.

Yazarın arşivi

İskelenin en ucundaki masaya oturduk. Önümüz masmavi deniz. Çanakkale Boğazı. Bayram olmasaymış yer bulamazmışız. Öğrenciler memleketlerine gitmiş. Eliyle kumsalı gösteriyor. ‘‘Daha bir ay önce burada masalar vardı.’’  Yağmur yağmış üç-dört gün aralıksız. Deniz yükselince toplamışlar. ‘‘Kızlı erkekli cıvıl cıvıldı.’’ Çay söyledik.

Birbirimize bakıyoruz. Güneş vuruyor yüzümüze. Gözlerim kamaşıyor, sulanıyor. Eften püften bir şeyler soruyorum.  Anlatıyor. Bitirmeden başka bir şeyler soruyorum. Susup tahtaların arasından altımızda oynaşan suya bakıyoruz. İlk kez bir deniz kenarındayız birlikte. Fotoğraf çekiyorum.

Çaylar geldi. Tatlandırıcısını yanına almış annem. Küp şekerleri kenara koydu. ‘‘Ankara defteri de kapandı’’ dedim. Yapay şelaleler, göletler. Bozkırın ortasına dikilmiş birkaç ağacın arasında bir avuç çimenlik alan, Harikalar  Diyarı nda geçen onca sene.

Yüzüme bakıp gülümsedi. Esinti arttıkça üşüyorum. Yalancı güneşe kanıp gömlekle çıktım. Çaydan bir yudum. ‘‘Üstün kavi değil, kalkalım hadi.’’ Fark etti üşüdüğümü. Yok, çaylar bitince kalkarız. ‘‘Alıştın mı?’’ dedim. Sonunda geldik asıl meseleye. Geveledi, anladım. ‘‘Alışmasam ne olacak?’’

Güzel yer bura. Deniz var bak hemen evin dibinde. Sincan’da kalsan n’olacaktı. Konuşuyorum öylesine.

Eylülde taşındı bizimkiler. Buradaki ilk bayramımız. Yeni bir şehirde. Kimse kapımızı çalmadı, biz de kimseye gitmedik. Üçümüz; ablam, annem, ben. Yetimhaneye konmuş üç çocuk gibi. Geçen yıl bir ranzanın üst katında uyanmıştım bayram sabahına. Yürüyüş kararı sayarak, marş söyleyerek gitmiştik bayram merasimine. Plastik kutularda dağıtılan şekerler. Sonra nöbetler, yat yoklamaları yine, sabah içtimaları. Beş aya sığan iki bayram, bir yılbaşı.

Kıyıda bir çocuk boncuk atan tüfeğiyle denize ateş ediyor. Kurşunları bitince annesinin yanına gidip tüfeği dolduruyor. Asfalttan yaşlı bir adam geliyor bastonuyla. Elindeki plastik sandalyeyi sürükleyerek kaldırımdan yavaşça kumsala iniyor. Sandalyeyi çevirip, oturuyor denize karşı. Annem denize bakıyor. Boğazda koca koca gemiler. ‘‘Bu gemiler nereye gidiyor?’’ diyor. Sandalyesine oturmuş ihtiyara dönüyorum. O da gemilere bakıyor sanki. Elleri bastonun kıvrımında.

‘‘İkimizin saçları da ağardı’’ diyorum anneme. Koca koca insanlar olduk anne; kocadık. Şu giden gemiler gibi.

Cioran, ”Her yazarın yazdıklarına bakıldığında, düşüncelerinin gündüz düşünceleri mi, yoksa gece  düşünceleri mi olduğunun anlaşılabileceğine inanıyorum.” diyor. Kendisi kuşkusuz bir Gece Yazarı idi. Hem de en koyusundan.  Bizden de Vüs’at O. Bener’i saymak gerek.

Beckett ise hiç gündüze varmayan, upuzun bir gecenin kendisi gibi.  Şöyle bir yüzüne bakmak yeterli sanki.

