.

Yazarın arşivi

Pe elindeki silahı Ga`ya doğrulttu. “Senin elinde silah mı vardı?” dedi Ga kekeleyerek. “Varmış” dedi Pe, “Ben de bilmiyordum” “Neden o silahı bana doğrultuyorsun?” dedi Ga korkuyla. “Hiç bir fikrim yok, ama nasıl, yakıştı değil mi?” diye sordu Pe. “Sen önce o elindekini bir indirecek misin?” dedi Ga sakinmiş gibi görünerek. “Olur” dedi Pe silahı indirerek. Pe tekrar silahı Ga’ya doğrulttu. “Şeytan doğrulttu” dedi. “Salak! O doldurur! Doğrultur değil!” dedi Ga korkuyla dolu bir alaycılıkla. “Doğrulttu ama!” dedi Pe heyecanla: “Şaka değil!” Silah bir anda ateş aldı. Ama ateş aldı derken. Yani ateş etti değil. Birden yanmaya başladı silah. Pe silahı elinden attı. Her ikisi de yanan silahın patlayacağını biliyorlardı. Uzaklaştılar. “Patlamadı” dedi Ga uzaktan bakarken. Pe de “Tuhaf” dedi. “Ben yakına gidiyorum” dedi Ga. “Dur, patlar şimdi” dedi Pe. Durdular. Bir süre daha durdular. İkisi de beklemekten sıkıldığı anda Ga, “Hadi çay içmeye gidelim!” dedi aklına müthiş bir fikir gelmiş gibi. “Olabilir” dedi Pe; “Zaten silahın nereden geldiğini bilmiyordum.” “He la nerden çıktı ki?” dedi Ga.

Masada otururken düşünüyorlardı, “Bu gün başımıza çok azayip şeyler geldi” dedi Ga. “Ne dedin?” dedi Pe gözlerini fal taşı gibi açarak. “Zogazaayipzeyler dedim daa!” dedi Ga. Pe telaşla, “Laz oluyorsun!” diye haykırdı. “Uy!” dedi Ga korkuyla. “Saat kaç?” dedi Pe cep telefonunu cebinden çıkararak, “Gece yarısını geçmiş ne çabuk oldu!” “Pirak diyrum! Panik edeysun pi dur da. Pi dinle ne anlatacağum!” dedi Ga gülerek.  Pe endişeli gözlerle Ga’nın uzayan kırmızı burnuna bakıyordu. Neden sonra korkutucu bir sürecin ilk habercisi olan Temel bir gün diye başlayan ilk fıkrayı anlatmaya başladı Ga.  Pe kaçıp gitmek istiyordu anlatılan fıkralardan bunalmış sıkıntı içinde ama onları dinlemek zorundaydı. Aksi takdirde Ga`nın ne yapacağını kestirmek olanaksızdı. Zaten bir süre sonra Ga`nın burnu ufalmaya ve aksanı da düzelmeye başladı.  Sonra bilincini kaybeden birinin bakışlarıyla başı masanın üzerindeki pastaya gömüldü. Pe onu kaldırıp düzeltti. Suratını peçeteyle sildi. Kendine geldiğinde: “Ne oldu bana?” diyordu. Ga da olanları bir bir anlattı. “Demek Laz oldum. Laz-Uşağu yıllardır ortaya çıkmamıştı” dedi sesli düşünerek. “Ben de artık kurtuldum ondan diyerek tekrar karalahana yemiştim” dedi. “Bu gün çok tuhaf şeyler oldu” dedi Pe, “O konuşan keçi ne tuhaftı değil mi?” diye ekledi. “Evet…” diye onayladı Ga düşünceli biçimde, “Sanki görünmez bir sucuk zarı bizi çevrelemiş ve bizler içinde pişiyoruz” dedi değişik bir benzetme yapmaya çalışarak. Sonra diliyle suratını yalayarak, “Suratımda da bir tuhaflık var. Sanki suratım erimiş ve böyle kremli bir sütlü tatlıya dönüşür olmuş gibi hissediyorum” dedi benzeterek. “Yok” dedi Pe önündeki tabağı göstererek. “Az önce pastaya böyle-” dedi Ga`nın az önceki halini imite ederek. “İmite ettiğin yeter anladım.” dedi Ga. “İmite de ney?”  dedi Pe. “Boşver” dedi Ga. “Çayını da içtiysen kalkalım” dedi. “Burası nasıl bir yer böyle?!” dedi bir anda içinde bulundukları yere korkuyla bakarak. “Biz hep burada mıydık ki?!” dedi Ga şaşırmış vaziyette. “Biz… Bilmiyorum ki…” dedi Pe dehşet içinde.

İçinde bulundukları yere nasıl geldiklerini bilmiyorlardı. Dahası buraya gelinecek bir yer var mıydı ki? “Ben hiçbir şey anlamadım.” dedi Ga “Pasta nerden çıktı biz buraya çay içmeye gelmemiş miydik?” “Biz buraya mı gelmiştik?” dedi Pe. Endişeyle içinde bulundukları şeyin ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. “Bu şey kımıldıyor!” dedi Pe ürkerek. Boğuk ve tok bir ses yankılandı kırmızı renkli odanın biçimsiz duvarlarında “Ben Canlı Kafeyim! Bir isteğiniz var mı?”

Canlı Kafe mi? Ga, “Ben neler olduğunu anlamaya başlıyorum” dedi, “Burası yeni açılan bir yer. Tüm bu saçmalığı müşteri çekmek için yapmışlar”  “Ama”  dedi Pe,  “Hiç müşteri yok ki burada” Ses: “Müşteri yok! Çünkü müşterilerin hepsini yedim!” dedi. “Bizi yiyemeyeceksin Canlı Kafe!” dedi Pe eline aldığı çatalı tutup havaya sallayarak. Boğuk ses, “Sizi yedim bile!” dedi. İkisi dehşet dolu gözlerle birbirlerine bakarken içinde bulundukları ortama gözleri biraz daha alışmıştı. Burası Canlı Kafe`nin midesiydi. Yerler asit doluydu. Duvarlar yapış yapıştı. Postallarım eriyor diye düşündü Pe. “Bizi ne zaman yedi ki hiç haberimiz yok” dedi Ga. “Senin kendinden haberin yok” dedi Pe, Ga`yı eleştirerek. “Hadi benim kendimden haberim yoktu senin de mi yoktu!” dedi Ga çıkışarak.

Canlı Kafe boğuk sesiyle şunları söyledi: “Çıkmak için yapmanız gerekenleri biliyorsunuz. Hadi başlayın!” “Nasıl? Ne yapacağız bilmiyoruz ki” dedi Pe. “Bilmiyoruz!” diye bağırdı Ga. “Biz buraya nasıl girdik ki?” dedi Ga çevresini araştırarak. “Pencere bile yok” Birden dolgun bir gürültü dolmaya başladı içeriye, sonra bu gürültünün nedeni olan yeşilimtırak bir sel kafenin içine salındı. İçeriye dolan akıntının içi bir yığın paketlenmiş hazır gıda ve konservelerle doluydu. Pe konservelerden birini eline alarak “Kullanma tarihinin dolmasına daha altı ay var. Yenebilir” dedi bir alışkanlıkla. “Bu ne biçim bir saçmalık!” diye bağırdı Ga kafenin ortasında. Çıkacak bir yer arıyordu. “Garson nereye kayboldu?” dedi. “Garson var mıydı ki?” dedi Pe. “Bize çayı pastayı kim getirdi peki?” dedi Ga. “Bize çayı biri getirdi eveet, ama pasta nerden çıktı bilmiyorum” dedi Pe. “Suratım hep pasta oldu” dedi Ga. “Biliyorum” dedi Pe, “İmite etmiştim” “Vaay” dedi Ga.

Boğuk ses duyurdu kendini: “Bunları bir araya getirip bana bir yemek hazırlayın! Sonra da sizi serbest bırakayım!” “Böyle saçmalık olmaz!” diye bağırdı Ga “Gidiyoruz buradan!” dedi Pe`nin kolundan çekiştirerek. “Dur!” dedi Pe, “Bizi bırakacakmış işte” Ga, yerdeki yeşil renkli sıvının içindeki şeyleri göstererek:   “Bir kutu bezelye, patates ve salçadan yemek yapılamayacağını herkes bilir” dedi, “Bizimle oyun oynuyor anlamıyor musun?” “Saçmalama, annem yapardı biz de yerdik, ben yemek yapıyorum. Burada kısılıp kalmaya hiç niyetim yok” dedi Pe elbisesini Ga`nın elinden kurtararak. “Sen yap öyleyse ben gidiyorum” dedi Ga. Akıntının geldiği yöne doğru yürüyerek, “Buradan çıkış vardır” dedi.        Akıntının geldiği yer, yumuşak, kaygan ve yakıcı bir katmandan oluşmuştu. Kahverengi dumanlar yayılan bu yere yaklaştıkça artan koku insanın içini dalgalandırıyordu. Ga fazla dayanamadı: “Ööörg- Ööööö” Ve gitmekten vazgeçti o anda. Sonra arkasına dönüp baktı bir süre, “Ben gidiyorum! Geliyor musun?” dedi Pe`ye. Pe hareket eden zeminde yürümeye çalışarak duvara yapışık dolaptan bir şeyler çıkarıyordu. “Ocak yok bir kere ocak!” dedi Ga “Nasıl pişireceksin?!” “Hakikaten” dedi Pe. “Ocak yok” ve “Ocak yok!” diye bağırdı Canlı Kafe`ye. Boğuk ses sanki “Hmm” dedi gibi. İkisi de verilecek cevabı bekliyorlardı heyecanla.

Birden Ga sabredemeyip: “Sen bir kafeysen senin işletmecin kim!” diye bağırdı, “Müdür! Müdürle görüşmek istiyorum! Böyle rezalet olmaz!” Pe tuhaf tuhaf baktı Ga`nın suratına “Nerden aklına geldi bu?” der gibi. Ama haklı olduğunu da düşündü bir yandan. “Evet!” dedi Pe: “Müdürle görüşmek istiyoruz!” Bir süre sonra Canlı Kafe: “İsteğiniz yerine getirilecek” dedi boğuk sesiyle. Birden bulanık sıvının içinden belirsiz bir şey yükselmeye başladı. Ga, Pe’nin yanına doğru yürümeye başladı bir içgüdüyle. İkisi de bu belirsiz nesneden tedirgin olmuşlardı belli ki. Neden sonra beden biraz daha yükseldi ve “Ben müdürüm!” dedi, “Evet sizi dinliyorum” “Şikâyetiniz nedir?”

