.

Yazarın arşivi

Siz de yılbaşında benim gibi yalnız olabilirsiniz. Dışardaki kalabalıkta birtakım insanlar çok eğleniyor olabilirler. Bakın şu durumda yapmanız gereken tek şey elinize bir kitap almak. Herhangi bir kitap olabilir bu. Ve bu kitabı yere koyup üzerinde zıplamak.

Evet. Kitabın üzerinde zıplayın çünkü sizi asosyal yapan şey işte bu kitap gibi yüzlercesiydi. Çünkü size gerçek hayattan çok daha büyüleyici, şaşırtıcı ve eğlenceli gelen şeyler yaşattılar. Elbette hepsi birer yanılsamaydı. Ama gerçeklerin de böyle olmadığını kim söyleyebilir?

Hayatın sıkıcılığı size de hiç cazip gelmiyor biliyorum. Parasız mı kaldınız? Sevdiğiniz sizi sevmedi mi? Hayatınız mı kaydı? Dünyanız mı tersine döndü?  İnsanların ikiyüzlülüğünden bıktınız mı? Yaşadığınız ülkeden de mi? Dışarda birileri kasten ya da yanlışlıkla başka birilerini mi öldürüyormuş? Koca sene kocaman bir saçmalık. Yenisi bundan daha iyi olmayacak bunun siz de farkındasınız.

Alın o raftan bir kitap ve üzerinde zıplayın. İyi gelecektir. Kitaplar bizim tek dostumuz. Sizi anlayışla karşılayacaklardır buna eminim…

Son zamanlarda yaygınlaşmaya başlayan Ofis-Sanatı kimilerine göre modern çağın kaçınılmazı, kimilerine göre ise de sadece modern sanatçı için bir kaçış aracı.

Özel bir kamu kuruluşunda sekreter olarak görev yapan Ofis-Sanatçısı Jale Çizgen gün boyu not aldığı kağıdı adeta bir tuvale dönüştürmüş. İş arkadaşları tarafından ‘Çılgın Sekreter’ lakabıyla anılan sanatçı çalışma sistemini anlattığı konuşmasında şunları söylemiş: “Tüm bu resimleri ancak telefonda konuşurken yapabiliyorum. Aksi takdirde çizemiyorum. Telefonda konuşuyor numarası yapmayı denedim ama işe yaramadı. Paralel hat üzerinden yaptığım konuşmalarda ürünler tam istediğim gibi çıkmıyor. Doğal bir telefon görüşmesi olmak zorunda yani. Telefonla çok görüştüğüm için sık sık işten atılıyordum. Aman neyse ki şu ara çalıştığım iş yeri iyi. Çünkü tüm işleri telefon aracılığıyla yürütüyoruz. Aslında herkes benim gibi telefonla konuşurken bir şeyler karalar ama ben bunu bir adım öteye götürdüğümü düşünüyorum”

Sanatçının gün boyu not aldığı kâğıtta ismi geçen ilacın ait olduğu firmanın sponsorluğunda gerçekleşen sergiyi bu ay süresince Galeri Maleri’de ziyaret etmeniz mümkün.

“Stand up komedyen ve aynı zamanda kiralık katil olan Harold yıllardır başarıyla sürdürdüğü iki meslek arasında bir karar vermek zorundadır. Hangisini seçecektir? Parası daha iyi olan stand-up komedyenliği mi? Yoksa vazgeçilmez tutkusu olan adam öldürmeyi mi?”

Ülkemizde “İyi Birisi” adıyla yayınlanan filmin çekim öyküsü hayli ilginç. İtalyan asıllı Yönetmen Jerico Garbacchio film için düşündüğü ünlü oyuncu James Gross ile anlaşamayınca aynı isimli başka bir oyuncu bulup filmde onu oynattı. Film boyunca yüzü gözükmeyen oyuncunun yüzünün yerine eklenen Smiley nedeniyle izleyiciler film gösterime girdiğinde oynayan oyuncuyu gerçek James Gross zannettiler. Filmin satış başarısı üzerine bunun kendi şöhretinden kaynaklandığını ileri süren James Gross film şirketine açtığı davayı kaybetti. Bu olay da filmin daha çok merak edilmesine sebep oldu. Skandalı eleştirmenler ünlü yönetmenin fırsatçı dehasının başka bir örneği olarak nitelendirdiler.

