.

Yazarın arşivi

– İsimlerinizi öğrenebilir miyim?
– Tigri ve Lew.
– Nereden geliyorsunuz? Sizi yola çıkaran şey neydi? Başınızdan geçen serüvenden biraz söz eder misiniz?
– Ormandan geliyoruz. Bir ülkeli olmak önemli değildir, çünkü ülkeler yalnızca kafalarımızda yer edinebilirler. Onlar gerçekte olmayan soyut kavramlardır. Üstelik insanları bölüp birbirlerinden ayırırlar. Savaşlara ve benzeri şeylere neden olurlar. Bazı insanların bu tür sorulara takıntılı olduğu bir gerçektir. Nerelisiniz, ne kadar zamandır yoldasınız, falan filan. Bu tip insanlar konuştukları kişiyi görmezler. Tek boyutlu bir resim çizerler ve aslında hiç olmadıkları bir ülkeye dair çok sıkıcı şeylerden bahsederler. Kimi zaman bu söylediklerini sadece kitaplardan okumuşlardır.
Ormanda kimlik kartları, pasaport kontrolleri ve sınırlar yoktur. Bir ağaç bir kuşa, “Nerelisin?” diye sormaz, sadece kuşun söylediği şarkıyı dinler. Kapalı sınırlar dünyada sefalet ve militarizmin gelişmesine yardımcı olmuştur. Bizim küçük uzay gemimiz dünya, şimdilerde Güney Afrika’da ayrımcılığın yapıldığı zamanı andırıyor. Tüm gezegen bir pasaport kanunuyla idare ediliyor. Belli bir tür pasaportun varsa özgürce dolaşıp istediğin yere gidebiliyorsun, bundan farklı bir pasaporta sahipsen geri dönmek zorundasın. Bob Marley bir şarkısında Haile Salaissie’nin şu sözlerine yer vermiştir:
“Bir insanın derisinin renginin gözlerinin renginden daha önemli olmayacağı güne değin savaşın olacağını söyleyebilirsin.”
Bir insana nerelisin diye sormak yerine ona dikkatlice bakmak daha iyidir. Bir kişi 1. Dünya ülkelerinden birine ait bir pasaporta sahip bulunmasına rağmen hâlâ fakir olabilir. 3. Dünya ülkelerinden birine ait bir pasaportu olmayan bir başkasının da gönlü çok zengin olabilir veya bunun tam tersi. Sözgelimi, niçin İngiliz yetkililer bir bölgeyi Jamaika’dan korurken, çoğu kez, tüm siyahları bir yere tıkayıp tüm beyazların oradan geçmesine izin verirler? Onlar hep siyah Jamaikalıların sorun çıkardığını söylerler. Oysa bu sorunların çoğunu çıkaranlar beyaz Avrupalılar değil midir? Aynı durum Türkiye için de geçerli. Pek çok Türk insanı –aslında onlar Avrupalıdır- yaşam koşulları, eğitim, dünya görüşü vb açılardan Avrupalılara denk veya benzerdir. Ama pasaportları yüzünden, vizeleri yoksa oralara gidememektedirler. Aksi halde şu sorulara muhatap olurlar: “Nerelisin?” Veya “Paran var mı?”. Türkiyeliyim dersen o zaman “Geri dönmek zorundasın!” derler sana. Ama neden? Tek neden yerleşimsel yansımalar, kültürel ayrımcılık ve toplumsal şartlar.
Kızılderililer, “Hiç kimse toprağın sahibi olamaz” derler. Sınırlar içimizdedir. Kendini dışa açtığında, bağın ülkeler arasında değil insanlar arasında olduğunu görürsün.
– Ne tür müzik yapıyorsunuz?
– Yaptığımız müziğe “sokak müziği” diyebiliriz. Bununla biz, herhangi bir müziği değil, içimizden gelen, içinde olduğumuz yer ve anla bağlantılı müziği kastediyoruz. Bu müzik bir tema üzerine doğaçlanır ve sokaktan etkilenir. Temelde mandolin ile flütün sesi bulunduğu için ona bir çeşit “folk müziği” diyebiliriz. Bazıları bu, Ortaçağ, İrlanda ya da Hint müziği mi? diye soruyor. Balalaika’nın sesinden dolayı bir İranlı, müziğimizin İran müziğine benzediğini söylemişti. Çok