Sinema için senaryo gerçekten gerekli mi bilmiyorum. Edebi bir ürün. Uzun bir yolda kaybolmamak için bir harita gerekli elbet.

Konvansiyonel tiyatronun sıkıcılığının sebebi bu olsa  gerek. Yazılmış bir edebi eserin sahnelenmesi. Okuduğunuz bir kitabın canlandırılışını seyretmek. Oysa hem tiyatro hem sinema bundan kurtuldukça  daha bir kendi oluyor sanki. İyi bir film yalnızca sinematografiyle ifade edilebilecek şeyler i varedebilmekle mümkün belki de.

Şöyle diyor Godard:

”Diğer sanatlara göre sinemada iyi olan şey -ve bu beni hep şaşırtmıştır- bir hiçten yola çıkabilme olanağıdır. Kaç satır laf edeceklerini, ne yapacaklarını öğrenmek için şurasından burasından okuyan oyuncuların dışında hiç kimsenin okumadığı senaryoları insanlar neden oturup yazarlar anlamam. Sinemada insanın hoşuna giden şey, işe bir kıyısından dalıverme olanağıdır.”

Béla Tarr ise senaryoları yalnızca yapımcılar ve dağıtımcılar için yazdığını, çekimlerde hiç bakmadığını söylüyor. Doğrudur bir bakıma. Sermayedar hayal kurana,  hayal kurmaya inanmaz. Önüne konacak yazılı belgeye bakar.


17 Eylül 1950, Ali?

Yok.

17 Eylül 1950, Ahmet?

Yok.

Neredeler?

Kore’ye gönderildiler. Amerikan ordusunu kurtarmaya.

Kim gönderdi?

Demokrat Parti, Başbakan Adnan Menderes.

1950’de Kore’ye giden Türk Birliği’nden yüzlerce asker bu topraklardan uzakta can verdi, yaralandı, kaybolanlar oldu.

Orada ne işlerinin olduğunu soramadan.

Genel Başkanlığını Behice Boran’ın üstlendiği Barışseverler Derneği 1950 Temmuz’unda daha askerler yola çıkmadan Türk askerinin Kore’ye gitmesini protesto etti.

Menderes hükümeti ne yaptı?

Daha o akşam Behice Boran ve arkadaşlarını tutuklattı. Suçları ‘‘milli menfaatlere zarar verecek faaliyette bulunmak’’ tı.

1951 TKP Tevkifatı ile de ülkedeki solcu aydınları tutuklattı. İşte gerçek devrimci!

6 Eylül 1955 Agop?

Yok.

7 Eylül 1955, Kirkor?

Yok.

Neredeler?

Öldürüldüler, yağmalandılar. Sağ kalanlar göç ettiler. İstanbul’u, Türkiye’yi terk ettiler.

‘‘Devrimci’’ Adnan Menderes bu yaşananlara ne dedi?

“Efkar-ı umumiye bu olaya hazırdı. Mürettibini aramak gerekmez”

Tam da bir devrimcinin edeceği cinsten bir laf! Velhasıl Rumlar, Ermeniler analarını da alıp doğup büyüdükleri topraklardan ayrıldılar.

Peki dönemin iktidar partisi Demokrat Parti bu olaydan sonra ne yaptı?

Aralarında Aziz Nesin, Nihat Sargın, Kemal Tahir, Asım Bezirci, Hasan İzzettin Dinamo’nun olduğu fişlenmiş komünistler i suçladı. Onların hakkında davalar açıldı.

Türk Edebiyatı’nın has kalemi Vüs’at O. Bener Demokrat Parti’nin iktidarda olduğu 1950’li yılları şu sözlerle anlatıyor:

‘‘Demokratlık paravanasına saklanan iki yüzlü partinin despot iktidarı.’’

Vüs’at O. Bener ve kardeşi Erhan Bener’in bu dönemde tutuklandığını biliyoruz.