Ga boğazını temizledi. “Böyle rezillik görmedim ben” dedi, “Çıkmak istiyoruz buradan” “Elbette” dedi Müdür, “Yemeği hazırladınız mı?” “Yemek hazır!” dedi Ga ve eğilerek yerdeki sıvının içinden bir konserveyi tuttuğu gibi hızla müdüre fırlattı. Konserve müdürün kafasına çarptı ve düştü gerisin geriye.

Bulanık yeşil sıvının içine gömülen Müdür`ün yanına geldiler. Pe elindeki çatalla Müdür`e dokundu. Hareket etmedi. Birden sıvının renginin değiştiğini fark etti. Onu yaralamışsın!” dedi korkuyla. “Ölmüş mü?” dedi Ga. “Neden yaptın bunu?” dedi Pe. Ga kaşlarını büzüştürdü başını öne eğerek. “Ölmüş mü?” dedi tekrar. “Bilmiyorum” dedi Pe. “Nabzına bakalım!” dedi Ga bir ümitle sıvının içine elini sokarak. “Bulabildin mi?” dedi Pe meraklı bakışlarla. “Nabzı bırak ben elini bulamadım ki daha…” diye karşılık verdi Ga kuşkulu bakışlarıyla.

Sonra bakışları değişti ve dehşet dolu gözlerle bakıyordu şimdi. “Ne var!” dedi Pe Ga’nın bakışlarından ürkerek. “Müdür ölmüş” dedi kısık buz gibi donuk bir sesle. “Nerden anladın?!” dedi Pe. “Arkana bak” dedi Ga. Pe arkasını dönüp baktığında müdürün hayaletinin arkasında dikildiğini gördü. Korkudan kaldı öylece. Müdür gülümsüyordu, “Korkmayın” dedi. “Bu bir bakıma iyi oldu. Artık özgürüm. Canlı Kafe beni yıllardır esir almıştı, bırakmıyordu” diye konuşmaya başladı.

Başta ilgi çekici geldi bu konuşma ama sonradan hayalet bir de mıymıy ne dediği de anlaşılmıyor, Ga ile Pe aralarında konuşmaya başladılar. Bir süre sonra Ga müdürün sözünü keserek “Buradan nasıl çıkılacağını biliyor musun?” diye sordu. “Beni dinlemiyor musunuz ben de size teminden beri onu anlatıyordum” dedi. “Şey” dedi Ga mahcup bir şekilde: “Dinliyorduk da…” dedi. Pe de Ga`yı desteklemek amacıyla; “Tam anlayamadık” diye tamamladı sözünü. “Peki, son cümlemi söyleyin o zaman” İkisi de sessiz kaldılar. “Bir daha anlatamam” dedi müdür. Ga “Bir hatırlat” dedi. “Hayır,” dedi müdür, “Olmaz” Pe, “İpucu ver” dedi. “Olmaaz” dedi müdür. “Kaybettiniz. Güle güle. Ben yitiyorum” dedi. Yitti. “Alasmaldık” dedi Pe.

Neden sonra Canlı Kafe boğuk sesiyle ses verdi: “Yemek ne oldu! Hazırladınız mı?” “He ya hazırladık!” dedi Ga yerden kaptığı konserveyi duvara fırlatarak. “Tüp olsaydı…” dedi Pe belli belirsiz…

I

Kafası kanıyordu. Daha önce hiç bu kadar çok darbe almamıştı suratına. Çevresinde bir sürü çocuk toplanmış, seyrediyorlardı. Derken içlerinden birisi şöyle bağırdı, “Yeter artık! Öldüreceksiniz çocuğu!” diğerleri de haklı olabileceğini düşünüp biraz geri çekildiler Hüsnü’nün inleyen kırık bedeninden.  “Çıtırt” diye bir ses duyuldu sanki. Bu ses Hüsnü’ye ait bir kemikten gelmiş olmalıydı. Kalabalığın arasından biri seslendi: “İyi benzettik!” “Haklısın!” dedi beriki, “İyi benzettik!” Hüsnü zorlukla kaldırdığı elini cebine soktu. Cebinin içinden bulup acıyla kavradığı aynayı çıkararak titrek bakışlarla bakmaya başladı aynaya ve şöyle söyledi, “İyi benzetmişsiniz beni hakikaten… Aynısı olmuşum… Sağ olun çocuklar… Şimdi gidebilirsiniz… ” Hüsnü topallayarak evinin yolunu tuttu.

Hüsnüler çok fakirdi.  Güçlükle vardığı evin içinde bir parça ekmek, iki tane fare, üç çeşit de peynir bulunmaktaydı. İçeriye girdi, “Anne ben geldim!” dedi. Oysa annesi evde değildi. Çünkü Hüsnü annesini yıllar önce bir gazoz faciasında kaybetmişti. Evde sadece bir parça ekmek ile iki tane fare vardı. Peynirleri de çoktan yiyip bitirmişlerdi. Hüsnü zorlukla yere çömeldi. Fareler sırtından tırmanarak omuzlarına çıktılar ve “Hoş geldin Hüsnü” dediler fare diliyle. Hüsnü farece bilmiyordu. Kovdu hayvanları. Başını usulca yere koydu ve uyumaya başladı.

Uyandığında Hüsnü’nün alkolik babası gelmişti. Elinde şarap şişesiyle, yaşlanınca hidayete erme planları yaparak söyleniyordu, “Annen nerde?!” diye bağırdı Hüsnü’ye. “Nerde o! Söyle çabuk!” (bu bir aile geleneğiydi) derken Hüsnü’nün suratına bakınca şaşkına döndü. “Sizin burada ne işiniz var?”

Hüsnü, geçirdiği bir dizi operasyon nedeniyle artık dünyaca ünlü bir tebeşir temsilcisine benziyordu. “Baba” dedi, “ben Hüsnü’yüm” O da “Peki yanındaki kim?” dedi. “Baba sen çok içmişsin çift görüyorsun” diye açıklık getirdi duruma Hüsnü. “Haklı olabilirsin…” dedi babası karşısındaki adamın Vecdi Tırık olduğuna adeta yemin edercesine. “Artık zor günler geride kaldı baba” dedi Hüsnü.

II

Dünyanın en büyük tebeşir fabrikasının önünde durmaktaydı gizemli iki kişi. “Sen de benim düşündüklerimi mi düşünüyorsun?” dedi gizemli olanlardan biri diğer gizemli olana. “Evet” dedi diğeri. “Hadi başlayalım o zaman vakit kaybetmeden”

III

Dev tebeşir fabrikasının yönetim binasındaki toplantı odasında, bu fabrikada üretilen tüm tebeşirleri temsil eden Vecdi Tırık büyük bir öfkeyle karşısında bulunan kalabalığa sesleniyordu: “Bizim tebeşirlerimize ihanet ettiler! Kendi yazdıklarını kendileri bozuyorlar! Tebeşir olmadan ne yazacaksınız? Ne çizeceksiniz?! Sorarım! Benim tebeşirlerim sayesinde bugün insanların karnı doyuyor! Benim tebeşirlerim sayesinde insanlar huzur içinde yaşayabiliyorlar! Benim tebeşirlerim sayesinde!” Vecdi bey tebeşirlerini iyi temsil ediyordu gerçekten. Tebeşir temsil etmek konusunda Vecdi beyden daha iyisi yoktu. Bu sayede tüm dünyanın hâkimiyetini ele geçirmişti. Kısa bir süreliğine sadece. Üç günlüğüne dünyayı ele geçirmişti. Sonradan baktı ki dünyayı ele geçirince herkes ona kötü gözle bakıyor. Nazarlarından sıkıldı. Daral geldi adama. Şimdi daha küçük bir şirketi vardı ama mutlu sayılırdı. Arada bir yönetim kurulunu toplayıp, atıp tutuyordu. Bir şey de diyemiyorlardı. Çünkü o Vecdi Tırık idi. Masaya kuvvetle vurdu, “Ben bu günlere tebeşir tozu yutarak geldim arkadaş! Ciğerlerim tebeşir oldu! Ellerim tebeşir oldu! Ağzım yüzüm her yerim tebeşir oldu! Kolay mı? Bana boşuna Tebeşir-Adam demiyorlar!” Aslında kimsenin ona böyle bir şey söylediği yoktu.

IV

Kamil bir ayakkabı boyacısıydı. Tebeşir fabrikasından kovulduğundan beri ayakkabı boyuyordu ve çok memnundu bundan. Çünkü kimsenin ondan daha iyi ayakkabı boyayamadığına inandırmıştı kendini. Müşterilerine de bunu empoze etmekten sıkılmıyordu. “Bakın!” diyordu. “Ayakkabınız ne kadar güzel oldu!” Arada burnu akıyordu. Burnunu koluna silip devam ediyordu. “Bakın ne kadar parlak! Ne kadar muhteşem!” Sürekli şöyle diyordu, “Yeni gibi oldu! Yeni gibi!” Bu sözleri ile boyadığı ayakkabı sanki gerçekten yepyeni gibi gözüküyordu. Bu sayede iyi para yapmıştı Kamil. Ama sevdiği başka bir iş daha vardı Kamil’in. O da geceleri gizlice Vecdi Tırık’ın arabasının camına işemek. Bunu eskisi kadar yapmak istemiyordu artık gerçi. Başta çok kızmıştı fabrikadan çıkarıldığı için, gece gündüz işiyordu. Artık bu bir alışkanlık olmuştu Kamil için. Belli ritüelleri olan bir insandı kendisi. Tıpkı kızdığı müşterilerin ayakkabılarının bağcığını birbirine bağlayıp kaçtığı gibi. Bu da gerekli bir ritüeldi artık.

