.

Yazarın arşivi

Her 19 Ocak’ta başlıktaki rakam değişiyor. 4, 5, şimdi 6… Adalet bekleme sürecinde ise olumlu bir değişim yok.

Hrant’ın Arkadaşları 6 yıldır bekliyor

Alkazar ve Emek Sineması kapandı.  Aynı tehlike şimdi Beyoğlu Sineması’nın kapısında. Sinemanın internet sitesinde başlatılan imza kampanyasına  beyoglusinemasi.com.tr adresinden ulaşıp destek olabilirsiniz.

Beyoğlu Sineması’nı anlatan şu yazıyı da buraya aktarmak gerek :

“Beyoğlu Sineması seyircilerini ilk kez bundan 22 yıl önce, 1989 yılının soğuk bir Aralık gününde selamladı. Sinemanın şimdiki müdavimlerinin büyük bir bölümü o zamanlar ya daha doğmamıştı ya da küçücük birer çocuktu. O zamanlar İstanbul Film Festivali daha ancak 8 yaşında, gencecik bir festivaldi. Küçük kardeşleri !f ve Filmekimi ise o sırada akıllarda bile yoktu.

O zamanlar Beyoğlu başka bir yerdi ve Beyoğlu Sineması, komşuları Emek ve Alkazar’la birlikte bu yeri “başkalaştıran” öğelerden biri oldu. Hepsinin salonları nice festivaller gördü, şimdi çok ünlü olan yerli, yabancı nice yönetmeni ilk kez seyirciyle buluşturdu, nice gencin hayatını, dünyaya bakışını değiştirdi, güzelleştirdi.

Ne diyorduk, o zamanlar dünya da başka bir yerdi. Ama hepinizin bildiği gibi, zamanla önce Emek, sonra da Alkazar çek(tir)ildi sahneden ve şimdi Beyoğlu Sineması, herkesin zorla ve ısrarla birbirine benzetilmeye çalıştığı bir dünyada, zorla ve ısrarla “kendisi gibi” kalmaya çalışıyor.

Aramızdan ayrılan, hep özlediğimiz, anısı hep bizimle olacak dost sinemalarımızı da selamladıktan sonra şöyle diyoruz:

Beyoğlu Sineması, filmden önce cafesinde dostlarla oturup çay içerken, o sırada okunan kitaplardan ya da az sonra izlenecek filmin yönetmeninin önceki filmlerinden konuşmaktır.

Beyoğlu Sineması, görkemli duvar resimleriyle dolu, kocaman ve nostaljik bir salonda film izlemek, geçmişe saygı duymak, şimdiyi duyumsamaktır.

Beyoğlu Sineması, kalabalık program içinde gösterimden gösterime koşarken, yalnızca festivallerle, fuayelerde karşılaşılan arkadaşlarla ayaküstü konuşmak, hal hatır sormak, o yıl çok beğenilen, pek de beğenilmeyen ya da abartıldığı düşünülen tüm filmleri beş dakikada sayıp dökmektir.

Beyoğlu Sineması, uzak sinemalar, yeni yönetmenler, bilinmeyen hikayeler keşfetmek; daha fazlasını heyecanla araştırmak, devamını sabırsızlıkla beklemektir.

Beyoğlu Sineması, Pedro Almovodar’dır, Zeki Demirkubuz’dur, Kim Ki-Duk’tur, Fatih Akın’dır, Michael Haneke’dir, Jafar Panahi’dir, Seyfi Teoman’dır.

Beyoğlu Sineması, bağımsızdır.
Beyoğlu Sineması, sanattır.
Beyoğlu Sineması, sinemadır.

Yıllar geçip giderken, biz gücümüz yettiği sürece burada olmaya, yerli-yabancı sanat sinemasının, bağımsız yapımların en güzel örneklerini sizlerle buluşturmaya devam edeceğiz. Yolunuz düştüğünde sizleri de bekleriz, her zaman bekleriz.”

yazdan beri bir dize

Niye çıkmaz bir dize insanın aklından onca zaman? Okuyup ya da duyup bir yerlerde.