Ulus Gazetesi’nin kapatıldığını, Demokrat Parti’ye muhalefet eden yayın organlarının cezalandırıldığı da bilinen şeyler. Bu konudaki en ilginç örnekse; Vur Abasıza adlı mizah dergisini çıkaran Samim Akay, sürekli hapse girip çıktığı için derginin “Sahibi hapishanede olmadığı zamanlar çıkar’’notuyla yayınlanmasıdır.

Murat Zelan güllerden, parkalardan bahsedip devrimciliği anlatmış. Ben düz bir adamım. Metaforlardan anlamam! Benim devrim sözünden anladığım kelimenin kökü olan devirmek fiilinin gerçekleşmesi değildir. İş sadece devirmekle bitseydi o devrimci listesine eklenecek o kadar diktatör var ki, hepsi de kodum mu devirmiş yani. Benim devrimden anladığım devirdiği zorba, zalim düzenin yerine adaleti, hakkı, vicdanı koyma eylemidir. İşte bunu yapana –hangi ideolojiyle, inançla yaparsa yapsın- devrimci denebilir ancak.

Adnan Menderes evet devirmiştir, lakin devirdiği tek parti hükümranlığının yerine kendi baskıcı, sansürcü düzenini kurmuştur. Hülasa deviren de zalimdir, devrilen de .

Zalimlerden birini devrimci ilan etmek olsa olsa küçük zalimi ağabeyine karşı savunmaktır.

Aklıselim olmak, her ikisine karşı da mesafeli olmayı gerektirir. Neden iki gaddardan birini tutmak zorunda olalım?

Murat Zelan ”Devrimci” yi tanımlarken ”Aşağıdan gelip yukarıya diklenenler”  ölçütünü koyuyor.  Adnan Menderes’i de bu kategoriye sokuyor. Lakin aşağıdan gelenlerin de yukarıya tırmandıklarında korkunç birer tirana dönüşebileceğini neden görmezden geliyor.

Cioran’ın sözünü hatırlamakta fayda var: ‘‘Bir inanç uğruna acı çekenden daha tehlikeli hiçbirşey yoktur. En büyük zalimler kafası kesilmemiş mazlumlar arasından çıkar.’’ Oysa benim devrimcilikten anladığım zalimi deviren mazlumun zulme son vermesidir. O da zulmetmeye başlamışsa mazlumla zalimin yer değiştirmesinden öteye gidilememiştir. Bu durumda mazlumun devrimci olması söz konusu olabilir mi?

Zelan ‘‘Devrim bir vakadır. Devrimci de vakanın kahramanı.’’ diyor. Bir diğer ölçüyü de “halk desteğini kazanmak” olarak belirtiyor. Madem o kadar basit, peki biz Kenan Evren’e neden haksızlık ediyoruz? Onun da bir vaka sı hem de kocaman bir vakası yok mu? Var. O da bu vakanın kahramanı mı? Kahramanı. O da bir iktidarı devirdi mi? Devirdi. Yaptığı anayasayla %92 oy alarak halkın desteğini de kazandı mı? Kazandı. İşte “Zelan Kriterleri”ne  tamamıyla uyuyor.

”Zelan Kriterleri”ne göre, o da bu rengarenk Devrimciler bahçesinin güller açan bir dalı olamaz mı? Olabilir!

O halde Adnan Menderes’e layık gördüğümüz ”Devrimci” ünvanını, aklımızı kaybetmenin eşiğinde,  oldu olacak Kenan Evren’e de verelim. Üstelik Kenan Evren siyasette olduğu kadar sanatta da devrimci!

‘‘Bunları ben de yaparım.’’ diyerek  Picasso’yu da devirivermedi mi?

Hamiş1: Murat Uyurkulak’ı yadırgadım. Bu ülkede onca parkalı nın uğruna canını verdiği, işkencelerden geçtiği, çocuklarına isim olarak seçtiği Devrim’i bırakıp Kibrit demiş. Madem öyle, ben de kibrite, devrim diyeceğim bundan böyle.

Hamiş 2: Murat Zelan’dan bir tek ricam var. Yazısındaki fotoğrafta, hani o esmer babayiğidin üzerindeki parkayı bana yollayabilir mi? Buralar çok soğuk, yazısını okuduğumdan beri de üşüyorum zira.