Senarist kardeşler Larry ve Harry Klaustrphobosky, Harold karakterinin tasarım sürecinde mayfayla yakın ilişkisi olduğu bilinen 60`lı yılların en ünlü stand-up komedyeni Harrison Abruzzino’dan esinlenmiş. Filmde sürekli olarak Harold`a ne kadar komik bir suratının olduğunun söylenmesi karakterin içinde bulunduğu ruhsal durumu tahmin etmemizi sağlıyor. Kimse tarafından ciddiye alınmayan Harold filmde psikiyatristine: “Sadece ölürken bana gülmüyorlardı.” sözüyle açıkladığı ruhsal çöküntüyü ancak insanları öldürerek dengeliyor. Keyifle yaptığı bu işten para da kazanılacağını keşfetmesiyle beraber profesyonel olarak işe başlıyor. Bir yandan stand-up şovlar bir yandan mafya cinayetleri derken tanıştığı güzel bayan Helen (Gabriel Stuart) ona bu iş ile kendi arasında bir karar vermesini gerektiğini söylüyor. Harold elindeki son işi tamamladıktan sonra bırakacağına söz veriyor. Prensip sahibi bir katil olan Harold`ın son işinin Helen olması ise oldukça dramatik. Sonunda öldürmek zorunda kaldığı Helen`in yüzündeki gülümsemenin olduğu sahne ise filmin en çarpıcı sahnesi bana kalırsa.

Masallar artık gerçek oluyor! Cadı kulübelerindeki pasta-külübe imgesi artık gerçekleşmesi mümkün birer olanak haline geldi! Artık günümüzde çubuk şekerlemeler, yeni üretilen bileşiklerle dayanıklılığı arttırılarak uygun kesitlerde hazırlanıp strüktürel olarak kullanılabiliyor. Kekler straforlardan daha iyi birer yalıtım malzemesi. Kışın yalıtım olarak kullanılan kekler yazın ikindi çayının yanına çok iyi gidiyor. Sosyologlar evin yenilmesinin yaşadığımız mekâna getirdiği bu yeniliğin toplumsal alanda yaratacağı karmaşa üzerinde tartışırken; din adamları evin yenmesinin caiz olmadığı, yiyeceklerden ev yapılmasının nimete saygısızlık olduğu hatta gerekirse başımıza taş yağacağı konusunda hemfikirler.

Bu evlerin en büyük dezavantajı evinize döndüğünüzde kapı kolunun yendiği, duvarların dişlendiği, camların dillendiği gibi kötü sürprizlerle karşılaşmanız. Böyle evlerin yıkılmasını çocuklar sabırsızlıkla bekliyor. “Home, sweet home” sözünün mecazi anlamını yitirmeye başladığı şu günlerde artık yaşadığımız mekanlar daha tatlı geliyor bize.

Bu yapılarda karbonhidrat ağırlıklı malzeme kullanılıyor. “Daha konstrüktif bir malzeme olamazdı!” sloganıyla piyasaya sürülen Şükriye Teyzenin Havuçlu Keki™ bu tür evlerde sık kullanılan bir yapı malzemesi. Malzemelerin fiyatını; dayanıklılığının yanı sıra besin değerinin yüksek ya da düşük oluşu etkiliyor.

Bu tür tasarımlar ilk defa geçtiğimiz yıllarda meydana gelen, şişman bir grup mimar tarafından düzenlenen “Yekonstrüktivist Mimarlık Sergisi” ile gündeme geldi. Gruptan bir mimar yaptığı açıklamada şunları söyledi: “Hepimiz de pasta yapmayı ve mimarlığı çok seviyorduk. Bir gün bir partide içimizden biri; mekânı neden yemeyelim ki?  dedi -kim dedi hatırlamıyorum ben de olabilirim çünkü çok içmiştik. İşte bu sözler bizi ateşleyen ilk kıvılcım oldu” Sergide kullanılan maketlerin fotoğraflarını çekmek istediğimizde ise; çok geç kaldığımızı, dayanamayıp maketleri yediklerini söylediler.

