.

Yazarın arşivi

diye sormuştu tolstoy. bizim bakkal tolstoy’u tanımaz. tanısaydı çok severdi ve ona bir çift sözü olurdu: insan veresiye yaşar derdi.

Müzik hareketle başlar, her nota başka notalarla ifadesini bulur. Hareketin seyri müziğin niteliğini belirler. Doğrusal bir seyir sıkıcıdır. Döngüsel bir seyir heyecanlı. Dönmek nerden baksanız evrenseldir; gezegenler döner, atomlar döner, insan dönüp durur, bazen aynı dairede, bazen de çapını az biraz genişlettiği başka bir dairede. Çamaşır makinesi de döner. İnsan bazen bir çamaşır makinesidir. Siyahlarda bir ağıt, beyazlarda bir bozlak. Pantolonlarda bir uzun hava, tişörtlerde bir balkan ezgisi. Hareket eden her şey bir ses dalgası yarar. Ve biz bu kakafoni içinde bizimle aynı seyirde olan sesleri duyarız.

kişisel not: ismail abiyi seviyorum, hayat denen o engin denizde yol alan birinin kıyıdan kendine el sallayan birinin olması.

İyi ki Tanrı, Ölüm’ü gördü

Ve ona bir görev verdi: yaşamaktan yorgun düşmüşlere göz-kulak ol!

Bir saatin bütün dişlileri yıpranıp yavaşladığında

Ve gevşediğinde bağlantıları

saat tik taklamaya devam eder ve yanlış zamanı gösterir

günün her vakti.

Derken ev ahalisi alaya alır onu,

amma bozuk bir saat diye.

Nasıl da sevinir saat, büyük Eskici, el arabasını eve sürdüğünde

ve kollarıyla onu sarıp şöyle dediğinde:

“Artık buraya ait değilsin,

benimle geliyorsun.”

Nasıl da sevinir saat o zaman, Eskici’nin kollarını hissettiğinde

Onu sarıp sarmalayan ve alıp götüren oradan.

Carl Sandburg

İngilizceden çeviren: Orhan Düz

Başım yıldızlara çarpar

Dağların zirvelerinde ayaklarım.

Kâh vadilerinde kâh kıyılarında evrensel hayatın

gezinip durur parmak uçlarım.

İlk özlerin fokurdayan köpüğüne

dalar ellerim ve

yazgının çakıl taşlarıyla oynarım.

Defalarca gidip geldim cehenneme

Cennetin her köşesini bilirim

Ne de olsa konuştum Tanrı’yla.

Kanı ve bağırsaklarıyla uğraştım dehşetin

Benden sorun güzelliğin tutkulu kavrayışını

ve “Uzak dur” diyen işaretlerin hepsine

insanın muhteşem isyanını.

Benim adım Hakikat, benim kâinatın en kaçkın tutsağı.

Carl Sandburg

İngilizceden çeviren: Orhan Düz

Adanalı bilim adamları insanı sakinleştiren ve gazetelerin üçüncü sayfa haberlerine konu olmaktan alıkoyan bir madde keşfedecekler.

Peş peşe yaptıkları Cern deneyleriyle hayatın ve evrenin sırrını bir türlü çözemeyen bilim adamlarının sıtkı sıyrılınca huzuru bir sahil kasabasında balıkçılık yapmakta bulacaklar.

Birbirinden ucuz ve dayanıksız ürünlerle dünya pazarını alt üst eden Çinliler çalışmaktan yorulup yogaya başlayacaklar. Onca Çinlinin aynı anda yerden beş karış havalandığını düşünmek dünyaya iyi gelecek.

Arap baharı, acem kışı gibi nevzuhur mevsimlerin etkisinde kalan besteciler Vivaldi’nin Dört Mevsim’ini yeniden yorumlayacaklar.

Marduk’tan gelecek Marduklular dünya genelinde bir seviye tespit sınavı yapıp sınavı geçen seçkin zümreyi, sanılanın aksine Marduk’a götürerek değil de, Marduk takvimi hediye ederek ödüllendirecekler.

Bir iki üçler yaşasın Türkler, dört beş altı Polonya battı, yedi sekiz dokuz İngilizler domuz, on onbir oniki İtalya tilki, onüç ondört on beş Almanlar kalleş diye sürüp giden tekerlemenin sözleri komşularla sıfır sorun politikası doğrultusunda yeniden yazılacak.

