.

Yazarın arşivi


son yıllarda söylenmiş ve “akıllı davranmak, mantıklı hareket etmek” şeklinde özetlenebilecek bütün sözleri üst üste koyup düşündüğümde şunu farkediyorum:

tek şansımız var bizim, dibine kadar duygusal olmak!

kötülüğün böyle bir tabiatı var, durmadan çoğaltıyor kendini.
o kadar destursuzca çoğalttı,
o kadar namertçe büyüttü ki o kirli ve hantal gövdesini…
bakın artık herkes görüyor onu…


İki görevli ambulansın kapısını açtılar, sedyeyi araçtan indirdiler. Sedyede dolu bir ceset torbası vardı. Ceset torbasını iki ucundan tutup özenle yere koydular. Fermuarı açıp yüzü gözü kana bulanmış cesedi torbadan çıkardılar, toprağı lekeleyen kan gölünün içine yerleştirdiler. Sonra cesedi orada bıraktılar, boş ceset torbasını aldılar ve gözden kayboldular.
Yirmili yaşlarında bir erkeğe aitti ceset, belli ki delikanlı çağında kopmuştu hayatla bağı. Dakikalar boyunca orada öylece kaldı ceset. Doğal olarak hiç kıpırdamadan… Değişen tek şey giderek küçülüp görünmez hale gelen kan gölüydü. O anda tuhaf bir hareketle ayağa fırladı delikanlı. Yüzündeki acı ifade, tıpkı kan gölü gibi önce şiddetini kaybetti, sonra silindi. Kısa bir an için şaşkınlık yayıldı yüzüne. Sonra da ifadesizlik… O ifadesizlik anı, adamın göğsünü boydan boya kaplamış bulunan kan lekesinin de küçüle küçüle bittiği andı. Lekenin gözden tümüyle kaybolduğu yerde önce küçük bir kıpırdanma oldu, sonra o ten kargaşasından bir mermi çıkarak “ppııııızzzzzz” diye bir ses çıkararak adamın bakış yönünün tersine doğru fırladı gitti ve daha büyük bir gürültü kopararak sıcak bir namlunun içine girdi. Namlu elbette bir silaha aitti ve o silah bir başka adamın elindeydi. Çenesinin sol yanında iki derin tıraş kesiği izi taşıyan soğukkanlı bir katilin elinde… Eliyle ceketinin ucunu hafifçe geriye iterek silahını belinin arkasında bir yere soktu adam. Kısa bir sessizlik oldu yine.
“!niskeceyedö iniledeB …atah yüküB” dedi yüzünde tıraş izi olan adam.
“!mıdnas rilezüd mesrürüdlö unO .udroyidig sret yeş reh ireb nadmığıtşınat alnunO” diye cevap verdi delikanlı ağlamaklı bir ses tonuyla.
“…ızık nal nüdrüdlö nedeN” diye bağırdı yüzünde tıraş izi olan adam.
Gözlerini kırpmadan uzun süre delikanlının yüzüne baktı adam. Sonra geriye doğru birkaç adım atarak arabasının yanına geldi. Kapıyı açtı, bindi. Alışılmadık sesler çıkararak hareket etti araba ve geri geri giderek gözden kayboldu.

İnsanlardan bir insandı.
Yollardan bir yol göründü günlerden bir gün ona.
Daha önce hiç kimsenin gitmediği bir yol…
Durmadı, düşünmedi, sual etmedi, hemen koyuldu yola.
Dağlar tepeler aştı.
Köyler, kasabalar, şehirler geçti.
Günler, aylar, yıllar boyu adım adım yürüdü yolu.
Sonra bir an geldi, yol bitiverdi.
Yolun bittiği yerde durup önce geriye baktı.
Arkasında bıraktığı o uzun yolculuğu geçirdi içinden.
Sonra döndü, âlemin yürümekle tükenmeyen uçsuz bucaksızlığına baktı sessizce.
İçine bir fısıltı düştü o anda.
Fısıltının gösterdiği istikamete doğru yürümeye başladı yine.
O yürüdükçe yol peşinden geldi.
O durunca yol da durdu.
Yolculuk kendi devri içinde sürüp gitti böyle.
Yolcu yol, yol da yolcu olmuştu artık.

