.

Yazarın arşivi


Gece oturmuş bugün bu sütunda bulunması gereken yazıyı yazıyordum ki Metin Erksan’ın ölüm haberi geldi. Lütfi Akad’dan sonra Metin Erksan… Türk sinemasının iki temel direği… Onlarsız bir Türk sineması tarihi de, tarifi de yapılamaz kesinlikle…

Zamanının ve imkanlarının çok ötesinde filmlere imza atmış huzursuz bir sinema tutkunundan, özel bir sanatçıdan bahsediyoruz Metin Erksan deyince… Ömrünün neredeyse bütün ikinci yarısını küskün geçiren, ancak içindeki sinemacının habire fikirler üretmesine engel olamayan bir adam. Tarihle, sosyolojiyle, kültürle. felsefeyle, hayatla, hemen her şeyle derinden ilgili ama sinemaya tutkun bir büyük kırgın sanatçı… Öyle ki, içindeki yanardağları bile bastırıyordu kırgınlığı…

Kırgındı, çünkü eserlerinin yeterince anlaşılamadığını, çekildiği topraklarda değerini bulamadığını düşünüyordu. Kariyerinin başında bir idealist sinemacı olarak üst üste birbirinden önemli siyah beyaz filmler çektiği dönemde yakasını devletin aptalca sansür darbelerinden bir türlü kurtaramamıştı. 1964’te yangından mal kaçırır gibi katılabildiği Berlin Film Festivali’nden “Susuz Yaz” ile bu ülkeye ilk uluslararası ödülü getiren yönetmen kendisiydi halbuki. Yurt dışında baş tacı edilen, ülkesinde ilgi görmek bir yana istenmeyen adamdı. Bugün bir efsane olarak sıkça hatırladığımız “Sevmek Zamanı” çekildiği yıl ilgisizlik yüzünden apar topar gösterimden kaldırılmış bir filmdi.

“Gecelerin Ötesi”, “Acı Hayat”, “Yılanların Öcü”, “Suçlular Aramızda” ve “Kuyu” gibi kendi filmografisinin ve sinema anlayışının baş eserlerini ortaya koyarken, Türk sinemasının melodramatik klişeleriyle ters düşüyordu aslında. Ne Berlin’de aldığı o ilk “Altın Ayı”, ne de o dönem sayıları çok daha az olan üç beş sinema eleştirmeninin desteği Erksan sinemasının özgürce filmlerini yapmasına daha fazla yetmedi. Yeşilçam gerçekleri devredeydi artık. Direnmeye çalıştı, kavga etti ve sonunda yoruldu. Sonrasında Yeşilçam normlarına çok daha uygun müzikal melodramlar çekti art arda. Bunlardan belli bir gişe başarısı da elde etti. Ancak Metin Erksan’ın istediği bu değildi. Yetmişlerin ortalarında “Şeytan” ve “Kadın Hamlet İntikam Meleği” ile kurallarını kendi koyduğu iki uç deneme daha yaptı. Ancak bu sıradışı denemeler Metin Erksan sinemasının başlangıç dönemindeki çizgisinin altında kaldı. Sonraki birkaç denemenin ardından sinema defterini kapadı. Ancak 1974 yılında TRT adına çektiği yılında daha rahat şartlarda çektiği “Beş Türk Hikayesi” ile filmografisinin asıl parlak kapanış sayfasını yazmış oldu. Dönemin TV seyircisini şoka uğratan ve çok eleştirilen bu hikayeler Sait Faik’in “Müthiş Bir Tren”i, Kenan Hulusi’nin “Sazlık”ı, Samet Ağaoğlu’nun “Bir İntihar”ı, Sabahattin Ali’nin “Hanende Melek”i ve Tanpınar’ın “Geçmiş Zaman Elbiseleri”ydi. TRT’nin sinemamıza bir hizmet olarak hem bu beş hikayeyi, hem de hemen sonrasında çektiği “Preveze Öncesi” isimli tarihi dramayı arşivlerden çıkararak DVD haline getirmesini umuyorum.

Metin Erksan sineması bu ülke için elbette çok önemli… Ancak bu bütün içinde bizim için “Sevmek Zamanı” çok ayrı bir yerde duruyor. Farklı bir zaman içine kurgulanmış bu “Leyla ile Mecnun” hikayesi Türk sinemasının bu toprakların özgün hamurundan yoğrulmuş filmlerin ilkidir ve hep öyle kalacaktır. Metin Erksan, Türk sinemasının yeni kuşağının da adı konmamış ustası ve ilham kaynağıdır.