Zizek ve Lady Gaga ilişkisi, Zizek’in insani münasebetler hakkındaki hayli kafa karıştırıcı teorileri yüzünden çıkmaza girince, Lady Gaga saadeti, hadiselere daha minimalist bakan yeni bir filozofta arayacak.

Dış güzellikten herkes nasibini alınca estetik operasyonlar iç güzelliğe yönelecek ve iç organlara şekil şemal verecek.

Siyasi yönetim açısından eski zamanların site devleti modeline geçilecek. Her site bağımsızlığını ilan ederek, site sakinleri tarafından sırayla yönetilecek.

Televizyondaki tartışma programlarında birbirlerinin üstüne bir kezzap dökmedikleri kalan tartışmacılara Devlet Malzeme Ofisi el koyup Toki inşaatlarında dolgu malzemesi olarak kullanacak.

Seksenlerin efsanesi dizisi Dallas yeniden gösterilecek (Sahi, teselliyi alkolde arayan cazgır, isyankâr ve sorunlu Su Ellen’ın akıbeti n’olmuştu?)

“Seni seviyorum” sözünün on üç harften oluştuğu için uğursuzluk getirdiği fark edilince insanlar artık bu sözü sarf etmeyecekler.

Hayat, Tayyip Erdoğan’ın bıyıklarına giderek daha çok benzeyecek; var mı yok mu pek anlaşılmayan.

Çok değil daha dün diyebileceğimiz bir vakitte devlet ölüm pornosu kitabını mahkemeye verdi, yasakladı, bok püsür. Romanın çevirmenine devletin polisi nahoş muamelede bulundu. Aradan bir deprem geçti. Derken 13 yaşındaki bir kıza 26 kişi sırayla tecavüz etti. Ve ölüm pornosunu yasaklayan devlet aynı romandan fırlamış bir karakter muamelesi yaptı tecavüz mağduru o kıza. Kendi isteğiyle…

Eski Yunan’da yaşamak istemezdim. Adım başı filozof, ona laf yetiştir, buna laf yetiştir, sıkılırdım şahsen.

Çekirge bir sıçrar iki sıçrar… ama insan öyle mi? İnsan üçüncü sıçrayışta şeytanın bacağını kırıp bir sirk aslanı edasıyla feleğin çemberinden geçebilir.

Su içerken dokunmayan yılan profiterol yerken hınzırca gıdıklayabilir.

Alman turist bir arkadaşla yolda yürüyorduk, bir ara dönüp bana mealen şöyle dedi: “Siz Türklerin ağzından düşmeyen bir kelime var: İnşallah. Nedir bu kelimenin anlamı?”
“Tanrı istemezse yaprak bile düşmezmiş” dedim, mealen.

Göz yaşartıcı bomba soğandan mı yapılıyor diye soran insanın saflığında bir umut vardır.

Değişmek: İki insanın birbirine değmesi.

İnsan gördüğü bir rüyayı başka bir rüyada birine yorumlatıyorsa hayatı yeterince bulanıklaşmış demektir.

Bugünkü (11 Ağustos 2011) Taraf gazetesinin kültür-sanat sayfasında Murat Şevki Çoban imzasıyla ve yukarıdaki başlıkla çıkan hayli ilginç haberi ilginize sunuyorum:

Sanıyor musunuz ki büyük yazarlar kitaplarını yayımlarken hiç zorluk yaşamadılar? 15 yayıncının geri çevirdiği dünyaca ünlü yazar da var, beceriksiz olduğu için beğenilmeyen de, bu kitap satmaz denen de.

“En iyi intikam şekli başarılı bir yaşam sürmektir” sözünü Frank Sinatra’nın söylediği kabul edilir. Yazarlığa ömrünü vakfetmeyi kafasına koymuş kimse, her şeyden çok yayımcı ve editörlerden gelecek ret mektuplarına hazırlıklı olmalıdır. Fakat ünlü yazarların kariyerlerinin başlangıç evrelerinde yayınevlerinden aldıkları ret mektupları su yüzüne çıktığında, “Bu mektubu yazan adamın aklı neredeydi” demekten kendini alamaz insan. İşte ‘son gülen iyi güler’ sözünü hatırlatan ünlü yazarlar ve aldıkları ret mektuplarından bazı alıntılar:

Sylvia Plath: Dikkate almamızı gerektirecek kadar özgün bir yetenek kesinlikle bulunmuyor.