“Her affın içinde bir intikam gelir gider”

andrei’den önce arseni

Oğlu  ünlü bir yönetmen olunca, Arseni Tarkovski’nin şairliği bir parça gölgede kalmış sanki. Çoğu yerde anılırken, oğlunun adı da sıkıştırılıveriyor araya.

Şimdi kapanmış olan, güzel yayınevlerinden biri, İyi Şeyler Yayıncılık yayınlamış Arseni Tarkovski’nin şiirlerini. Menekşe Toprak ve Gültekin Emre’nin çevirdiği o şiirlerden biri:

İşte Yaz da Bitti

İşte yaz da bitti,

Sanki hiç yaşanmamış gibi.

Güneşse ısıtıyor hâlâ kumları.

Ama öyle az ki.

Ne dilediysem kolayca

Oldu, yaprakların

Beş boğumlu elde yatması gibi.

Ama öyle az ki.

İyi, kötü bitti,

Hiçbir şey olmadan,

Her şey alev alev yandı.

Ama öyle az ki.

Onun koruyucu eli

Üstümde tuttu yaşamı,

Bahtım açıktı.

Ama öyle az ki.

Ve hiçbir şey yanmadı,

Ve kırılmadı hiçbir dal, ve yağmadı yağmur

Gün onu bana yolladı.

Ama öyle az ki.

1966-1968

Artık Cebeci Mezarlığı’nda,

Yıl dönümünde,  Selman Karaca’nın güzel hatırasına.

“Mülk Allah’ındır”

Badanayı bahara bırakmaya karar verdik. Hepimiz çok yorgunuz. Mithat kanepenin üzerine kıvrıldı. İsmail, bakkaldan aldığımız peynir ve domatesleri tıkınıyor mutfakta. Evi aşağı yukarı yerleştirdik sayılır. Kolilere tıkıştırdığımız kitaplar, CD’ler, ıvır zıvırlar kaldı. Onları da bir şekilde hallederiz. Ötekiler neyse de, buzdolabı hepimizi mahvetti. Bir hamal bulalım dedim ama Mithat’ı razı edemedim. Şimdi oturduğum tekli koltuktan bakınca her şey fazlalık gibi duruyor. Şu titrek bacaklı masayı bile atmaya kıyamadık.

İkiyıldır oturduğumuz Eryaman’daki evimizden bugün ayrıldık. Hiç taşınma mevsimi değil aslında. Bu, dört katlı eski binanın üçüncü katını emlakçıdan bulduk. Aceleye gelince bir de emlakçı masrafı çıkıyor. Dairenin içi eski, yerler beton, mutfak dolapları çeksen elinde kalacak. Bizden öncekiler hoyrat kullanmış belli ki. Binanın dışına bakım yapmışlar. Dış cepheyi -hani bugünlerde kenar mahallelerde pek tutulan- renkli taşlarla süslemişler. Duvarlar çirkin bir yeşille uyum sağlayan yavru ağzına boyalı. Sokağa bakan dış cepheye, yavru ağzı üzerine koyu yeşil süsleme taşlarıyla “Mülk Allah’ındır.” yazmışlar.

Öz Paris Nakliyat (Evden Eve-Gönülden Gönüle)

Otobüste okula giderken görmüştüm ilk. İstanbul yolunda Batıkent kavşağını henüz geçmiştik. Bizi sollayan kamyonu fark ettim önce. Ellerim tavandaki tutamaçlarda. Firma ismini, mavi branda bezinin üstüne beyaz boyayla yazmışlar. Nice sonra taşınma işi çıkınca aklıma geldi. Mithat’a söyledim. İnternetten araştırdık. Yenimahalle’deymiş yerleri. Telefon ettik. Pazar günü doluymuşlar. Cumartesi olsa iyiymiş. Küçük kamyoneti yollayabilirlermiş.