V

Vecdi Bey çok sevdiği arabasına doğru yaklaşıyordu. Arabasına hayrandı adeta. “Arabacım…” diyordu, bazen okşayarak seviyordu arabasını. Rüyasında bir kere arabası kaza geçirmişti. Çok korkmuştu. “Arabam nasıl kaza geçirir! O benim her şeyim!” Delirmişti adeta. Uyanır uyanmaz koşarak geldiği garajda arabasını yerli yerinde bulunca çok sevinmişti ve fabrikasında işçilerin her birine birer adet “Tebeşirle yapılan yemek tarifleri” adlı kitabı hediye etmişti o gün. Vecdi bey arabası olmadan adeta bir hiçti. Ben bunları anlatırken şimdi şu anda arabasına yaklaşmıştı. O çok sevdiği kokuyu içine çekti. Bu kokuyu seviyordu. Sanki biraz amonyak kokusu gibiydi. Ozalitçide çalıştığı günleri hatırlatıyordu bu koku ona. Zaten ozalitçide çalışırken aklına gelmişti tebeşir fikri. Söylenen o ki amonyak zekâyı açardı.  Amonyak dolu uzun bir dizi kopyalama işleminden sonra bir anda aklına tebeşir olmadan kimsenin bir şey öğrenemeyeceği gerçeği gelmişti. Tüm eğitim sisteminin günümüzde tebeşire bağımlı olduğunu çözmüştü bir anda. “Karatahtalar sağ olsun” diyordu. “Peki ya markörler?” demişti birisi. “Markörlerin canı cehenneme! Nankörler! Tebeşir gibi yüzlerce yıllık bir geleneği hiçe sayıyorlar! Tebeşir olmadan eğitim dünyası bir hiçtir! Her şeyin de başı eğitimdir!” diye konuşmuştu. Haklıydı. İşte tebeşir fabrikasını bu düşünceler üzerine kurmuştu Vecdi Bey.

VI

Hüsnü fabrikanın önünde ayakkabısını boyatıyordu. Bir yandan da birazdan dışarı çıkacak olan Vecdi Beyi gözlüyordu. Ayakkabısını boyayan Kamil ise Hüsnü’yü Vecdi Tırık sanıyordu. Oysa Vecdi Tırık fabrikadaydı ama bunu o bilmiyordu. Sanmıştı ki kendisinin ayakkabısını boyatıyor. Oysa böyle değildi. Yanlış biliyordu. Çünkü o Hüsnü’ydü. Bunu siz biliyorsunuz sizin için normal. Ama işte onun bundan haberi yoktu. Nerden bilsin? Aynısıydı çünkü. İşte pis pis bakıyordu bunun yüzünden. Sanki suratına tükürecekmiş gibi bakıyordu. Ama ayakkabısına tükürdü birden sonra cilaladı. Bir daha tükürdü. Derken bir daha! “Yeter be kardeşim!” dedi Hüsnü, “Bu kadar yeter” Kamil içinden söyleniyordu. Bir sürü kötü söz bir sürü hakaret aşağılama hepsini geçiriyordu. “Fabrikası da yerin dibine batsın! Benim önemli bir mesleğim var! Sen kimsin! Sen kimsin!” der gibi bakıyordu ayakkabısına. Hüsnü rahatsız oldu. O sırada fabrikanın dev kapısı açıldı ve Vecdi beyin arabası gözüktü. “Tamam, yeter bu kadar!” dedi. Tam gitmeye çalışırken paldır küldür yüzün koyu yere düştü. Hüsnü bakakaldı Vecdi Bey arabasıyla hızla oradan uzaklaşırken. “Beğendin mi yaptığını” der gibi geriye dönerek baktı Hüsnü Kamil’e bağcıkları birbirine bağlanmış ayakkabılarını çözmeye çalışırken. Kamil ise tam kaçmak üzereyken şaşkına dönmüş vaziyette kalmıştı. “E o giden sensen? Sen kimsin?” der gibi bakıyordu. Hüsnü bağcıkları çözemeyeceğini anladıktan sonra birbirine bağlı ayakkabılarıyla paytak paytak arabanın peşine düştü.

VII

Vecdi Bey arabanın dikiz camından baktığında kendisinin paytak paytak kendisine yaklaşıyor olduğunu gördü. Tebeşir tozundan dolayı sürekli kusan işçilerin greve gittiği günden beri hiç bu kadar tedirgin olmamıştı. Bir de arabasının kaza yaptığını gördüğü rüyanın olduğu gün var tabi. O gün de çok tedirgin olmuştu. Kafayı yiyecekti nerdeyse. O günden beri arabası kaza yapmasın diye o kadar yavaş sürüyordu ki arabasını. Zaten evi fabrikanın biraz ilerisindeydi. Ama araba ile yürüme hızına eşdeğer bir hızda ilerliyordu neredeyse. On dakikada anca gidiyordu. O da trafik açıksa. Trafik sıkışıksa bir köşede durur ve trafiğin dağılmasını beklerdi. Ama şu anda işler biraz karışıktı. Arkasında aynı kendisine benzeyen biri vardı ve hızla kendisine yaklaşıyordu. “Acaba?” dedi, “Mahzende kapalı kalan ikiz kardeşim mi kaçtı ayağında zincirlerle? Bu o mu yoksa?” diye düşündü. Ama kaçmasına imkân yoktu ki onun. Yok, hayır bu bir başkası olmalıydı. Necmi sen misin?” diye bağırdı başını geriye çevirerek.

VIII

Necmi yıllardır gün yüzü görmemişti. Kaç yıl olduğu konusunda bir fikri yoktu. Ayağına bağlı zincirler vardı. Duvarlarda bulunan dökülmüş sıvaları seyrederek hayal kuruyordu yine. Sağdaki sıva ona anaokulunda devamlı suretle kullandığı bir oyuncağı anımsatmıştı. Soldaki kırılmış sıva bugün biraz daha dökülmüş ise de hala güzel bir kadına benziyordu. Hatta artık kalçaları daha belirgindi sanki evet. Soldan bir fare usulca omzundan ilerledi Necmi’nin. Ve farece bir şeyler söyledi. Necmi farece konuşmayı yıllar önce sökmüştü. Kendisi de farece bir şeyler konuştu fareyle. Fare öfkelendi gitti ne söylediyse artık. Necmi’nin morali bozuktu bu aralar. Dün gece tavandan komple bir sıva parçası kafasına düşmüştü. Hem de en sevdiği bölüm. İşin kötüsü ortaya saçma sapan bir şekil çıkmıştı. Hiç bir şeye benzetemiyordu bu şekli sanki bir altı rakamı ucunda da bir el vardı. Necmi tavandaki bu şekle bakarak şöyle söylendi. “Nerden çıktın elli altı! Başımın belası! Nerden çıktın…”

IX

Marul satılan bir dükkân açmıştı Hayri. Arada bir marulları ıslatır taze kalmasını sağlardı. Etrafında dolaşırdı marulların. “Sadece marul satacağım. Taze taze marullar” demişti bankadaki sarı kravatlı beye. Üstten marulların daha göz alıcı gözükmesi için aydınlatma sistemi kurdurmuş bunun için de yüklü bir para harcamıştı çektiği krediyle. Şimdi sokağın öbür yanından gelen biri için bile bu dükkân neon yeşili çizgileri ile göz alıcıydı. İçerde isterseniz marulla yapılan salatalar da yiyebileceğiniz gibi marulla yapılan içecekler de sipariş ederek hoşça vakit geçirmeniz mümkündü. Yeni bir şube açma teklifi almıştı. “Yakında tüm dünyaya yayılacağım!” diyordu. “Sümüklü Vecdi yaptı bu işi. Ben de yaparım” diyordu. Vecdi Hayri’nin mahalleden arkadaşıydı ta küçüklükten. Evlerine gider gelirlerdi. Vecdi’nin annesi Makbule teyze ekmek arasına peynir domates koyar top oynamaya yollardı bunları. Hep üç tane yapardı bundan. Sonuncusunu da aşağıda sürekli tuhaf sesler gelen mahzene indirirdi. Bir keresinde çok meraklanıp “Bu sesler nedir?” diye sorduğu zaman ona şöyle söylemişlerdi. “Biz sizin evinizdeki sincaplara karışıyor muyuz?” Bunun üzerine bir şey söyleyememişti. Hayri’nin babası sincapları çok severdi. Evlerinin içi sincap doluydu. Öldüğü gün tüm sincaplar cenazeye eşlik etmişler ve günlerce mezarının başında yas tutmuşlardı. Daha sonra hepsi mezarlığın gerisindeki ormanın derinliklerine dağıldılar. Bunları düşünen Hayri standın önünde elindeki küçük su kovasıyla marulları sularken yolun karşısında eflatun renkli çirkin bir arabanın üzerine doğru yaklaşmakta olduğunu gördü.

X

Vecdi arkasına seslenerek konuşuyordu. “Necmi sen misin?” Hüsnü paytak paytak ona yaklaşıyordu bir yandan şıpır şıpır sesler çıkararak. Yağmurlu bir hava vardı. Daha önce söylemiş miydim? Yerler ıslaktı hep. O esnada kocaman bir şimşek çaktı. Vecdi arkasına bakarak peşinden gelen kişinin kim olduğunu anlamaya çalışıyordu. Bir yandan tedirgindi arabayı durdurmak da istemiyordu ve önüne bakmadığı için yolun sonunda bulunan marul dükkânın içine yaklaştığını da fark edemedi. Bu esnada az önce çakan şimşeğin gürültüsü eşliğinde dükkânın içine daldı.

XI

Üzerine gelen eflatun renkli meymenetsiz hurda yığınından Hayri son anda kendini yana atarak kurtarmıştı.  Yıkılan dükkânın ve arabanın hali haraptı. Vecdi bey arabanın içinde şok geçiriyordu. Hayri bağırıp çağırarak söyleniyor. Hüsnü ise paytak paytak arabaya yaklaşmaya devam ediyordu.

XII

Necmi tavandaki elli altıya bakarken birden aklına müthiş bir fikir gelmiş gibi gözleri parladı. Tam o anda büyük bir gök gürültüsü işitti. Derken bir gümbürtü duyuldu ardından. Sonra da bir çıtırtı. Ardından bir patırtı koptu. Sonra da bir çatırtı. Sonra bir kıyamet koptu ve bulunduğu yerin duvarı, bahçedeki dev çınarın bir dalının üzerine düşen yıldırım sonucu devrilmesiyle yıkıldı. İçeriye dolan aydınlığın ardından yağmur damlaları bulunduğu odanın zemini ıslatmaya başladı. Necmi doğrulduktan sonra kamaşan gözleriyle gökyüzüne baktı. “Bulutlar…” dedi “Bulutlar sürekli değişir…” İstediği her şeyi hayal edebilirdi artık. “Bulutlar! Bulutlar sürekli değişirler!” diye haykırıyordu. Necmi’nin sevinçten gözlerinden süzülen yaşlar suratına damlayan yağmur taneleriyle beraber yanaklarından süzülmeye başladı…

(Geçenlerde yayınladığım bir öyküde kullandığım Muharrir™ 5.0 yazılımının tasarımcısı Fikri Gelmiş ile yapılan 24.06.2011 tarihli röportaj. Kaynak: “C++’cının Dünyası Dergisi”)

Öykü hesaplayan bir program fikri nereden aklınıza geldi?