Rudyard Kipling: Sayın Kipling, çok üzgünüz, ne yazık ki İngilizceyi etkin biçimde kullanamıyorsunuz.

J.G. Ballard: Bu kitabın yazarı psikiyatrik yardım alacak noktayı çoktan geçmiştir.

Emily Dickinson: [Şiirleriniz] güzel oldukları kadar kusurlu da ve genel olarak gerçek şiirsel niteliklerden yoksunlar.

Jack Kerouac: Çılgın ve karışık yazı şekli, Beat Kuşağı’nın hararetli yolculuklarını güzel bir biçimde ifade ediyor. Peki bu yeterli mi? Bence değil.

William Golding (Sineklerin Tanrısı hakkında): İpe sapa gelmez, sıkıcı ve saçma bir öykü.

Stephen King (Carrie hakkında): Olumsuz ütopyalara değinen bilimkurgu kitaplarıyla ilgilenmiyoruz.

Ayn Rand (The Fountainhead/ Hayatın Kaynağı hakkında): Keşke böyle bir kitabın okuru olsaydı. Ama yok. Satmaz. (Atlas Shrugged/ Atlas Vazgeçti hakkında): Kitap çok uzun. Çok uzun pasajlar var. Bu kitabın satmayacağını ve dolayısıyla yayımlanamayacağını söylemekten üzüntü duyarım.

John le Carré (Soğuktan Gelen Casus hakkında): Le Carré dünyasına hoş geldiniz. Kendisi gelecek vaat etmiyor.

George Orwell (Hayvan Çiftliği hakkında): Amerika’da hayvan hikâyeleri satmıyor.

J. K. Rowling: Harry Potter ve Felsefe Taşı, düzinelerce yayımcıdan ret cevabı aldıktan sonra, bir yayınevi sahibinin sekiz yaşındaki kızınının babasına kitabı basması için yalvarması sayesinde raflardaki yerini aldı.

Ursula K. Le Guin (Karanlığın Sol Eli hakkında): Okunamaz bir metin. Ana hatlarıyla o denli kuru, durağan ve havasız ki romanın özünde belki de var olan drama veya heyecan konudışı saçmalıklar uğruna feda edilmiş.

E. E. Cummings: Cummings’in ilk eseri Büyük Koğuş, 15 yayımcı tarafından reddedildi. Cummings, kitabı kendi imkânlarıyla yayımladıktan sonraa başyapıt olarak değerlendirildi. Büyük Koğuş, romanı yayımlamayı reddeden 15 yayımcıya ithaf edildi.

Marcel Proust (Kayıp Zamanın İzinde hakkında): Sayın dostum, boynumun üstü an itibariyle felç olabilir, fakat hangi akla hizmet bir adamın uyumadan önce yatağa gidişini 30 sayfa anlatıyorsunuz, anlayamıyorum.

Edgar Allen Poe: Okurlar tek bir öykü okumayı yeğler.

Joseph Heller (Madde 22 hakkında): Bu adamın ne demeye çalıştığı hakkında en ufak bir fikrim bile yok. Belli ki yazar komik olmasını amaçlamış, hiciv yazmaya çalışmış bile olabilir. Ne var ki hiçbir entelektüel düzeyde komik olmayı başaramıyor.

William Faulkner: Yüce Tanrım! Bunu kesinlikle yayımlayamam.

Frank L. Baum (Oz Büyücüsü hakkında): Genç edebiyatından çok radikal bir uzaklaşma içinde.

William Shakespeare (Bir Yaz Gecesi Rüyası hakkında): 29 Eylül: Hayatımda gördüğüm en tatsız tuzsuz, tuhaf oyun.

D. H. Lawrence (Lady Chatterley’nin Sevgilisi hakkında): Kendi iyiliğiniz için bu kitabı yayımlamayın.

Vladimir Nabokov: Kuvvetli bir şekilde mide bulandırıcı, açık fikirli bir entelektüel için bile… Kitabın tamamı, korkunç gerçeklik ile ihtimal dahilinde olmayan düş gücünün belirsiz bir kesişme noktası niteliğinde. Sık sık sert, nevrotik bir hayal halini alıyor. Bin boyunca saklanmak üzere bir taşın altına gömülmesini tavsiye ederim.

