.

Yazarın arşivi

 

Bir şehir dolusu insan görebiliyordu, içlerinden sadece biri kördü.

Ya da…

Bir şehir dolusu insan kördü, içlerinden sadece biri görebiliyordu.

Doğrusu neydi?

Hiç bilemedik!


Hatırlayanlar çıkacaktır, radyo günlerinden kalma bir ses bu.
Azıcık da antik siyah beyaz televizyon zamanından, nordmende-schaub lorenz vs…
Bir jenerik müziği, bir cıngıl olmanın çok ötesinde bir hayatiyet sahibi elbet…
Esası esaslı bir Kırşehir türküsü, Avşar bozlağı…
Her dinlediğimde yırtıcı bir pençe olur, gelir gönül hanemi pareler.
Anadolu’dur, Anadolu dediğimizde akla gelen şeyin en ortasıdır hem de.
Bununla beraber yüce dağlardır, göçer hayatlardır, kartal bakışıdır ve şahin çığlığı kıvamıdır sanki.
Yeni nesil hatırlamaz pek tabii; ama çıkar afisi milyonkere ütülenmekten aşınmış eski usûl birileri diye düşünerek istifadeye sunuyorum.
Muharrem Ertaş söylüyor: “Kalktı Göç Eyledi Avşar Elleri”

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Hiçbir yere bakmıyormuş gibi görünen bir adam vardı.
Herkes kör olduğunu düşünüyordu onun.
O ise itiraz ediyordu buna:
“Ben kör değilim, sadece karanlığı eksiksiz görmeye çalışıyorum.”

 


– Bugün burada,
birazdan yeniden dağılmak üzere
toplanmış bulunuyoruz
ey insanlar!


Doğduğu günden beri bir papatya falını yaşıyordu adam.
Bir yaprak kopartıyor “Evet!” diyordu.
Sonraki yaprakta da “Hayır!”
Saatler geçti böyle.
Günler…
Aylar…
Yıllar…
Belki asırlar geçti.

Adamın sayılı nefesleri bitti.
Papatyanın yaprakları bitmedi.

Dünyanın bir yerinde durdum, etrafıma kocaman bir daire çizdim.
Daire bittiğinde gönüllü olarak içinde kaldım.
Görenler, içinde bulunduğum bu dairenin benim fasit dairem olduğunu zannettiler.
Gözlerinin önünde daireyi bir daha çizdim ve kendimden emin bir şekilde “Bu daire beni dışarıdaki büyük fasit dairenin dışına çıkarıyor” dedim.
Benim deli olduğumu düşündüler.
Onlara fasit dairelerin varlıklarını katılaşmış akıllara borçlu olduğunu söyledim.
Benim deli olduğumu düşünmeye devam ettiler.
Aslını sorarsanız, başka da şansları yoktu.

Belki de dünya bir kuyunun dibi…
Üstünde iki hava deliği: Biri ay, biri güneş…
Birinden gece görünüyor, diğerinden gündüz…

Sürekli uyuyordu adam. Rüyasında kendini sürekli uyurken ve rüya görürken görüyordu. Rüyasının içinde gördüğü rüyasında da sürekli uyuyor ve sürekli uyuduğu ve rüya gördüğü bir başka rüyada görüyordu kendini. Rüyalar iç içe geçerek birbirini sürekli çoğalttığından, fırsatını bulup bir türlü uyanamıyordu.

iki cihanın birden güneşiydi O. nûra garkederdi nerede bulunsa, neye dokunsa, nereye gitse. hangi karış toprağa bassa ihya ederdi. bir gün yolu çölleri aştı, müstesna bir gülistân’a düştü. girdi kapısından, yöneldi en yakın güle, koklamak için ol gülün misk kokusunu. ama gül ki tez canlıydı fıtraten, eğdi başını aşk hızıyla O’nun mübarek varlığına doğru ve çekti O’nun başka hiçbir şeyde olmayan ve ne kadar koklansa kanılmayan kokusunu içine. gül ki, çiçeklerin en güzel kokulusu, bu harikuladelik karşısında unuttu dünyanın kokusunu. gülistân’ın bütün gülleri eğdiler başlarını sonra bir bir, O güzeller güzeli bir cennet mevsimi gibi buram buram geçerken yanlarından. O’nun kokusuyla dolmak ve bir lâhzâ-i şerîf’te olsun onunla olmaktı gülcileyin murâdları. sonra vakt erişti, çıkıp gitti iki cihanın güneşi sessizce gülistân’ın kapısından. ardında bin bir gül büyüklüğünde bir gurbet bahçesi bırakarak. o günden sonradır ki hüzn ile bestolunur derler her gülistân. ve yine o sebeple ki, güllerin cümlesi vazgeçip gül kokmaktan, her dem hasret kokar oldular.

“Sinemanın metafizik alana geçmek için bir yol, bir alan olduğunu düşünüyorum; çünkü rüyayla çok yakından ilgisi olduğunu düşünüyorum. Rüyaların kurgusu, rüyalardaki algı, bunlar bana çok önemli geliyor ve bence izleyicinin de beslendiği ve anlamlandırdığı ya da anlamlandıramadığı bazı şeylerde rüyanın etkisi aslında çok büyük bence. Bir bu kısmı var işin, bir de sadece bizim bilebildiğimizin dışında da bir algı olabileceğini, hayatı algılarken bizim düşüncelerimizin dışında da bir boyut olabileceğine, kozmik bir boyut olabileceğine dair bir hissi her an verebilmek amacım. Ve tabii ki “sanatın kutsallığı” meselesine, ritüel kısmına, temel varoluş alanlarımıza, şiddetle, hayvanlarla, nesnelerle olan ilişkimize, kendimizle olan ilişkimize dönük alanlara biraz yaklaşmak… Bunları çok önemsiyorum ve filmin yapısını kurmaya çalışırken temel ölçülerimden, cetvellerimden bir tanesi de bu. Sadece insan gözünün ve insanın temel alındığı bir şey değil; Tanrı’nın varlığını da, varlığın varlığını da bir şekilde hissetmemizi, hissettirmenin yollarını aradığım bir çaba bu. Belki görünüyor, belki görünmüyor bilmiyorum ama bu üçlemenin altında, bu düşün altında dini temeller var. Bunu bu kadar açık edip konuşmayı çok fazla önemsemiyorum, ama bir yanında tasavvuf var, bir yanında başka şeyler var ve ben oralardan beslenerek aslında sinemada bir yol almaya çalışıyorum.”

Semih Kaplanoğlu