‘‘Öğrenciyiz.’’ dedi Mithat, pazarlık yaptı. Cumartesi’de anlaştık. Gelecek şoförün cep telefonunu verdiler. Ortalığı toplamaya başladık. Bu evde geçen iki yılın dökümünü de yapmış olduk. Kitapları toplayıp kolilerken şiir kitaplarından birinin arasından Mithat’ın geçen yıl ayrıldığı sevgilisi Beyza’nın fotoğrafları çıktı. Bir parkın beton duvarına oturmuş ikisi. Yan taraftaki bankta dökülüp silikleşmiş harflerle Etimesgut Belediyesi yazıyor. Bir fıskiye, çimleri suluyor arkada. Titremeden kaynaklı fluluk var fotoğrafta. Aceleyle çekilmiş gibi. Belki de acemi birinin elinde makine. Mithat’ın yüzünde hafif bir endişe. Fotoğrafı çekecek kişiye basması gereken düğmeyi tarif etmenin telaşı var gözlerinde sanki. İkisi de hiç ayrılmayacak gibi gülüyorlar objektife. Hiç tartışmayacak, birbirlerini hiç üzmeyecek gibi.

”Eşyaları koymak için koli lazım.” dedi Mithat.

Üçümüz çıkıp sitenin yakınlarındaki tanıdık bakkallara sorduk. Küçük boylardan bir iki parça bulabildik. Kitaplar için daha büyükleri lazımdı. İsmail, camilerin altlarına yerleşmiş süpermarketler zincirinin semtimizdeki şubesine gidip onlardan istemeye karar verdi. Mithat’la ikimiz döndük eve. Yarım saat sonra iç içe geçmiş bir kucak dolusu koliyle geldi İsmail.

Kitapları yerleştirmeye başladım. İsmail de bardakları, tabakları gazetelere sarıp koliledi. Eşyaları toplarken beklenmedik yerlerden çıkan küçük şeyler, kağıt parçaları bu evde geçen bir buçuk yılın hatıralarını saçtı önümüze:

Tanpınar kitaplarının birinden geçtiğimiz yılbaşına ait bir çeyrek bilet çıktı, 22051891; bir de tam vecize:

Ben hayatımda yalnız tesadüfe güvendim. Ve onu bekledim.”

Bileti aynı sayfaya koyup kitabı koliye yerleştirdim.

Satranç takımından eksilen siyah fili salondaki tekli koltuğun altında buldum. Her oynadığımızda yerine bozuk para koyduğumuz taşı yeniden takımın içine attım. Sağı solu sigara yanıklarıyla dolu salondaki halıyı toplarken çekyatın altından bira kapağı, kararmış sarı leblebiler çıktı.

En son perdeleri söktük. Sarı rengi sigara dumanından kararmış iyice. Mithat’ın mezun olup memleketine dönen bir arkadaşı vermişti.

Kamyonet beklediğimizden erken geldi. Elimize bir iki parça eşya alıp aşağı indik. Kısa, kır saçlı bir adam kamyonetin yanında bizi bekliyordu. Biz ona doğru yürürken gömlek cebindeki sigara paketine uzandı. Kısa bir hoş beş. Adını söyledi, Ayhan. Kır bıyıklarının uçları sigara sarısı. Mithat da bir sigara yaktı. Ayhan Abi okulumuzu sordu, söyledik, bölümümüzü sordu, söyledik. O sormadan ”Öğretmen olacağız.” dedik. İki oğlu varmış onun da, biri bizimle yaşıt, diğeri onun küçüğü. Büyük olan iki yıllık mekatronik bitirmiş. Beko’da staj ayarlamışlar bir tanıdık bulup. Sigaralar bitince yukarı çıktık üçümüz. Beko marka buzdolabımızı yüklendik. En yapılımız Mithat, dolabı sırtlayıp öne geçti. İnleye tıslaya; asansörü kullandırtmayan site yöneticisine küfrede küfrede ikinci kattan indirdik aşağıya.