Jorge Luis Borges: Tek kelimeyle tercüme edilemez.

– Başka ülkelerin müzikleri sizin müziğinizi nasıl etkiliyor? Türkiye’ye geldiğinizde Türk müziği hakkında bir araştırma yaptınız mı? Yaptınızsa eğer, bu müziği nasıl buldunuz?
– Başka yerleri gezmek, o yerlerin müziğini keşfetmek için bir imkân sağlar, ama biz o müziği araştırmayız, o müziğin kendisi bize ulaşır; karşılaştığımız insanlar, birlikte kaldığımız arkadaşlar ve dinlediğimiz kasetler yoluyla. Bu doğal bir şey. Örneğin Macaristan’da Macar müziği çalan insanlarla karşılaştık, fakat bunun bizim müziğimizi fazlaca etkilendiğinden emin değilim. Yeni tonları, melodileri, motifleri meydana getiren yaşamın kendisidir; onlar birden ortaya çıkarlar. Müzik bir nehir gibi değişir. Bazen yavaş ve sakin, bazen de bir şelâle gibi akar. Henüz Türk müziğiyle ilgili çok fazla “canlı” şey dinlemedik.

– Hangi enstrümanları çalıyorsunuz?
– Tost makinesi, çamaşır makinesi, tahta kaşıklar ve tabii ki balalaika, mandolin, akustik ve elektronik gitarlar, flüt, davul, Yahudi harpı ve klarnet.

– Müziği nasıl yapıyorsunuz?
– Biraz un, su, maya ve tuz koy, hepsini karıştır ve bu karışımın kıvamını bulması için bir saat bekle. Sonra onu fırına koyup 45 dakika pişir. Sakın yakma!
Bizim müziğimiz doğaçlamadır, çalmadan önce onu hazırlamayız. Fakat belli temalarımız vardır. Bazen çok değişik bir şey çıkar, kimi zaman da aynı formu sürdürürüz. Bu biraz da bizimle çalan kişilere bağlıdır.

– Yarın için bir planınız var mı? Bir son nokta, varmayı en çok istediğiniz bir amaç?
– Yarın ne olacak? Bir şekilde bugüne kadar geldik. Son nokta mı? Başlangıç mı? Bunları biz nasıl bilebiliriz ki?

– Yaşam felsefeniz nedir?
– Hayatı bir yol gibi görüyoruz, güneşe doğru yola çıktık. Gelecekte bir yerde evimize varacağımıza inanıyoruz. Önemli olan, günümüzü yaşamak, çevremizdeki insanları fark etmek ve onlara karşı iyi olmaktır. Müzik bunu yapmanın yollarından biridir sadece. Söze başvurmadan müziğe pek çok şey verebiliriz, insanların bunu hissetmesini sağlayabiliriz. Yaşam da müzik gibidir; çok farklı koşullarda farklı çalgılarla, bazen akortlu bazen de akortsuz yankılar, renkler, gürültü, hareket, geçiş, zamanlama, orkestrasyon, doğaçlama ve sezgi aracılığıyla akıp gider.

– Müzik dünyayı değiştirebilir mi?
– Lew: Biz dünyayı değiştirmek zorunda değiliz. Ona bakış açımızı değiştirmemiz yeterlidir. Ona sevgiyle de bakabilirsiniz, at gözlüğü takarak gözlerini yanılsamalarla köreltebilirsiniz de. Dış dünyaya baktığınızda, onun siizn bir parçanız, kalbinizin bir parçası olduğunu görürsünüz. O zaman değiştirmeniz gereken tek şeyin kendiniz olduğunu anlarsınız. Sorunuzun yanıtı evettir. Her ne kadar savaşları, çatışmaları, kavgaları ve diğer sorunları -sefalet, hastalıklar, ayrımcılık gibi- değiştiremesek bile yaşadığımız çevreyi epeyce değiştirebiliriz. Diğer insanlarla birlikte yaşayarak ve onların ihtiyaçlarına duyarlı olarak etrafımızdaki pek çok şeyi değiştirebiliriz.

