. “Daha iyisini yazabiliyorsan kendin yaz” dedim, “Oturdum buraya sana laf anlatıyorum. Benim burada ne işim var? Normalde hiç gelmemem gerekirdi” dedim, “Şu halime bak. Kafamda bir delik açıldı, üstüm başım kahve oldu. Hadi bunlar neyse, saçma sapan konuştuğun için ceza alabilirim, hapse girebilirim senin yüzünden. Onu bunu bırak, ettiğin laflar yüzünden cehenneme bile gidebilirim!” Hiç oralı değildi. Bana arkasını dönmüş camdan dışarı bakıyordu. “Ne yapıyorsun sen?” dedim. “Düşünüyorum” dedi.  “Ne düşünüyorsun?” dedim.

“Ben başka ülke falan kurmak istemiyorum” dedi  “Başka bayrak da istemiyorum. Ben bu ülkenin bayrağına kurban olurum. Benim derdim sadece vergiyle. Param olsa veririm tabi neden vermeyeyim? Ama kazanmadığım paranın vergisini de neden ödeyeyim?” E ben de daha ne diyeyim? “Haklısın kardeşim” dedim, “Haklısın…”

Ayının karnı açtı… Ne de olsa oldukça uzun bir süredir ağzına tek damla bal sürmemişti zavallı… Arı kovanlarındaki tüm balları bitirmişti ve şimdi de her yerde bal arıyordu. Köstebek kardeşe sordu: “Köstebek kardeş, köstebek kardeş! Balın var mı acaba?” Köstebeğin yanıtı çok sert oldu: “Hayır yok! Defol git!” Bunu demesiyle birlikte ayının kendisini kaybedip, pençesinin köstebeğin boynuna çarpmasıyla köstebeğin kafasının kopup yerlerde yuvarlanırken etrafa kanların saçılması bir oldu. Sonra ayı köstebeğin bu haline çok üzüldü, kafayı yerden aldı ve cebinden çıkardığı yapıştırıcıyla kafayla gövdeyi yapıştırdı. Köstebeğin gözleri açıldı ve şöyle söyledi: “Göremiyorum! Göremiyorum!” Ayı ani bir hareketle kafayı yerinden söküp çok uzaklara fırlattı.

Ayının çamurdan heykel yapmak gibi bir merakı vardı ve aklı fikri hep balda olduğu için çamurdan bal heykelleri başladı. Heykel yaparken düşünmeye de fırsat bulmuştu aslında. Ama o hep şöyle düşünüyordu: “…Çünkü ben bal heykeli yapıyorum ama bu sadece kendimi avutmak için oysa bal heykeli yenmez ama kendimi avutmak için ben bal heykeli yapıyorum çünkü…” Aradan uzun günler geçmiş, ayının saçı başı dağılmış ve sakalları uzamıştı ve artık canına tak etmişti gidecek ve konuşacaktı. Diyecekti ki: “Benim karnım aç, ben bal istiyorum.” Ama bu lafı kime diyecekti. Ya kendisiyle dalga geçerlerse, ya alaya alırlarsa onu… O ayı yüreği buna dayanamazdı.

Bir gün kapı çalındı ve içeriye çok güzel ve zarif, alımlı dişi bir yılan girdi. Ve dedi ki: “Af edersiniz ayı bey, siz bal arıyormuşsunuz duyduğuma göre.” Ayı uzun süre sosyal hayattan kopuk yaşadığı için iki lafı bir araya getirip konuşamıyordu. Ağzından çıkan laf şuydu: “Haa…” Çok utanmış, yüzü kıpkırmızı olmuştu ayının ama tüylerinin ardından yüzünün gözükmediği için yılan bunu fark edemedi. Konuşmayı şu şekilde devam ettirdi yılan: “Bizim eski yuvamızda bolca bal var. Hatta ve hatta bayaa bayaa bolca bal var.” Yılan konuşmasını bitirince ayı düşündü. “Bir yılanın balla ne alakası olabilir ki? “Ve şöyle konuştu: “Sizin ne alakanız var balla?” Yılan: “Valla, bizim eski yuvamız bir arı kovanının altında bulunuyordu, bir gün arı kovanına bir köstebek kafası çarptı ve bütün ballar bizim yuvaya döküldü” dedi. Ayı bu duruma çok sevindi. “Demek öyle ha!? Hemen beni yuvanıza götür!” “Peki gel peşimden” “Haydi gidelim.” Yola çıktılar, aynın keyfi yerindeydi. Hatta giderken yolda yılana şaka bile yaptı. Şöyle söylemişti: “Ayağa kalksana niye yerlerde sürünüyorsun?”

Yolculuk sırasında ayı ile yılan arasında hafif bir elektriklenme oldu sanki. Yoksa yılan ayıya aşık mı oluyordu? Birden ayı bir taşa takıldı ve yılanın üzerine düştü. Göz göze geldiler. Yılan ayıya: “Üstümden kalk lan ayı! Nefes alamıyorum!” dedi. Ayı üzerinden kalktıktan sonra: “Af edersin böyle demek istememiştim. Lütfen beni bağışla” diye ekledi. Aralarında hoş bir muhabbet başladı. Bir ara ayının “Bana yılanlığı anlat!” demesine karşılık yılan; elleri olmadan yemek yemenin zorluğundan kulakları olmadığı halde her söylenileni anlamasının acayipliğinden falan bahsetti. Bu sefer yılan ayının kendisinden bahsetmesini isteyince ayı kendisi hakkında bahsedilecek fazla bir şey olmadığını sadece işte bir ayı olduğunu söyledi. Yılan birden ayıyı çok sevimli bulduğunu kaçırdı ağzından. Ayı da: “Bende seni çok sivri dişli ve düz vücutlu buldum” dedi. Ne yapsın, diyecek söz bulamamıştı, ayının tekiydi çünkü… Yılanın yüzü kızardı, bakışlarını başka yöne çevirip: “İşte geldik!” dedi. Karşılarında kırılmış koca bir arı kovanı, kopmuş bir köstebek başı ve ağzına kadar bal dolu bir yılan yuvası vardı. Ayı hayvan gibi bağırarak hızla bala doğru koşmaya başladı. Gözü hiçbir şey görmüyordu, yılanı ezip suyunu çıkardığını da fark etmedi zaten. Yuvanın içindeki tüm balı kısa sürede mideye indirdi. Doymuştu artık…

(Nisan 2000)

“Garniyer satışların nasıl gidiyor?” dedi bir adam öteki birine. Öteki, ‘İyi değil’ anlamında suratını ekşiterek kafasını geriye attı. Birden soğuk bir rüzgâr esti odanın içine.

“Öyle mi!” dedi diğer adam. Sesinde inceden bir alay vardı. “Demek garniyer satışları kötü! Oysa ben, bugün tam üç tane garniyer sattım! Yaa…”

Bunun üzerine öteki adam sesinde fark edilir bir sinir bozukluğuyla, “Be-Ben hiç satamadım” dedi güçlükle. Başını öne eğdi ve yerde, çöp tenekesini tutturamadığı bir parça buruşturulmuş kâğıt ile bir miktar elma kabuğuna gözü kaydı. Kafasını tekrar yukarı kaldırmadan mahzun bakışlarını diğer adama yöneltti. Diğer adamın yüzüne hain bir sırıtış eklendi alaycı bakışlarının yansıra. Az önce aklına gelen matematik hesabını aktarmakta da gecikmedi. “Ben senin sattığının üç katı garniyer sattım. Yaa…”

Öteki adamın yüzündeki üzülen bakışların yerini kuşku dolu bakışlar aldı. Diğer adama şu sözleri sarf etmekte hiç gecikmedi. Zira gecikseydi o kadar etkili olmayacaktı. Bunu kendisi de biliyordu. “Hayır. Bir saniye. Şimdi dur bir saniye. Bir dakika. Şimdi dur. Bak şimdi. Ben hiç satmadım. Yani, eğer bir tane satsaydım seninki benimkinin üç katı olurdu. Ama henüz hiç satmadığım için sen benim hiç katım kadar satmış oluyorsun.”

Bunun üzerine “Hadi yaa?” dedi diğer adam düşünür bakışlarını yerdeki şempanze desenli halıya yönelterek.

“Tabi. Öyle” diye onayladı kendini öteki adam ve teorisini ispatlamaya yönelik önermelerde bulunmaya devam ederek, “Sıfır çarpı üç nedir? Sıfır. Hiç. Hiç katım kadar sattın. Yani hiç satmasan daha iyiydi. En azından boşu boşuna yorulmamış olurdun.”

“Demek ben böyle yaptım.” dedi diğer adam düşünceli bir ses tonuyla yerdeki şempanze desenli halının kenarında yürüyen topal karıncayı seyrederek.

“Kesinlikle!” dedi öteki adam masanın üzerindeki pembe renkli kalemi alıp adama uzatarak, “Ama bu utanç verici durumdan kurtulman için sana bir şans verebilirim.”

Gözlerini kıstı diğer adam bakışlarını öteki adama yönelterek.  Yanağının bir ucunu yarım gülümseme şeklinde gerdi ve kafasını sallayarak ellerini döndürmek suretiyle şu sözleri sarf etti “Ee? Neymiş o?”

“Şimdi,” diye başladı söze durumu izah etme pozisyonu alan öteki adam, “Sen benden üç garniyer al. Ondan sonra, ben de senin benden aldığın garniyerleri senden satın alacağım. Böylece hem ben üç garniyer satmış olacağım, hem de sen altı garniyer satmış olacaksın. Sonuçta da senin satışın benimkinin iki katı olacak.”

Bu ümit verici sözler diğer adamın bakışlarında ifadesini buldu.

Öteki adam fikrini desteklemeyi sürdürdü, “Bu önerdiğim sistem benim hiç katım olmaktan da iyidir sanırım. Durduk yerde iki katım garniyer satmış olacaksın. Ben de bu sayede sıfır garniyer satmanın ezikliğinden kurtulacağım anlaştık mı?”

Cazip bir fikirdi bu. Öyle düşünüyordu diğer adam. ‘Bu sayede onu alt edebilirim. Bütün gün boşuna yorulmuşum. Onun hiç katı kadar garniyer satmışım’ diye düşündü. “Hadi yapalım o zaman!” dedi hiç gecikmeden. Düşüncelerini hayata geçirmekte gecikmeyen biriydi diğer adam. Gecikmekten korkardı. En son geç kaldığında üç yaşındaydı. O günü hatırlamak dahi istemiyordu.

Öteki adam masasının çekmecesini açtı ve içinden üç adet garniyer çıkardı ve dikkatle diğer adama uzattı. Diğer adam ellerini kovuk yaparak garniyerleri avucuna hapsetti.

Öteki adamın gözlerinde bir ışık parladı birden, “Ver şimdi parasını. Üç garniyer altı para!” Diğer adam garniyerleri kendinden tarafa doğru çekip yukarı kaldırarak, “Ama ben garniyerlerin üçünü üç paraya satıyorum!” dedi hayretle.