Büyük parçaları indirince ufak koliler kuş gibi hafif geldi. Öz Paris Nakliyat’ın kamyoneti fakir evimizin eşyalarını yutuvermişti. Üçümüz peş peşe yukarı çıkıp götürecek hiçbir şey kalmadığını fark edince son bir kez baktık evimize. Birkaç parça gazete kalmıştı salonun köşesinde. Parkenin üzerinde bir iki perde düğmesi. Mutfakta buzdolabının geldiği yer kararmıştı. Salonda film posteri astığımız yerlerde tozlardan dikdörtgen şeklinde izler kalmıştı. Mithat kapıyı kilitleyip anahtarı yolun karşısındaki emlakçıya bıraktı. Kamyonetin önüne sıkıştık üçümüz. Mithat’ın birinci sınıfta okulun fotoğraf kulübüne girdiği zaman heveslenip aldığı tripodu arkada kırılmasın diye kucağımıza aldık.

Yarın sabah başka bir evde uyanacağım. İlk üç beş saniye kendimi yine eski evimde sanacağım. Gözlerimi biraz açıp tavanın yüksekliğini, duvarın rengini ayırt edince anlayacağım ki yeni evimdeyim. Çocukluktan kalan taşınma korkusu. Nereye biraz alışsam taşınacağı tutmuştu babamın. Bir semtten diğerine, öyle bir göçebe yaşama alışmışken bir gün kendisi göçüp gitti adamın. Her sabah uyanınca sanki hiç ölmemiş gibi geliyordu ilk birkaç saniye. Sonra kalk, terlikleri giy, tuvalete git.

İstanbul Yolu’nda, Öz Paris Nakliyat’ın ön kabinine sıkışmış yeni evimize gidiyorduk. Sincan-Ulus dolmuşlarını, hazır beton kamyonlarını sollayarak, şehrin merkezine doğru. Sağdaki Etimesgut kışlalarında askerler nöbet tutup talim yapıyorlardı yine. Teypte Çelebi Ertaş’ın Ankara asfaltına en çok yakışan şarkılarından biri çalıyordu:

Parmağında yüzük var, tokalı mı halka mı?

Candan mı sevdin beni, yoksa bana dalga mı?

Eryaman epey arkamızda kalmıştı. Eryaman; Eryaman’daki herşey. Emekli olunca şiirlerini bastırıp eve gelen misafirlere hediye eden edebiyat öğretmenleri, süpermarket servislerinden inen eli poşetli karı kocalar, askerlikten sonra araba almak için para biriktiren yedek subaylar…

Hatıralarımız da eşyalarımızla beraber şehrin merkezine, Cebeci’deki yeni evimize gidiyordu. Kız arkadaşlarımıza büyük gelen terliklerimiz, kırışık nevresimler üzerinde ürkek sevişmeler. Şelaleli yapay göletlerde “Ankaralı Namık Ücretsiz Halk Konseri”, belediyenin toplu nikah, toplu sünnet şölenleri. Halı saha maçlarımız sonra; bira göbekli stoperler, toplu hücum, toplu savunma taktikleri.

Fermuarlı dolapta saklanan kondom kutusu.

Bir bahar akşam üstüsünde, salonda Sevim Burak okurken, sigara yanığı perdenin ardında gördüğüm ölü kelebek,

ismi armağan edilmiş kitapların baş sayfalarında kalmış sevgili;

aldırılmış bir de bebek.

11 Ağustos, 2011

Ülker Sokak, İstanbul

Zenne filmi hakkında Yeni Akit gazetesinde  nefret dolu bir yazı yayınlandı. Eşcinselliğe sapıklık diyen, twitterda ”Cinsel münafıklığı hoş görecek değiliz.” ”Eşcinsel aşk olur mu? Veya böyle bir kıpırdanma olsa dahi ona ‘aşk’ mı denmeli?” diyen birinin kaleme aldığı bir yazı bu.