Oncakçı™ firmasının yeni ürünü “RTE Unlimited” geçtiğimiz günlerde satışa sunuldu. Firmanın Genel Müdür`ü Çelik Çomak yaptığı açıklamada şunları söyledi: “Bu ürünü piyasaya sürerken aklımızda pek çok düşünce ve soru işareti vardı. Çocuklarımız oyuncakları bir şiddet aracı olarak görüyorlar. Sürekli birini bir diğeriyle dövüştürüp savaştırmak niye? Artık bu tür oyuncaklar sayesinde sorunların yalnızca kaba kuvvetle değil, diplomatik yollardan da çözülebileceğinin bilincine varacaklar. Ayrıca oyuncaktaki sınırsız seslendirme özelliği sayesinde, çocukların içe dönük olarak yetişmesini engelleyerek hitabet kabiliyetlerini de geliştireceğini ümit ediyorum. RTE Unlimited™ üretmeyi planladığımız Liderler Serisi’nin ilk parçası. Bu ürünü diğer liderler takip edecek.”

Oyuncakla ilgili olarak Erdoğan: “Öncelikle şunu söyleyeyim, ben benzetemedim. Bir de pilin takıldığı yer… Başka bir yerden olabilirdi pekâlâ. Yine de bu tür girişimleri demokratikleşme sürecinde önemli bir adım olarak görüyorum ve destekliyorum. Darısı diğer parti liderlerinin başına.” şeklinde konuştu.

Yıllar önce Monk isimli TV dizisine bayağı sarmıştım. Yayınladığı zaman ekranın başına koşar açılış müziğinin sesini sonuna kadar açar, keyifle izlerdim. Sonra birden aklıma “Niye ben de bu diziye bir senaryo yazmıyorum?” diye bir düşünce geldi. Arada geliyor bana öyle. Sonra tuttum bir bölüm yazdım ve kanala yolladım. Aylar sonra cevap geldi email olarak. Senaryomu muhteşem bulduklarını ve benimle çalışmaya can attıklarını söylediler. Bunun üzerine ben de kendilerini daha sonra arayabileceğimi söyledim. Hala bekliyor olabilirler. Onlar bekleye dursun ben senaryoyu sizinle paylaşmaya karar verdim, tercihe göre bir orijinal dilinde, bir de Türkçe çevirisini de ekledim. Keyifle okuyunuz efendim.

Not: Diziyi hiç bilmeyenlerin senaryoyu okumadan önce birkaç bölüm izlemelerini tavsiye ederim.

Bay Monk ve Çok Şey Bilen Adam

Mr. Monk and The Man Who Knew Too Much

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Ayben Börek ve Macit Kimyon tarafından hazırlanan Experimental Cooking Style isimli deneysel yemek kitabı geçtiğimiz günlerde piyasaya sürüldü. Tabak yayınları tarafından yayınlanan bu dev yemek kitabında halk ağzıyla deli-aşı olarak tanımlanan türden yemeklere yer veriliyor. İçinde, bıngıldak köfte, lacivertimsi pilav, şeftali musakka, kıymalı hoşaf, ağrı kesicili patlıcanlı baklava gibi marjinal yemeklerin tariflerinin bulunduğu bu dev yemek kitabını diğer yemek kitaplarından ayıran en büyük özellik ise içindeki tariflerin ne kadar yanlış uygulanırsa o kadar doğru olması!

Z.Y.D. Başkanı Emekli Hv. Alb. Hakkı Bulut

Gün geçmiyor ki biri daha mezarından kalkmasın. Gün geçmiyor ki yeni bir zombi aramıza katılmasın. Kimileri hala kabul etmek istemese de artık onlar da yaşadığımız toplumun bir parçası ve onlar yaşarkenki haklarına ve ayrıcalıklarına yeniden kavuşmak istiyorlar. Zombileri Yaşatalım Derneği başkanı Emekli Hv. Albay Hakkı Bulut ile sizler için görüştük:

Nasılsınız?
Ben ölüyüm siz nasılsınız? (Gülüşmeler)

Her zombinin bir dirilme hikâyesi vardır. Sizinki nasıl?
Ben nasıl dirildim? Gördüğünüz gibi aslında bir ölü olarak fazla diri görünmemin nedeni aslında çok çabuk dirilmiş olmam.

Ne kadar çabuk?
Size helvamı yediğimi söylesem.