Bu ülkede siyasete insani bir boyut ekleyebilmek daima güç olmuştur. Siyasilerimiz sevinçlerini, üzüntülerini, öfkelerini, nefretlerini, yani fevkalade kişisellik arzetmesi gereken duygularını kişisellikten uzak, dolayısıyla sahici olmayan bir kamusal dille ifade edegeldiler hep. İstisnalar dışarıda bırakılırsa, siyasetin gereği, insaniyetin gereğinin önüne geçti daima. Hal böyle olunca, çeyrek asırları, yarım asırları hem siyasetin içinde, hem insanların uzağında geçirmek mümkün hale geldi.
Deniz Baykal’ın istifa konuşmasında üzücü olan, kürsüdekinin yaşadığı duyguları samimiyetle ortaya koyan bir “insan” olmamasıydı. Düpedüz bir siyasetçiydi o. Bütün hesap kitabıyla siyasetin tarlasını sürüyordu kurduğu cümleler… Kendi incinmişliği bir yana, bu hadise sebebiyle incitilmiş bütün o insanları yok sayan, aklına dahi getirmeyen bir stratejik kabalıkla maluldü bütün sözcükleri. Nezaketten ve dolayısıyla insaniyetten uzaktı. Bir ruh muhasebesinin ürünü değildi konuşmaya hakim olan mantık, aksine bu ağır yanlışlıktan siyasi kâr devşirme arayışındaydı kürsüdeki adam.
İnsaniyetin, bu soğuk ve hesapçı kamusal dil karşısındaki mağlubiyeti, hadisenin kendisinden çok daha üzücü gerçekten…
50 yıllık bir siyasi portreye giderayak bir küçük insani rötuş yapma fırsatını bile neden çok görürler ki bize!

Bir timsahın insan derisinden yapılmış bir çantayı koluna takarak ortalıkta fink attığını
görsek ne kadar şaşırırız değil mi?

Oysa bir kadının timsah derisi bir çantayla ortalıkta dolaşmasında
hiçbir tuhaflık görmüyoruz!

Geçen gün çantamda başkasına ait bir telefon defteri buldum. Benim telefon defterim de yerinde yoktu. Ne bulduğum telefon defterinde, ne de hatırlayabildiğim kadarıyla benim kayıp telefon defterimde kime ait olduğuna ilişkin herhangi bir ibare yazılı değildi. Bu durumda birbirimizi bulup defterlerimizi takas etme şansına da sahip değildik. Ortada iki ihtimal vardı. Birincisi bunalıma girmekti. Ben ikinci ihtimali seçtim ve yeni telefon defterim üzerinden yeni bir hayata başladım. Artık eski dostlarımdan hiçbirine ulaşamıyorum. Çünkü bende telefon numaraları yok. Ama bende telefon numaraları olan ve istediğimde rahatlıkla ulaşabildiğim yepyeni dostlarım var. Beni aralarına kabul ettiler, sağolsunlar. Belki oturup geçmişten dem vuramıyoruz ama önümüzde paylaşacak uzun bir gelecek var. Gülüp eğleniyoruz. Yeni bir hayata gözlerimi açmış gibiyim. Burada çok mutluyum. Eski hayatıma dair hiçbir şey hatırlamak istemiyorum. En büyük korkum da birgün birinin kapımı çalıp eski telefon defterimi burnuma uzatması. Defterini ve hayatını ona geri vermem gerekecek o zaman!

Bir keçinin ayağına takılan bir çıkıntı, gün gelir bir salyangozun da karşısına çıkar.

Bir adam gördüm, bir kapının önünde oturmuş düşünüyordu.
Saçı sakalı birbirine karışmıştı.
Üstü başı perişandı.
Kafasını belli bir ritimle iki yana sallıyor, arada bir kimsenin anlamadığı bir şeyler mırıldanıyordu.
-Kim bu adam, diye sordum.
-O bir meczup, dediler ve anlattılar hikâyesini.
Şimdi önünde oturduğu o kapıyı çalmış günlerden bir gün.
İçeriden bir ses “Kim o?” diye sormuş.
Ciddiye almış soruyu.
O günden beri cevabını düşünüyormuş.

Yağmur geçeli sadece dakikalar olmuştu.
Çocuk, yağmurun geride bıraktığı su birikintileri üzerinde tek tek sıçrayarak ve etrafa sayısız su damlacığı sıçratarak taşlık boyunca ilerledi.
Son su birikintisine sıra geldiğinde aniden durdu.
Minik su birikintisinin bittiği yerde bir çift enteresan ayakkabı başlıyordu çünkü.
İçinde de iki ayak…
Kafasını kaldırdı çocuk…
Orada daha önce hiç görmediği bir adam vardı ve ona bakıyordu.
Boyu sanki ulu bir çınar ağacı kadar uzundu.
Uzun beyaz sakalı, o yükseklikten çocuğun göz hizasına kadar iniyordu.
Yutkundu çocuk.
Hiç korkmamıştı ama çok şaşırmıştı.
O şaşkınlıkla dilinden döküldü kelimeler:
-Sen gerçek değilsin biliyorum, dedi adama. Seni ben hayal ediyorum!
Adam bütün heybetiyle eğildi.
Eliyle çocuğun başını okşadı.
Sonra:
-Yanılıyorsun küçüğüm, dedi gülümseyerek. Gerçeğim ve ben hayal ediyorum seni.