“Olsun,” dedi öteki adam usluca, “Ben zaten geri alıcam onları.” Sesinde tekin olmayan bir şeyler vardı.

Diğer adamın gözlerindeki kuşku dolu bakışlar tavandaki avizenin taşlarında çoğaldı. Cebinden çıkardığı altı parayı verirken, “Tamambendeşimdisanaüçgarniyersatıyorumhadiverparayıgeri” dedi çabucak. Öteki adam avcundaki parayı bıraktı diğer adamın avcuna. Diğer adam bu alışverişten memnun olmuş gibi gözükmüyordu. “Eee?” dedi suratı bin karış.  “Nasıl e?” dedi öteki adam tecahül-ü arif yaparak. “Burada üç para var sadece” dedi diğer adam tehdit amaçlı ses tonunu kullanarak. “Sen demedin mi ben garniyerleri üç paraya satıyorum diye!” diye atladı hemen öteki adam. “Öyle dedim ama sen paranı geri vericem dedin!” diye de çıkıştı diğer adam ayağa kalkar gibi yaparak.

Öteki adam gözlerini yumdu. Sakin olmaya çalışan bir insan görünümüne bürünerek, “İyi de sen demedin mi ben üç paraya satıyorum diye. Az önce dedin!” diyerek lafını geri sattı diğer adama.

Diğer adam hiddetlendi, “Öyle dedim am-“ “İyi! Dedin bak işte!” diye lafını ağzına tıkadı diğer adamın. Suratı kızaran diğer adam, “Ama zam yaptım ben, artık tanesini iki paraya satıyorum.” diye savundu kendini.

Öteki adam sakin gözüken tavrını bozmadan, “İyi güzel, ama bunu şimdi söylüyorsun az önce böyle bir şey söyleseydin bir sorun yaşamazdık. Ama artık sattın bir kere. Burada satılan mal geri alınmaz. Bak duvardaki yazıya” diyerek duvardaki sakallı adam resminin altındaki yazıcı çıktısını gösterdi.

Diğer adam kafasını döndürüp yazıya bakarak, “Ama…” diyecek oldu. Öteki adam, “Dur bakalım bu sorunu nasıl çözebiliriz, biliyorsun sana yardım etmek istiyorum. Şu anda sende kaç para var?” diyerek sözünü kesti.

Çıktıya bakan üzgün gözlerini öteki adama çeviren diğer adam, “Üç para var” dedi hayıflanarak, “Senin verdiğin işte. Üf ya…”

Bunun üzerine öteki adam, “Önceden altı paran mı vardı?” diye sordu. “Evet önceden altıydı…” dedi diğer adam hayıflı hayıflı.

Öteki adam, “Hm. Benim de cebimde hiç para yoktu. Şimdi benim de cebimde üç para var. Şimdi bende üç tane garniyer ve üç para var. Şimdi seninle eşitiz. Ama planlarıma göre senin en az benden iki kat fazla garniyer satmış olman gerekli yanlış mıyım? Yani böyle düşünmüştük. Şimdi bir saniye garniyerleri bir ortaya koyalım” dedi.

Bu sözlerden sonra diğer adam, yüzünde beliren bir umutla karışık endişeyle alelacele garniyerleri cebinden çıkarttı.

Öteki adam, “Hm. Bak şimdi. Şimdi ben bugün üç garniyer sattım, sen de altı garniyer sattın. Ama ben üç garniyer de satın aldım… Sen kaç garniyer satın aldın bugün?” diye sordu.

“Ben bugün… Üç garniyer satın aldım” dedi diğer adam masanın üzerindeki garniyerlere bakıp kendini onaylayarak.

“Çok güzel. Bak şimdi,” dedi öteki adam, “ortada üç garniyer var. Senin benden daha fazla satmış olman için önce bunları satın almalısın ki bana satasın. Şimdi al bunları”

“Kaç para?” dedi diğer adam ihtiyatı elden bırakmayarak.

“Tabi ki altı para” diye cevapladı öteki adam.

“Olmaz alamam o zaman…” dedi diğer adam omuz silkerek.

“Tamam, beş olsun seni mi kırıcam” dedi öteki adam fiyatı kırarak.

Diğer adam biraz üzgün, biraz kırgın bir ses tonuyla, “Ama bende üç para var sadece” diyebildi.

“E ver sen o parayı iki lira borcun olsun” dedi öteki adam yüzünde ben sana gerektiğinde yardımcı da olurum ifadesiyle.

Bunun üzerine diğer adam paraları uzatırken, “Tamam oldu o zaman” dedi, “Ben sonra veririm.”

Diğer adam garniyerleri aldı. Garniyerler elden ele dolaşa dolaşa yumuşamışlardı. Bunun üzerine diğer adam garniyerleri üflemeye başladı.

“Bırak garniyerleri üflemeyi!” dedi öteki adam, “Şimdi sat bunları sen bana”

“Dur” dedi diğer adam biraz daha üfleyerek, “Tamam satıyorum.” dedi yüzünde ciddi bir ifadeyle, “Ama,” diye ekledi, “bunların tanesi üç paradır.”

Bunun üzerine öteki adam kaşlarını büzüştürerek, “Hadi ya. Ben almak istemiyorum o zaman” dedi.

“Nasıl almıyorsun ya? Ne demek almam!” diye sesini yükseltti diğer adam.

“E çok pahalı ben bile tanesini iki paraya satıyorum, niye senden üç paraya alayım ki?” diye mantıklı bir açıklamada bulundu öteki adam.

“O zaman sekiz para versen yeter.” dedi bunun üzerine diğer adam fiyatı indirerek.

“Oldu… Tamam, al o zaman” dedi parayı uzatarak öteki adam, “Ama senin de bana iki para borcun vardı o yüzden ben altı para veriyorum.”

“İyi ver hadi.” dedi diğer adam sabırsızca ve paraları alıp cebine atarak.

Öteki adamın kafası karışmıştı, “Tamam… E şimdi ne oldu? Sen kaç garniyer sattın ben kaç garniyer sattım?” dedi kafasını kaşıyarak.

“Benn toplamm… Bir saniye. Onu sattı aldım bunu…” dedi diğer adam düşünceli bir şaşkın gibi işaret parmağını dudağına götürerek, “Acaba ne oldu?”

“Benim başım ağrımaya başladı.” dedi öteki adam kafasını tutarak.

“Benim de midem bulandı.” dedi diğer adam.

“İstersen eczaneye ilaç almaya gidelim” diye bir fikir öne sürdü öteki adam.

Diğer adamın, “Bu saatte açık eczane var mıdır?” diye sorması üzerine öteki adam, “Benim bildiğim çok iyi bir nöbetçi eczane var az ilerde” diye cevapladı.

“Oldu o zaman. Haydi gidelim”  Ve dışarı çıktılar.

Donuk ay ışığında aydınlanan sokakta iliklerine kadar işleyen gecenin soğuğu insanın içini ürpertiyordu. “Garniyerler için güzel bir gece” dedi öteki adam.

“Ben de şiir yazıyorum” dedim karşımda oturan güzel bayana. Konuyu istediğim yere getirmiştim sonunda. “İnce ruhlu biri olduğunu düşünmemiştim” dedi. Değildim zaten.

“Şiirler genelde aşk ve sevgi üzerine yazılır, oysa bunların hepsi geçicidir. Kimse birini ölünceye dek sevemez. Ama ölene dek nefret edebilir. Bu türden duygular diğerlerine göre daha kalıcı ve gerçektir” demem üzerine “Yo hayır, ölene dek birini sevebilirsin” dedi bana. Duymamış gibi devam ettim, “Şiirler güzel duygularla yazılıyor. Oysa çirkin duyguları içeren şiirlere fazla rastlanmıyor. Benim bu türden duygularla yazılmış şiirleri içeren bir şiir kitabım var” dedim. “Öyle mi? İlginçmiş… Merak ettim” dedi. “Şanslısın ki yanımda var bir tane” dedim sanki tesadüfmüş gibi. “A? Bakayım” dedi çantama eğilerek. Açtım çantamı, sanki kitabı arıyormuş gibi karıştırdım ve çıkarıp kitabı uzattım. Kitabımın güzel bir kapağı vardı. İlgi çekici olsun diye kapağa bir adet otomobil jantı, tarantula ve birkaç pırasa resmi koymuştum.

“Bir eleştirmen bu kitabı eşsiz olarak nitelendirdi” dedim o kapağa ilgiyle bakarken. Eleştirmen amcamın oğluydu. Kendisine övgü dolu bir yazı yazması için ayrıca para vermiştim. Mahir ünlü bir eleştirmen olduğu kadar paragöz bir kuzendi. Kitabımın ilk sayfalarını meraklı gözlerle gezdirdikten sonra ilk şiire geldi:

Her gün öğlen vaktinde
Seni izlerim küçük kız.
İp atlarsın, saklambaç,
Ebe-sobe oynarsın.
Sırma saçlı küçük kız,
Gel dediğimde kaçar;
Şekerimi almazsın.

‘Sapık’ isimli bu kısa şiirimi okuduktan sonra göz ucuyla şüpheyle bana baktı.

Tiksinme benden!
Öp beni, kokla!
Aşktı hani sevgiydi?
Ne var artık kolum yoksa?
Yoksa bacağım, burnum yoksa?
Bir çift çıkık göz hatırına;
Yanmış bedenimi öp, kokla…

Yüzünde oluşan tiksinmeden ‘Kızarmış Et’ isimli ikinci şiiri de okuduğunu anladım.

‘Varlığın kokmuş bir çorap, sevgin sanki damarlarımda iltihap’ diye başlayan, evli bir adamın huysuz karısına yazdığı beş sayfalık maladın başına şöyle bir baktı ve sayfaları çevirmeye başladı. Sonra kitabın kapağını kapattı ve önüne düşünceli bakışlarla baktı. Kitabı bana uzattı, “Alırım bir ara kitapçıdan” dedi. “Sende kalabilir” dedim. “Benim mi oldu şimdi bu?” dedi. “Evet, hediyem olsun” dedim. “Sağ ol” dedi, “beğendim aslında değişik olmuş… -da şiir yazıyorum dediğinde ben başka türlü düşünmüştüm”

Bir sessizlik oldu. “Kalkalım mı? Benim acilen bir yere gitmem gerekiyor” dedi. Şaşırmıştım, “Olur, kalkalım” dedim, daha yeni oturmuştuk oysaki. Toplanırken “Kitap yüzünden mi böyle davranıyorsun bana?” dedim. “Yo hayır kitap yüzünden değil” dedi. Ona şu mısraları sıralamaya başladım:

Kalbim kükreyen küçük bir kedi kadar uysal
Ve kırılgan!
Ortadan ikiye yarılmış
Ve hiç sıkılmamış bir limon kadar ekşi.
Yarım bırakılan bir acılı lahmacun kadar hüzünlü…

Etkileneceğini düşündüğüm sırada ben bunları söylerken “Ee?” dedi, ne zaman bitireceksin de ben çekip gideceğim der gibi bakarak. “Tamam, git” dedim, “Git…” Bir daha görüşmedik. Şiirden anlamayan ruhsuz biriyle işim olamazdı. Gerçi sonra birkaç kere aradım ama açmadı. Kalpsiz biriyle vaktimi harcayamazdım. Sonrasında yolladığım birkaç yüz mesaja da cevap vermedi zaten.