Çabukmuş gerçekten.
Herkes ilk başta çok şaşırmıştı. İçeri girdiğimde herkes hortlak görmüş gibi suratıma bakıyordu doğal olarak. O zamanlar ölülerin dirilmesi sıradan değil olağanüstü bir olay olarak karşılanıyordu. Yağmurlu bir günde gömülmüştüm. Çamur sayesinde çıkmam kolay oldu belki ama o halde eve gitmek… Çıplaksın üstün başın çamur, yeni dirilmişsin. Oysa batıda bir zombiysen eğer üzerinde smokin yüzünde makyajla rahat tabutundan düğüne gider gibi uyanıyorsun. Bizde hala insanları kefene sarıp metrelerce toprak altına gömüp üstüne de beton panel koyuyoruz. Çık çıkabilirsen. Şu sıralar ZYD olarak ölülerimizin kefen yerine yurtdışındaki gibi elbiseleriyle konforlu bir tabutta gömülmesi için mücadele veriyoruz.

ÖLÜDEN DEĞİL DİRİDEN KORKACAKSIN

Kaç üyeniz var?
Şu an ülkemizde 5 milyonu kayıtlı olmak üzere 7,5 milyon zombi var. Tüm yeni dirilen Zombiler arşivimize işlenir. Sonra derneğimize kayıt olmalarıyla beraber Kardeş Zombiler listesine dâhil edilir. Bir de Beyin Yiyenler`i kapsayan kara listemiz var. Bunlar zombilerin yüz karaları. Toplumda zombilere karşı duyulan antipatinin ve korkunun asıl sebebi onlar. Neyse ki kabarık bir liste değil. Tehlikeli olanların oranı on binde on üç gibi düşük bir rakam.. Bakın rakamlarla konuşuyorum; Dünya geneline bakıldığında suç oranında zombilere düşen pay 100 de 5. Hala suçun yüzde doksan beşi diriler tarafından işleniyor. Buna rağmen bizim varlığımızı halen bir tehdit olarak gördüklerini söylüyorlar.

Burada bizlere de görev düşüyor.
Elbette. Medyada zombileri bir karalama kampanyasıdır sürüyor. Filmlerde bizleri bir araya gelmiş çılgın kalabalıklar olarak gösteriyorlar. Oysa hiç o filmlerdeki gibi bir birlik olamadık. Bir zombi kardeşimiz geçenlerde zombiler aleyhinde konuşma yapıyordu. Kendisinin zombi olmadığını sadece teninin biraz morardığını söylüyordu. Hala birçoğumuz bunalımda. Ölü olmak kabul edilmesi zor bir durum biliyorum. Ama artık her zombinin yaşayan bir ölü olduğunun bilincine varması ve bizimle beraber mücadele vermesi gerekli.

BABAM KOKUYOR!

ZYD çerçevesinde...
Öyle. ZYD olarak en çok istediğimiz şey Devletin ölülerine sahip çıkması. Yasal olarak ölü olduğum için emekli maaşım kesildi. Hiçbir sosyal güvencemiz yok. Yaşam hakkı ölü olmakla elimizden alındığı gibi yaşama hakkımız da devlet tarafından elimizden alınıyor. Gelişmiş ülkelere bakın oradaki zombiler dirilerden daha konforlu yaşıyorlar. Bir kere bizde olmayan şey; ölüye saygı var onlarda. Gerçek yaşamında zengin olan insan öldükten sonra da rahat ediyor. Peki, parası olmayan ne yapacak? Bir zombi arkadaş çocuğuna sarılmak istediğinde “Baba çok kötü kokuyorsun! Git!” demiş. Bunun üzerine o da tekrar belediye çukuruna düşerek intihar etti. Tabi oradan çıktı, şu an aramızda dolaşıyor bu arkadaş. Fakat parfüm parasına bir ailenin maddi gücü daha ne kadar dayanabilir?

Basında konuyla ilgili haberler:

BİZLER BELKİ ÖLDÜK AMA DİMDİK AYAKTAYIZ!

Yaşayan dirileri insanlığa davet ediyoruz. Bir gün bir zombinin bir parçasının düştüğünü görürseniz bu parçayı ona verin. Kendiniz dokunmak istemiyorsanız bile hiç olmazsa uyarın. Bu insanlar bütün gün oradan oraya dolaşıp göz, kulak, burun aramasınlar.” Bunları anlatırken çenesi düşen merhum, açıklamasını şöyle tamamladı: “Gördüğünüz gibi sorunlarımız bitmiyor. Devlet ölülerine diriler kadar kıymet vermedikçe bu durum sürecek. Hâlbuki şunu düşünemiyorlar. Bir gün onlar da ölecek ve diğer zombi kardeşlerimiz gibi onlarda tatlı uykularından uyanacaklar.

Vakit ayırdığınız için teşekkür ediyorum. Allah rahmet eylesin.
Ben teşekkür ederim. ‘Sağ’ olun.

