.

Yazarın arşivi

sigara almak için dükkândan çıkıp bahariye’deki halk eğitim merkezi’nin yanıbaşında duran gazete bayisine gittim. bazen ayaküstü bir iki lafladığımız bayi, sigarayı uzatırken gözucuyla bir şeyi işaret ederek sordu:
“şu adamı tanıyor musun?”
gösterdiği yere bakınca, tezgâhın üstünde duran bavul dergi’nin kapağını kaplayan cemal süreya ile göz göze geldim.
“evet. şair cemal süreya,” diye cevap verdim.
bunun üzerine bayi, heyecanlı bir ses tonuyla sözüne devam etti:
“o zamanlar sahil tarafında bir gazete bayisi işletiyordum. cemal süreya kendi çıkardığı o beyaz kapaklı papirüs dergisi’ni kendi elleriyle getirip bana teslim ederdi. kendi elleriyle… çok kibar bir beyefendiydi.”
sigaramı alıp yeniden cemal süreya’ya baktıktan sonra dükkâna döndüm.

Finnegans Wake romanı eşi benzeri olmayan bir başarıdır. Onunla başa çıkmayı denemiş insanları afallatıp büsbütün yılgınlığa sürüklemiştir. Aynı zamanda kendine özgü bir hayran kitlesi, ‘Wakeciler’, yaratmıştır. Bunlar Joyce camiası içinde ayrı bir gruptur ve ezoterik bilgileri korkutucu olmasa da çetrefildir. Wake ile ilgili sorun kişinin onu olağan anlamıyla okuyamamasıdır. En azından kitabın başlarında okurun gözünü korkutan, kendine has bir dile rastlıyoruz. Bu dil altmıştan fazla yaşayan ve ölü dilin izlerini taşır. Muğlâk kinayelerle doludur. Yorumcular Wake romanını kazıyıp ondan bir hikâye çıkarmaya epey zaman ve çaba harcamışlardır.  Kitaba üşüşmüş kahramanları ayrıntılı şekilde açıklamışlardır. Ne var ki bu anlatıların her bir versiyonu tartışmaya açıktır. Kitapta ismi ve sembolik işlevi olan belli belirsiz figürler yer almaktadır. Gelgelelim bu figürlerin izlerini sürmek veya onları kayda değer bir kesinlikle birbirinden ayırmak zordur. Joyce’un kendisi ‘Kitapta, deyim yerindeyse, münferit bir halk yoktur’ demiştir (PE, s. 149). Ayrıca kitabın ‘ilerleyen bir olay örgüsü’ de yoktur (L 3, s. 141). Alışıldık saiklerin yokluğuyla karşılaşan okurların cesaretinin kırılmasına şaşmamak gerek. Eğer yılmayıp okumaya devam ederlerse, kitabın, belli bir modernist estetik, felsefi iddianın veya dil kuramının enikonu ayrıntılandırılması olduğu tezinin sadece okurların çabasının kifayetsiz bir tesellisi olmakla kalmayıp tartışmaya da açık olduğu kolayca görülecektir. Eğer nihayetinde amaç, soyutlama ise neden metni değil de eleştirileri okumayalım ki? Neden Joyce ana fikrini tam da bu şekilde, bu denli uzun ve okuru heder edercesine işlemiştir. Neden bu zahmete katlanmıştır? [Andrew Gibson’ın Türkçeye tercüme edilmekte olan James Joyce kitabından bir alıntı]