Şiir böyleydi işte. İnsanların gözünde hiç bir zaman hak ettiği değeri bulmuyordu. Tıpkı otomobil jantı, tarantula ve pırasalar gibi…

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

“Bu kapı” dedi, “geleceğe açılan bir kapıdır. Ben de onun bekçisiyim” “Hadi oradan” dedim. Bekçiymiş, “Peki o zaman” dedim, “Çekil, kapıdan geçmek istiyorum” Dedi ki: “Hayır! Asla! Bunun olmasına izin veremem!” “Neden?” dedim, o da bana: “Bir zaman gezgini değilsin sen” dedi. “Ben zaman gezginiyim çekil” dedim üsteleyerek. “Hani, alnında zaman gezginleri odası mührü yok” dedi. Ben de ona çabucak, süreli-zaman değişiminden dolayı tenimin alerjik tepki verdiğini ve mührün derimle birlikte pul pul döküldüğünü söyledim. Bana şöyle bir baktı. “Doğru mu söylüyorsun” dedi. “Böyle saçma bir yalanı kim uydurabilir çekil de geçeyim!” dedim sinirli bir şekilde. “Dur bir dakika! Hangi zamandan geldin?” demesi üzerine; “Iaaa tabii ki beşbinaltıyüzotuzüç” dedim kapının kenarındaki küçük rakamı okuyarak. Birden bakışları değişti ve karşımda sanki büyük bir kusur işlemiş gibi tir tir titremeye başladı. “Affedin beni!” diye ayaklarıma kapandı. “Affetmiyorum, çekil!” dedim. Kımıldayamıyordum, adam ayaklarıma kapanmış bırakmıyordu. “Ya bırak, tamam affettim hadi çekil” dedim. “Siz ne kadar iyi bir insansınız efendim! Ne kadar iyi birisiniz!” Yahu yürü git. “Bak bırakmazsan affetmem ona göre” dedim. Birden gözlerini fal taşı gibi açıp, “Buyurun!” dedi, “Buyurun! Lütfen üzerimden beni çiğneyerek geçin!” Ben de üzerinden çiğneyerek geçip kapının içinden çıktım.

Hiçbir şey olmadı. Arkamı döndüm baktım adam orada bıraktığım gibi duruyordu. “Akılsızlık bende ki bir deliyle uğraşıyorum sabahtan beri” diye düşündüm. Birden başım dönmeye başladı. Mideme bir ağrı saplandı.  Karnımda bir rakun çaça yapıyordu sanki. Daha fazla tutamadım kendimi ve kusmaya başladım. İçimdeki lokmalar hem ağzımdan hem de burnumdan fışkırarak löp löp yere dökülüyordu. Elimi sallıyordum ama sanki suyun içindeymişim gibi olması gerekenden daha yavaş hareket ediyordu. Sonra her şey daha da yavaşladı ve durdu. Sonra hızlandı. Daha sonra daha da hızlanarak hızlandı. Nihayetinde tekrar yavaşlayarak normale döndü.

Daha önce hiç görmediğim bir yere gelmiştim. Her yerde kapılar vardı ama her yerde. Bazı insanlar kapılardan geçiyorlardı. Bazı kapılar havada duruyordu. Bunlardan dışarı çıkanlar aşağı düşüp bir yerlerini incitirlerdi muhtemelen. Bazı kapılar büyüktü, bazı kapılar küçüktü. Bazı kapılar çok görkemliydi. Bazı kapıların ise kapısı bile yoktu.

Ayağa kalktım. Üstümü silkeleyip yürümeye başladım. Uzun dümdüz bir yoldu burası ne biçim bir yerse yürümeye devam ettim, o sırada kapıların birinden çıkan birisi bana çarptı. “Önüne baksana be!” dedi. “Asıl sen önüne bak!” dedim. “Sen kimsin?! Sen kimsin?!” dedi. “Asıl sen kimsin?!” dedim yakasından çekip yumruğumu uzatarak. “Hayır, öyle değil. Seni tanımıyorum sen kimsin? Buraya nasıl geldin?” dedi “Asıl ben seni tanımıyorum” dedim. “Mühür nerede?” dedi alnını göstererek. O sırada başka bir kapıdan birisi çıktı. “Hey!” dedi kapıdan çıkan adama adıyla seslenerek “Gel buraya!” Adam geldi yanımıza. “Bu adamı tanıyor musun?” dedi. Adam, “Hayır” dedi. “Ben de tanımıyorum” dedi öteki. Diğeri, “Sen kimsin?” dedi bana. “Asıl sen kimsin?” dedim; “Ben siz ikinizi de tanımıyorum” İlk adam: “Sana alnındaki mührü sordum. Nerede mühür?” dedi. Diğeri de, “Sahi alnında mühür yok” dedi. “Alnımdaki mührü kuşlar yedi” dedim. “Kuşlar mı?” dedi sonraki. “Nası kuşl-ku- Bak!” dedi önceki parmağını bana doğru uzatarak, “Eğer kaçak bir zaman gezginiysen işte o zaman hapı yuttun!” “Çek o elini” dedim sonra da adamı ittim. O da beni itti. Sonra ben onu, o da tekrar beni. Diğer adam araya girdi: “Durun yapmayın!” Beni de iterek; “Tamam sen de uzatma git işine!” dedi. Uzaklaşmaya başladım. Adam hala konuşuyordu arkamdan, “Daha işimiz bitmedi seninle!” diye. “Gel” dedim, “Gel” Koşmaya başladı. Ben de koşmaya başladım. Ama diğer yöne…

Hiç durmadan koştum, uzun yolun sonuna geldiğimde karşıma dev gibi, kocaman bir bina çıktı. Ne binası olduğunu merak edip bu binaya doğru yürümeye devam ettim. Kapısında şu herkesin alnının ortasında taşıdığı işaretin aynısı vardı. İçine girdim, baktım içerisi hayli kalabalık, insanlar sürekli bir yerden bir yerlere koşturuyorlar; kapıda durup bir süre insanları izledim. Sonra yanıma bir hatun sokuldu ve: “Ben, seni tanımıyorum” dedi. Ona baktım, “Ben de seni tanımıyorum” dedim. Bana elini uzattı, “Benim adım Cimcime” dedi. “Ben de Fuat” dedim. “Elbette” dedi elimi sıkarak. Sonra alnımdaki mühre ne olduğunu sordu. “Mührümü çaldılar” dedim. “Aa öyle mi? Gel benimle” Arkasından gitmeye başladım. Her yer camdı sanki ya da su üzerinde yürüyor gibiydik. Sonunda bir kapıdan geçtik ve bir odanın içine girdik. Upuzun bir odaydı. Ta uzakta bir masa vardı. Kadın “Bu beyefendinin mührünü çalmışlar” dedi. Ses yankılandı. “Gelsin” dedi uzaktaki adam. Ben de adama doğru yürümeye başladım. Ne biçim bir yerdi burası beş dakikada adamın yanına geldim.

“Demek mührünü çaldılar” dedi. “Evet, aynen öyle oldu” dedim. “Peki, nasıl oldu?” dedi adam.  “Ben şöyle oldu efendim” dedim, “Ben zamanda geziyordum bilirsiniz işte her zamanki gibi. Birden bir adam geldi ve alnıma löp diye bir şey sapladı ve sapladığı şeyi çekip çıkarmasıyla gözden kaybolması bir oldu. Alnıma dokundum, bir de baktım ki mührüm yok! Sonra zaman kapısına geldim. Kapıcı da az kaldı beni içeri sokmuyordu” “Demek öyle, buyurun oturun” dedi. Etrafıma baktım sandalye falan yok. “Oturun çekinmeyin” dedi. Ben şaşırmış halde çömeliyordum ki birden altımda bir şey hissettim. Kendimi tamamen bıraktığımda ise boşlukta oturuyordum. “Oda kayıt numaranızı hatırlıyor musunuz?” dedi adam birden boşlukta beliren yarı şeffaf görüntüye bakarak. “Ben…” dedim, “Oda numaramı hatırlamıyorum” “Peki, bana adınızı söyler misiniz?” dedi. “Ben adımı da hatırlamıyorum” dedim. Baktı bana bir şöyle. “Ben, sanki” dedim; “alnımdaki mührü söktüklerinde bana ait bilgileri de söküp götürdüler. Yani ben şimdi ne adımı ne kimlik numaramı hiçbir şeyimi hatırlamıyorum” dedim. “Vah vah geçmiş olsun” dedi. “Yani ne yapacağım bilmiyorum” dedim, “çok zor durumdayım” “Vah vah” dedi. “Yani hep böyle şeyler de beni bulur, küçüklüğümden beri başıma gelmedik kalmadı” dedim. “Sizi anlıyorum” dedi adam; “Benim de başıma böyle bir şey gelmişti” “Siz de mi hafızanızı kaybetmiştiniz?” “Bırakın hafızayı, ben zaman mesafesi kopmalarında takılı kaldım beş yıl. Korkunçtu” dedi “Haa” dedim anlamış gibi. “Sizi beşinci kata gönderiyorum. Orada size retina testi uygulayacaklar. Mührünüz en geç yirmi bir dakika içinde hazır olur. Eğer bekleyemem acelem var diyorsanız sizi yirmi bir dakika sonrasına da gönderebiliriz. Maalesef işler burada çok yavaş yürüyor” dedi.  “Yok, sağ olun gerek yok, ben beklerim, iyi günler” dedim ve tekrar geldiğim uzun yoldan geri yürüyerek odadan dışarı çıktım.