Dünkü yazıda,

Kitap yazanlar, terör örgütü üyesi,

Yumurta atan öğrenciler, terörist,

Chuck Palahniuk, William S. Burroughs  müstehcen,

Sanatçılar, bilim adamları, makaleleri, şiirleri, resimleriyle terör destekçisi.

Hrant’ın katillerine gelince, onlar daha ‘‘Çocuk’’

Hiçbir terör örgütüne üye değiller.

diye yazmıştım.  Şimdi aynı zihniyetin ”Eşcinseller sapıktır.” yargılarını da buraya eklemek gerek. Zenne filminin yapımcısı, yönetmeni olan M. Caner Alper’le Mehmet Binay’ın konuyla ilgili açıklamalarını aynen aktarıyorum:

“ZENNE” Filmi ile İlgili Yeni Akit Gazete’sinde Çıkan Haber Hakkında Yönetmenlerin Basın Açıklaması

18 Ocak 2012

YENİ AKİT: “ZENNE, Sapıkların Filmi”

Ayrımcılık, nefret suçu, toplumsal dışlanma ve temel haklardan yoksun bırakılma gibi birçok konuda hak ihlali yaşayan kişilere karşı kamuoyunun bilinçlenmesini de amaçlayan “ZENNE” filmi, Yeni Akit gazetesi tarafından 17 Ocak 2012, Salı günü yayımlanan Fahrettin Dede imzalı bir makalede “Sapıkların Filmi” olarak nitelendirildi. Yeni Akit gazetesinde “Eşcinsellerden Kültürel Atak” başlığıyla yayınlanan, filmin içinde yer almayan fotoğrafı ise “Filmden Bir Görüntü” bilgisiyle yayımlayan gazete; “ZENNE” filmini ve benzer kültürel çalışmaları, nefret söylemi ve suçlarını teşvik eder bir yaklaşımla, her anlamda hedef göstermektedir.

Aynı makalede, Vakit gazetesi yazarı Serdar Arseven’e karşı açılan ve kazanılan bir davadan da söz edilerek, Yargıtay’ın, Vakit aleyhine çıkan kararının geyleri şımarttığı dile getirilmektedir. Yeni Akit, yargı organlarının kararına karşı da saygısızca yaklaşarak, mahkemelerimiz tarafından verilen bu cezayı küçümsemektedir.

“ZENNE” filmi; gerek Anayasamız, gerek İnsan Hakları Evrensel Bildirisi ve gerekse Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve dolayısıyla hukuk devleti ile koruma altına alınmış bulunan insan haklarından “Yaşama Hakkı”nı öne çıkarmakta ve nefret söylemine de karşı çıkmaktadır. Ne yazık ki söz konusu makalede olduğu gibi bazı yazarlar, daha filmi izlemeden eşcinselliği ‘sapıklık’ olarak değerlendiren bir zihniyetle, yaşamın temelini oluşturan yaşama ve kişi hakkına, ölçüsüzce saldırıda bulunabilmektedirler.

İşte bu tür yaklaşımların sonucunda ya filmdeki gibi bir cinayet ya da intiharla sonuçlanan olaylarla karşılaşılması kaçınılmazdır. Eşcinsellik bir hastalık, namussuzluk, ahlaksızlık yahut gayri insani bir durum değildir. Bizler sanatçılar olarak, toplumumuzda yaşayan farklı kimlikler ve yönelimdeki insanlara karşı hoşgörülü davranılması gerektiğini düşünüyoruz. Her gün binlerce insanın okuduğu bir gazetenin, toplumu kin ve düşmanlığa sevk eder, nefret suçlarını teşvik eder bir biçimde kaleme aldığı bu yazıyı yayımlamış olmasını esefle kınıyoruz. Bizce asıl sapıklık, yaşam hakkına saygı duymayan, toplumdaki insanları kin ve nefrete sevk eden düşüncelerdir.