şaşırmıştım. Klarnet ve elektrogitarı da kullanmamızdan dolayı müziğimizin çağdaş ve hatta deneysel olduğunu ileri sürenler de oldu. En kolayı ona “dünya müziği” ya da “orman müziği”, ormandan, dünyadan, ormanın dünyasından gelen müzik olduğunu söylemek yahut dünya için müzik, yeni dünya için insanların müziği demek. Klarnet ve balalaikadan dolayı ona, kısmen çingene müziği, yine klarnetten dolayı Kelt müziği de denilebilir. Ya da içsel müzik, yeryüzü müziği veya yolculuk müziği. Bir keresinde Lew, “O bir çeşit psychedelic filme benziyor” demişti.
– Bu bilgisayar çağında kapalı yerleri, kulüpleri değil de sokakları tercih etmenizin sebebi nedir?
– Sokağı seçtik, çünkü orası insanlarla doğrudan ilişkiye geçilebilen bir yer. Kat yok, kapı yok, ışıklar ve ses sistemi yok. Oturup çalıyoruz ve insanlar dinleyip dinlememekte özgürler. İşlerinden evlerine dönen insanlar için bu bir sürprize benzer. Beklemedikleri bir yerden kulaklarına bir müzik çalınır. Bazen kayıtsızca yollarına devam ederler, bazen de gülerler. Sokakta kural yoktur. Yaptığımız şeyler ilgili istediğiniz yorumu geliştirmekte serbestsiniz; ister dinler isterse de duymuyormuş gibi yapabilirsiniz.
Benim için sokak bir yaşam yolu veya yaşam ırmağıdır. Orası bir geçit, her türlü insanın kendini orada bulduğu ve karşılaştığı bir yerdir. Onların bir kısmı alışverişe, önemli toplantılara yetişmek için aceleyle yürürken, bir kısmı da düşünceli bir halde yavaş adımlarla ilerler. Hepsinin içinde taşıdığı öyküler, endişeler, düşler, neşe ve yalnızlık vardır. Bizim çaldığımız müzik her nasılsa onların tümüne dokunur. Ve umarım içlerini değiştiriyordur. Sokakta çalmak bize yaratıcılık ve doğaçlama açısından, kapalı yerlerin verdiğinden daha çok özgürlük veriyor. Bir anda durup bize katılan başka müzisyenlerle karşılaşırız, çoğu zaman sokakta muazzam bir trafiğimiz olur. Bununla, kapalı yerlerde çalmadığımızı veya çalmayacağımızı söylemiyorum. Mülteci merkezinde, işgal evlerinde, arkadaş evlerinde, bazen dağlarda, festivallerde (herkese açık kapalı yerler), tiyatrolarda, tenis kortlarında, Hint çadırlarında ve daha pek çok yerde çaldık.
– Dinleyici profiliniz hakkında neler düşünüyorsunuz?
– Farklı farklı insanlar bizi dinler ve onların türü çaldığımız yer ve zamana göre değişir. Sözgelimi, pazarları sokak kalabalık olur, insanlar bir şey görmek isterler, seyir için zamanları ve ruh halleri uygundur. Onlardan bazılarını durduran şey, biz ve müziğimizdir. Ancak çoğu, sırf bir şeyler seyretmek için durur. Etrafımız kalabalıklaşma başladığında, kendimi konser veriyormuş gibi hissederim. Daha az insan varkenü daha az resmî iken müzik yapmak daha kolaydır. O zaman bir şov yaptığın hissine kapılmazsın. Dinleyicilerim arasında en çok çocukları seviyorum. Onlar bize daha fazla yaklaşmaktan korkmuyorlar. Dans ederler ve anne babalarından ziyade onlar bizimle daha uzun süre kalmak isterler. Doğaldırlar ve sanırım diğerlerinin onlardan öğrenecekleri çok şey var. Son aylarda hatırladığım en güzel şey, küçük bir kız çocuğunun tebessümüydü. O sırada kederliydim ve niçin çaldığımı bilmiyordum. İşte tam da hiç beklemediğim bir zamanda karşıma çıkan bir çocuğun gülümsemesi için müzik yapmanın değerli bir şey olduğunu hissettim.