Kapıyı açınca Cimcime karşıma çıktı: “Ne oldu? Mühür verecekler mi? Ne konuştunuz içerde?” “Verecekler verecekler” dedim. Bu kadının hiç işi gücü yok mu orada burada dolanıp duruyordu. “Sen ne iş yapıyorsun burada?” diye sordum “Ben gerekli düzenlemeleri yaparım” diye cevapladı. “Yaa? Ne gibi düzenlemeler?” dedim merakla. “Gerekli olan her düzenleme” dedi. “Senden bir şey düzenlemeni istesem yapar mısın?” dedim. “Gerekliyse yaparım” dedi. “Bak” dedim  “Manyağın teki kafama bir şey sapladı ve mührümü söküp kayıplara karıştı. Bunu içerdeki adama da anlattım o da mühür almam için senin gerekli düz”enlemeleri yapabileceğini söyledi diyecektim ki o anda bir ses duydum: “İşte orada!” Az önce dışarda karşılaştığım adama aitti bu ses. Yanına bir de güvenlik görevlisi midir ne olduğunu anlayamadığım birini takmıştı. Yanıma geldiler ve “Bu adam mı?” dedi yanındaki güvenlik görevlisi midir nedir beni elbisemden çekiştirerek. “Evet” dedi bana hain hain bakarak, “Bu adam bir kaçak!” Yürü gidiyoruz dedi görevli kolumdan tutarak. O sırada Cimcime “Bırakın, o kaçak falan değil” dedi görevliye. Görevli de “Peki bu niye öyle diyor?” dedi adamı göstererek. “O manyak” dedim ben elimle adamı göstererek, “Manyağın lafına ne bakıyorsun?”  Adama baktı “Yürü gidiyoruz. Benimle dalga mı geçiyorsun sen?!” dedi bu sefer onun kolundan tutup çekiştirerek. Adam “Bırak beni ya! Sana beni bırak diyorum!” deyip görevlinin elinden kurtularak kaçtı. Giderken “Seninle daha işimiz bitmedi!” diyordu. “Seninle ne işim olacak benim be!” manyak. Cimcime bana; “Kim bu adam?” dedi, ben de onun bir manyak olduğunu açıkladım. “Ee az önce bana ne anlatıyordun?” dedi. Ben de az önce tamamlayamadığım cümleyi tamamladım. “Peki” dedi “Gel benimle.”

Yine upuzun, öncekinden de uzun başka bir odaya geldik. Cimcime uzun boşluğa seslendi: “Beyefendiye mühür basılacak!” Ses yankılandı. Az sonra uzakta bir adam belirdi ve yaklaşmaya başladı, yaklaştıkça elinde bir aletin olduğu fark ediliyordu. “Burada işler çok yavaş yürüyor maalesef”  dedi Cimcime. Bunun üzerine “Belki de bu odaları bu kadar uzun yapmasalar daha kısa sürer” deyince herhalde şaka yapıyorsun der gibi baktı bana. Adam birkaç dakika sonra geldi, elindeki aleti havaya kaldırdı, alnıma tam saplarken burnum çok feci şekilde kaşınmaya başladı ve hızla kaşıdım. O esnada alnımda herkesin kafasındaki o acayip şekilden biraz daha farklı bir şeklin oluştuğunu hissettim. Adam geldiği yoldan geri dönmek üzere yola koyuldu.  “Bakayım nasıl olmuş” dedi Cimcime gülümseyerek. Kadının bakışları birden değişti. Rengi bembeyaz oldu. Olduğu yere yığıldı kaldı. Trans halinde boşluğa bakarak bir şeyler sayıklamaya başladı…

Bu tuhaf kadınla artık bir işim kalmadığına göre onu orada öylece bıraktım ve binanın dışındaki uzun yolda, etrafımdaki kapılara bakarak yürümeye başladım. Hangi yıla gitseydim acaba? Gitmek istediğim her yıla gidip gelmiş geçmiş her şeyi görebilirdim. Önemli olaylarda orada bulunabilirdim. Fransız İhtilali, İstanbul’un Fethi, Kavimler göçü… Sonra düşününce tarih dersi gibi, çok sıkıcı geldi hepsi de. Bıkkınlıkla oturdum bir taşın üzerine. Öfledim, püfledim.

Birden aklıma çok süper bir fikir geldi! Heyecanla uygulamaya koyuldum. Şöyleydi, şimdi eğer ben hiçbir zamana gitmek istemiyorsam; zamanlar birbirine gitse nasıl olurdu? Hemen ortalıkta duran kapılardan birini alıp bir diğerinin içine fırlattım. Sonra bekledim ne olacak diye. Hiç bir şey olmadı. Sonra başka bir kapı daha aldım ve onu diğer bir zaman kapısından içeri fırlattım. Gene bir şey olmadı. Ama bu ikincide bir şey hissettim sanki. Tam üçüncü kapıyı da atıyordum ki uzaktan bir sesin: “Hey sen ne yapıyorsun orada!” diye haykırdığını işittim. Dönüp baktığımda bizim manyağı gördüm uzaktaki küçük bir nokta olarak. “Seni tanıyorum!” dedi ve koşmaya başladı. “Nereden, nasıl gördü beni o kadar uzaktan?” diye düşünüp hemen elimdeki kapıyı atıp kaçmaya başladım. Sonra yavaşladım ve durdum. Niye kaçıyordum ki. Alnımda kapı gibi kapı mühürüm vardı. Gelmesini bekledim. “Ne yapıyordun sen az önce?” dedi. “Deney yapıyordum” dedim kelimeleri sertçe vurgulayarak. “Deney mi? Ne de- O tuhaf mührü nerden aldın?” dedi. Alnıma elini sürdü. “Bu şekil…” dedi. “Çek elini alnımdan” dedim. “Sen az önce zaman kapılarından birini diğer bir zaman kapısına mı attın yanlış mı gördüm?” dedi. “Evet” dedim saklayacak bir şeyim yoktu. “Bu deneyin bir parçasıydı” dedim. Bakışları birden değişti ve “Sen `O`sun!” dedi. Yüzünde korkmuş gibi bir ifade vardı. Geri geri yürümeye başladı. “O burada! Kıyamet geldi! Sonumuz geldi!” diye bağırıyordu.

Derken uzaklarda bir yerden derin ve tok bir ses geldi. Sonra bir dinozor gördüm. Deneyim başarılıydı. Tam düşündüğüm gibi. Zamanları zamanlara göndermek! Bu sayede zaman katmanları birbirleriyle bütünleşmişti. Fakat planımda hesaba katmadığım bir sorun vardı. Gökyüzünde dinozorların yok olmasına neden olan göktaşı tüm ihtişamıyla parıldıyordu. Ben en iyisi ufak ufak uzaklaşmak diyerek geldiğim kapıdan bizim zamanımıza döndüm.
Geldiğimde kapıyı bekleyen kapıcı hala kapının önünde, eli de burnundaydı. “Sen ne yapıyorsun!?” dedim “Aa!” dedi elini indirip gözlerini fal taşı gibi açarak “Çabuk geldiniz efendim!” dedi elini elbisesine sürterek. “Seni içerden çağırıyorlar” dedim. Kapıcının burada olmaması gerekirdi. “Beni mi çağırıyorlar?” Bu zamana ait değildi çünkü. “Ama kapıyı bırakıp gidemem” dedi. “Kapıya ben bakarım merak etme geç içeri” dedim. “Çok sağ olun! Çok iyisiniz efendim” dedi. “Tamam, uzatma hadi geç” dedim ve içeri girmesiyle birlikte kapıyı arkasından kilitledim. Az sonra kapının aralıklarından parlak bir ışık sızmaya başladı. Geri çekildim. Ve Flop! Kapı yok oldu.

O tuhaf yerden ve insanlardan sonunda kurtulmuştum. Acaba alnımdaki mühür nasıldı? Bunu çok merak ediyordum. Hemen bir ayna aramaya koyuldum…

Bütün kadınlar şiirdir. Ama Fecile muhteşem bir şiire bestelenmiş harika bir şarkının benzersiz güzellikteki bir düzenlemesiydi.

Onun için neler yapmadım ki? Pasta yaptım, suratıma fırlattı. Şarkılar besteledim, polise şikâyet etti. Yolladığım şiirlere benzin (ya da gazyağı tam anlayamadım) döküp yaktı. Kolye yaptım, kendimi hastanede buldum. Adını dağlara yazdım, beni mahkemeye verdi.

Onunla, ayın beşinde, beş numaralı bir binanın asansöründe, beşinci kata çıkarken, saat beşi beş geçe tanışmıştık. Böyle iken Fecile’nin ayın beşinde doğduğunu öğrenmem; benim de uğurlu rakamımın beş olması, kaderlerimizin birlikte yazıldığının bir işareti miydi?

Asansör yolculuğu sırasında olmuştu bana ne olduysa. Karşımda o güne dek rastladığım tüm güzelliklerle beraber parıldayan bir ay parçası vardı. Konuşmaya başladıktan sonra; daha önce kimseye karşı hissetmediğim bir yakınlık, bir sıcaklık hissetmiştim ona karşı. İkimizin de aynı dil kursuna gideceğini öğrendiğimde ne sevinmiştim! Zaman içinde ortak zevklerimizin ve düşüncelerimizin olduğunu fark etmem beni ateşin tam ortasına attı.

Sabah uyandığımda aklıma ilk gelen o oluyordu, nasıl uyurken yine o olmuşsa. Yanıma yaklaştığında kalbim ısınıyordu. Sesini duyduğumda ruhum aydınlanıyordu. Güldüğünde tüm dünyam renkleniyordu. Onu düşünmek öyle hoşuma gidiyordu ki; sınıfça gittiğimiz bir yemekte, o karşımda otururken bile ben başka bir noktaya bakarak onu düşünür olmuştum.

Saate baktığımda sayılar ya birbirinin aynısı, ya da simetriği denk geliyordu. Bu onun da beni düşündüğü anlamına mı geliyordu? Yolda gördüğüm tüm kadınlar sanki ona benziyordu. Bu aşk mıydı? Hadi kadınlar neyse de, sokakta yürüyen uzun saçlı bir adamı da ona benzettikten sonra Fecile’ye feci şekilde âşık olduğumu kesin olarak anlamış oldum.

Bir akşam kurs çıkışı herkes gitmişti, sadece ikimiz kalmıştık. Ona duygularımı açmaya karar verdim ve söyleyeceğim çok önemli şeyler olduğundan bahsettim. “Burnuna bayılıyorum” demiştim çingene pembesi renkli paltosunu askıdan alırken. Bir burun bundan daha tatlı olamazdı. Ömür boyu sadece burnunu öpme iznine sahip olsam bana yeterdi. “Gözlerin de çok güzel” dedim. “Teşekkür ederim” dedi paltosunun düğmelerini hızlı ve şirin hareketlerle iliklerken. “Ne renk?” diye sordum başımı eğip gözlerini daha iyi görmeye çalışarak. Tam olarak ne renk olduğu anlaşılmıyordu. “Ela” dedi bana. Fakat sanki ben yeşil de gördüm mavi de. “Ne söyleyecektin? Bunu mu?” dedi. “Yok” dedim. “E ne peki?” dedi. “Bir insan ortalama yetmiş beş trilyon hücreden oluşuyormuş. Biz yetmiş beş trilyon kişiyiz Fecile, hepimiz de seni çok seviyoruz” dedim. “Sağ olasın” dedi. Ona söyleyecek trilyonlarca şeyim olmasına rağmen aklıma hiçbir şey gelmiyordu, “Fecile seninle yaşlanalım, Sakız Hanımla Mahur Bey gibi olalım, beraber meşk edelim” sözü çıkıverdi ağzımdan. Kaşlarını büzdü: “O şarkı çok hüzünlü. İstemem” dedi. Bunun üzerine, “Naz etme de haydi gel benimle ol” der demez “Oturup yıldızlardan bakalım dünyadaki neslimize. Bunu mu istiyorsun?” dedi. Zekâsına hayrandım. “Evet! Evet!” dedim. “Kalsın” dedi. O yüzüme hiç bakmazken benim de aklıma sadece şarkı sözleri geliyordu. “Yaşamak hüner değil, seninle ölmek istiyorum” dedim. “İntihara karar verirsem seni ararım” dedi, “Şunu tutar mısın?” diyerek bana çantasını uzattı. Tuttum. Çantasının içindeki kırmızı iz bırakan yeşil ruju alıp dudaklarına sürerken aklım başımdan gidiyordu; “Yeter ki sen sev beni, yeter ki inan bana” diyebildim sadece. İşini bitirdikten sonra çantasını elimden aldı ve: ”Sana söyleyeceğim tek bir şey var” dedi. “Evet?” dedim merakla o güzel dudaklarından ne döküleceğine bakarak.