Bu yazı, “Sapıkların Filmi” tanımlamasıyla şahsımıza yönelik hakaret ettiği gibi filme gidenlerin de sapık olduğu düşüncesini oluşturacak şekilde, kamuoyunu filmden soğutma ve uzaklaştırma amacıyla düzenlenmiştir. Bir yazarın film hakkında olumlu-olumsuz görüşlerini yazarken, eleştirisini kişisel onur ve hakların ihlaline ve hakarete dönüştürmemesi, toplumu kin ve nefrete sevk edecek şekilde yapmaması gerektiği açıktır.

Yasal haklarımız kullanılacaktır.

Saygılarımızla,

M.Caner Alper ve Mehmet Binay

“ZENNE” Filmi Yapımcıları ve Yönetmenleri


Tam bir yıl önceki yazının başlığı ‘‘4 Yıl Oldu’’ idi. Bugün 5 yıl oldu. Bu yazılar bir tür  adalet bekleme  sayacına dönüşecek sanırım. Sayaç ileri işliyor ama, adalet, hukuk, vicdan uzaklaşıyor bu topraklardan.

Kitap yazanlar, terör örgütü üyesi,

Yumurta atan öğrenciler, terörist,

Chuck Palahniuk, William S. Burroughs  müstehcen,

Sanatçılar, bilim adamları, makaleleri, şiirleri, resimleriyle terör destekçisi.

Hrant’ın katillerine gelince, onlar daha ‘‘Çocuk’’

Hiçbir terör örgütüne üye değiller.

8 Kasım 1975’de, Pasolini’yle, öldürülmesinden birkaç saat önce  bir gazeteci söyleşi yapar. Görüşmenin sonunda gazeteci Pasolini’ye söyleşiye nasıl bir başlık koymak istediğini sorar. Şöyle yanıtlar Pasolini: ‘‘ Sen, şimdi seni kimin öldürmeyi planladığını bile bilmiyorsun. Bu adı ver istersen: Çünkü hepimiz tehlikedeyiz.’’

Geçen 5 yıl iyice öğretti bunu bize. Bu ülkeyi güzel bir ülke yapmayı hayal eden, bu hayalin peşinden koşan herkes tehlikede.

Bugün saat 13’de, bu hayalin peşinden cesurca koşan Hrant Dink için Hrant’ın Arkadaşları, vurulduğu yere,Taksim’den Agos Gazetesi’ne yürüyecek.

Orada olalım.

Bu karanlık biraz uzaklaşsın diye.

Abbas Kiarostami- Aki Kaurismaki

Annemin en güzel telaffuz ettiği yönetmenler; biri İranlı, diğeri Finlandiyalı. Şöyle bir öyküleri de var:

11 Eylül sonrasında Amerika’da düzenlenen bir festivale davetlidir Abbas Kiarostami. Lâkin Amerikan Devleti vize vermez Kiarostami’ye, İranlı diye. Ortadoğulu herkes –tanınmış bir yönetmen dahi olsa- potansiyel teröristtir Amerika’nın gözünde. Aynı festivale Kaurismaki de davetlidir. O vizesini almıştır tabi. Ama Kiarostami’ye vize verilmediğini öğrenir. Havalanına kadar gider ama uçağa binip Amerika’ya gitmeye gönlü razı olmaz. Festivale katılmayıp şöyle bir açıklama yapar: ‘‘Birleşik Devletler Hükümeti  İranlı bir yönetmeni istemiyorsa, Finli bir yönetmeni de istemez dedim. İstenmediğim yere de asla gitmem.”