Not: Bu röportaj İngilizce gerçekleştirilmiş olup tarafımdan Türkçeye çevrilip Merdiven Sanat dergisinin 21. sayısında (15 Haziran-15 Temmuz 2000) yayımlanmıştır. Orhan Düz.

arta kalan müzik şirketi: kozasından daha yeni çıkmış bütün sevimli minik tırtılların müzikle kanatlanmaya hakkı vardır.

beyaz kelebekler rehabilitasyon merkezi: uçmak için kanatlarınızın olması yetmez, bakınız tavuklar.

hazerfen çelebi uzay üssü: galata kulesinden havalanmanız üsküdara ineceğinizin garantisi değildir.

yerle yeksan deprem araştırma enstitüsü: hayat sarsıcıdır amma ve lakin üsküdarda bu sarsıntının hafifletici yan etkilerine şahit olabilirsiniz.

kleopatra güzellik merkezi: bazı aynalar bizi olduğumuzdan daha çirkin gösterir.

telve falevi: kahvenin önünüze geldiği anda üzerinden yükselip kavisler çizerek havaya dağılan buğusu geleceğe dair görüp görebileceğiniz her şeyi beraberinde götürür.

bilimsel evlendirme merkezi: normal koşullar altında sıfır santigrat derecede bir atm basınçta herkes herkesi sevebilir.

Sayın abonemiz bu gezegende size ayrılan sürenin sonuna gelmiş bulunmaktasınız, artık gözlerinizi açabilirsiniz, sağ taraftaki kameraya gülümseyin. .

Şu an elimize ulaşan bir son dakika haberine göre, duran herkes yanlış yerde duruyor, hareket halindeki herkes yanlış yöne doğru ilerliyor.

Sayın Doktor Cebir, kanamalı bir vampir için ameliyathaneye bekleniyorsunuz.

Maymunlar Yüksek Konseyi’nin son toplantısının akabinde basın sözcüsü, insan aşamasına varmış maymunlar halka duyurdu.

Günün itirafı: Birbirleriyle henüz tanışmamış insanlar arasında anlamlı bir sessizlik vardır.

Hayat Sigorta Şirketi: Lütfen hayatla dalga geçmeyiniz!

Kâinat yaylasında düzenlenecek, kaçıncı yıldönümü olduğunu tahmin etmekte zorlandığımız Büyük Patlama şenliklerine davetlisiniz.

Lütfen bekleyiniz, lütfen bekleyiniz, lüt…şimdi karşıya geçerken karşının da size geçtiğini unutmayınız.

İki Cihan Mezarcılık Limited Şirketi: Mezarınız itinayla kazılır.

Seviyor, sevmiyor, seviyo….sev… yoooo……rrrrrrrr.

Yayınevimize bağlı yazar kasaların imza gününe tüm optik okuyucularımız davetlidir.

Beni hiç sıkmadın onur ünlü, sıkmak ne kelime, yeterince sıkıntılı bir hayat varken dışarıda ferahlatıcı bi nefes üfledin içime. Yazdığın şiirler ve çektiğin filmlerle hayır ve şerrin, iyi ve kötünün, komedi ve trajedinin hamuruyla yoğrulmuş şu hayatta artizliğe gerek yok hepimiz noksanız, aciziz ve muhtacız dedin. İntiharına ramak kalmış birinin duyduğu o ulvi sesin huzurunu da verdin bana, hasbelkader yaşamın içinde yuvarlanırken birdenbire önüne düşen cesedin soğukluğuyla ürperen kişinin trajedisini de. Pesimist biri olarak acizane senden dileğim: pes etmesen.

Çocukların dünyanın en enteresan varlıkları olduğuna dair zerre şüphem kalmadı. Bazen çocukken hepimizin uzaylı olduğunu ve fakat büyüdükçe dünyalılaştığımızı düşünmüyor da değilim. Bu tuhaf düşünceye beni sevk eden hadiseler zincirinin üzerinden çok değil birkaç hafta geçti. Berk adında ilkokul dörde giden özel bir öğrencim var. Haftada birkaç gün evlerine gidip İngilizce dersi veriyorum. Havada uçan toza alerjisi olan gayet hassas, titiz, zeki, nur yüzlü ve lakin biraz içine kapanık bir çocuk. Ağzımla İngiltere semalarından kuş tutsam çocuğa İngilizceyi sevdiremeyeceğimi fark ettim. Sınavlarını geçecek kadarını öğreniyor ama daha ötesine nuh diyor peygamber demiyor. Bir gün dayanamayıp sordum:

– Berk sen neden bu dili sevmiyorsun?
– Hocam, neden biz onların dilini öğreniyoruz da onlar bizimkini öğrenmiyor?

Bu soru karşısında şaşakaldım, sevgideğer okur.

….