“Beni unut” dedi.

Hızla uzaklaşırken tek bildiğim, ona daha çok âşık olduğumdu…

Billie Holiday’in ruhu sanki Madeleine Peyroux’nun içine girmişti de bir Bob Dylan şarkısı seslendiriyordu: “You’re gonna make me lonesome when you go” Ev arkadaşım Recep ile evde oturmuş sıcak süt içiyorduk. “Recep sence olur mu bu iş?” diye sormuştum. “Bence olur, niye olmasın?” dedi: “Her şey olur. Ama hiçbir şey istediğin zamanda olmaz” “Hmm… İstemiyorum o zaman” dedim. “O zaman olur” dedi. Çok sevindim. Uzun bir süre onu hiç istemedim. Fecile mi? Hah! Şeytan görsün yüzünü. Birkaç saat sonra: “Olmuş mudur sence?” diye sordum. “Daha olmamıştır” dedi. Kahretsin! İşim zordu…

Birini sevince insan, ona ait her şeyi de birlikte seviyor. Renkli spor ayakkabıları çok tatlı görünüyordu gözüme. Kışın kukuleta giyiyordu. Bayılıyordum. Yazın giydiği eteğe hayrandım. Sırtındaki kırmızı çanta olmak istiyordum. Isırıklarla dolu olan kalemi ya da bazen başına sardığı o kara bez parçası bile olsam bana yeterdi.

Zaman içinde ne benim sevgimde bir değişme oldu ne de onun sevgisinde. Onu görmezsem sevgimin biteceğini düşündüğüm için dil kursunu bıraktım, zaten dünyada yeterince İspanyolca konuşan insan vardı. Ama istersen kâinatın öbür ucundaki bambaşka bir galaksiye kaç, aşktan kaçılmıyor. Çünkü kalbinin içinde, beyninin dibinde, ruhunun her yerinde… Nereye kaçıyorsun? Hem ikimiz de insandık, evlenmememiz için bir sebep yoktu. Pes etmenin yanlış bir karar olduğunu düşündüm ve ona sevgimi anlatmaya devam etme kararı aldım.

Bana: “Biz farklıyız” demişti. “Farklı iki noktayız. Böyle düşün” “Ama uzayda farklı iki noktanın bir araya gelmesinden bir doğru oluşur. Şu durumda bir araya gelmemizden daha doğru bir şey olamaz” diye duruma bir açıklama getirmeye çalıştım. “O uzayda” dedi, “biz dünyadayız” Her dediğime de bir şey buluyordu, “Yazıda bile iki noktadan sonra her şey anlam kazanmaya başlar, açıklanır, aydınlanır, berraklaşır, netleşir. Oysa o nokta yalnız başına kalınca her şey sona erer, cümle biter” dedim. Baktım düşünüyor, “Mesela matematik. İki nokta bölme işleminde kullanılır ki bu paylaşmak demektir, dünyanın en güzel şeyi, oysa tek nokta olarak kalırsan fena, çarpılırsın” dedim. Ben noktalarla ilgili başka hangi benzetmeleri yapabilirim diye düşünürken “Kendine birini bulursun umarım, ama buna nokta koyuyoruz” deyip yalancı bir gülümsemeyle canımı yaktıktan sonra uzaklaşmıştı.

Sürekli boğazımda bir şeyler düğümleniyordu sanki. Yazıda bunu nasıl anlatabiliriz ki? Cümle bitince nokta koyuyoruz, bitmeyeceği zaman üç nokta. Bazen cümle bitmesin istenir ama bitmiştir, söylenecek şeyler havada asılı kalmıştır. Bu konu üzerine kafa yorarken klavyede havada asılı kalan iki nokta dikkatimi çekmişti: (¨) Araştırdığımda ne işe yaradığını bulamamıştım. Sanırım kimse kullanmıyordu. Dil kurumuna, sözlerin boğazımızda düğümlendiği, daha konuşmak isteyip de konuşamadığımız durumlarda bu karakterin kullanılmasını talep eden bir mektup yazmıştım. Cevap gelmedi.

O günlerde mütemadiyen başım dönüyordu. Konuşurken dilim ağzıma dolanıyordu. Üzüntüden beynimde salgılanan şey her neyse gerçekten iyi kafa yapıyordu. Evde vaktimin bir kısmını gözyaşı dökerek, diğer bir kısmını da masada kuruyan gözyaşından arta kalan tuzları tırnağımla kazıyarak geçirir olmuştum. Dinlediğim şarkılar bana tekme tokat girişiyordu, filmler canımı acıtıyordu, kitaplar sanki düşmandı. Âşık olunca tüm dünya bundan kurtulmanı değil; daha çok içine batmanı sağlıyordu.

Bir gün bana: “Tamam, eminim kendi içinde yaşadığın pek çok şey vardır ama bunu yapma bana. İstemiyorum” demesi üzerine: “Sen de bana bunu yapma o zaman” dedim. “Ben sana n’apıyorum?” dedi şaşkınca. “Bunu yapıyorsun!” diye kızdım. Artık canıma tak etmişti çünkü. “N’apıyorum ben?” dedi hayretler içinde, o kadar güzel şaşırıyordu ki, “Bunu işte! Bunu! Tatlı oluyorsun!” dedim. Afalladı. “Sen benden bir şey yapmamamı istiyorsun. Ben de senden istiyorum o halde. Sen bunu yapabilecek misin? Bu kadar güzel ve sevimli olmamayı başarabilecek misin? Hm? Hiç sanmıyorum küçük hanım” derken arkasını dönüp hızla uzaklaşmaya başladı. Arkasından bağırıyordum: “Hayır madem beni sevmeyeceksin aklıma niye giriyorsun? Gündüz artık illallah ettim, gece de rüyalarıma giriyorsun. Gece gece ne işin var senin benim yatağımda!” diye bağırınca öfkeyle geri dönüp koşarak yanıma geldi: “Ne biçim konuşuyorsun sen?” “Rüyama girme” diye onu uyardım sakince. “Rüyana gelen ben değilim!” dedi. “O zaman sana çok benziyor!” dedim ben de kızarak. Sevgililer gibi tartışıyorduk! Harikaydı! “Yeter artık! Karşıma çıkmanı istemiyorum!” diye bağırdı bana o berrak sesiyle. “Çok güzel kızıyorsun” dedim. “Ulan!” dedi buna karşılık. Kızınca çok daha güzel oluyordu. Yanakları pembeleşiyor, yüzüne renk geliyordu. Sanki saçları dalgalanıyor, gözlerinden göz alıcı bir ışık saçıyordu. Kız çıldırdı o gün, “Sen hastasın!” Dehşete düşmüş gibi bakıyordu. Kendi kendine sayıklıyordu. Teselli etmeye çalıştım. Onu hiç bu kadar kötü görmemiştim. Şok geçiriyordu.

Ertesi gün beni karakola çağırdılar. Fecile şikâyet etmişti. Gittiğimde, çay ve sigara kokulu o odada beklerken sıkılıp, masada bulunan bardak izlerini saymıştım. Tam beş taneydi. Fark ettiniz değil mi? Beş! Bizim sayımız! Bunu Fecile’nin beni seveceğine dair kesin bir işaret olarak kabul etmiştim. Moralim düzelmişti. Polisler geldiklerinde bana “Oğlum bu seninki sevgi değil” dediler, “hastalık” Bunun üzerine: “Ona güller almak istiyorum” dedim, “Onu kucaklayıp koşmak istiyorum, kollarından tutup müsait bir alanda döndürmek istiyorum. Ellerim saçında kaybolsun istiyorum, sonra elimi çıkardığımda saçı gibi koksun istiyorum ellerim. Bunlar sevgi değil mi yani? Sevgi böyle bir şey değilse ne peki?” Sözlerim nişanlısından yeni ayrılmış olan polisi derinden etkilemişti, “İşin zor koçum” dedi bana.

Zaman içinde polislerin hepsiyle arkadaş olduğum için Fecile artık beni polise de şikâyet edemiyordu. Oraya gittiğimde beraber çay içip sohbet ediyorduk. Bana bir gelişme olup olmadığını soruyorlardı. Ben de diyordum: “İşte Fecile’yi bilirsiniz; aynı.”

Onun yürüdüğü yollardan geçtiğimde kendimi daha iyi hissediyordum. Hatta onun hiç gitmediği memleketine gittiğimde bile, annesi ve babasının bu şehirde bir yerlerde tanışmış oldukları ve böyle bir güzelliğin meydana gelmesine imkân sağladığı için, o kutsal şehri bir hac vazifesi saygısı ve hayranlığıyla dolaşmıştım. Bu arada Fecile’nin annesi ve babasıyla da arkadaş olduğumu söylemeliyim. Doğum gününde akşam eve geldiğinde hepimizi salonda oturuyor gördüğünde çok şaşırmıştı: “Senin ne işin var burada?” Beraber pasta yapmıştık. Suratıma fırlattığı pasta işte o pastaydı.

Tanıdığım tanımadığım herkese Fecile’yi anlatır olmuştum. Otobüs durağında beklerken yanımda duran yaşlı bir amcaya mesela: “Aklımdan çıkaramıyorum bir türlü. Bir gülüşü var, gözlerimden hiç gitmiyor. İstemiyorum görmek ama o hep orda. Gözlerimi kapatıyorum. Orda. Açıyorum. Orda. Kalbimi sarıyor onun düşünmenin sıcaklığı…” Ben devam ederken yaşlı adam: “Parlayan bir kömür haline gelmişsin evlat” dedi; “Şu durumda yapacağın tek bir şey var. O da hiçbir şey. İşte en acıklı durumdur bu…

Kalbim bana “Fecile seni sevecek” deyip duruyordu. “Atıyorsun” dedim ona. Öyle ya kalp bu, işi gücü atıp durmaktı zaten. Lakin içimde biraz umut olduğu zaman ancak nefes alabiliyordum. Ama o umut da kaybolunca elim ayağım tutmuyordu. Sevsin sevmesin, ben Fecile’ye bir kolye yapmaya başladım. Sadece bunu verecektim. O kadar. Evlerinin posta kutusuna kolyeyi atıp gidecek iken karşıma dev gibi iki adam çıktı. Bana birtakım tekmeler ve yumruklar atmaya başladılar. Karşılık vermedim. Zaten şu dünyada misafiriz, belki de bu yüzden umduğumuzu değil bulduğumuzu yiyoruz?