Yeşil tavşan… Ona çok kızıyordum çünkü o bizi hiç düşünmüyordu. Bizim aile geçimini sadece havuçla karşılardı ama şimdi havuçlarımızın hepsini yeşil tavşan yiyordu. Yeşil tavşan çok kötüydü. Çünkü o bizim o güzelim turuncu havuçlarımızı ‘gulp’ diye midesine indiriyordu. O kahrolası aşağılık yaratık bizlere hiç acımıyor boyuna havuç yiyordu ve ‘gork’ diye de geğiriyordu. Onu ortadan kaldırmayı kafama koymuştum. Gece yarısı evdeki en koca bıçağı kaptığım gibi ormanın yolunu tuttum. Yollar çok karanlıktı, yalnız ay ışığı bana yardım ediyordu. Bir süre sonra onu gördüm. O kopkorkunç gözleriyle bana bakıyordu. Üzerime gelmeye başladı! Ben bıçağı fırlattım. Bıçak önüne düştü. Bıçağı yerden aldı ve şöyle bağırmaya başladı “Ben yeşil tavşan! Bıçağını aldım!” Zıplayarak üzerime doğru geldi ve: “Al bıçağını düşürdün” dedi. “Burası geceleri tehlikeli olur. Bıçak kullanmasını bilmiyorsan daha tehlikeli” dedi. Gözüme bakıyordu gözleri çok korkunçtu! Koca siyah gözler! Bakamıyordum, bakamıyordum! “Hüveaaaa!” diye ağlamaya başladım. Bana dokundu! Ben bağırdım: “İmdaat yetişin çocuk elliyorlar!” diye ama burası ormanın ortasıydı ve sesimi bu iğrenç yeşil tavşandan başka kimse duymazdı. Birden elini çekti, bana garip bir şekilde baktı ve zıplayarak uzaklaştı.

Ertesi gün uyandığımda annemi çok mutlu gördüm. “Havuçlar, havuçlar!” diye bağırıyordu. Havuçlar! Gözlerimi açıp pencereden baktığımda karşımda havuç tarlasını gördüm. Havuç tarlası ağzına kadar havuç doluydu ve havuçlar o kadar büyüktüler ki, yani o kadar olurdu. Annem sevinçten ağlıyor; babam ise kafasını kaşıyor ve yüzünde şaşkın bir ifadeyle tarlaya bakıyordu. Abim de bana: “Gördün mü lan tarlayı?” dedi. Tarlaya şaşkın biçimde bakarken “Yeşil tavşan…” sözcükleri döküldü ağzımdan

Bu işin altında kesin yeşil tavşan olmalıydı. Ormana gittim ve: “Yeşil tavşan! Yeşil tavşan! Nerdeysen çık ortaya!” diye bağırdım. Yeşil tavşan birden önümde belirdi, “Söyle ne istiyorsun?” dedi. Gözleri her zamanki gibi korkunçtu bakamıyordum. Tüm cesaretimi toplayıp konuşmaya çalıştım “Bak yeşil tavşan seninle bir konuya açıklık getirmemiz lazım” dedim. O da “Hay hay” dedi. Ben “Yeşil tavşan, bak, seni severim” dedim. Gözleri daha da korkunçlaşmıştı, yutkunup: “Sen hayatımda gördüğüm en yeşil tavşansın” dedim “Eksik olma” dedi o da. Ben tam güzel gidiyorum diye sevinirken, “Yeter kısa kes, ne söyleyeceksen söyle işim var!” dedi. Ben de, “Tamam dur söylüyom” dedim. Burnum kaşındı o sırada burnumu kaşımaya başladım. Sonra “Bak tavşan, sen aylar boyunca bizim havuçları yedin yedin durdun. Bu yüzden bizi çok üzdün. Bu gün tarlamıza acayip şeyler oldu. Tarlamız havuç kaynıyor. Hem de ağzına kadar havuç dolu, koca koca, iri iri havuçlar. Bunun nedenini bana açıkla!” dedim. Tavşanın bakışları değişti. Tam bana bir açıklama yapacak diye beklerken birden hızla uzaklaşmaya başladı ve gözden kayboldu. Ben uzun süre, geri gelecek diye bekledim. Gelmedi. Akşam oluyordu ben de artık eve gideyim geç oluyor diye eve doğru yol aldım. Eve geldiğimde bir de ne göreyim, annem hüngür hüngür ağlıyor, babam sabahki ifadeyle tarlaya bakıyordu. Abim: “Tarlaya bak lan tarlaya!” dedi bana. Tarlaya baktığımda tarlada havuç namına bir şey kalmamış olduğunu gördüm. “Yeşil tavşan bütün havuçları yedi!” dedi bana. Ben odama gittim ve battaniyeyi kafama çektim. Çok utanıyordum. Doğrusu büyük bir aptallık etmiştim.