Tigri: Müzik evrensel bir iletişimdir ve yaşamın tümüne ait duyguları ve düşünceleri bir anın içinde taşır. Müzik yaşamın ritmiyle ilgilenir, nasıl yürüdüğümüzle, kalplerimizin nasıl attığıyla, nasıl nefes aldığımızla. Bu suretle yaşamın döngüsünde büyük bir değişime yol açar. Meselâ müzik, çevresindeki hava moleküllerini harekete geçirerek çok sayıda farklı titreşimlere neden olur. Bazı tonlar vardır, onları duyabilirsiniz. Müzik ve onun ürettiği seslerin (bazı kişiler tüm seslerin müzik olduğunu söyler, hatta sessizliğin bile), binaların, bitkilerin, hatta kır manzaralarının fiziksel yapısını değiştirmesi mümkündür. Pek çok dalgalar ve frekanslar varlığımızın merkezine sızabilir ve onu olumlu ya da olumsuz biçimde değiştirebilir. Bu frekansların bazıları henüz keşfedilmiş değildir. Ancak bunlar üzerinde henüz yeterli araştırma da henüz yapılmamıştır. Özellikle nefesli çalgıların, nefes alışverişimizi nasıl etkilediğini ve hepimizin içindeki nefes alışverişin doğal yolunu nasıl açığa çıkardığını görebiliyorsunuz. Bir nefesli çalgı çalan herkes daha rahat nefes alıp verebilir, tıpkı ağaçların yapraklarını çalan rüzgâr gibi. Belki bir yerde nefes alıp verişin ve tüm yeryüzünün ahenkli yakınlığının bir anahtarı vardır. Edoostan picolo-flüte kadar her çalgıyla bir sesli yoga elde etmek mümkündür. Ben müzik aletlerini her şehrin, her kasabanın caddelerine, ormanlara, parklara çalınsın diye koymak isterdim, özellikle çocuklar için. Devletler konuşmak yerine birlikte çalmalılar ve bu birleşimden pek çok çözüm doğabilir. Düşünsenize, Birleşmiş Milletler’in bir orkestrası var ve “dünya müziği” ya da “dünyanın özgürlük müziği”ni çalıyor. Dünyanın her yerinden çok farklı renklerin, tonların ve izlenimlerin uyumlu bir şekilde bir araya geldiğini ve birbirlerini destekleyerek tüm yeryüzü kültürlerinin ahenkli birlikteliğini yarattıklarını bir hayal edin! Yepyeni, gizemli, çok sesli, çok renkli ve çok kültürlü bir yeryüzü ses kolajını düşünün… Yeni bir politika yapısı oluşturmak için. Ve böylece genellikle politikadan uzak tutulan çocuklar, doğayla olan dengemizi sergileyen gezegensel “senfoni” kongresine kolaylıkla katılabilirler.

– Ülkemizi nasıl buldunuz?
– Çoğu insanın misafirperverliğinden, açıklığından ve ufka doğru uzanan engin yeşil kırlardan çok etkilendik ve hâlâ etkileniyoruz. Pek çok insan müziğimizden hoşlanmışa benziyor. Genellikle durup dinliyorlar. Sokakta birinin bir şey yaptığını görmekten mutlu oluyorlar. Kimi zaman polis çalmamıza engel oluyor, ama genelde izin veriyorlar. Bazı arkadaşlar bunun müziğimizden kaynaklandığını söylese de, bilmiyorum, bana öyle geliyor ki bazı polisler de bizim müziğimizi beğeniyorlar. Konuştuğum biri, bizim çalmamıza polisin karışmamasına şaşırdığını söyledi. Farklı insanlar farklı yerlerde çalıyor, bazıları bir pasajın içinde biraz daha gizli çalıyorlar.
Bir gece saksafoncu, ateş dansçısı, solist ve davulcu gibi arkadaşların katılımıyla iki saat süren uzunca bir şenlikten sonra polisin biri bizi durdurdu. Arkadaşlarımız gitti ve ardından iki adam geldi. “Niçin durdunuz, çalmıyorsunuz?” diye sordular. “Polis yüzünden” dedim. “Polis mi, sorun değil, ben de polisim” dedi biri. Polis kimliğini çıkardı ve “Çalın!” dedi. İki dakika sonra diğer polis tekrar geldi. Aralarında biraz konuştuktan sonra bizimkisi “Üzgünüm, o şefimizdir, müziği kesmelisiniz” dedi. Gördüğünüz gibi bazı şeyler değişiyor galiba.

– Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?
– İster bizim ister başkalarının olsun müziği duyan herkesin, kendi başına da müzik yapabileceğine inanmasını isterdim. Düşünceleri, duyguları, kelimeleri, sezgileri, rüyaları, izlenimleri seslere dönüştürmek için ve bu sesleri dünyaya yaymak, duvarları titretmek, vadilerde yankılatmak, rüzgârla uçmak, caddelerde dolaşmak ve ormanda dans etmek için…

– Size çok teşekkür ediyorum.

Not: İngilizce gerçekleştirip Türkçeye çevirdiğim bu röportaj Merdiven Sanat dergisinin 21. sayısında (15 Haziran-15 Temmuz 2000) yayımlanmıştır. Orhan Düz.

– Neden müziği seçtiniz? Müziğin işlevi nedir sizce?
– Müzik herkese konuşabilir. Biz sokakta pek çok sanat dalını bir araya getirip bir tür performans veya “happening” sergilemekten zevk alıyoruz. Bazen bu kendiliğinden oluyor. Herkesin şarkı söyleyip dans etmesi için sadece denemesi yeterli.
– Ne tür müzikler dinliyorsunuz? Hangi grup ve/veya şahıslar sizin müziğinizi etkilemiştir?
– Biz dünyanın değişik yerlerinden müzikler dinlemekten hoşlanırız; folk ve geleneksel müzikler. Ama en iyisi “gerçek deneyim”i yaşamaktır. Demek istediğim, bizim bulunduğumuz yerdeki müzisyenlerle buluşmak ya da konserlere gitmek, gerçekte ne olup bittiğine dair bize bir fikir verir. Ben Frank Zappa’yı severim. Modern bir besteci olarak müziğin çok farklı alanlarını etkilemiştir: rock, blues, jazz, orkestra müziği, ses denemeleri, gürültü ve bunların pek çok sentezi. O özellikle orkestrasyonla ilgilenmiş ve kendine özgü bir “sound” üretmiştir. Zappa sık sık gözdelerinden olan Edgard Varese’den alıntı yapardı: “Günümüzün bestecileri ölümü reddeder.” Sanırım biz de biraz ona benziyoruz; farklı sesleri, izlenimleri ve aletleri bir araya getirip kendi tarzımızı oluşturuyoruz.
– Yükselen elektronik müzik akımı hakkında ne düşünüyorsunuz?
– Bana kalırsa elektronik müziğin en kötü yanı perküsyondur.. Bilgisayarların, gerçek davulların verdiği etkiyi ve hissi asla taklit edemeyeceğini veya onu yeniden yaratamayacağını düşünüyorum. Tıpkı birbirine benzemeyen kalp atışlarımız gibi davul vuruşları da hiçbir zaman tamamen birbirine benzemez. Ayrıca vuruşlar arasındaki sessizlik de çok önemlidir. Reklam, propaganda ve sentetik yiyecekler için yapılan müzik (son saniyesine kadar hesabı yapılan) de bizi gerçek deneyimden çok uzaklara götürür ve hepimizin içinde akan Afrika tonundaki arkaik nabız vuruşlarının gücünü azaltır. Elektronik davullar insan faktörünü yok etmektedirler. Bu davullar “pratik” olabilir, fakat yirmi tane Afrika davulunun yarattığı havanın ve duygunun aynısını üretemez. Bu tür müziklerin bir kısmı daha farklıdır, “soundscape”ler oluşturarak anlaşılması çok zor besteler ortaya çıkarırlar. Ben Frank Zappa’nın “Synclavier” parçasını seviyorum ve bu parçayı dinleyince her tür ses yapıları ve emprovizyonlarıyla tam bir orkestra çalışması yapmanın ne kadar pahalı ve zor olduğunu anlıyorum. Böylece “The Machine” parçasının da hakkını verebiliyorum. 80’lerden bazı punk gruplarını da seviyorum.
– Müziğiniz kendinizi ifade etmek için bir araç mı, bir yaşam tarzı mı yoksa bir hobi mi?