Berk’in bir kardeşi var, adı Berkay. Henüz dört yaşında ama kurduğu cümleleri bakarsanız o dördün önüne bir dört daha koymaktan kendinizi alamazsınız. Abisinin aksine son derece dışa açık, konuşkan ve espritüel bir çocuk. Atom karınca misali ışık hızıyla evde fırdönse, kanepeye zıplayıp ordan halıya atlasa, halıdan kalkıp misafir odasının kapısından dışarı fırlasa, çok geçmeden kaykayıyla tekrar içeri girse de içindeki sonsuz enerji kaynağını bir türlü tüketemiyor. Bazen abisiyle ders çalıştığımız geniş masanın altına girip meraklı kulaklarla bizi dinliyor. Annesinin çektiği çileyi varın siz düşünün artık. Ders sonraları onca yaramazlığına rağmen erke dönergecini andıran bu afacanla sohbet etmek hoşuma gidiyor. Geçenlerde yine böyle bir sohbet esnasında ona kaçınılmaz soruyu sormuştum.

– Berkay büyüyünce ne olmak istiyorsun?
– Polis.
– Niye?
– Herkesi suçlamak istiyorum hoca!

Buyur burdan yak! Hepimiz suçluyuz, sevgideğer okur. Neden diye düşünüyor olabilirsin. O vakit Berkay’la yaptığım yukarıdaki diyaloğun bir hafta öncesine ışınlanmakta fayda var. Yine bir sohbet esnasında banko soruyu sormuştum ona.

– Berkay büyüyünce ne olmak istiyorsun?
– Uzaylı.
– Neden canım?
– Bu evde çok canım sıkılıyor hoca!

Bazı insanlar vardır ya hayatınızda, hani hiç göremeseniz, hiç tanışamasanız, ne bilim hiç oturup birlikte bir çay içemeseniz bile, içinize o kadar sinmiştir ki en yakın arkadaşınızı sevdiğinizden daha çok seversiniz onları. Hep merak edersiniz, acaba şimdi ne yapıyorlar diye. Bir yerlerde onlarla ilgili bir haber çıktığında birden heyecanlanıp okursunuz o haberi. İlla ki birileri onlardan söz eder size ve sanki biraz da onların yaptığı şeylerle siz hayata biraz daha sıkı tutunursunuz. Sizinle o insanları birbirinize bağlayan görünmez ipler vardır ve siz biraz geriye düştüğünüzde o iplerden biri sizi ileri çeker. O insanlarla aynı zaman diliminde yaşıyor olmak biraz olsun ferahlatır içinizi. Rüya gibi…