Sabaha doğru biri beni dürttü uyandığımda karşımda ne göreyim! Yeşil tavşan! O korkunç siyah gözleriyle bana bakıyor! Battaniyeyi kafama çektim hemen. Sonra battaniyeyi indirdim. Hala ordaydı tekrar çektim. Ama hayır korkmamalıydım, ne de olsa o sadece yeşil bir tavşan parçasıydı. Battaniyeyi indirdim, “Ne işin var lan burada!” diye bağırdım. Sus işareti yaptı. Şaşırdım. Bana tarlayı gösteriyordu. Tarlaya baktım. Aynı duruyordu. “Ee ne var nooldu?” der gibi başımı salladım. O da: “Ben yeşil tavşan! Tarladaki tüm havuçları yedim!” dedi. Tam hızla gidecekti ki birden abim belirdi ve yeşil tavşanın kafasına tavayla vurdu. Yeşil tavşan bayıldı ve yere düştü. Babamı uyandırdık. Bizi azarladı: “Bu saatte adam mı uyandırılmış!” dedi. Biz: “Ama biz yeşil tavşanı yakaladık” dedik. Hemen koştu, tavşanı bağladı ve sorguya çekmeye başladı. Sordu: “Havuçlarımızı yerken hiç mi için sızlamadı!” O büyük bir soğukkanlılıkla şöyle cevap verdi “Biraz sızladı!” Babam devam etti, “Sana bir ceza vermemiz lazım” O da: “Verin o zaman! İşim var çabuk!” dedi. Babam “Peki o zaman” dedi ve dolaptan aldığı havuçları bir bir karşısında yemeye başladı. Yeşil tavşan babamı görmek istemiyormuş gibi sürekli kafasını başka taraflara çeviriyordu. Ben de bir havuç aldım ve yemeye başladım. Abim de aldı. Annem uyandı ve hemen sabah kahvaltısı olarak eline bir havuç tutuşturduk. Ailecek yeşil tavşanın karşısına geçmiş havuç yiyorduk. Yedik de yedik, yedik de yedik. Tavşan bir hoş olmuştu. Gözleri fal taşı gibi açılmıştı, sabit bir noktaya bakarak ağzından salyalar akıtıyordu. Annem tavşanın yanına yaklaştı ona dokundu, tavşan küt yere düştü. Birden “Ölmüş!” diye bir çığlık attı. Yeşil tavşanı gömdük. Bu olayda kapanmış oldu böylece, ta ki yeşil tavşanın hayaleti gelene kadar. Bunu da başka bir zaman anlatırım şimdi işim var…

“Ampulleriniz kaç wattlık?” diye sordu sarı takım elbiseli adam kahvehanenin tavanındaki asılı avizeye bakarak. Kahveci kalabalığın arasından sıyrılarak birkaç adım öne attı: “Kimi altmış, kimi yetmiş beştir. Neden sordunuz?” Sarı takım elbiseli adam cüretkâr bir tavırla: “Ampulleri koruma teşkilatından geliyorum!” dedi. Keskin bir sessizlik oldu. Ampulleri koruma teşkilatı, insanların ampuller konusundaki hassasiyetlerini vurgulamak için kurulmuş önemli bir teşkilattı. Şu aralar çok genel ve aşırı ciddi bir teftiş yapılıyordu. Kahveci hayli tedirgin olmuştu bu durumdan, zira aykırı bir durumda cezası yüksekti. “Kapatın ışıkları,” dedi Ampul Müfettişi, “ampulleri kontrol edeceğim!” Kahveci ışıkları söndürürken, müfettiş çantasından çıkardığı ışıldağı yaktı. Avizenin altına geldikten sonra ayakkabıları yükselmeye başladı. Teşkilatın müfettişlere özel olarak tahsis ettiği bu asansörlü ayakkabı sayesinde avizedeki ampullere kolaylıkla erişti. Sıcak ampulleri elindeki eldiven yardımıyla rahatlıkla söktü.