Senaryoları, kurgusu, olağanüstü görsel kalitesi ve sınırları zorlayan arayışlarıyla gelecekte çok daha iyi değerlendirilecek çok önemli bir sinemacıyı kaybettik. Türk sinemasının seyri içinde adeta kendi tarihini yazan özel bir yönetmendi. Allah rahmet eylesin.
[6 Ağustos 2012, Yeni Şafak]

1995 Temmuzuydu.

Eli silahlı zorbalar,

birleşmişmilletler’in

adı Srebrenica olan bir güvenlibölge’sinde

silahsızlandırılmış bir halkı yok ettiler.

insanlık seyirci kaldı.

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

 

Ruhunun sökülmesini istemiyorsa, gözünü sadece kendine dikmeli insan!

 

[nggallery id=40]

kasım 2010 istanbul karelerinin ikinci bölümü…
[nggallery id=37]

kasım 2010’da çektiğim karelerden küçük bir derleme…[nggallery id=36]

 

İncesaz‘dan ince ince Akşamın Renkleri

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Dünyanın en özgürleştirici şeyi, herkesin her şeyi bildiği bir zamanda, bildiklerinin aslında pek de bir şey olmadığının farkında olmaktır.

Söz Mehmet Teoman, Müzik Y. Usmanova… Hümeyra söylüyor: Beyhude

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

 “Sıfır Nüfus/Life After People” adında bir belgesel seyrettim geçenlerde. Yaşadığımız şu günlerin birinde, saatler belli bir dakikayı gösterdiğinde, yeryüzündeki insanların tamamı bir anda yok olsa ne olurdu sorusuna cevap aranıyordu belgeselde. Bilimsel verilerle mevcut işleyişte her şeyin nereye varacağı hesap edilmiş. Bir dakika sonra, üç dakika, on dakika bir saat, bir gün, üç gün, bir ay, bir yıl, on yıl sonra ne olacağı sırayla kurgulanıyor. Pek çok soruya objektif cevaplar bulunmuş. Nedir o sorular? Mesela sisteme can veren enerji aygıtları insanlar tarafından kontrol edilmeden daha ne kadar çalışmalarını sürdürebilirler? Onlar stop ettiğinde ne olur? Büyük şehirlerde insan eliyle kurulan düzen bozulursa her şey nereye varır? İnsanların beslediği evcil hayvanlar karınlarını nasıl doyurur? Mesela elektriklerin kesilmesiyle birlikte nükleer santrallerin soğutma üniteleri de durursa, ısınan reaktörler patlamaz mı? Patlarsa yeryüzü ne hale gelir? Ya belli aralıklarla su boşaltarak basıncı azaltılan barajlar yıkılırsa? Uzatmayayım; belgeselde akla gelebilecek pek çok felaket senaryosu yazılmış ve bilimsel verilerle takibi yapılmış. Bütün bunların toplamından oluşan ana senaryoya göre önce gerçekten korkutucu bir gezegen haline geliyor dünya. Her şey birbirine giriyor adeta. Şehirler yıkılıyor, kara parçalarının büyük bir bölümü sular altında kalıyor, evcil hayvanların büyük kısmı salgın hastalıklar ve açlık sebebiyle telef oluyor. Bütün bu kaos yaşandıktan sonra doğal hayat kendini yenilemeye başlıyor, çevre kirlerinden arınıyor. İnsanın doğrudan ya da dolaylı olarak yol açtığı bütün sonuçlar, sebepleriyle birlikte yavaş yavaş yeryüzünden siliniyor. Ve yeryüzü 250-500 yıl gibi bir zaman aralığı içinde hepimizin yaşamayı çok isteyebileceği bir cennete dönüşüyor.

Yağmur ormanlarında özgür bir sarmaşık olmak ve insan ihtiraslarının bütün çirkin eserlerinin yeryüzünden sökülüp atıldığı böyle bir devrime katılmak isterdim ben de.