19 Ocak’ta vurulduğu yerde,  Agos Gazetesi’nin önünde. Saat:15′te. Hrant’ın Arkadaşları adalet  beklentilerini yineleyecek.

Orada olalım.

Öğleden sonra ‘‘Hadi çıkalım’’ dedim. Yılın ilk günü. Makineyi de aldık yanımıza. Fotoğraf çekeriz. Giyinip çıktık. Karşımızdaki sıhhi tesisatçı plastik  çam ağacı koymuş vitrinine. Eski musluklar, contalar, kendir yumakları arasında süslü bir plastik  çam ağacı. Dışarıda kırık güneş. Ankara’da yılbaşı yaklaşınca yağan kar buralara pek uğramıyor. Taksim sona ermiş bir   düğünden kalan düğün salonu gibi. Ara sokaklara girdik. İstiklal’in arka taraflarına. Dükkanlar açılmış. Camekanlarda sprey boyalarla yazılmış yeni yıl dilekleri. Köşedeki bakkaldan gazete alıyoruz. Milli Piyango sıralı tam liste. 64 lira çıkmış çeyrek biletimize. Talihimiz dönüyor galiba. Gülüyoruz. Gazete yılın ilk bebeklerini, ilk cinayetlerini yazıyor. Rasta saçlarıyla iki genç, birlikte bir çöp arabasını itiyorlar. Yılın ilk çöpleri.

Bakkalın yanındaki barın kapısında kırmızı beyaz balonlar asılı. Birçoğu sönmüş. İlerideki  çerçevecinin  önünde durup vitrine bakıyoruz. Bir Marilyn Monroe resmi,  bir Atatürk fotoğrafı.  Bir de eski Amerikan arabası duruyor önümüzde.  Ortadaki aynaya ikimiz sıkışıyoruz.

“Mülk Allah’ındır”

Badanayı bahara bırakmaya karar verdik. Hepimiz çok yorgunuz. Mithat kanepenin üzerine kıvrıldı. İsmail, bakkaldan aldığımız peynir ve domatesleri tıkınıyor mutfakta. Evi aşağı yukarı yerleştirdik sayılır. Kolilerdeki kitaplar, CD’ler, ıvır zıvırlar kaldı. Onları da bir şekilde hallederiz. Ötekiler neyse de, buzdolabı hepimizi mahvetti. Bir hamal bulalım dedim ama Mithat’ı razı edemedim. Şimdi oturduğum tekli koltuktan bakınca her şey fazlalık gibi duruyor. Şu titrek bacaklı masayı bile atmaya kıyamadık.

İki yıldır oturduğumuz Eryaman’daki evimizden bugün ayrıldık. Hiç taşınma mevsimi değil aslında.

Bu, dört katlı eski binanın üçüncü katını emlakçıdan bulduk. Aceleye gelince bir de emlakçı masrafı çıkıyor. Dairenin içi eski,  yerler beton,  mutfak dolapları çeksen elinde kalacak. Bizden öncekiler hoyrat  kullanmış belli ki. Binanın dışına bakım yapmışlar. Dış cepheyi -hani bugünlerde kenar mahallelerde pek tutulan-  renkli taşlarla süslemişler.  Duvarlar çirkin bir yeşille  uyum sağlayan yavru ağzına boyalı. Sokağa bakan dış cepheye, yavru ağzı üzerine koyu yeşil süsleme taşlarıyla “Mülk Allah’ındır.” yazmışlar.

Amcam Geçmiş Yaşantılarını Hatırlıyor

Taylandlı yönetmen Apichatpong Weerasethakul’un bu yıl Cannes’da Altın Palmiye kazanan Uncle Boonmee Who Can Recall His Past Lives adlı filmi Filmekimi’nde gösterildikten sonra bu hafta vizyona girdi.  Film Türkçeye  Amcam Geçmiş Yaşantılarını Hatırlıyor olarak çevrilmiş. Cannes’da Altın Palmiye almasa ticari gösterim şansı bulur muydu bilinmez.  Film şu anda İstanbul’da yalnızca  iki sinemada gösterimde.