Çarşı İzni

Cumartesi, pazar günleri dörderli gruplar halinde geziyorlar. Üç numara saçları, sinekkaydı tıraşları. Dördü yan yana yürüyor. Çünkü askerde önce ‘‘dörtlü’’ yapmak öğretilir. Çarşıda da bozmuyorlar sıralarını. Kapüşonlu montları, spor ayakkabıları var. Sık sık saatlerine bakıyorlar. Gelip geçen kızları kesip, şafak hesabı yapıyorlar aralarında.

Melahat’in Memleketinde

Melahat’in memleketinde rüzgârın  ıslığını dinlemek mümkün bugünlerde. Yağmur da eksik olmuyor. Şair Ece Ayhan Sokağı var, feribot iskelesine yakın. Sokak tabelasının yanında özgeçmişi, eserleri yazılı. Bir de belediye otobüslerinde 2010 yılında düzenlenen kültür etkinliklerinin sloganı duruyor hâlâ: Kültürümüz budur abiler.

 

Devlet, çocuğu öldürülen annelerin evine elektrik bağlayan müşfik bir tesisatçı. Üç çocuk doğurursan belki bir trafomuz bile olur anne. Hem  askere de almazlar bak. Uygun taksitli bir kredi bulunur nasılsa. Vicdanî reddi reddedebilirler elbet. Cüzdanı da reddedecek değiller ya.

‘‘İnsan yaşamı ölçüt olmaktan çıktığından bu yana, artık insanoğlunun elinde hiçbir şey için ölçüt kalmadı.’’

diyor Canetti.

Devlet, beyaz  sakalından kan damlayan bir noel baba. Yeni yılını kutluyor evlatlarının,

 yağdırdığı bombalarıyla.

Selam da ediyor çok, ısırıyor gözlerimizden.

Emek Sineması için yapılacak yürüyüş bugün saat 16:00’da Taksim Meydanı’ndan  başlayacak.

Emek’i yıkmak isteyenler ‘‘Yukarı taşıyacağız. Aynısını yapacağız.’’ diyorlar. Anlıyoruz ki tarihi yapıların yeri değiştirilebilir,  bu yapılar orasından burasından kopyalanarak yeniden yapılabilir. Demirören AVM’yi  ‘‘benzeterek’’ İstiklâl Caddesi’nin ortasına dikenler Emek’in benzerini de ücra bir yere taşımak için aynı çabayı göstereceklerdir.

 Belli ki tarih bilgisinin, kültürel aktarımın bu yapılar aracılığıyla sağlandığını bilmiyor, bilseler de kazanacakları banknotları önemsiyorlar. Onlara göre tarihî yapılar, küçük bir kopyası inşâ  edilerek, aşağı, yukarı taşınarak korunabilir. Emek Sineması ne yazık ki yasalar, belediyeler ya da kültür kurumları tarafından korunmuyor. Onu korumak orada yüzlerce film izlemiş olan ve izlemeye devam etmek isteyen insanlara kaldı. Emek’i ‘‘yukarı taşımak’’ isteyenler sesimizin kesilmesini, ortalığın tenhalaşmasını bekleyecekler sabırla. Bugüne kadar yaptıkları gibi.

Emek’i ‘‘yukarı taşımak’’ isteyenler, İstanbul’un belleğini, kültürel mirasını da bu kentin insanlarından çalıp uzakta bir yerlere taşımak istiyorlar. Yerine şıpınişi, zevksiz dünyalarını kuracaklar.

Tanpınar’ın öğrencisi  olan ressam Nuri İyem, Tanpınar’la ilgili bir anısını anlatmış geçmiş sayılı bir edebiyat dergisinde:

Son yıllarını geçirdiği Bağ Odaları Sokak’ta,  komşu evin bahçesinde dikili ağaca yaşam beraberliği denebilecek bir tutkuyla bağlanır Tanpınar. Ziyaretine gelenlere gelişimini sevgi dolu  sözlerle anlattığı ağacın bir gün sahipleri tarafından kesilmesi büyük bir keder yaratır onda. ‘‘Onsuz yaşayacağıma inanamıyorum,’’ der Tanpınar. Kısa bir süre sonra yatırıldığı hastanede kalp yetmezliğinden vefat eder.