Menderes’ten bir devrimci portresi çıkar mı? Bence de çıkmaz. Kendisinin de bir devrim yapmak niyeti yoktu bildiğim kadarıyla. Ama şunu da ilave edeyim ki, çocukluğum boyunca tepeden inme bir iktidara karşı evlerin, dükkânların duvarlarında sessiz halk muhalefeti kıvamında Menderes portreleri gördüm ben. Diyeceğim o ki, hayatta pek az konu akla kara netliğinde tartışılabilir. Menderes de gri bölgede ele alınıp konuşulmalı bence. Hatta devrim de, devrimci de öyle… Tarihin sayfaları arasında hepimize umut taşıyan ve aslında birbirine benzemezlikleri de bulunan devrimler var. Bunların zamanla örselenip anlamını yitiren tortuları da oldu geriye kalan, zamana direnen ve bize hala insani anlamda ilham veren tarafları da… Devrim kendi başına çok şey ifade etmiyor, insanların içini neyle doldurduğu önemli… Mesela sanayi devrimi de bir devrim sayılıyor nihayetinde; ama benim aklıma petrole bulanmış deniz kuşlarını getiriyor her düşündüğümde. Kibrit de öyle değil mi; bir sokak ateşi yakıp üşüyen bütün kibritçi kızları ısıtabilirsiniz ama aynı kibritle o kibritçi kızları evsiz bırakan yangınları da başlatmış olabilirsiniz.

“Çıkacak buz kütlesi bulamadığı için 650 kilometre yüzmeye mecbur kalan kutup ayısının” mücadelesine ben de inanıyorum. Böyle bir varolma inadı romantik bir şey olarak kabul edilseydi de inanırdım. Meselelere duygusal bakmaya hiçbir zaman itirazım olmadı. Bugüne kadar aklımın yanılttığı kadar da yanıltmadı kalbim beni. Yani damarlarında devrim kanı taşıyan, bu heyecana sahip çıkan herkese de ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Aksi halde zalimin tahtından indirilmesi, mazlumun hakkının teslim edilmesi için bir umudumuz da olmazdı. Zorbalığa karşı insani olanı, hakkı, adaleti, hürriyeti savunan, bunun için hayatını veren her ismin hatırası azizdir ve hepsi birer kahramandır. Benim için Deniz Gezmiş de bu cümledendir, İskilipli Atıf da… Fikirlerinin ne olduğu, neyi savundukları bir başka zeminde tartışmaya açılabilir, ama idealistlikleri, delikanlılıkları asla… Buraya şunu da ilave etmem gerekiyor fakat; hayatlarının hikayesi o en kahramanca noktada kesiliverdiği için bu kadar rahat söylüyoruz onlar hakkındaki kanaatlerimizi. Yaşıyor olsalar, değişen zamanın getirdiği yozluklara muhatap olsalar, pek çok örneği olduğu gibi çözülüp değişseler, başka şeyler konuşacaktık bugün belki de onlar hakkında. Bu da bir ihtimal nihayetinde, öyle de bir yönü var maalesef insan olmanın, zaaflarla malul olmanın…

Hangi zaviyeden bakarsak bakalım herhangi bir kavramı konuşurken insanı konuşuyoruz aslında. Ve bugünün insanları olarak içimizde hangi idealleri taşıyor olursak olalım, gündeliklerimizde o genel akıntının bir parçasıyız. Devrimi, bir internet sitesinde tartışıyor olmanın ironik bir yanı yok mu mesela? Bu site herkesin yazılanları okuyabildiği ve fakat itirazlarını iletemediği bir zemin… Yani ancak filinta sayısı kadar genişletilebilecek bir risk taşıyor fikirlerimiz için. Evet, tartışmaların selameti, zevk meselesi, teknik sebepler, vs. ile buna mantıklı bir açıklama getirebiliriz. Ama öte yandan bu bizi yine ironik çerçevede bir sınıf, sitemizi de sınırlı yapıyor. Sokağa çıkıp bir araya gelsek muhtemelen İstiklal’de bir yerlerde buluşacağız, Sultanbeyli’de bir kıraathanede değil… Birçoğumuz buluşmaya ‘blucin’le gelecek, hani şu kot işçilerinin ciğerlerini feda ederek taşladığı Amerikan icadı pantolonlarla… Geçenlerde başka bir yerde de yazdım; bu tartışmayı sürdürdüğümüz bilgisayarlar, eskidikten sonra bir tekno-çöplükte toplanacak, gemilere doldurulacak, gizlice Çin’e sokulacak, madeni kıymetli parçaları ayıklansın diye Çin’in yoksul gençlerinin önlerine dağ gibi yığılacak ve o gençler karnımızı doyuracağız diye uğraşıp didinirken farkında olmadan kansere yakalanacak. Bizim dijital çöplerimiz, onların hayatlarının felaketi olacak. Bir beleş bilet bulsak koşa koşa  gitmek istemez miyiz hepimiz Barcelona’ya mesela? İşte Inarritu, bu parıltılı turistik şamatanın kentin arka sokaklarında yaşamak zorunda olanlara çıkardığı acı faturayı gözler önüne seriyor son filmi Biutiful’da. Böyle de zenginlik-yoksulluk hikâyeleri var bugünün dünyasında ve malesef bizim de yüzlerimiz bu hikâyelerdeki karanlık yüzler arasına giriyor ara sıra.