Yerken, sol kroşeyi sağlam bir aparkat geçe Fecile’m ortaya çıktı: “Yeter artık, bu kadar yeter! Tamam durun!” Muhteşem bir kalbi vardı onun. Yerdeyken güçlükle kaldırdığım elimdeki kolyeyi ona uzattım. Bu hareketim üzerine devlerden biri: “Abla, aklı daha başına gelmemiş” demişti. Bundan sonrasını hatırlamıyorum.

Hastanede kaldığım günlerde, kolum ve bacağım kırık vaziyette iken, Fecile için hiç bir şey yapamıyor olmak beni ziyadesiyle rahatsız ediyordu. Recep’in ziyarete geldiğinde “Seni böyle de mi görecektik” diye üzüldüğünü hatırlıyorum. O adamları bulacağına ve bunu onlara ödeteceğine yemin etmişti. Bulduk sonra o adamları. Onlarla da arkadaş olduk. Hamdi ve Damdi kardeşler, iyi çocuklardı… Bir süre sonra işi bırakma kararı aldılar zaten. Gandi tarzı pasif direnişim işe yaramıştı.

Fecile’yi nihayet yanında bana engel olan kimse yokken gördüğümde sevineceğimi sanmıştım. Lakin çok bakımsız, bitkin, hayatından bezmiş gibi görünüyordu. Hiç bitmeyeceğini düşündüğüm neşesi sanki kaybolmuştu. Bu halini görünce içim sızladı. Suratında kocaman bir sivilce çıkmıştı. Benim için çok üzülmüş olmalıydı. “Fecile” dedim, “seni seviyorum” Bu cümleyi ona o kadar çok söylemiştim ki bunun yerine, ‘lastikli pabuç jölesi’ filan desem eminim daha anlamlı gelirdi. “Çay içelim mi seninle?” dedim. ‘Olur’ anlamında başını salladı ümitsizce. Benimle bir yere gitmeyi istemez belki diye çayı yanımda getirmiştim. Termosu çıkardım hemen. Rahatça otursun diye altına örümcek-adamlı yastığımı verdim (küçük bir yastık, ama çok işe yarıyor). Çayını doldurdum. İçmeye başladı. Ben onu izliyordum. Birkaç yudum aldı. “Çay güzelmiş” dedi bana. Dünyalar benim oldu. Bence biz çıkıyorduk! Sonunda pes etmişti. Giderken “İyi günler, görüşürüz” dedi bana gülümser gibi.

Bence işler nihayet yoluna girmişti. Artık sevgili olduğumuzu herkese söyleyebilirdim. Niyetim ciddi olduğuna göre en kısa zamanda bir evlilik teklifi yapmalıydım. Sevgime yakışır nitelikte görkemli bir evlilik teklifi olmalıydı bu. Dansçı arkadaşlarımı arayıp bir gösteri ayarlamalarını istedim.

Uzun bir hazırlık süreci sonrasında Fecile’yi aradım. “Yemek yiyorum şu anda” dedi. Bu evlilik teklifi için çok iyi bir zamandı! Önce yemek yediği restoranın içine güller saçıldı, dans ekibi içeri girdi ve gösteriye başlandı. Sonra ben girdim ve en öne geçip dansa katıldım. Ne olup bittiğini anlamaya çalışıyordu, hayli şaşırmıştı. Bu sırada dağların üzerine uzun zamandır yazdığım evlilik teklifi yazısı projeksiyon ile duvara yansıtıldı. (Bu kısım biraz karışık aslında; adının ilk dört harfini yazdıktan sonra dağ bitmişti ben de başka dağa geçmiştim, yazılar biraz kopuk kopuktu ama yine de anlaşılıyordu.) Evlilik teklifi yazısını görünce sanki biz yokmuşuz gibi önündeki yemeyi yemeye devam etti.

Fazla uzatmadan gösteriyi kısa keserek yüzüğü çıkarıp uzattım. “Yemin ediyorum sen normal değilsin!” dedi bana bülbül gibi şakıyarak. O sırada yediği yemeğin ağzından fırlayan parçaları suratıma çarpıyordu. “Bu hayır mı demek oluyor?” dedim. “Asla!” diye bağırdı. “Asla!” Onda beni reddetmek bir takıntı haline gelmişti. Bir tür rahatsızlık… Saplantılı bir şekilde beni istemiyordu. “Anlayamıyorsun değil mi?” dedi endişeli biçimde gözlerimin içine bakarak. ‘Hayır’ anlamında başımı salladım. Öfkeyle masadan kalktı, şaşkın kalabalığın arasından sıyrılarak gözden kayboldu…

Karakolda yediğim sopalar canımı acıtmamıştı. Hamdi ve Damdi kardeşlerin yumruklarında tatlı bir umut vardı. Dağa adını yazarken uçurumdan aşağı yuvarlandığımda, onun için çektiğim tüm sıkıntıların beni ona daha çok yaklaştırdığını düşünerek tuhaf bir mutluluk duymuştum. Gerçek acı böyle zamanlarda hissediliyordu demek ki. Emekler boşa gittiğinde, hayaller yıkıldığında, ümitler karardığında…

O giderken bazılarının ona nefretle baktığını fark ettim. Kalabalığın ortasında elimde yüzükle kalakalmıştım. Çevredekilerin benim için nasıl üzüldüklerini hatırlıyorum. Beni teselli etmeye çalıştılar. Galiba Fecile dışında herkes beni seviyordu.

Aşk vücudumdaki enzimleri alt üst etmişti, sinirlerimi arapsaçına çevirmişti, kalbim bir daha düzelmemek üzere kırılmıştı. Dudaklarım sızlıyordu. Ağzımdan çıkan nefes acıyla yanıyordu. Ben de bu acıyı bastırmak için acı biber yiyordum, bu kısa bir süreliğine bastırıyordu acımı.

Nasıl oldu bilmiyorum, kendimi Fecile ile tanıştığımız asansörde buldum. O asansörde ben çok mutluydum, Fecile’nin beni seveceğini umut ettiğim zamanlar… Bir beşinci kata çıkıyor, bir zemine iniyordum. Kaç kere inip çıktığımı hatırlamıyorum. Çıkarken kendimi biraz iyi hissediyordum. İnerken yine kötüleşiyordum. Merdivenlerden inip, asansörle çıkma fikri sonradan aklıma geldi. Onun da yanımda olduğunu düşünerek gözümü kapatıyordum. Bu koku çok güzeldi. Sanki Fecile kokuyordu asansör. Sonra asansörün o kadar da güzel kokmadığını fark ettim. Bu, köydeki tezek kokusunu, çocuklukta geçirilen mutlu anları hatırlattığı için sevmekle aynı şeydi. Sonra insanı en çok üzen şeyin çok mutlu olduğu zamanlar olduğunu şaşırarak, aynı zamanda önlenemez bir endişe ile fark ettim.

Eve bir kâğıt geldi. Mahkemeye çağırılıyordum. Fecile’nin adının başında müşteki yazıyordu. Müşteki de neydi ki? Recep bana “Devam edersen hapse girersin” dedi. Bu korkunç bir şeydi. Hapse girersem Fecile’yi göremezdim! Çok üzülmüştüm. “Fecile ziyaretime gelir mi ki?” diye sordum. “Gelir, emin ol gelir” dedi. Dalga geçmesi sinirlerimi bozmuştu. “Kıza onun bir daha karşısına çıkmayacağını söyle de şikâyetini geri alsın” dedi. Yalan söyleyemezdim, ben bunun yerine Fecile’nin kübist tarzda bir resmini çizip, ona yolladım. Şamil’in (kargoyu teslim eden arkadaş) söylediğine göre bu resmi görünce çılgına dönmüş ve “Mahkemede en ağır cezayı almasını isteyeceğim!” demişti.

Duruşmaya çıktık. Hâkim herkesi azarlıyordu. Sinirli bir hâkime denk gelmiştik. Ayrıca kızın avukatına da sinir olmuştum. Ben ne söylesem gülüyordu. Mahkeme sonrasında hâkim bana “Bu kızı mı sevdin?” dedi, belli ki beğenmemişti Fecile’yi. “Dışarda bunlardan bir sürü var” dedi ben belgeleri imzalarken, “Biriyle evlendiğin zaman anlayacaksın bir halt olmadıklarını.”

Mahkemeden sonra Fecile’nin yanına yaklaşma yasağı kondu bana. Ben de onu uzaktan dürbünle izlemeye başladım. Bir erkek arkadaşı olmuştu Fecile’nin. Harvard mezunu olduğunu öğrendiğim bu adamın soyadı yerine benim soyadım onun güzel adının sonuna çok yakışıyordu, bunu kime sorduysam bana hak vermişti. Bu yönden kendimi adamdan üstün görüyordum. Bana göre Fecile’nin yanlış bir karar verdiği çok açıktı.

Fecile’nin evlendiği gün gelin arabasının lastiklerini patlattığımızda çok eğlenmiştik Recep ile. Nasıl da şaşırmışlardı! Bu olayın olduğu gece intihar ettim. Kendime geldiğimde her yerde beyaz ışıklar vardı. “Cehennem böyle bir yer miymiş?” diye kendime sorduğumu hatırlıyorum. Doktorlar çok şanslı olduğumu söylediler. Hayatta kalmam büyük mucizeymiş. Başka doktorlarla tanıştım sonra. Benden bunun sevgi değil, bir hastalık olduğunu kabul etmemi istediler ısrarla. Kabul ettim ben de. Böylelikle dışarı çıkmama izin verdiler.

Dışarda lapa lapa kar yağıyordu. Ben onunla kartopu oynamayı istiyordum. Güneş çıkıyordu, çiçekler açıyordu. Onunla çimlerde uzanmak istiyordum. Ağaçlar yaprak döküyordu. Onunla parkta yan yana sakince yürümek istiyordum. Seneler böyle geçti.

Bir gün içimdeki, her neyse artık o, sona erdi. Bundan sonra Fecile aklıma çok nadiren geldi. Fakat yaş ilerleyince geçmiş ne kadar geçmişse, o kadar geçmemiş oluyor, akşamlar hüzünleniyor, geceler hiç bitmiyor.