Emek Sinemasını da Tanpınar’ı yaşama bağlayan o ağaç sayalım. Yıkılması öldürür mü bilmem ama büyük bir yara açar. Bunun için Emek’in asıl haliyle yaşaması, korunması gerek.

 Tanpınar’ın deyişiyle ‘‘Teklif ettiğim şey ne türbedarlık ne de mazi hırdavatçılığıdır. Bu toprağın macerasını ve kendi maceramızı bilmek, onun içinde büyümek…’’

Spleen Fanzin’in ekim ayında yayınlanan ilk sayısı büyük bir ilgi gördü, ulaştığı kitabevlerinde tükendi. İkinci, üçüncü baskısı yapıldı. Ankara’da İmge Kitabevi’nin çok satan dergiler listesinde geçtiğimiz ayın en çok satan dergisi oldu. Harun Atak tarafından Eskişehir merkezli yayınlanan Spleen Fanzin bu ilgiden dolayı okurlarına teşekkürlerini iletiyor.

Hiçbir yayınevi ya da dağıtımcı desteği olmaksızın yayınlanıp, elden bırakılarak dağıtımı yapılan bir yayın için hem şaşırtıcı, hem sevindirici bir sonuç. Bunun başka fanzin yayıncıları için de heyecan verici bir durum olacağına inanıyorum.

Bu güzel başlangıcın ardından Spleen ikinci sayısıyla karşımızda. İkinci sayıda neler var?

Amerikalı Blues müzisyeni John Mooney ve yönetmen Tan Tolga Demirci’yle söyleşi.

Çok yakında çıkacak olan ‘Anneye Ayetler’ kitabından üç yeni şiiriyle Lâle Müldür,

‘asemic iş’leriyle R.M.Terati, illüstrasyonlarıyla Yakup Kuyucu, öyküsüyle Serdar Uslu, şiirleriyle Nurduran Duman, Özkan Kula, Tamer Sağır ve Vural Uzundağ Spleen Fanzin’de.

            Bir Zamanlar Anadolu’da filmi, Nada grubu ve Yunan fotoğrafçı Nikos Economopoulos hakkındaki yazılarıyla Kahraman Çayırlı ve ‘Bir İç Sıkıntısı Kesiti için Topografya Oluşturma Denemesi’ isimli anlatısıyla Şakir Özüdoğru, Spleen İçbükeyleri’ni tamamlıyor.

Enis Batur’dan el yazısı bir şiirse; Erol Özyiğit’in ‘‘Yazı elim’’ arşivinden Spleen Fanzin’e bir armağan olarak yer buluyor.

Spleen Fanzin’in iletişim adresleri: www.spleenfanzin.wordpress.com ve     spleenfanzin@gmail.com ve https://www.facebook.com/pages/SPLEEN-Fanzin/116414518470723

Spleen Fanzin, İstanbul’da Mephisto Kitabevi(İstiklâl Caddesi ve Kadıköy şubelerinde), Ankara’da İmge Kitabevi(Konur Sokak Merkez), İzmir’de Pan Kitabevi(Karşıyaka), Yakın Kitabevi(Alsancak), Arma Kitap Cafe, Mardin’de Leylân Kitap Cafe, Eskişehir’de Adımlar Kitabevi’nden temin edilebilir. İstanbul Kadıköy Barlar Sokağı ve Eskişehir Barlar Sokağındaki hemen her bar ya da pub’dan okunabilir. İlerleyen sayılarla birlikte, daha önceki sayıların pdf formatı da, düzenli aralıklarla fanzinin blog adresine konulacaktır.

 

4 sayfa1234»Yukari Asagi