Geçenlerde gökten zembille inmiş bir akşam vakti kafede tanıştığım karikatürist ondan söz etmeseydi belki de Hayalet Oğuz’un varlığından sonsuza dek haberdar olmayacaktım. Orta yaşlı munis yüzlü karikatürist bana ne iş yaptığımı sorduğunda “Kitap çevirmeniyim” diye cevap verdim. “O zaman Hayalet Oğuz ismini duymuşsundur?” diye çıkıştı, bir ajana parolayı soran başka bir ajan gibi. “İsmini duyduğum tek hayalet Casper” dedim muzipçe. Yüzünde beliren bir tebessümle karşılık verdi: “Çevirdiği romanlara kahraman olacak kadar sıradışı bir hayat yaşadı.” Gözlerimi faltaşı gibi açan bir merakla sordum: “Bir çevirmen mi? İnanılır gibi değil. Biz çevirmenler çoğunlukla evde çalıştığımızdan evcimen tipler olup çıkarız ve fazlasıyla sıradan bir hayatımız vardır. Bir kitabın başına oturup saatlerce çeviri yaparız. Başımızı kaldırıp pencereden dışarı baktığımızda da havanın çoktan kararmış olduğunu fark ederiz. Fazla hareket etmediğimiz için kolayca kilo alabiliriz. Bazılarımız bu ev eksenli hayatı abartıp asosyallik raddesine vardırır. Diğer bazılarımız 26’dan havuç yapabilir. Hepimizin içinde ‘Keşke fotosentez yapabilseydim de şu pimpirik yayınevlerinden para sökmek için bunca çırpınmasaydım anne!’ serzenişi yatar.”
Şenlenen ruhundan kopup gelen o munis (ikidir kullanıyorum bu kelimeyi, çok sevdim sevgideğer okur) bakışlarla anlatmaya koyuldu: “Sabit bir yeri olmadığı için mi, aylarca ortadan kaybolduğu için mi yoksa uzun boylu ama incecik olduğu için mi bilinmez, kendisine ‘hayalet’ lakabını takmışlar. Asıl adı Oğuz Haluk Alplaçin. 60’lı ve 70’li yıllarda İstanbul’daki bohem hayatın ünlü simalarından biriymiş. Can dostu Tezer Özlü’nün anlattıklarına bakılırsa şu koca dünyada tek bir çöpü bile yokmuş. Kuş misali bir gün bir arkadaşında, ertesi gün bir başkasında kalırmış. Bir-iki giysisi temizleyicide durur, kirlenince yenilerini satın alır, iç çamaşır ve çoraplarını en yakın çöp tenekesine atarmış. Resmi dairelere girip çıkmadığı gibi pasaportu da yokmuş. Hiç evlenmemiş.”
“Vay be, tam bir anti-kahraman desene,” diye araya girdim, hoşsohbet arkadaşım biraz soluklansın diye. Ne var ki bizimkisi hız kesmeden sözüne kaldığı yerden devam etti:
“Sade ama zevkli giyinir, kolanya sürer, azalan saçlarını özenle tarar, kara gözlüklerinin ardından dünyaya bakar, ince ve sevimli bir sesle konuşur, Bafra sigarası içermiş.”
O konuştukça içimi saran merak ve heyecan büyüyordu.
“Çevresindeki insanlara güleryüz gösterir, akıllıca esprilerle onları neşelendirirmiş. Çok ender insanda rastlanan bir zekası ve elliye yakın dostu varmış. Çiçek veya pasta gibi hediyeler almadan misafirliğe gitmezmiş.”
Keşke birazdan şu kapıdan içeriye girse de tanışsaydık diye içimden geçirdim.
“Balıkpazarı meyhanelerine, Beyoğlu lokanta ve gece kulüplerine ve kahvelere takılır, kurbağa bacağı, mantar turşusu gibi garip yiyecekler severmiş. Beyoğlu’na gelen ilginç filmleri de ilk gören o olurmuş. Parasını olunca dar paçalı bir blucin, bir kazak, bir montgomeri ya da mevsime göre yeni bir gömlek satın alırmış. İyi bir yemek yer, ardından Kulis, Papirüs gibi barlara uğrar, barmenlere önceki içki borçlarını öder, yanındakilere içki ısmarlarmış. Oracıkta rastgeldiği bir iki dostuna: ‘Şu paramı saklayıver, sonra senden isterim, hepsini bitirmeyeyim,’ der, belki o gece Klüp 12’de bir şişe viski açtırır, geceyi bir bar kadınının yanında, kadına dokunmadan sızarak geçirirmiş. Ertesi gün bir Bafra sigarası alacak parası kalmadan, gene Taksim-Beyoğlu çevresinde yaşamına başlarmış.”
. “Nasıl geçinirmiş peki?”
“Türkçeye çeviri ve derleme olarak yüze yakın kitap kazandırmış. Adını hiçbir zaman çevirmen, yazar, ozan, şunu yaptı, buna çalışıyor, bunu hazırlıyor… gibilerden kullanmamış. Yazın çalışmalarında tam bir fabrika işçisiymiş. Sığınabileceği bir köşede çalışır, çalışması bitmeden kazanacağı parayı çekmiş, bitirmiş, sayfalarca çeviri bedeli de borçlu kalmış olurmuş. Yüzlerce film senaryosu yazmış Yeşilçam’a. Bunların tümünün adını bile bilmez, filmleri de görmezmiş.”
Sigarasının uzayan külünü kül tablasına dökerken konuşmasına ara vermesini fırsat bilip sordum: “Peki, ne tür kitaplar okurmuş bu cool Hayalet?”
“Çoğunlukla elinde bir İngilizce polisiye roman bulunurmuş. Cebinde dolaştırdığı kitapları ya bir dostundan alırmış ya da biraz sonra bir başkasına verirmiş. Birkaç şiir de yazmış.”
Bir an için karşımdaki insanın Hayalet Oğuz’a dair sonsuza dek konuşabileceği hissine kapıldım. Lakin o belki de vaktin ilerlemiş olmasından dolayı hikâyenin sonunu beklediğimden daha çabuk getirdi.
“Hayatının son aylarında İstanbul’u ‘Katmandu’ya benzetiyormuş. ‘Artık gerçekten yaşamak istemiyorum, hiç tadı yok’ diyormuş. 1975’te akciğer kanserinden boğularak ölmüş. Öldüğünde kırk altı yaşında ve kırk altı kilodaymış. Ölmeden dört gece önce Degüstasyon’un kapısı önünde karşılaştığı Ali Poyrazoğlu’na yanağından makas alarak takılmış:
“‘Tatlıhayat kurbanları gene nereye?’”