Hikâyeler yazıyordum. Daha sonradan baktım ki hepsi birbirine benziyor. Bunun neden kaynaklandığını düşündüm. Baktım, hep aynı akıl yürütme yöntemini kullanıyorum. Sonra, acaba bunu bir sisteme sokup, bilgisayar programına dönüştürebilir miyim sorusunu sordum kendime. Boş vakitlerimde çalışarak, deneme yanılma yoluyla küçük bir yazılım çıkardım ortaya. İlk sürümün hesapladığı öyküler; Başlangıç, Gelişme ve Sonuç`tan oluşan, bir kaç farklı şekilde başlayıp bitirilebilen türdendi. Zamanla farklı kombinasyonların da eklenmesiyle daha zengin içerikli bir programa dönüştü.

Peki bu sürümü diğerlerinden ayıran özellikler nelerdir?

Bu sürümün en önemli özelliği kaynak kodlarının yeni bir anlayışla yeniden yazılmış olması. Bildiğiniz gibi ilk programlarda yapısal anlamda bazı sorunlar yaşadık. Bir örnek vereyim; `Saatçi` isimli bir öykü hesaplatmıştım. Bu öyküde saatçiye tamir etmesi için verilen saat, zamanı dilediğiniz gibi kullanmak için bir anahtardı. Başka bir öykü `Perşembe Günleri`nde ise bir pazarcı haftanın her Perşembe günü Perşembe Pazarı`ndan evrenin merkezine açılan kapıdan geçiyordu. Şimdi böyle söylediğimde iki farklı öykü gibi gözüktü ama olayların gelişimi birbirinin aynısıydı ve her iki öykünün sonunda da dünya başka boyuttan gelen akli dengesi bozuk rakunlar ordusu tarafından istila ediliyordu.

Akli dengesi bozuk rakunlar ordusu mu?

Evet, maalesef olaylar böyle gelişiyordu. Ama dediğim gibi yeni sürümde bu türden sorunları büyük ölçüde çözdük.

Sanal-öyküler gerçek öykülerin yerini alacak mı sizce?

Şu günlerde `Jilet Kenarı` isimli kitap yok satıyor. Bu kitabı yazan kişi bizim programımızı kullanarak yazdı. Programda hazırladığı öykülerin kombinasyonlarının patentini aldı ve bundan güzel paralar kazanıyor. Ben biliyorum ki o kombinasyonları kurmak da bir sanattır ve ardında bilinçli bir zihinsel faaliyeti gerektirir. Menüler karmaşıklaştıkça işin içine yaratıcılık da giriyor ve yapılan işin kalitesi de o ölçüde artıyor. Satış başarısı gösteriyor ki öyküler sadece hesaplatan için değil herkes için keyifle okunacak kadar kaliteli. Sanal öykü, gerçek öykü diyorsunuz. Bu öyküler sanal mı şimdi? Öyküleri kendiniz yapıyorsunuz. Bundan daha gerçek bir şey olabilir mi? Sanal-öykü adını ben takmadım. Bunu doğru da bulmuyorum. Bu öykülere benim tavsiyem e-öykü ya da eykü diyebilirsiniz ille de bir isim verilmesi gerekiyorsa. Bu öykülerin tek farkı, daha hızlı üretilebiliyor olmaları.

Peki, bunlara çabuk-öykü diyebilir miyiz?

Siz ne isterseniz diyebilirsiniz benim için bir mahsuru yok. Tamam öyküler yapay bir zeka tarafından hazırlanıp önünüze konuyor ama burada tasarımcı baştan sona sizsiniz. Aslında benim açıklamak istediğim bir şey var. Bu da herhalde ilk defa sizin derginizde yayınlanacak. Çıkarmayı planladığımız yeni sürümün beta versiyonuna bir de Şiir menüsü ekledik!

Şiir okumayı severim. Buna sevindim gerçekten.

Başta bunun gerçekleşebileceğini düşünmüyordum. En kötü şiir bile bir duyguyla yazılır çünkü. Ama bu konuda bir talep vardı ve biz de bu talebi karşılamaya niyetliydik. Bunun nasıl olacağı üzerine düşünmeye başladık. Şiiri bir bilgisayar üreteceği için bu bilgisayarın duygularıyla yazılmış bir şiir olmalıydı elbette. Biz de bu düşünceden hareketle bu konuda yeni bir arayış içine girdik. Sonucu daha net açıklamak için size geçenlerde hesaplattığım aşk temalı bir şiiri okuyayım:

Neyledim kamah etrene
Gel gidelim bir katrene
Şimar-ı kâl eder sense vuku
Bence acap vidar fatrene

Bu nedir anlamadım ben, Osmanlıca mı?

Hayır, bu bilgisayarın kendi türettiği bir dil. Kelimelerin ses uyumunu gözeterek hesaplıyor. Kişi okurken bildiği kelimeler ve bilmedikleri arasında gidip geliyor ve böylece herkes şiire yeni bir anlam, farklı bir yorum getiriyor. Birisi ben burada şöyle anladım diyor başka birisi de hayır burada şöyle demiştir diyor. Aslında herkes şiirde kendini buluyor. Zaten içinde kendimizi bulmak istemiyorsak niye okuruz ki bir şiiri?

Sizin edebiyatı ucuzlaştırdığınız söyleniyor.

Evet. Kabul ediyorum ucuzlaştırdım. Evet, ben yaptım bunu. Edebiyat pahalıydı ve ben bunu herkesin elde edebileceği hale getirdim. Bu program sayesinde artık insanlar için edebiyat sadece bir tüketim nesnesi değil, aynı zamanda herkesin kendi istediği biçimde tasarlayabildiği bir üretim nesnesi haline dönüştü. Muharrir 5.0 ile edebiyat farklı bir döneme girdi, artık bazı insanların da bunu kabul etmesi ve buna alışması gerekiyor…

Bu robot çok tuhaf! Geçenlerde onu çamaşır makinesine sulanırken yakaladım. Geceleri gizli gizli motor dergilerini karıştırıyor. Kapıyı açtığım an dergileri saklamaya çalıştı. Üstü başı makine yağı içindeydi. Tost makinesiyle sohbet etmeye başladığı gün anlamıştım bir anormallik olduğunu. Dedim ona: “Geri zekâlı o bir tost makinesi!” Makineyle konuştuğu şey de şu:  “Pres ütülerin sizinle aynı mantıkla çalışıyor olması seni de rahatsız etmiyor mu?” Ne bu şimdi? Robotun bu tuhaf davranışını annem, “Yalnız işte yazık, kendine arkadaş arıyor” diyerek savundu.

Normalde hırsızları yakalaması gerekli bunun. Geçen gün eve hırsız kılığında camdan girdim. Salonda öylece duruyor. Çekmeceleri karıştırmaya başladım. Hiçbir hareket belirtisi yok. Yanına gittim, “Geri zekâlı” dedim kafasına fenerle vurarak, “Burada evi soyuyorlar sen aval aval bakıyorsun” “Sizin olduğunuzu anlamıştım zaten” dedi. “Nerden anladın?” dedim. “İçeri giren şahıs fizyolojik bilgilerinizle tam uyumluluk gösterdi” dedi. Bunun üzerine sordum: “Yani bana benzeyen bir hırsız bu evi soyabilir öyle mi?” “Bunun gerçekleşme olasılığı göz ardı edilebilir düzeyde” diye cevap verdi hemen. Dili de pabuç kadar. “Gözüm üzerinde” dedim uzaklaşırken. Arkamdan bir takım sesler çıkardı cızırdayarak. “Ne dedin sen?” dedim geri dönerek, “Küfür mü ettin?” “Duydunuz mu? Hayır, bir şey demedim” Gözleri belirdi ve kafasını bir sağa bir sola çevirmeye başladı. “Duydum tabi. Sana yüksek voltaj vermemi ister misin?” dedim. Böyle bir şey yapacak değildim elbette. Onu korkutmak hoşuma gidiyor. Kocaman açılmış gözlerle çabucak: “Hayır” dedi.  “Voltaj vaktin gelmiş senin. Şehir cereyanı yemek ister misin?” “Hayır, istemem” Üzerine doğru eğildim ve “Şöyle tazesinden 220 volt ha?” Kafasındaki uyarı lambası kıpkırmızı oldu! Ahahaha! Bunu görmeliydiniz!

Kendini insan zannediyor. Geçtiğimiz ramazanı oruç tutarak geçirdi. “Sana farz değil. Şarjın bitecek sonra mal gibi odanın ortasında kalakalacaksın” dedim. Babam, “Bırak karışma, tutsun” dedi. Akşama doğru sofrada bir elinde uzatma kablosu bir elinde adaptörü ile beklerken neşeyle, bir ona bir buna bakıp, “Sevaba giriyorum öyle değil mi? Sevaba giriyorum” deyip duruyor. “He, sevaba giriyorsun” dedim. Şu işe yardım et desen etmez pilim biter diye. Hayır, tutabilecek durumda değilsen tutma zaten.

Fakat gerçekten sinir olduğum bir tarafı; sürekli bizimkilerin gözüne girmeye çalışıyor olması. “Bakın ben ne yaptım” dedi geçen gün. Benim uyurken ki resmimi çizmiş kâğıda. Ağzımdan salyalar akıyor filan. Evdeki herkese gösteriyor. Ablam çok güldü buna. “Bak kızım” dedim, “Şu yürüyen teneke mi, ben mi?” Robota sarılarak, “O benim canım” dedi. “Canın çıksın” dedim. Nasıl da seviyorlar şu mikroçip beyinliyi. “Ne kadar da yetenekli!” imiş. Yaptığı tek şey fotoğrafımı çekip, bunu kalemle kâğıda aktarmak hepsi bu. Yazıcıdan farkı ne? Onu kıskandığımı filan sanmayın. Bir robotun nesini kıskanacağım?  Kötü niyetli olduğundan şüpheleniyorum bazen. Dünyayı ele geçirebilirler biliyorsunuz.