Son zamanlarda Ay seyahatine pek sık çıkar oldum; ağırlığımın altıda birine indiğimde bastonsuz yürürken kendimi tekrar genç hissedebiliyorum belki de bu yüzden. Aslında bunları niye anlatıyorum; geçenlerde yine bir Ay seyahatine çıktığımda, Fecile’ye uzay istasyonunda, araç değiştirirken bindiğimiz asansörde rastladım. O beni tanımadı, ama ben onu hemen tanıdım. Ucunda sarılar olan kumral saçlarının yerini muhteşem bir gümüş rengi almıştı. Orta yaşlı bir adamın koluna girmişti, adam ona, “Anne” diye sesleniyordu. Konuşmalarından anladığım kadarıyla ölen kocasını gömmek için gelmişlerdi buraya. Şu günlerde ölen yakınları Ay’a gömmek moda oldu. Toplu mezarlığa çevirdiler uyduyu. İnsanlar ölülerinin gökyüzünde parlayan bir ışıkta olduğunu gördüklerinde, ona kendilerini hem yakın, hem de daha iyi bir yerde olduğunu filan hissediyor olmalılar. Bu, balayında aya gidip orda bal yemelerinden daha mantıklı elbette.

Fecile beşinci katta indi asansörden. Yetmiş sene önceki gibi. Buna gülümsedim. Ben daha sonra indim.

Aydaki istasyondan dışarıyı izlerken mavi gezegenimizin ne kadar güzel olduğunu düşünüyordum. Yine yan yana denk gelmiştik Fecile ile. Artık yorgun olan kalbim yıllar önceki gibi küt küt atmaya başladı. “Seni asansörde gördüm” dedim. Başını çevirip gözlerime bakınca yine öyle oldu. Kaynar ama buz gibi soğuk bir su dökülmüş gibi içime. Bakışları gözlerimden çok daha ötesine, ruhumun derinliklerine işliyordu. Kim olduğumu anladıktan sonra, “Bitmedi mi?” dedi yüzünü cama çevirip. “Bitmişti” dedim. “Yine mi?” dedi. “Bilmem” dedim. Gözlerini kapadı. “Beni çok yordun sen” dedi, “Biliyorum” dedim.

“Niye yaptın bunu?” diye sordu kaşlarını büzüştürerek. “Çünkü sevdim” dedim. Sustu. “Delisin” dedi sonra. “Sen de biraz öylesin” dedim. “Evlendin mi çocukların var mı?” diye sordu. Sustum. “Niye yaptın bunu?” diye sordu tekrar. Sustum.

“Ben gidiyorum” dedi. Ve gitti. Sonra geri döndü. “Peşimden gelmeyecek misin?” dedi, “Beni kovalamayacak mısın?”

“Hayır” dedim.

“Akıllanmışsın. Güzel”

“Kırgınım”

“Bana küstün mü yani?” diye sordu.

Sustum.

“Tavşan dağa küsmüş. Dağın haberi olmamış” dedi. (Fare de diyebilirdi ama tavşan demişti)

Gitti. Dönüp bakmadım. Geri geldi. Şaşırdım.

“Sen benimle ölmek istiyordun öyle değil mi?” dedi.

“Evet?” dedim hatırladığına şaşırarak.

“Öleceğim zaman seni ararım” dedi.

“Peki” dedim. Gitti.

Birkaç sene sonra telefon geldi. Hastaneye gittim. Odasını buldum. Kapısını açtım. Pırıl pırıl parlıyordu yatakta ay parçası. Beni görünce gülümsedi. Çok sevindim. Ellerini tuttum. Geri çekmedi. Çok mutlu oldum. Ah Aykız… İyi ki o uzay istasyonunda karşılaşmıştık. Uzayda farklı iki noktanın bir araya gelmesi gerçekten de çok doğruydu! Eli ellerimde, böylece konuşmaya başladık. Saatlerce konuştuk. Her şeyi konuştuk. “Niye hiç konuşmamışız ki?” deyip durdu. Ben de ona benimle geçirmediği zamanların büyük kayıp olduğunun farkına varmasına sevindim. Fecile benim yanımda yeniden o nazlı şımarık genç kız oluyordu. Ruhu gençleşiyordu. Benim de öyle. Sanki onunla o gün kartopu da oynadık, çimlere de uzandık ve gün sonunda parkta yürüdük. Gülüyordu. Kahkahalar atıyordu. Gözlerime ‘seni seviyorum’ der gibi bakıyordu gülümseyerek. Sonra o eşsiz gülümseme yüzündeyken öylece kaldı ve nefes alıp vermeyi kesti. Gözlerini kapadım. Fecile artık yoktu¨

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Okul gezisine çıkan çocuklar girdikleri mağaradaki gizemli bir boşluğun içinden yuvarlanarak esrarengiz bir tünelden aşağı düştüklerinde, kalkıp üstlerini silkelerlerken karşılarında bir canavarın oturduğunu gördüler. Bir süre oraya buraya kaçıştılar ama canavar her defasında koca pençeleriyle çocukları engelliyordu. Canavar kaçmaktan yorgun düşen çocuklara “Soracağım bilmeceyi bilirseniz sizi bırakırım” dedi koca ağzıyla. Onlar da çaresiz, “Sor haydi” dediler.  “Çarşıdan aldım bir tane eve geldim bin tane” “Nar!” diye atıldı küçük çocuklardan biri. Canavar anında çocuğu kaptığı gibi cumburlop midesine attı. Hepsi dehşet içinde birbirlerine bakakaldılar. “Nar değil miydi?” diye sordu en cesur olanı. “Nar olmalı!” dedi. “Cevap Nardı!” diye yükseltti sesini. “Hayır, cevap incirdi” dedi canavar pis pis gülümseyerek. “Hiç narın içinde bin tane parça gördünüz mü?” “Nasıl olur?!” diye öne atıldı bir başka çocuk, “Binlerce yıllık bir geleneği hiçe sayıyorsun!” “Tamam o zaman!” dedi cesur olan, “Seninle bir anlaşmaya varalım. Ben kalayım, diğerlerini bırak” “Hayır” dedi canavar “Bakıyorum da çok kahraman görünüyorsun. O kadar kahramansan şu sorumu cevapla da görelim: Ben giderim o gider, arkamdan tin tin eder” Arkadan bir tanesi “Gölge deme sakın” diye fısıldadı. Çocuk da ikircikli bir halde: “Bi-bilemiyorum” dedi  “Cevabını bir kâğıda yaz o zaman, o kâğıdı da ikimizin arasında bir yere koy” Canavar, “Yoksa bana güvenmiyor musun?” dedi. “Ben babama bile güvenmiyorum! Kaldı sana güvenicem!” diye toklaştırdı sesini çocuk. Canavar biraz da utanarak: “Benim okumam yazmam yok ki” diyebildi. Çocuk suratında beliren hain gülümsemeyle, “Çok yazık! Bizler hepimiz okuma yazma biliyoruz” dedi alaycı bir şekilde, “Değil mi çocuklar!” diye sordu arkasındakilere. “Eveet!” diye onayladı diğerleri hep bir ağızdan. “Bizler,” dedi “daha birinci sınıfta söktük okumayı!” Bunun üzerine canavar çekingen bir ses tonuyla “Cevabı size çizerek versem olur mu?” diye sordu. “Oldu bakalım.” dedi cesur çocuk. “Çiz bakalım. Sonra katlayıp ortaya koy” “Tamam. Kâğıt var mı?” dedi canavar. “Kâğıt olacaktı!” dedi çocuk sesini sertleştirerek, “Bir bakalım!” Çantadan defterini çıkardı ve bir elini bastırarak diğer eliyle sayfayı yırttı. “Al!” dedi uzatarak. “Şimdi sen kalem de istersin!” dedi. “Yok” dedi canavar. “Kalemim var benim” “Kalemi varmış duydunuz mu çocuklar!” dedi çocuk başını geriye meylederek. “Hah!” diye güldü dudağının bir ucuyla.

Canavar arkasını dönüp eline aldığı kömürle kâğıda bir şeyler karalamaya başladı. Çizerken sürekli arkasındaki kuyruğa dönüp bakıyordu. Az sonra sivri parmaklarıyla beceriksizce katlayıp kâğıdı ortada herkesin görebileceği bir yere koydu. “Haydi, ver bakalım cevabı!” dedi bu sefer canavar pişkin bir edayla. Çocuk düşündü: “Cevap gölge demiyorum.” dedi. Canavar kaşlarından birini kaldırarak: “Eh” dedi biraz sinirle karışık emniyetle: “Peki ne diyorsun?” “Ben şu arkanda sallanan çirkin kuyruğu diyorum. Cevap bu!” dedi, “Kuyruk! Canavarın gözleri fal taşı gibi açıldı. “Şimdi bakalım bir kâğıtta ne varmış!” Canavar anında kâğıda pençesini attı ve kendine çekti. “Durun!” dedi, “Bir şey eksik çizmişim.” Aldı kâğıdı ve bir şeyler daha karaladı. Geri koydu “Şimdi bakın.” dedi. “Aaa…” diye bir ses yükseldi çocukların arasından. “Olmaz ama” dedi cesur çocuk “Sen mızıkçılık yapıyorsun.”

Canavar kıpkırmızı olmuştu elini kolunu sallayıp “Eeh Bilemedin işte!” diyerek cesur çocuğu aldı ve cumburlop midesine attı. “Ee?..” dedi canavar,  “Oyuna devam edelim mi?”  Çocuklar korku ve gözyaşı dolu gözlerle birbirlerine bakıyorlardı. İçlerinden biri sordu titreyen sesiyle, “Doymadın mı?” “Doymadım!” diye cevapladı canavar. “Doymak nedir bilmem!”

“Biz size bir bilmece sorsak peki?” diye sordu akıllı bir çocuk. Canavar şaşırdı “Sorun bakalım.” dedi ne yapacaksınız bakalım görmek isterim der gibi başını yana eğerek, “Bilmeceyi dinliyorum.” “Ama” dedi çocuk, “bildiğiniz her bilmece karşılığında bir çocuk dışarı çıkacak.” “Bildiğim mi?” dedi gülümseyerek, “Oldu.” dedi canavar anlaşmayı baştan kabul ederek. “Bu çocuk salak galiba” diye düşündü. Gülesi geldi. Kendini tuttu. Sonra bir patlamayla birlikte kahkahalar atmaya başladı. Güldü de güldü. “Canavar bey gülmeniz bittiyse bilmeceye başlıyorum” dedi akıllı çocuk.  “Sor bakalım” dedi. Hâlâ pis pis sırıtıyordu. Çocuk bilmeceyi sordu: “Pare pare dolunca, Tane tane bulunca, Yane yane yanınca, Hare hare olunca, Han da demem, Gak da demem, Kündeye gelin, Ben gelmem, Tok tok olurum, Pak ile bilirim, Bilin bakalım; Ben kimim?”  “Taş!” dedi canavar hiç düşünmeden. “Bravo!” diye bağırdı bilmeceyi soran çocuk. Bütün çocuklar birden sevindiler. Çocuklardan biri gitmeye hazırlanırken. “Durun” dedi: “Bir saniye” canavar şaşırmış: “Cevap taş mı?” dedi. “Elbette öyle” diye cevapladı çocuk. “Ancak? Nasıl olabilir?” dedi canavar şaşkınlık içinde. “Bunu saymıyorum. Yanlışlıkla bildim” Çocuklardan biri “Olmaz!” dedi “Bildin işte. Yaaaa!” Ağlamaya başladı. Sonra diğerleri de katıldılar bu zırıltıya. Hep birlikte ağlıyorlardı. “Bizi de yiyceek!” diyerek. Zırıltı dayanılmazdı.