Yere indikten sonra ampulleri teftiş için bir masanın üzerinde sıraya dizerken birden biri müfettişin suratına küt diye bir yumruk vurdu. Neye uğradığını şaşıran müfettişin kafası dönerken esaslı bir küfür işitti. Bu kişi az önce kapanan ışıklar yüzünden oynadığı okey oyununu kaybeden adamdı. Asıl neden oyunu kaybetmesi değildi aslında. Kafasının atmasına sebep olan kendisinin yıllar önce Ampul Müfettişi olma hayalinin başarısızlıkla sonuçlanmasıydı. Kendini bir şey zanneden bu müfettiş bozuntusunu ölesiye kıskanıyordu. Hele o ışıldak yok mu? Kim öyle bir ışıldağa sahip olmak istemezdi ki?

Kahvehanedekiler öfkelenen adamı tuttular. Adam bağırıyordu: “Bırakın beni de şu ampulleri tek tek yedireyim ona!” Adam ki yıllar süren bir öfkeyi müfettişin üzerine kusuyordu. Kızgın bir boğa gibi burnundan soluyordu. Müfettiş durumu kavrayacak duruma geldikten sonra kafasını kaldırdı. Zorla zapt edilen adama doğru kaşının tekini kaldırdı ve küçümseyen bir ifadeyle bakmaya başladı. Beyninden vurulmuşa döndü adam. Sinir bozucu bir tipi olan Ampul Müfettişi kravatını düzeltti. Zorla zapt edilmeye çalışılan adam, “Senin ampullerin kendini bile aydınlatamaz!” dedi. Ampul camiasında bu gerçekten çok ağır bir sözdü. “Gel şöyle seninle bir konuşalım” dedi müfettiş serinkanlılıkla. “Seninle ne konuşacağım ben!” diye kükredi adam, ağzından köpükler saçıyordu. Ama kızmakta ve sinirlenmekte çok haklıydı kendince. Çünkü bu adam ampuller konusunda kendisi kadar bilgili ve hassas değildi. Hiçbir şey bilmiyordu. “Ampuller bizim karanlıktaki aydınlığımız! Güneşimiz sabahımızdır! Ampuller bizim hayat veren ışığımızdır!”

Adam, yıllar önce Ampul Müfettişi olmak için Ampul Akademisindeki kampa katılmıştı. Bu süreç içinde ampuller hakkında teknik ve tarihsel bilgiler veriliyordu. Kampta günlerce ampullerle yatıp kalkmışlardı. Geceleri eğlence başlardı. Herkes bir arada toplanır, sıcak bir ampulü elde tutma yarışması yaparlardı. Ellerine baktı. O gece bir rekor kırmıştı. Avuç içlerindeki yanık izi hala ilk günkü gibi duruyordu. “Çifte yapacağım” demişti. Bu iki elinde de saatlerce yanık kalmış 100 wattlık bir akkor ampul tutacağı anlamına geliyordu. Ampulleri avuç içlerine aldığı anda sanki ampullerle bir bütün olmuştu. Sanki kendisi yanıyordu. Sanki ışık saçıyordu. Acıyla bütünleşmişti. Ampullerin sıcaklığı ile yanmıştı. Kendisi de ampul olmuştu. Sanki o anda ampul şeklinde olduğunu düşündüğü kafası ışık saçıyordu. Buna adeta yemin edebilirdi. Yanan ampullerle birlikte kendisi de ışıldıyordu. Karşısında kendisiyle yarış yapan adamı düşündü. Ne kadar da kısa sürmüştü dayanması. Bundan büyük keyif almıştı. Bir ampulün ısısı ile ısınmak! Bir ampulün aydınlığı ile ışıldamak! O gece bir müfettiş olacağına o kadar emin olmuştu ki. Bunu sonuna kadar hak ettiğine o kadar emindi ki. O gece en mutlu günüydü. İnsanlar onun ampullere olan saygısını ve tutkusunu büyük bir hayranlıkla karşılamışlardı.