Bayramda halamlar eve misafirliğe geldiğinde, “Hoş geldiniz, Cüneyt Bey” dedi hemen eniştemin ayağına terlik uzatarak. Eniştemin bir hoşuna gitti bu, bir hoşuna gitti; “Adımı nerden biliyor?” diye sordu hemen. Öğrenmiş nasıl öğrendiyse. Sonra oturdular, politika, spor filan her şeyi konuştular. “Baksana” diyor bana dönüp, “tüm maç skorlarını ezbere biliyor” “Enişte sen sorduğunda o internetten indirip söylüyor, bir şey bildiği filan yok” dedim. “Yok, olur mu hemen bildi işte” dedi büyülenmiş gözlerle. Herkesin nasıl da damarına giriyor ya hayret!

O gün akşam yemeğinde nefes boruma bir şey kaçacağı tuttu. Hemen uyarı ışığı yandı bunun ve sırtıma vurdu birkaç kez. Olmadı, tuttu beni ters çevirdi, sallamaya başladı. İşe yaradı. Sonra evin içinde “Hayatını kurtardım” diye ortalıkta dolanıyor, övünüp duruyor. Abartmıyorum, geberseydim bundan daha iyiydi. Neymiş mükâfat olarak teknoloji fuarına onu da götürecekmişim.

Her neyse gittik fuara. Orada bir sunum robotuyla fingirdeşmeye başladı bu. Rahat durmuyor ki. El ele tutuştular ve kablolarını birbirlerine bağladılar herkesin ortasında. “Gidiyoruz” diyerek kabloyu söktüm. Onları mı bekleyeceğim? Eve geri getirdim. Bu bir kötü oldu, bir kötü oldu; “Beni sevgilimden ayırdın. Ben senin hayatını kurtardım, sen benim canımı aldın canımı!” diye söylenip durmaya başladı. Biraz üzüldüm. Pişman oldum gibi bir şey. “Sana robot mu yok” dedim. “O başkaydı” dedi, “H serisiydi, onlardan sınırlı sayıda üretiliyor” Dertlendi efkarlandı filan, bayağı depresyona filan girdi bu. “Şuramda bir ağrı var” diyerek göğsünün ortasındaki enerji göstergesini tutuyor. “Ne ağrısı?!” dedim. Manyak ya. Sonra şiir gibi konuşmaya başladı. “Aşk güldür, açan sinede. Solunca gül, diken kalır geriye. Batar da batar tam yüreğine…” “Şair mi oldun şimdi de başımıza!” diyerek elimdeki boş süt kutusunu fırlattım oturduğum yerden. Kutu ‘Tok’ diye kafasına çarpıp yere düştü. Komik geldi bu ve güldüm, fakat bu sırada kutunun dibinde kalan sütün bir kısmı suratından aşağıya süzülmeye başladı. Bu üzgün haliyle sanki gözlerinden yaş geliyor gibi gözüktü gözüme. İçim cız etti. Kalkıp reset attım. Düzelmesi için yeterli oldu.

Geçen gece de yanından geçerken baktım cızır bızır sesler çıkarıyor, “Ne yapıyorsun sen öyle?” dedim. “Elektrikli koyun düşlüyorum” dedi. “Ben de uyuyamadım” dedim, “Gel biraz dolaşalım” Parkta yürüyoruz, adamın teki çıkageldi, “Sökülün paraları!” diyor. “Gerekeni yapmamı ister misiniz?” diye sordu. Adamın suratına alaycı bir ifadeyle bakarak; “Neden olmasın?” dedim. Adamı ayaklarından tutup ters çevirdi, polis gelene kadar öylece tuttu. Bu arada ben de adamın üzerine işedim.

Normalde robotlara isim vermem. Fakat bu olaydan sonra biraz gözüme girdi ve ona Rıfkı adını taktım. Rıfkı ismi de tam adının RFK 55145-IK filan oluşundan geliyor. Rakamları yanlış yazmış olabilirim. Soyadı da İnsankaynakları. O da IK dan geliyor tabi. Kaynaklanmış insan gibi. Her neyse, “Rıfkı gel buraya” dedim az önce evin içinde. Normalde hemen gelmesi lazımdı. Salona baktım yok, üst kata çıktım filan yok ortalıkta. Evin her tarafına baktım. Yok. Deli olacağım. Mutfağa geldim, “Anne nerde bu robot?” dedim. “Sattık robotu haberin yok mu” dedi. “Nasıl ya?” Bir şey demeden önündeki bezelyeleri kabuklarından ayıklamaya devam etti. “Evde duran robot satılır mı ya ne saçma şey evde duran robot!” Annem intikam alırcasına: “Hani sevmiyordun o robotu?” dedi, “Ya ne alakası var evde duran robotu niye satıyorsunuz!” diyerek çıkıştım. “Şaka yaptım” dedi, “Pazara gittiler babanla, birazdan gelirler” “Ha, iyi” dedim. Bir an için çok kötü olmuştum. E tabi robot mobot, insan alışıyor sonuçta …

“Haberler kötüymüş”

“Ama senin de gördüğün kaç kişi oldu ki. Yine bir,  üç veyahut beş”

“Yine de fazlalar”

“Kaçma!” diye tuttu kafasına bastırıp.

“Hiçbir yere gidiyorum zaten” diyor uzun zaman aradan sonra.

“Kaçarsan görüşürüz”

“Gördüğüm mü var ki?” diyor.

“Yok ya. İster misin bandajı açıp salalım. Çok şey istersin sen”

“Sadece hayrına bir görsem. Yol yakın zati. Bu da ne!”

“Fareler”

“Tüylü tırsak pasaklılar!”

Diyor gene yakalanan: “Anlamadığınız şeyi size söyledim. Bir daha düşünün” durdu durdu: “Daha ne kadar yolumuz var” dedi nerdeymişcesine yoklayarak havayı. Ondan sonra “Nereden geçtik?” i sordu.  “Bilmem ki neredeyim. Aç da göreyim” i söyledi.

“Alınma ama benim hatıralarımdaki bu tabur gibi herkesin tam tekmil bir yuvası vardı. Şimdiye kadar sizin anlamadığınız şeyleri ona sorduğumda bön bakar ve cevabını alttan, fakat tepkiyle verirdi. Bunu düşünürken senin kaşların oynadı. Kaşlar bir kez olsun oynadı mı tepkinin ölçüsünü kaçırdığın anlamına gelmez demiyorum. Bunu iyice düşünmek gerekli belki de. Görümceniz nasıl?”

“İyi de sizin tam bir galip avına çıkmanızı doğrusu yakışık almaz bir o kadar da karışılmaz buldum. O yüzden karışmadım. Aksi takdirde tüfekleriniz beni bulurdu. Tam sanmayın, onların görmediği daha niceleri vardır. Bunu görümcem size söylememi istedi” Cebinden çıkardı bir kağıt.

“Bunu mu verdi size?”

“Bu kağıt birtakım bilgilerin dört sığınağından tam bir takımdır. Haberi size ulaştıysa, sizlerin görümcem ile ilgili fikirleri ham olmamalı. Benim de sandığım zaten bu gibi”

“Sizin fikirleriniz bizleri ilgilendirmiyor. Bizleri ilgilendiren görümcenizin fikirleri. Bana görümcenizden bahsedin”

“Çıkardığımdaki notun tam metni” dedi kâğıdı uzatarak:

Görümcem görüm görüm geldi.
Haberi kuşlara uçtu.
Bir daha bilsen kim gelir?
Görümcem görümcem bir tekir.
Halden anlar sanki vezir.
Görümcem görümcem tam tekir.

“Bir bakalım” dedi gözlüğünü kâğıdı yakacakmış gibi tutarak. “Bu kâğıda bir şeyler olmuş” dedi. “Bana onun söylediklerini ya söylersiniz ya da şuracıkta sizin baklavanızı açmak zorunda kalırım. Bana bildiklerinizi bildirin! Görümce tam tekir! Bu da nedir!”

“Bunun şifre olduğu besbelli” diye sesini boşalttı başkası. Nerden çıktığı hep orada mı olduğuna dair bilginin bilinmesinin imkânı yok gibiydi ki eğer yaklaşık sonuç varsa da bunun da çeşitli yerlerden gelen her bir yana saçılmış parçaların birleşmesine dair olması mümkündü ancak. Devam ettirdi kişi:

“Bu neden sizin bu konuda yapmanız gerekenler bunun yaklaşık olarak tahminini yapmaya başlamak olacak zira tam tekir derken tamı tamına mı tekir demek istiyor yoksa tam takırla kafiyeli midir? Bizim bunlar için yetiştirilmiş elemanlarımız var. Lakin sizin anlatmak istemediğiniz bakla ile ilgili bir takım şüphelerim de var. Bizim sizin içinde bulunduğunuz duruma bihabermiş gibi davranıp oradan oraya koştururken ayağımızın bir yere takılıp da sendeleyemeyeceğimizi mi sandınız? Yanıldınız azizim! Bizlerden sizin gibi kaç tane tavuk güden yetişir kaç tane! Heyhat! Görümce bile danışıklı döğüşe kalkışır da danışarak dövüşen bir kişi bırakmayız biz! Sanmayın ki dün daha geçti ya da yarın bizim yanımız. Bunun gördüklerimle olan ilgisine bağdaşıkmış gibi davrandığımı sanmayın. Görümce bir tekir gibidir! Budur!”

“Sanmam!” diyor öteki: “Tam tekir! Başkadır o başka. Bir ve tam demekle kastettiğinizi mi düşünmeliyim. Hadi! Bana oyun oynamaya kalkın da sizin şurada bir baklavanızı açayım. Benim sakin olduğumu neye bağlarsınız? Şu halde duruşumu nasıl düşünürsünüz? Taburların ve garnizon dışı bir alayın komutasını da ele aldım. Ta ki gerekli şartları sağlayana dek. Ondan sonra gördüğünüz bu ağaçlar ve çadır oldu bana in. Halime vakti lazım bir tane vardı ama bunu kim de sen de bilemez. Tek bir ben bilirim. Galiba budur…” dedi düşünecek gibi ama derin.