http://www.gazetekadikoy.com.tr/haberDetay.aspx?haberID=6531

– Kahramanları Vedat ve Füsun olan bir roman arıyorum.
– Hım. Vedat ve Füsun. Füsun ve Vedat. Hımmm… Roman kahramanlarının dizildiği rafa bakayım… Yoklar. Romanın adı ne acaba?
– Bilmiyorum
– Peki yazarını?
– Onu da bilmiyorum.
– Peki, kahramanları nasıl biliyorsunuz?
– Şöyle ki rahmetli anneannem bu romanı okuyunca çok etkilenmiş ve annem doğunca ona Füsun adını vermiş. Gel zaman git zaman hiç kimsenin merak etmediği mesele unutulmaya yüz tutmuş. Şimdi ailenin kalan fertlerinin bilebildiği tek şey roman kahramanlarının Vedat ve Füsun olduğu. 
– İlginç. Bakın ne diyeceğim, Roman Kahramanları diye bir edebiyat dergisi var. Onlara bir sorun isterseniz. Ve sonucu bana da bildirirseniz çok sevinirim.

Çalıştığı malikâneden dışarı hiç adım atmamış bahçıvan Chance fıtratında zerre kötülük olmayan evliya gibi bir adamdır. Dış dünyayla tek bağlantısı odasındaki küçük televizyonudur. Lakin gün gelip de malikâne sahibi bu dünyaya gözlerini kapayınca Chance kendini sokakta bulur. Peki, kahramanımızı yazgının türlü tuhaf cilveleriyle dolu dış dünyada neler beklemektedir? Feleğin ateşten çemberinden geçerken paltosunun ucu alev alacak mıdır? Adamım Peter Sellers’ın oyunculuğun zirvelerinde gezindiği Jerzy Kosinski’nin aynı adlı romanından dokunaklı bir uyarlama…

orada

Hayat hakikaten gariptir. Bunu tek hücreli canlılar bile hisseder. Sahafa arada bir uğrayan ihtiyar bir dilenci “İşler nasıl gidiyor?” diye sordu. “Henüz siftah yok abi” dedim. “Allah ile Aldatmak” kitabını alıp masaya 25 kuruş bıraktı. “Gerisini sonra veririm, hadi hayırlı işler” deyip çıktı. Aradan birkaç dakika geçtikten sonra sevimli küçük kızıyla içeri giren Suriyeli genç adam, dua eder gibi ellerini havaya kaldırıp Kürtçe bir şeyler söyledi. Masada duran 25 kuruşu ona verdim. “Hodeşte razi” deyip çıktı.

Dükkânı kapatıp eve doğru yol almak için bir belediye otobüsüne atladım. Ağzına kadar dolu otobüste zarzor ilerleyerek orta mahaldeki pencere kenarına fani bünyemi park ettim. Derken bir teyze ile, ona kadar saymayı henüz öğrenmiş oğlu yanımda bitiverdi. Ufacık çocuk onca bacağın arasında sıkışmışlığın verdiği rahatsızlıkla habire annesini çekiştirip duruyordu.
“Anne inmemize ne kadar kaldı?”
“Daha var evladım.”
“Anne inmemiz için birden ona kadar kaç kez saymam lazım?”
“Altmış defa evladım.”
Bu diyalogdan sonra çocuk ile annesi arasında bir süre sessizlik hüküm sürdü.
Derken çocuk sevinçle ağzını açtı:
“Anne saydım.”
“Bu kadar çabuk mu? inanmıyorum sana!”
“Bana inanmıyorsan Allah’a sor!”
Çocuğun bu sözü üzerine annesinin yüzüne yayılan şaşkınlığı görmeliydiniz.

Herkes hayatta ikinci bir şansı hak eder ama bu şansın insana ne zaman nerede güleceği hiç belli olmaz. Bazen bir otobüs durağında, bazen bir film çıkışında, bazen de bir kitabın tozlu sayfaları arasında… Kadıköy’ün şen şakrak caddesi Bahariye’de Kafkas Pasajı numero 19’da İkinci Şans Sahaf açıldı…

Pencereden içeri süzülen ışığın çağrısına uyarak dışarı çıktım. İlk bakışta yerde ve gökte herşey yerli yerinde görünüyordu, ta ki onunla karşılaşana değin. Köstebek olmadığı kesindi. Fare desen değil, kedi desen hiç değil, peki ya köpek?! Canlılar dünyasına dair zihnimdeki tablo altüst olmuştu. Sahibi süperman tişörtü giydirdiği bu garip canlıyı sokaklarda dolaştırıyordu. Hayvancağız kripton gezegenine dönmek ister gibi bir oraya bir buraya koşuşturup duruyordu. El kadar cüssesi ve incecik ayaklarıyla. Dışarıda daha fazla kalamazdım. Eve döndüm ve bir süre dışarı çıkmadım.