Weerasethakul bu filminde,  ölmek üzere olan Boonmee Emmi’ nin son anlarını,  düşsel,  metafizik bir  üslupla anlatmış.  Cannes’da jüri başkanı Tim Burton’un  ‘Güzel, tuhaf bir rüya gibi’ sözleriyle değerlendirdiği bu filmi,  Murat Menteş’in   ‘Yavaş, sıkıcı bir kabus gibi’  göreceğinden hemen hemen  emin gibiyim.  Lakin İstanbul’da iki kopyayla vizyona giren filmin gösterildiği sinemalardan biri Kozyatağı’nda.

İnsanın sevmeyeceği ot burnunun dibinde bitermiş.

Daha önce Gemide, Laleli’de Bir Azize, Dar Alanda Kısa Paslaşmalar ve Takva gibi filmleriyle tanıdığımız Yeni Sinemacılar yeni  filmleri Çoğunluk’la karşımızda.

Çoğunluk, aynı zamanda Yönetmen Seren Yüce’nin ilk filmi.  Film,   eylül ayında sona eren 68.Venedik Film Festivali’nden ‘Geleceğin Aslanı’ ödülüyle döndü.  Geçtiğimiz hafta düzenlenen Altın Portakal’dan ise En İyi Film,  En İyi Yönetmen ve En İyi Erkek Oyuncu (Bartu Küçükçağlayan) ödüllerini kazandı.

Çoğunluk;  senaryosu,  rejisi ve  oyunculuklarıyla sağlam bir film.  Tüm oyuncuları çok başarılı olan bu filmde Settar Tanrıöğen için küçük bir parantez açmak gerekiyor.  Zeki Demirkubuz’un Kader’ inde canlandırdığı orta sınıf,  muhafazakar baba rolünü  bu filmde daha da derinleştirerek yorumluyor.

Kader’de  başta mülayim,  sonra bitirim Bekir’e babalık eden Tanrıöğen,  Çoğunluk’ta açıköğretime kayıtlı,  tutkusuz Mertkan’ın babası olarak karşımıza çıkıyor.  Settar Tanrıöğen’in çizdiği baba figürleri, hepimizin bir parça babası sanırım.

Çoğunluk bu hafta sinemalarda gösterime girdi.  Gösterimden kalkmadan izlemek iyi bir tercih olur.

Anh Hung Tran’ın Cyclo‘ sunu bir festivalde izlemiştim. Ankara’da Kavaklıdere Sineması vardı o zaman. Akşam seansıydı. Salonda birkaç kişiydik.
Film başladıktan sonra usul usul bir salgın hastalığın perdeden salona yayılmaya başladığını hissettim. Projeksiyondan büyüleyici bir ışık ve ses bulutu salona doğru üfleniyordu sanki. Böyle şeyler nadir olur hayatta. Delirirsem bir film yüzünden delireceğimi hiç aklıma getirmemiştim. Kafamdaki her şey siliniyor gibiydi. Arada bir arkaya dönüp aynı şeyler diğer insanlara da oluyor mu diye baktım. Aptal gibi gidip en öne oturmuştum.
Nihayet son jenerik akmaya başladı. Hemen sokağa attım kendimi. Dışarıda kuru ayaz vardı, Ankara’nın kuru ayazı. Üşümek iyi geldi, kafamı toparladım. Tunalı bomboştu. Bakanlıkta çalışan memurlar, karılarının tombul memelerine sarılıp uyumuşlardı. Esat Dörtyol’ dan Akay’a yürüdüm.
Çok zaman sonra Kızılay’daki pasajlardan birinde filmin VCD’sine rastladım. Tam satın alacakken vazgeçtim son anda. Filmi bir daha izlemedim. O gün bugündür…

4 sayfa«1234»Yukari Asagi