Canavar çocukları susturmak için birer birer yakalayıp ağzına attı ve yedi katır kutur sesler çıkartarak Katurtuların sona ermesiyle beraber ortalığı bir sessizlik kapladı. Ağır yediği için üstüne bir ağırlık çökmüştü canavarın. Tatlı bir uyku bastırdı. Olduğu yerde öylece uyuyakaldı.

Uyurken çocuklar karnını yarıp dışarı çıkmaya başladılar. Canavar bunu gözleri yarı açık şekilde izliyordu. Kalkıp onları kovalamak istedi fakat kımıldayamıyordu. Sonra karnından çıkan çocuklar ona asla bilemeyeceği sorular sorup dalga geçmeye başladılar. Sesini çıkaramıyordu. Derken terler içinde uyandı. “Fazla yemiş olmalıyım…” diye düşündü. Yediklerini sindirmek için mağaranın içinde dolaşmaya başladı.

“Günlerdir uyuyamıyorum…” diyordu uzanmış halde. “Peki, bu durum ne kadar zamandır devam ediyor?” diye sordu top sakallı bir canavar ellerini birleştirmiş bacak bacak üstüne atmış şekilde. Yuvarlak camlı bir gözlük takıyordu. “Sanırım o çocuklardan sonra oldu. Her gece rüyama girip benimle dalga geçiyorlar”

Canavar uzun saçlı güzel bir canavarın dizlerine yaslanmıştı. “Bilemiyorum” diyordu “Belki de yaptığımız yanlış. Çocukları yememeliyiz” “Sevgilim” dedi güzel canavar, “Sadece biraz kafan karışmış hepsi bu. Gel buraya”
Çocukları yediği yere gelmişti. Mağaranın bu bölümüne uzun zamandır uğramamıştı. Yürürken bir çantaya takıldı ayağı içini açtı. Defterleri, kitapları karıştırmaya başladı.

İlk başlarda sadece resimlere bakıyordu fakat daha sonra okuma fişlerinden kelimeleri, derken okumayı söktü. Bulduğu her kitabı okuyordu. Okudukça daha da aydınlanıyordu.

Canavar arkadaşları başka çocukları yakalamış onu da çağırdılar. “Gel!” dedi birisi “Bu çocuklar çok taze!” “Canım istemiyor” diyordu. Onu ilgilendiren artık çocukların elbiselerinin içindeki değil çantalarının içindekiydi.

Aylar sonra bizim canavar kalabalığının ortasında elinde tuttuğu kitabı havaya kaldırarak haykırıyordu. “Böyle daha ne kadar sürecek! Çocukları yiyerek kendi geleceğimizi tehlikeye atıyoruz. Gün ışığına çıkmalıyız! Yaşasın Aydınlık!”

Çok geçmeden canavar meclisi idam kararını verdi. Canavarı götürürlerken kitaplardan öğrendiği kıymetli bilgileri haykırıyordu. “Güneyde dağlar kıyıya paralel uzanır!” “Bir üçgenin iç açıları toplamı yüz seksen derecedir!” Tüm canavarların toplandığı görkemli bir kalabalığın ortasında başı vurulurken canavarın son sözleri şöyleydi: “İyelik ekleri! İyelik ekleriii!..”

Padişahın artık yenilgiye tahammülü kalmamıştır. Vezirin de kışkırtmasıyla bilimsel bir projeye destek verir, “Ol devşirmelerü fevkinde devşirün!” emriyle gerçekleşen projeyle yeniçerileri değişime uğratıp onlardan daha güçlü bir ordu teşekkül edecek ve zındıkları yenilgiye uğratacaktır. Fakat olaylar hiç de padişahın beklediği gibi gelişmez…

Hilkat-i Garaibler bizleri gerileme döneminin soğuk bir o kadar da ürkütücü atmosferine götürüyor. II. Mahmut döneminde geçen bu alternatif-tarih filminde padişahın yenilik tutkusunun nelere yol açtığı konu alınıyor.

Korku öğelerinin yoğunlukta olduğu film, yabancı diyarlardan gelen genç bir büyücünün padişaha kendini bilim adamı olarak tanıtmasıyla başlar. Padişahın uzun zamandır yeniçeri ordusuna bir yenilik getirmek istediğini bilen büyücü, padişahın aklını çelerek bilimsel bir deney adı altında yürüttüğü kara büyü çalışmalarıyla yeniçerilerden oluşan bir grup ucube meydana getirir. Zamanla değişmiş yeniçerilerin kontrolünü kaybeden büyücü öldürülür ve yeniçeriler saltanatı tehdit eder hale gelirler. Yeniçerileri alt etmenin tek yolu yapılan büyüyü bozmaktır. Bunu da yapabilecek tek kişi Hayriye isimli bir kocakarıdır. En nihayetinde yaşlı kadın büyüyü bozar ve yeniçeriler birer birer gayba iltihak ederler. Bu olay da tarihe Vakıa-yı Hayriye olarak geçer.

Filmin senarist-yönetmeni kendisi de bir tarihçi olan Ferman Okur ilk uzun metrajı olan bu film için şunları söyledi: “Bizler korkularla büyütüldük. Küçükken ninem bana şu zamana kadar yazılmış en korkunç hikâyelerden daha korkunçlarını anlatırdı. Kendisi bu film için en büyük esin kaynağımdır. Bu ilk  uzun metrajımı o yaşlı kocakarıya adadım”

Yapımcı Selcan Yapar. “Filmde her şey bir yana bizi yapım aşamasında en zorlayan şey Kazan oldu. O büyüklükte bir kazanı yapacak birilerini bulmak kolay olmadı. Ama kazan filmdeki en önemli nesne. Başkaldıran yeniçeriler kazan kaldıracaklar. Kocakarının da büyüyü bozması için yapacağı karışımda yine bu dev kazan kullanılacak. Bu nedenle kazan yapımında hiçbir masraftan kaçınmadık” şeklinde konuştu.

Tarihsel gerçeklerle tuhaf bir paralellikle ilerleyen filmin ilgi çekici bir özelliği de başından sonuna kadar Osmanlıca olması. Film boyunca geçen Türkçe altyazılar ilk başta gereksiz gibi gözükse de film ilerledikçe, özellikle sarayda yapılan konuşmalarda bunun gerekliliğini hissettiriyor.

Elma kafalı kahraman Tunga geçtiğimiz günlerde yayından kaldırıldı. RTÜK tarafından gerekçe olarak fazla şiddet içerdiği öne sürüldü ama aslında bu kararda Çin Büyükelçisinin yaptığı sert açıklamanın etkili olduğu biliniyor.

Büyükelçi yaptığı açıklamada şunları söylemişti: “Her bölümde Tunga denilen bu çizgi film karakteri şov boyunca Çinlilerin kafalarını koparıyor. Nasıl oluyorsa Türklerden de ölen kimse yok. Bir bölümde söylediği sözleri size aynen aktarıyorum: ‘Sanki hiç bitmeyecekler gibi! Bu pis gomünisleri öldürdüğüm zaman mı fazlalardı yoksa öldürmeden önce mi?’ Bu çizgi film ulusumuzu değersiz kalabalıklar olarak gösteriyor. Ülkem adına bu yayının en kısa zamanda kaldırılmasını talep ediyorum”

Çizgi Film için Kültür Bakanlığı ödenek sağlamış

Asıl gerginliği tırmandıran konu çizgi filmin yapımı için Kültür Bakanlığının ödenek sağladığının ortaya çıkması oldu. Bunun üzerine bakanlık yetkilileri şu açıklamayı yaptılar: “Bu çizgi film için bakanlığımızdan ödeneği Orta Asya’da yaşayan Türklerin göçebe hayatını konu alan belgesel niteliğinde, eğitim amaçlı tarihsel bir çizgi film yapma gerekçesiyle almışlardı. Böyle bir çizgi film değil”

Diplomatik krize neden oldu

Dış İşleri Bakanı yaptığı basın toplantısında: “Çok geçmiş bir tarihte Çinliler ile aramız bir ara kötü olmuş olabilir. Elbette şu anda böyle bir durum söz konusu değil. Maalesef bu çizgi film iki ülke arasındaki diplomatik ilişkileri kopma noktasına getirdi. Yayından kaldırılması kaçınılmazdı” şeklinde konuştu.

Şiddet her çizgi filmde var

Yapımcı şirket Göktürk Animasyon’un genel Müdür’ü Ton Yukuk: “Bana şiddetin bulunmadığı bir çizgi film gösterin. Kimse bu çizgi filmi izledikten sonra bir Çinliye saldırmıyor, tıpkı kafalarına örs bırakıp dinamitle birbirlerini havaya uçurmadıkları gibi. Bu olaydan şirketimiz değil asıl Türk çizgi filmciliği yara aldı. Tunga güçlü bir projeydi ve daha önümüzde çok yol vardı. Şu an çok karmaşık duygular içindeyim. İzninizle bunu şu dörtlükle ifade etmek istiyorum:

Alp Er Tunga kalkti mü?
İsız karton kaldı mu?
RTÜK öçin aldı mu?
Emdi yürek yırtılur.

Dünyanın ilk komple interaktif romanı “So, what happened?” tüm zamanların en çok satan kitabı olmaya aday gösteriliyor. Ülkemizde “Acaba ne oldu?” adıyla yayınlanan iki ciltlik bu dev eser piyasaya sürüldüğü ilk iki ay içinde beş milyon adet sattı. Şimdilik yirmi dört ayrı ülkede, on altı ayrı dilde yayınlanan bu kitabın satış başarısındaki en önemli etkenin kitabın kalınlığına eşdeğer çizgili beş ortalı bir defterden çok daha ucuza satılmasının olduğu öne sürülüyor.

Roman komple interaktif olduğu için kitabın içi sadece boş sayfalardan oluşuyor. Devam kitabının da hazırlık aşamasında olduğunu müjdeleyen yazar Wily Fraud, kitabıyla ilgili eleştirilere verdiği cevabında: “Ben bu romanın başarısını okuyucuyu hiçe sayan yazarlara verilmiş tokat gibi bir cevap olarak nitelendiriyorum. Okuyucu aptal değildir. Hep siz yazın. O okusun. Hiç düşünmesin. Hayır efendim. O da yazsın. Herkes yazsın. Herkes okusun. Herkes de düşünsün. Böyle artık…” şeklinde konuştu.