Kadıköy’ün o güzelim ara sokaklarının birinde yeni bir yayınevi tatlı bir heyecanla yayın hayatına başladı: Kolektif Kitap.

Bu ismi seçmelerinin sebebi hikmetini kendileri şöyle izah ediyor: “Bir kitap, birliktelik demektir. Yazarının hayatı, hayali, bilgisi kadar çevirmenin emeği, editörün kalemi, tasarımcının bakışı, matbaacının mürekkebi, kitapçının dokunuşuyla da hemhal olur.”
Nitekim söz konusu yayınevi yola çıkarken şu mottoyu kendine şiar edinmiş: Kolektif bilinç, kolektif hafıza, kolektif güzellik adına “Daha çok kitap!”

Peki, Kolektif Kitap’ın vitrininde neler var? Öncelikle vitrindeki kitapların niteliği konusunda bir çift laf etmek istiyorum. Yeni yayımladıkları kitapları elimize alıp şöyle bir incelediğimizde gözümüze çarpan ilk husus, kitapların özel ve şık tasarımları, içerikle
biçimin estetik bütünlüğü oluyor. Belli ki ince eleyip sık dokuyarak seçtikleri bu kitaplarla, yapılmış olanı tekrarlamak yerine yeni şeylere imza atmaya niyetliler. Bu sayede kitap yayıncılığında, kendilerine, özgün bir yer açacaklarını ve okurlardan hayli teveccüh göreceklerini umuyorum.

Vitrindekilere gelince… Öncelikle, “hayal dünyasının kapılarını açan, orada size eşlik eden ama nereye varacağınıza karışmayan çizimlerle” Resimli Başyapıtlar dizisi apayrı bir okuma zevki sunuyor. Bu diziden şimdiye değin çıkan kitaplar: Kafka’nın Dönüşüm’ü, Poe’nun Kara Kedi’si ve Gogol’un Palto’su.

Bilim, felsefe ve sanat gibi hayatın farklı alanlarından ünlü simalarla sıcak bir kahve eşliğinde sohbet etme imkânınız olsaydı onlara ne gibi sorular sorardınız? İşte bu sorudan yola çıkılarak hazırlanmış Hayali Söyleşiler dizisinin konukları arasında Freud, Picasso, Einstein ve Shakespeare var. Biyografik öğeler barındıran bu kurgu metinlerin hoşsohbet havası içinde şaşırtıcı bilgilerle karşılaşıyor insan.

İnceleme araştırma dizisinden çıkan Dünyayı Değiştiren 100 Fikir ise insanlık tarihinin evraka anlarına kapsamlı bir bakış fırlatıyor.

Kolektif Kitap’ın mutfağına girince Yeni Bakış: Büyük Düşünürlerin Gözüyle Sanat ve Popüler Bilim dizilerini görüyoruz.

Çocuk kitapları da basacak olan Kolektif Kitap’ın asıl bombası ise Dünya Edebiyatı dizisinden çıkacak olan “Grafik Kanon” olacak. Efsanevi grafik sanatçıları ve illüstratörleri dünya edebiyatının başyapıtlarıyla birleştirecek olan bu üç ciltlik eser, okuyuculara hem görsel hem de edebi bir şölen vaat ediyor.

Sözümüzü bitirirken Kolektif Kitap’ın çıktığı bu yolun uzun soluklu olmasını diliyoruz.

5 sayfa12345»Yukari Asagi