Bilim adamı: Boşluğa düşmüşsen eğer, yer seni çeker.

Film adamı: Bu çekimi ağırdan alırsam eğer, sinematografik kareler.

Öteki adam: En ağır karede Azrail sana gülümser.

Türkiye’nin Ruhu adlı eserini bitirmeye ömrü yetmeden öldü Tutunamayanlar’ın yazarı. O gün bugündür o ruh aramızda geziniyor. Kolektif bir beden bulamadığı için münferit bünyelere sığınmış. Kimi zaman Anadolu’nun ücra bir köyünde yaşayan genç bir kız oluyor o bünye; ata binip kilometrelerce uzaklıktaki okuluna gidiyor. Bazen büyükşehirlerin tıkanmış trafiğinde boğulan arabaların camlarını silen kavruk yüzlü bir delikanlı o; sizden sigara istiyor; bir yerine iki sigara uzattığımızfa, ‘Sağol abi, sadece bir tanesine ihtiyacım var’ diyor. Vapurdan indiğimizde iskelenin az ilerisinde mütebessim bir yüz ifadesiyle sizi karşılayan bir çingene oluyor bazen de, çiçek uzatıyor size. Ara sokaklara saptığınızda, sakalları uzarken sararmış, yüzü o sokakların coğrafyası gibi kırış kırış olmuş, hoşsohbet bir ihtiyarın gözleriyle size bakıyor; ucuz bir şarap parası verdiğinizde Hayyam’dan rübailer okuyor size. Akademinin kapısından içeri girdiğinizde hemen yanınızdan dışarı çıkıyor o. Çünkü az evvel okulu bırakmaya karar vermiştir; bitirme projesi olan kısa filmin senaryosu, ihtiyar heyetini andıran seçiciler kurulundan geçemediği için. Ve daha neler neler. Seni beni onu toprağa, toprağın altındakilere ve üstündekilere rapteden bu ruhun tecessüm ettiği fertler her an her yerde karşınıza çıkabilir. Velhasıl toprağın ruhu onun üzerinde yürüyen insanın, bütün siniruçlarının toplandığı ayak tabanından girip iliklerine kadar işler. Öyle değil mi Ahmet abi, güzelim?

Müşkülpesent Zenon meşhur paradoksuyla, özbeöz ifade etmek gerekirse, bir varlığın aslında mesafe katedemeyeceğini, dolayısıyla hareket diye bir şeyin olmadığını söyleyip akıllara durgunluk verdi. Neyse ki Aristo kazın ayağının öyle olmadığını, her varlığın tabiatta bulunması gereken doğal yerine doğru hareket ettiğini, sözgelimi olgunlaşan bir meyvenin pek tabi ağaçtan yere düştüğünü söyleyip içimize ılık sular serpti. Çok sonraları Newton yıllarca parlamentoda oturup tek laf etmediği halde –sadece bir kez söz alıp, birine şu pencereyi kapar mısın, içerisi cereyan yapıyor dediği rivayet olunur- konu harekete gelince, dışarından bir kuvvet etki etmediği sürece hareket halindeki bir cismin sonsuza değin hareketine devam edeceğini söyledi. Ne var ki gerçek dünyada hareket halindeki varlıklara illa ki dışarıdan bir kuvvet etki ediyordu, hiç olmadı, ortamında sürtünme kuvveti çelme takıyor ve hareket er ya da geç akamete uğruyordu. Bu kasvetli durum karşısında bizi kim teskin edecekti?

Belki de yaşadıkları sıradışı deneyimlerden olsa gerek mutasavvıfların eşyanın tabiatına dair görüşleri oldum olası ilgimi çekmiştir. Keza “Şeyh’ül Ekber” namıyla manevi alemde ün salmış İbnü’l Arabi’nin şu sözleri, ilk okuduğumda beni heyecana gark etmişti:

”Varlığın kökeni harekettir. Hareketsizlik varlığın içinde yer almaz, çünkü varlık hareketsiz olamaz, olursa kaynağına yani hiçliğe döner. İşte bu yüzden dünyada ve ahirette yolculuk hiç bitmez.”

5 sayfa«12345»Yukari Asagi