“Yakınız sanki…” dedi diğeri yaklaşarak. “Gelir de şuna bir bakarsanız” dedi. Ellerindeki haritayı açma sesinden takımları çıkardığını fark etti. “Kuşlar ne kadar büyükler” diyerekten ayağındaki ayakkabıyı sürüdü. “Yermişler” dedi.

“Yerlermiş” dedi diğeri.

“Ya da fikir bazında düşünelim dersen senin yine de bir tane ölüp ölüp dirilmen bizce yeterli size soruyorum. Kaç tanedir bunlar?” Orada sanki beş kişi vardı.

“Galiba hareket etmeye garipleştiniz”

“Yani” dedi “Neden gibi baktığınızı düşündüm de haber vermek gibi niyetim olsa haberim dağlara oradan da havalara oradan dalgalara oradan çekiçler ve örslere ulaşmıştı”

“Hayır” dedi “Görümce yokmuş” telden bağlantı konuşmasına benziyordu: “Şair gibi bir şey. Şairleri gibi bir tekir. Tam tekir. Evet. Yani değil gibi ama bilmediğim başka ne var diyeceksiniz. Tabire gerek yok dersem yanıma tek tek bakarak almam gerekir bunun da zaten haberi kaç kişiye ulaşır? Sizin dediğiniz gibi de değilse… Görmediklerim mi yoksa duyamadıklarımı mı söylediniz? Anlaşıldı. Tek tek. Yarışım teki. Her tekir. Oldu” Yanına geldi. “Bir tabiri kaç kez tekrarlarsın?” dedi

“Horoz gibi mi?” dedi yanıltır niyetle.

“Baklava” dedi haberini erkenden verirce.

“Bilmediğimi söyledim” dedi.

“Tabi”

Ayaklar! Hissedileni tek tek ayıklamaktı yaptığı.

“Beni zehir zemberek bir kuyuda bıraktınız. Horozlar var!” dedi ilacın etkiyle. Jöle kıvamında bir çicek tenine yaklaşarak sürtündü kayarak oradan okşayarak terk etti. “Nedir?” gibi düşündü.

“Hayt! Yorulmaca oynamıyoruz! Kestim” Kopandan akan kanın bedenden çıkışı boğuk boğuktu.

“Benim tamam!” dedi. “Benim!”

“Kes!” Boğuk ve soğuktu.

“Tamam!” dedi “Benim! Görümce!”

“Kesin!” dedi. Soğuk kuturtu. Boğuk soğukluk.

!Arrgh!-Ghkaa-

“Kesin!”

Kuturt!

Kestik.

“Neden kimse bana güvenmiyor?” diye söylenip duruyordu. Oysa geçmişte yaptıklarına dönüp biraz baksa anlardı. Kendisine parasını emanet eden adamı hatırladı. O parayı kumarda kaybetmişti. Sanıyordu ki; iki katını kazanırım. Ya da Hikmet adında bir arkadaşı ona karısını emanet etmişti. Adamın karısına etmediğini bırakmadı. Bunun üzerine şimdi hapiste olan arkadaşı Hikmet de öfkeyle üzerine yürümüş ve bıçağı karnına saplamıştı.

“Aslında bazı hatalarım olmuş olabilir” diye düşündü yarasını ovuştururken. “Bundan sonra dürüst bir insan olacağım!” diye karar aldı.

Sanki evliyaymış gibi davranmaya başladı. İyi şeyler yapıyor iyi biriymiş gibi davranıyordu. O kadar iyi bir ermiş taklidi oldu ki bu çevresinde müritleri filan oluştu. Bilgece sözler ediyordu:

“Bir ağaç yaş iken yanmaz. Sadece kuruyanlar yanar aşk ile”

Bir de ney almıştı pazardan. Üflüyordu.

Müritlerinden bir tanesinin plak şirketi vardı. Ona bir albüm yaptılar. Ney’ledim isimli albümü ile satış rekorları kırmasa da internetten bayağı bir tıklandı.

Evliyaymış gibi davranıyordu yine. Herkese hoşgörülü davranıyordu. Gözleri nemli, yüreği kederliydi sanki.  O sırada Hikmet ortaya çıktı. Hapisten kaçmıştı. Küfürler ederek adamın üstüne geliyordu. Sonra tam üzerine atlayacakken ayağı takıldı ve bıçağının üstüne düştü. Hikmet oracıkta can verdi.

Herkes bunun bir keramet olduğu konusunda hemfikirdi. Hikmet için çok gözyaşı döktü. Zaten bu olaydan sonra saçma sapan şeylere ağlamaya başladı. Bir keresinde:

“Efendim neden ağlıyorsunuz?” diye sorduklarında,

“İlkokulda silgimi kaybetmiştim. Kokulu silgiydi. Çok güzel kokardı. Gül kokardı gül!!” diye hüngür hüngür ağlamıştı. Herkes söylediklerinde ince bir mana arıyordu. Bu nedenle her hareketi onlar için anlamlıydı.

Bir gün bir kadın çıkageldi yanında çocuğu ile. Dedi:

“Bu senin çocuğun” Çocuk da bayağı benziyordu hani.

“Adı ne bunun?” dedi elindeki çikolata kremi tüpünü emen çocuğu işaret ederek. “Cafer” dedi kadın. Cafer’e DNA testi yapıldı. Evet, çocuk onundu. Baba olmuştu!

Çocuktan sonra her şey farklılaştı. Artık bir sorumluluğu vardı.

“Tüm gün oturup ağlamaktan daha önemli işlerim var yapacak” diye düşündü. Müritlerine şöyle seslendi:

“Gidin kendinize başka birini bulun! Ben bırakıyorum!”

“Bir kusur mu işledik efendim?” diye sordular.

“Hayır!” dedi. “Sorun sizde değil bende!”

“Gitmeyin efendim bizi bırakmayın!” dediler. Gözleri doldu.

“Gitmek zorundayım!” dedi. Yine ağlamaya başlamıştı! Müritlerden biri çıkıp:

“ Yeter ya her şeye ağlıyorsun!” diye sesini yükseltti. Adamın canına tak etmişti. Herkes başını çevirip bu adama baktı. Derin bir sessizlik oldu,

“Bir yaşındaki kızım bile daha az ağlıyor senden!” diye sürdürdü konuşmasını.

“Sen nasıl!” diye üzerine atılacaklarken müritlerini durdurmak için birden elini kaldırdı.

“Hayır!” dedi “Bırakın konuşsun!” Adam birkaç adım öne çıkarak,

“Seni düelloya davet ediyorum!” dedi. “Kazanan müritleri alır!” Bunun üzerine,

“Bu ne cüret!” diye hiddetlenir gibi olsa da sonra, “Müritler benim şahsi malım değil!” dedi. “Üstelik ben onları özgür bıraktım. Çikolata dükkânı açmayı düşünüyorum. Bir çocuğum var. Ona mutlu bir gelecek bırakmak için çok çalışmalıyım”

“Şekerci dükkânı mı?” dedi adam.

“Evet, şekerc-Yok hayır çikolata dükkânı dedim. Çikolata dükkânı açmayı düşünüyorum”

“Neler olacak peki içinde?” diye sordu adam.

“Çok çeşitli çikolatalar olacak”

“Naneli çikolata da olacak mı peki?” diye sordu.

“Olacak tabi!” dedi. Bunun üzerine adamın gözleri parladı ve

“Sen çok yaşa!” diye bağırdı elini havaya kaldırıp. Birden herkes bir ağızdan,

“Sen çok yaşa!” diye bağırdılar. Tüm bunlar olurken bir kenarda Cafer çikolata kremi tüpünü emiyordu. Gelecekte bir çikolata imparatorluğu kurma fikri Cafer’in işte o gün aklına gelmişti…

“…Çocuklarıma geceleri Gorgol ve Pisake`nin öykülerini anlatıyordum. Onlar da her defasında `Hayır baba! Lütfen bize Gorgol ve Pisake`nin öykülerini anlatma!` diyorlardı. Fakat ben anlatmaya devam ettim. Çünkü çok yaramazlık yapıyorlardı…”

Yetişkinler için korku kitapları yayınlayan Asmaca yayınevinden çıkan kitap bu kez çocuklara hitap ediyor. Hikâye şöyle: Gorgol ve Pisake iki sidik cini. Bunlar geceleri altını ıslatan çocuklara musallat olup onları tersine çeviriyorlar. Tersine çevrilen bu çocukları kimse anlamıyor. Konuşabildikleri tek canlılar ise Gorgol ve Pisake. Onlar da zaten sidik cini. Çocuğa isterse onu düzeltebileceklerini, ama yapmasını istedikleri bazı şeyler olduğunu söylüyorlar. Korkunç bir takım şeyler. Tüyler ürpertici şeyler…

Yazar Can Kara kitapla ilgili bir söyleşisinde şunları söyledi; “Bu hikâyeyi anlatmadan önce çocuklarım altlarını ıslatıyorlardı, ama artık ikisi de kestiler. Ben korkunun bir ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Bizleri `iyi` yapan aslında korkularımızdır. Hastanede kaldığım iki yıl boyunca bu konu üzerinde düşünmeye fırsatım oldu. Bazen heykelle yan yana oturur öylece düşünürdük.

Maalesef çocuklarımın velayetini mahkeme kararıyla elimden aldılar. Onları görmem artık yasak. Bunların hepsi anaları olacak o kadın yüzünden. Ama ben çocuklarım için yazmaya devam ediyorum. Onları son gördüğümde `Karanlık gecelerde arkanızdan bir el size dokunacakmış gibi olur. İşte o benim!` demiştim. Böylece benden uzak kaldıklarında bile yakın hissedecekler kendilerini”

(Bu haber ‘Littera-E’ edebiyat dergisinden alınmıştır.)

“Çünkü parayı aldığın zaman kimsenin hesabından eksilmiyor. Düşünsene, kimsenin parasını almıyorsun aslında” dedim. Kardeşim Necati’yi benimle beraber banka soygununa gelmesi için ikna etmeye çalışıyordum.

“Planın var mı peki?” diye sordu, bir yandan da elinde kumandayla televizyona bakıyordu.