“Ben hak etmiştim bunu” diyordu. “Bunu ben hak ettim. Sen ampullerin yanına bile yaklaşamazsın!” Müfettiş serinkanlılıkla şu gerçeği ifade etti: “Bir ampul sadece bir ampuldür. Elektrik olmadan ampulün hiçbir değeri yoktur. Asıl önemli olan elektriktir” Adam duydukları karşısında hayrete düştü. Elektrik ha? Hain! Adam daima üzerinde, sönük gördüğü ampullerin ışığını merak ettiği zaman kullandığı bir şok tabancası taşırdı. Tabancayı müfettişin üzerine doğrulttu, “Madem elektriğe o kadar bayılıyorsun o zaman al sana elektrik!” Tabancayı ateşledi. Müfettiş elektriği aldıktan sonra gözleri parlamaya başladı. Herkes hayretler içinde müfettişe bakıyordu. Saçı dikelmişti. Gözlüğünü fırlattı. Kravatını çıkardı. Bambaşka birine dönüşmüştü. Elini adamın elindeki şok makinasına yöneltti ve o anda elinin ucundan çıkan elektrik ile şok makinasını tekrar çalıştırdı ve içindeki tüm enerjiyi emmeye başladı. Enerjiyi emerken şunları söylüyordu. “Elektrik saf enerjidir. Kömür mü istersin? Doğal gaz mı? Petrol mü istersin? Yağ mı? Hayır. Bana elektrik verin yeter!” Gözlerinden ışık saçıyordu. Suratı sanki buruşmuş gibiydi. Saçları bembeyaz olmuştu. “Elektrik beni doyurur. Ampuller sadece elektriğin tutulması için bir araçtır. Elektriktir asıl güç. Elektriktir kâinattaki en değerli enerji. Hayat verendir. Toprağı aşılayandır. Âşık edendir” “Ampuldür!” diye bağırdı adam. “Ampuldür!” diyordu çevresindekilerden bir onay almayı bekleyerek. Ama onlar ya yüz çeviriyorlar ya da başlarını önlerine eğiyorlardı. Birisi ona destek olsa! “Öyle değil mi muhtar efendi? Peki ya sen kahveci? Ampul değil midir? Uzaylı kardeş sana soruyorum, ampuller değil midir önemli olan?” Uzaylı gözlerini yuvalarının içine gömdü. “Neden konuşmuyorsunuz?!” İçinde bulunduğu yalnızlığı fark eden adam umutsuzlukla başını önüne eğdi, biraz sonra hiddetle “Sen ampulleri teftiş etmeyi hak etmiyorsun!” diyerek müfettişin üzerine saldırdı. İşte tam bu anda müfettiş, ellerinin ucundan çıkan elektrik enerjisini adama gönderdi. Bu gerçekten yüklü bir enerjiydi. Adamın tüm vücudu elektrik ile doldu. Öylece kaldı. Sonunda bitkinlikle diz çöktü müfettişin önünde.

“Önemli olan ampuller değildir. Onu ampul yapan güçtür” dedi müfettiş elini adamın omzuna koyarak “Ama yine de ampuller daha önemlidir!” dedi adam müfettişin elini itekleyerek. Müfettiş adamın ellerini avuçlarının içine aldı ve yanık yüzlerini çevirdi. “Çok sevmek yakar” dedi. Eldivenlerini çıkardı ve kendi avuçlarının içini gösterdi sonra. Adam gözlerine inanamadı. Onun da elleri ampul yanığı içindeydi. “Ben de bir zamanlar ampullere gönül vermiştim. Ama anladım ki ampuller kırılırlar. Onlar sönerler ve bir daha asla ışıldamazlar. Onlar yok olmaya mahkûmdurlar. Ne kadar güzel ve göz alıcı gözükürlerse gözüksünler ampuller sadece ampuldür. Yalnızca bu gerçeği anlayanlar ampullere sahip olmayı ve onları kontrol etmeyi hak ederler. Yoksa ampullerin sahibi değil kölesi olurlar”

Ampul Müfettişi  teftişini tamamladıktan sonra kalabalığı selamladı ve uzaklaştı. Kahveci tekrar ışıkları açarak ortamı aydınlattı. Ampul sevdalısı adam o gün bir şeyi fark etmişti. O da şuydu: Tavanda asılı duran avizelerden birindeki ampul gerçekten çok güzeldi! Hala ışık veren, üretimden kalkmış model bir Alva! Böylesine rastlamak şu günlerde çok zordu. Ampulün zamana direnişine hayran kaldı. Kim bilir kimler onun ışığı ile aydınlanmış kim bilir kimler o ışıkla hayatını renklendirmişti. Adam, avizede asılı duran ampulün sarı ışığıyla masmavi hayallere daldı…

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.