Bütün bunları mevcut tartışmada kendime bir yer edinmek için yazmıyorum. Bugünün insanının kurabildiği cümlelerle kendine bir haklılık kazandırabileceğine ihtimal vermiyorum pek. Mesele bundan daha karmaşık bana kalırsa… Keşke bütün suçları ve günahları ortaya yığıp, hepsini birilerinin üstüne yıkabilseydik, ama bu artık mümkün değil… İnsanı içindeki hakkaniyet duygusuyla birlikte yeniden inşa etmemiz gerektiğine inanıyorum ben. Ve korkarım bu da bir devrim gerektiriyor. Daha çok bir iç devrim, tek tek bütün insanların devrimciliğine soyunacağı, soyunması gereken bir iç inşa… Sonrasında dış dünyaya bakabiliriz düzeltilecek ne var diye… İnsanı yeniden bulabilmek için insana ait değerleri ve heyecanları kendi iç dünyasında yaşatan, yaşayan insanlar çok önemli… Muhtemel ki birimizin insanlık hayali bir diğerininkini tutmayacak. Ama adalet, vicdan, hürriyet gibi asırlara direnmiş ortak paydalarımız var üzerinde çalışabileceğimiz. Görmemiz gereken gerçekler de var tabii… Yeni dünyanın baş etmesi gittikçe güçleşen yalanlarıyla vuruşmamız gerekecek muhtemelen. Bunun için de kendimizi oyalamakta kullandığımız yalanlardan kurtulmak zorunda kalacağız. Teorik dünyamızı, entrikasını bizden daha hızlı geliştiren bir dünyayı bütün uçlarından kavrayabilecek bir yetkinliğe taşımamız gerekiyor. Çünkü bırakın on yılları, yıllar önceki fikir cephanelerimiz bile neredeyse kuru sıkı bugün. Bizim algılarımız akla-kara üzerinden konuşulan bir dünyaya aitti. Bugün iyilik de kötülük de gri tonlarda kurgulanıyor. Gökyüzünün uçsuz bucaksız bir genişlik olduğunu düşünen kuşlar, gökdelenlere çarpıp ölüyor bu yüzden, masumiyet ve saflık hiç olmadığı keder tehlikeli. Anlamak için daha fazla sükûnete ihtiyacımız var. Zaferlerimiz üzerinden değil hayal kırıklıklarımız üzerinden yürümeliyiz. Çünkü yalanlar idealleri de sardı. Zaferlerimiz reklam kampanyalarına, sloganlarımız tişört üstü gevezeliklere malzeme ediliyor. Canımızı içinden acıtarak düşünmek ve ayna korkumuzu yenmek tek çaremiz.

Bugün devrim, belki de bize tortularıyla gelen geçmişi bir parça geride bırakmak ve çok daha karmaşık bir yapıya bürünerek bizleri de tek tek global suçun aktörleri haline getirmiş bu kötücül zamanla yüzleşmektir. Buna yetecek aklımız ve kalbimiz var mı, bunu soralım birbirimize.

(Karikatür/Hasan Aycın)


Something Like Happiness (Stesti)
Yön.: Bohdan Sláma
Sen.: Bohdan Sláma
Oyn.: Pavel Liška, Tatiana Vilhelmova, Anna Geislerová,
Çek Cumhuriyeti-2005

Çek Cumhuriyeti’nin sanayileşme debelenmesi içindeki şehirlerinden birinde birlikte büyüyen iki yufka yürekli arkadaş Monika ve Tonik’in hikayesi… Monika, çalışmak üzere Amerika’ya giden Jiri’ye, Tonik de Monika’ya aşık… Anneleri akıl hastanesine yatırıldığı için iki küçük çocuğa bakmak zorunda kalıyorlar birlikte… Aşk, dostluk, merhamet, çözülen, çözüldükçe düğümlenen insanlıklar ve sonra malum, hayat yeniler kendini…

Leonid Soybelman’ın filme çok yakışan şarkısı “I’m on the corner of your mind”…

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Aynı şarkıya son yorum da bizden bir sese, Buzuki Orhan’a ait…   “Maziden” isimli albümünden dinliyoruz: “Göçebe Şarkısı”

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.