– Müzik yapmak bana göre ve herhalde genel olarak iç dünyayı, duyguları, düşünceleri, arzuları sözsüz ifade etmenin bir yoludur. Aynı zamanda bizim hayatımız o, ne konser ne de şov. Kalbimizde olanları müziğe veririz ve bu müzik bizizdir.
– 60’ların hippileri gibi görünüyorsunuz. 80’lerden sonra nasıl aynı felsefeyi ve yaşam biçimini sürdürebiliyorsunuz? – Bir hippi nedir ki? Siz bir hippi olmayan gibi mi görünüyorsunuz? Çoğu hippi sizin gibi görünür: jeanler, bir yelek, ne ok kısa ne çok uzun saçlar, ne takım elbise ne de kravat. Bizi bir filmden ya da kitaptan fırlamış karakterlere benzettiniz galiba. Biz hippi değiliz ve onlar gibi görünmeye de çalışmıyoruz. Biz olduğumuz kişileriz ve hepsi bu. Görünüş önemli değildir, belli giysiler sizi bir hippi ve başka giysiler ve saç biçimleri de normal bir kişi yapmaz. Sizi belirli bir biçimde düşünmeye ve bir sürü yanılsama üretmeye iten çok sayıda şablon vardır. Onların ötesine bakınca gerçek kişiyi göreceksiniz, sadece iki boyutlu bir resmi değil. Bu çeşit yaşam biçimi yüz, belki de bin yıldır süregelmektedir. Göçebe haberciler, dağları, ovaları, çölleri geçerek kasabadan kasabaya, köyden köye, kabileden kabileye, kaleden kaleye, panayırdan panayıra geçerek diğer topraklardan haberler taşırlardı. Çoban kavalları, Afrika davulları bir ormandan diğerine, vadilerden dağlara, aslanların topraklarından fillerin vatanlarına mesajlar yollardı. Bazıları 60’ların 1967’de başlayıp Vietnam Savaşı’nın bitimiyle (1974) sona erdiğini söylerler. Başkaları da 60’ların 50’lerdkei Beatnik hareketiyle başladığını iddia ederler. 40’ların Bebop hareketiyle, 30’ların işçi hareketleriyle ya da 20’lerin anarşist hareketiyle başladığını öne sürenler de vardır. Veya gerçeküstücü hareketle, şayet bu harekette zaman kavramı varsa! Ancak kurulu düzenlere, kirliliklere karşı hep bir isyan olmuştur ve sokaklarda, köylerde, ormanlarda sürekli müziğin sesi duyulmuştur. Birisi 60’ların önemli bir olayının, bir gösteri ortasında bir polisin çıkıp kocaman bir saati paramparça etmesi olduğunu söyledi. Bu olaydan önce insanlar oturmuş bir şeylerin olmasını bekliyorlardı. Genelde ortam barış yanlısı bir havadaydı. Derken biri, içinden “Zamanın canı cehenneme!” dedi ve saati parçaladı. Sonra polis vahşileşti ve insanları kırıp geçirmeye başladı. Göstericiler, bunun kapitalizmin büyük sembolü ve bazılarına göre tüm baskıların kaynağı olan zamanın yıkıcılığına o polisin dayanamamasından kaynaklandığını söylemişlerdi. Zaman paradır, zaman kısadır, zaman doğrudur, zaman düşmandır, “zaman yok”, “boş zaman”, “yoğun zaman”, “gerek zaman”, “sanal zaman” gibi bir sürü terane. İyi müzik çaldığınızda zaman diye bir şeyin olmadığını, zamanı hissetmediğinizi, kendinizi zamanın dışında bulduğunuzu görürsünüz. En büyük sanat eserleri “zamansız”dır. Kitle iletişim araçları 60’ların bittiğini söylüyor. Evet 60’lar bitmiş olabilir, ama devrim devam ediyor diyenler de var. Frank Zappa “Her şey şimdi olup bitmektedir” der. Antoine de Saint-Exupéry’e göre, “İnsan soyu doğal biçimde hep göçebe olagelmiş ve olagidecektir. Tabii her zaman bir sirk de gösterisini sürdürecektir.” .

Not: Bu röportaj İngilizce gerçekleştirilmiş olup tarafımdan Türkçeye çevrilip Merdiven Sanat dergisinin 21. sayısında (15 Haziran-15 Temmuz 2000) yayımlanmıştır. Orhan Düz.

5 sayfa«12345»Yukari Asagi