“Banka soygunu bu. Banka açıkken gireceğiz, para isteyeceğiz; sonra da parayı alacağız ve kaçacağız. Plana ne gerek var?” dedim.

“Nasıl kaçacağız?” diye sordu kanalları değiştirirken.

“Bizim arabayla” dedim gayet rahat. Yüzünü bana döndü,

“O külüstürle mi?” dedi. Aslında haklıydı, arabamız biraz eskidir. Ama dolmuşla da kaçacak değildik sonuçta. Çıkışta paramız olacağını akıl edip,

“Taksiyle de kaçabiliriz istersen” diye ekledim. Bana, bu konu hakkında hiçbir şey bilmediğimi söyledi. Bunun üzerine ben de ona, ilk arabalı banka soygununun Bonnot Çetesi tarafından 1911 yılında Paris’te çalıntı bir limuzinle yapıldığını anlattım. Verdiğim cevaba şaşırıp, biraz düşündükten sonra bana,

“Bir şekilde bankayı soyduk diyelim. Hemen yakalanacağız. Bu işlerin sürekliliği yok ki” demesi üzerine ona, Amerika ve Kanada’da, çetesiyle beraber 140’dan fazla banka soyan, Kanadalı Paddy Mitchel’ın hikâyesini anlatarak karşılık verdim.

“Ama biz bu işler için artık çok yaşlıyız” dedi. Ona Texas’ta 92 yaşında banka soyarak en yaşlı soyguncu ünvanıyla Guinness rekorlar kitabına giren J.L. Hunter Rountree’i örnek verdim.

Bu sefer de tüm banka soyguncularının kaybeden tipler olduğunu iddia etti. Ben de ona, dövüş sanatı müsabakalarında birçok madalyası olan İngiltereli sporcu Lee Murray ile yazarlık macerasının arasına bir de banka soygunu ekleyen Avustralyalı Gregory David Roberts’ın hikâyelerini süslü bir dille aktardım.

Necati saf bir çocuktu. Küçükken onu birçok kez kandırmıştım. Hele toprağa gömülen bozuk paralardan, para ağacı çıkmadığını öğrendiğinden bu yana söylediklerimi şüpheyle karşılıyordu. Ama bakışlarından anladığım kadarıyla, birkaç saat önce internetten öğrendiğim bu bilgiler onu bayağı etkilemişti. O esnada televizyonda, akşam yayınlanacak olan Dog Day Afternoon filminin reklamı çıktı,

“Bak Al Pacino da banka soyuyor. Sen hâlâ burada oturuyorsun” dedim  ve kumandayı elinden alıp televizyonu kapattım.

“Haydi, kalk gidiyoruz, akşam oluyor, bankalar kapanacak” dedim. Baktım hâlâ duruyor, “Hadisene!” dedim sesimi yükselterek. Söylene söylene kalktı.

“Bir seferlik.” dedi, “Bir daha yapmam.”

“Tamam, tamam,” dedim ceketini uzatarak, “giy şunu”

Dönüşte başımızın çaresine bakarız nasılsa düşüncesiyle, bankaya bizim arabayla gitmeye karar verdik. Yani Türkiye’nin ilk banka soygununu yapan Necdet Elmas’ın altındaki Chevrolet’nin aynısıyla. Bankaya doğru ağır aksak yol alırken,

“Sen arkamdan beni kollayacaksın,” dedim ve torpido gözüne eğilip, “tanınmamak için şu gözlüğü tak.” diyerek gözlüğü alıp uzattım. Şaşırarak sordu:

“Kar maskesi filan takmayacak mıyız?”

“Bu sıcakta kar maskesi mi takılır? Al şunu.” dedim gözlüğü uzatarak, o da gözlüğü alıp taktı ve

”Göremiyorum! Çok bulanık.” diyerek çıkardı.

“Tak şunu!” dedim.

“Al sen tak!“ dedi.

“Ver!” dedim. Taktım. Vay canına!

“Tamam.” dedim, “Gözlük bende kalsın. Sen şu sakalı tak.” Bu sırada radyoda Butch Cassidy and Sundance Kid filminin müziği, Raindrops Keep Fallin’ on My Head çalmaya başladı. Vahşi Batı’nın bu ünlü soyguncularının müziği bize eşlik ederken, içimden “İşte!” dedim, “bu işlerin yolunda gideceğine işaret!”

Yolda ilerlerken aklıma bir arkadaşım geldi, kendisi profesyonel soyguncuydu. Banka soyup, parayı fakirlere dağıtırdı. İyi çocuktu, tek kötü tarafı Robin Hood’a özendiği için sürekli tayt giymesiydi. Sırf bu yüzden onunla pek fazla takılmak istemiyordum. Demem o ki rahat tipti. Adamda, turist kılığında polislerin cephaneliğine gidip sorular soran John Dillinger rahatlığı vardı. Bu müstesna arkadaşım da bir soygunundan sonra elinde çuvalla polis arabasına eğilip adres sormuştu. Hatta polis, “Yolumun üzeri” diyerek onu gideceği yere kadar bırakmıştı. Sokakta taytla dolaşan ve tüylü şapka takan kaç adam var, öyle değil mi? Şans işte. Ben de ona özeniyordum biraz aslında. İlerde onun gibi, işi büyütüp bir çete kurmaktı niyetim.

Bankadan içeri girdik. Kapıdaki güvenlik görevlisi alt etmesi çok kolay birine benziyordu. İşimizi hızlı yaparsak bir sorun çıkmazdı. Fakat içerisi çok kalabalıktı. Numaratörden numara almak zorunda kaldık. Ama kimliğimiz ortaya çıkar diye ATM kartıyla numara almadığımız için sıra bize bir türlü gelmiyordu. Beklemekten ikimiz de sıkılmıştık. Banka birazdan kapanacak zannederken, elimdeki kâğıda ait numara yukarıdaki dijital panoda belirdi. Gişeye doğru soğukkanlı adımlarla yürürken, kendimi, Bob Dylan’ın Outlaw Blues şarkısında bahsi geçen ‘Jesse James gibi’ hissediyordum.

Söyleyeceklerimi biliyordum. Her kelimesini planlamıştım. İçimden tekrar ediyordum. Az kalmıştı. Kahretsin! Bu kadın olmasın, hayır! Gişeye vardığımda beni bekleyen güzel görevlinin gözlerinin içine bakarak,

“Neden bankalarda hep böyle güzel kadınları çalıştırıyorlar?” diye sordum. Bu, planladığımdan tamamen farklı bir cümleydi. Kadın gülümsedi. Hangi işlemi yaptıracağımı sordu.

“Para yatıracağım” dedim kendime şaşırarak. Tüm planlarımız altüst olmuştu. Bu bankada tek kuruşum yoktu ama nadiren kullandığım bir hesabım vardı. Cebimdeki az miktardaki parayı yatırmak için kendisine uzattım. Vaktim varsa bana bankanın bir hizmetinden bahsetmek istediğini söyledi.

“Elbette” dedim. Eğer isterse ömrümün geri kalanını komple ona ayırabilirdim.

Beş dakika kadar sonra bana meraklı gözlerle bakan Necati’ye doğru yaklaşırken

“Yürü gidiyoruz.” dedim. “Abi sen ne yaptın orda öyle?” diye sordu.

“Boş ver” dedim. Cebimde beş kuruş kalmamıştı. Çıkışta ATM’den, yatırdığım parayı geri çekmek için hesabıma girdiğimde, ekran açılırken, “Yıllık hesap işletim ücretini kesmiş olmasalar bari.” diye düşündüm. Lakin korktuğum başıma gelmişti. Sıfır bakiye. Burayı soymaya geldiğim gibi bir de soyulmuştum!

“Necati hep senin yüzünden geldi başımıza bunlar.” dedim.

“Abi ne yaptım ki ben şimdi?” dedi.

“Sus!” dedim, “Sus… Gel, haydi bana yemek ısmarla. Karnım acıktı.”

Derken, kapanan bankadan gişedeki güzel kadın çıktı. Bize doğru geliyordu.

“Çok iyi bir hizmet aldınız” dedi bana, “İhtiyacınız olduğu durumda kapınıza çilingir de gönderiyoruz”

“Abi sen sigorta mı yaptırdın?” dedi Necati. İş çıkışı bu güzel kadının yanında kimse yok muydu? Yolda kendisine eşlik edebilirdim.

“Kardeşim de şimdi gidecekti.” dedim

“Hayır abi ne gitmesi?” dedi. Anlaması için gözümü oynatarak bir kadına bir ona baktım.

“Abi neden bir ona bir bana bakıyorsun?” dedi.

“Allah cezanı versin Necati!” dedim içimden. Sonra Necati, kadına elini uzatarak, yılışık bir ses tonuyla,

“Merhaba, Necati ben.” dedi.

“Memnun oldum, ben de Afet” dedi kadın. Vay canına! Gerçekten de öyleydi! Bankadayken yakasında yazan ‘Devran’ da soyadıymış. Düşünebiliyor musunuz? Kadın, Necati’nin sakalını işaret ederek

“Sakalınızın rengi çok ilginçmiş; pembe.” dedi. Sakalı pamuk şekerden yapmıştım. Necati de bunun üzerine,

“Bu sakalı her zaman kullanmıyorum zaten, beğenmediyseniz çıkarırım.” diyerek takma sakalını çıkarttı ve bir kenara fırlattı. Yalaka. Kadının ağzının içine girecekti nerdeyse. Fakat sanırım ben de onun gibi bakıyor olmalıydım. Kadın ikimizden de ürkmüş görünüyordu.

“Eh, ben gideyim artık, kocam evde yemek bekler.” dedi. ‘Kocam’ mı?

“Size iyi akşamlar” dedi giderken.

“İyi akşamlar…”

Evli kadının arkasından ikimiz de umutsuzca bakarken elimi cebime attığımda, ev anahtarımı yanıma almadığımı fark ettim. Bu ne demekti biliyor musunuz? Evet kesinlikle! Gerçekten harika bir hizmet almıştım! Bedavaya çilingir çağırabilirdim! Param boşa gitmemişti!

“Necati evin anahtarları yok!“ dedim neşeyle.

“Bende var abi, ben aldım yanıma.” dedi. Allah cezanı versin Necati.

“Mutlaka alırım, hiç unutmam” diye övünüyordu bir de.

“Haydi, eve gidelim” dedim.

“Sana yemek ısmarlamayacak mıydım ben?” dedi.

“İştah mı bıraktın adamda?!” diye söylendim.

Ava giden avlanır derler… Belki bugün bu bankayı soyamamıştım ama yarın ilk iş, hesabımı bankadan sildirecektim. İşte bu, onlara iyi bir ders olurdu…

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Yandaki masada büyüleyici güzelliğiyle sarışın bir kadın oturuyordu. Sürekli çekingen bakışlar atmaktan yorulan adam en sonunda cesaretini topladı ve kalkıp kadının yanına gitti, sesindeki titremeye engel olmaya çalışarak:

”Acayip derecede güzelsiniz…” dedi.

Kadın başta korktu. Sonra şaşırdı. Adam devam etti,

“Çok güzelsiniz. Sadece bunu söylemek istedim.” Kadın gülümsedi,

“Teşekkür ederim.” dedi. Bir sessizlik oldu. Adam orada ya çekip gitmeliydi ya da konuşacak birşey bulmalıydı. Bir türlü gidemiyordu ama aklına konuşacak birşey de gelmiyordu. Hayli heyecanlanmıştı, artık konuşmalıydı.

“Fazla güzelsiniz!” dedi. Sonra titreyen ellerinin tekini heyecanla kaldırarak arkadaki masada oturan esmer kadına yöneltti,

“Şu kadına bir bakın! O sizin gibi mi?” Esmer kadın, “Neler oluyor?” der gibi bir bakış fırlattı adama doğru. Adam duramıyordu,

“Siz özene bezene yaratılmışsınız! Ama bu sanki… Aceleye gelmiş!”

Heyecandan nefes nefese konuşan adam tam da “İyi gidiyorum!” diye düşündüğü sırada arkadan kafasına gelen çanta darbesiyle yere yıkıldı. Anlaşılan arkadaki kadın hayli öfkelenmişti.

“Bu mu güzel be!” diye çemkirdi esmer kadın devrilen adamın arkasından belirerek; “Sapsarı soluk surat!”

Soluk surat sözleriyle sarışın ve güzel olan kadının damarına basılmıştı. Lisedeyken Berrin isimli bir aşüfte de sınıfın ortasında kendisine böyle seslenmişti ve ona karşı hiçbir şey yapamamıştı. Kan beynine sıçradı.

“Senin ağzını yırtarım!” diye çemkirdi. Sanki sarışın kadın o kadar da güzel değildi. Esmer kadın,

“Bunu mu beğendin be!” diye bağırdı yerde kendinden geçmiş vaziyette yatan adama. Kadınlar sanki adamı paylaşamıyormuş gibi davranıyorlardı.

“Beni beğendi tabi! Seni mi beğenicekti?!” diye çıkıştı sarışın.

“Hahayt! Soluk surat! Git pekmez ye de renk gelsin suratına!” dedi esmer. Soluk surat ha? Damarına bir kez daha basılan sarışın iyice şirretleşerek:

“Ulan asıl ben senin beyninin pekmezini akıtıp sana içiririm!” diye cırlayarak hızla esmer olanın üzerine sıçradı. İki kadın kafenin orta yerinde saç saça baş başa girdiler.

Bu sırada kendine gelmekte olan adam gözlerini açınca gözlerine inanamadı. Bunun sebebi iki kadının kavga ediyor oluşu değildi. Arkadaki barın üzerinde dans etmekte olan ördek de değildi. Bunun sebebi kafasına çantayla vuran esmer kadının inanılmaz derecede güzelleşmiş oluşuydu.

Yüzü aydınlanmıştı. Yanaklarına renk gelmişti. Saçları saçılmıştı. Göğüsleri kabarmıştı. Kalçası belirginleşmişti. Yırtılan gömleğinin arasından göğüs dekoltesi ortaya çıkmıştı. Bir abide gibi sarışın olanın üzerinde yükseliyordu.

Esmer kadın burnundan solurken adam kadının omzuna dokundu,

“Fikrimi değiştirdim. Çok yanılmışım. Siz bu yerde yatan kadından daha güzelsiniz.” dedi.

“Gör! Bak da gör!” dedi kadın yerde yatmakta olan ruju suratına bulanmış, saçı başı dağılmış enkaza.

“Benimlen evlenir misiniz?” dedi adam esmer kadına. Kadın hiç tereddüt etmeden bir zafer edasıyla:

“Evlenirim!” dedi. Adam kadını koluna taktı ve oradan uzaklaştılar.

Sarışın kadın üzgün biçimde kalktı. Üzerini silkindi ve barın üzerinde çılgınca dans etmekte olan ördeğe doğru kırılmış olan topuklusuyla dolu gözlerle yürüdü. Ördeğe sordu:

“Söyle ördek, sence hayat neden böyle?”

Oysa ördek hiç oralı değildi. O sadece dans ediyordu. Sadece dans…

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

O büyük mağazaya gittiğimde yine o tezgahtar ile karşılaştım. Geçen sefer bu adam yüzünden mağazadan hiç ihtiyacım olmayan bir ton şey almıştım. Ama bu kez beni kandıramayacaktı. Sadece bakıp çıkacaktım.

“Genar Bey hoşgeldiniz!” dedi gülümseyerek.

“Hoşbulduk” dedim.

“Sizin çok hoşunuza gideceğini düşündüğüm bir ürünümüz sadece bu saat için yüzde yetmiş indirimle satılıyor efendim almayı düşünür müydünüz?” dedi. “Yüzde yetmiş mi? Harika! Oldu hemen alayım bari! Hah! Sen beni hâlâ geçen hafta elinde kutularla, poşetlerle çıkan adam sanıyorsun galiba? Ben artık değiştim! O eski müşteri değil karşındaki tezgahtar efendi!” diye düşünürken aynı esnada,

“Hmm… Nedir o?” diye sordum sanki gerçekten ilgileniyormuşum gibi. Kesinlikle almayacaktım, numara yapıyordum.

“Bu bir Ayak Standardı Yükselticisi!” dedi. Nasıl?

“Diyelim ayaklarınıza kara sular indi. Bu alet ayağınızdaki kara suları; berrak, pırıl pırıl sulara çevirir ya da ayağınızda bir ayakkabı var ve ayağınız kaşınıyor. Artık ayakkabıyı ayağınızdan çıkarmak zorunda değilsiniz” Ayak Standardı Yükselticisi ha! Para tuzağı!

“Hmm ne kadar ilginçmiş…” dedim sanki alacakmışım gibi. Gülesim geldi o anda. Adamla çok eğleniyordum doğrusu!

Uzun bir süre bana aletin nasıl kullanıldığını anlattı. Arada espriler yapıyordu ve birlikte gülüşüyorduk. Ben de arada bir sanki gerçekten almayı düşünüyormuşum gibi “Hmm…” ya da “Çok güzelmiş…” türünden laflar ediyordum. Sonunda:

“Alıyor musunuz?” diye sordu.

“Sonra, bakarız” diye yapıştırdım cevabı intikam alırcasına.

“Fakat indirimin bitmesine sadece beş dakika kaldı” dedi kaşlarını büzüştürüp endişelenir gözükerek. Belki de dediği kadar ihtiyacım vardı bu alete? Yok canım! Ayak Standardı Yükselticisi’ymiş! Peh! Sonra bir sır verir gibi kulağıma fısıldayarak,

“Size tavsiyem, bu fırsatı kesinlikle kaçırmamalısınız, çok hesaplı” dedi.

“İlgilenmiyorum” dedim. Ben böyle söyleyince bana olan o dostane bakışları bir anda değişti ve arkamda duran çiftle ilgilenmeye başladı.

Ama tüm o şakalar, gülüşmeler? Aynısını onlar için de yapmaya başlamıştı. Kıskanmıyordum hayır. Belki sadece ilgisine alışmıştım ve birden böyle davranması beni… “Almayacaklar!” dedim içimden. Bir köşeye sinmiş olanları izliyordum. Derken aleti yüzde yetmiş indirimle satın aldılar. Birlikte gülüşüyorlardı. Çok mutlu gibiydiler.

O sırada ayağım kaşınmaya başladı. İşte bir işaret! Elbette ki böyle aptal bir alete ihtiyacım yoktu ve bunu kendime rahatlıkla kanıtlayabilirdim! Kaşıntı geçsin diye ayağımı yere sertçe vurdum fakat kaşıntı azalmak şöyle dursun arttı. Bir köşeye geçtim ve ayakkabımı çıkardım ve kaşımaya başladım. Lakin çorabın üzerinden kaşıdığım için ayağımı kaşımaktan çok gıdıklamışım gibi oldu. Parmağımı çorabın içine soktum. Öff! Ta en ucu kaşınıyordu! Ayakkabım elimde, tek ayağımın üstünde zıplaya zıplaya biraz daha kuytu bir köşeye geçtim ve çorabı çıkarıp ayağımı hatır hutur kaşımaya başladım. Oh. Kimse görmemişti neyse ki.

Düşünceli vaziyette bir köşeye oturdum. Bu koca mağazayı gezerken ne kadar da yorulmuştum! Şimdi Ayak Standardı Yükselticisi olsa ayağımda, ayaklarım dinlenirdi oysaki. Ben ne yapmıştım! O aleti mutlaka almalıydım. Koşa koşa tezgahtarın yanına geldim,

“Almak istiyorum!” dedim.

“İndirimin süresi doldu Genar Bey.” dedi. Doldu mu?

“Bir daha ne zaman indirim olacak peki?” diye sordum,

“Hiç belli olmaz.” dedi. Ama ben ayaklarımın standardını yükseltemeyecek miydim? Çok sinirlenmiştim! “Ah Genar! Pabucumun Genar’ı! Akılsız başın cezasını ayaklar çeker!” diyordum kendi kendime.

“Ama” dedi tezgahtar gülümseyerek, “sizin için harika bir kampanyamız daha var. Jelibon makinesi ve Tabureli Pantolon alana Ayak Standardı Yükselticisini yüzde elli indirimle veriyoruz.”

“Harika! Hemen alıyorum!”

Ben faturayı öderken, mağazadaki kameralardan birine yakalanan bir görüntüm dev ekranda belirdi. Bir çorabım cebimden sarkar vaziyette çıplak ayağımı kaşıyan bu dev görüntümün altında “Ayın Müşterisi” yazıyordu…