.

Yazarın arşivi

Çocuklar tabiatları gereği sürekli büyüklerine sorular sorarlar. Bu soruların pek çoğu hayatlarının devamında gerekli olacak konularda değildir.
Mesela:
“Masaların kenarları neden dümdüz?”
“Gökyüzünün neden asansörü yok?”
“Madem süt bu kadar faydalı, o zaman neden inekler kendileri içmiyor?”
“Neden trafik lambaları gündüz de yanıyor?” gibi…
Realiteden uzak ve aslında cevapları hiçbir işe yaramayacak bu soruları sormakta anlaşılmaz bir ısrar da gösterirler üstelik. Büyükler için bunun ne kadar sıkıntılı bir dönem olduğunu uzun uzun anlatmaya gerek yok! Genellikle bu işe yaramaz sorulara iyiniyetle bir cevap bulmaya çalışarak iyice saçmalamak dışında bir çare düşünemez büyükler.
Oysa çözüm basittir: Çocukları kendi silahlarıyla vurmak!
Yani onlara en az kendi soruları kadar realiteden uzak ve işe yaramaz sorular sormak!
O zaman bir süre düşünecek ve büyüklerin kendilerinden daha fazla şey bilmediğini zannedeceklerdir. Birkaç denemeden sonra soru sormayı kesip oyuncaklarıyla oynamaya başlayacaklarına garanti veriyorum.

Şiir: Bekir Sıtkı Erdoğan
Beste: Orhan Gencebay
Bu defa icra da Orhan Gencebay

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Penguenlerin yürüyüşlerinin insanlar tarafından çok komik bulunduğuna dair bir kompleksleri olduğunu duymuş muydunuz hiç? Duymadıysanız duyun; penguenlerin böyle bir kompleksleri var! Sırf bu yüzden dünyada insan bulunma ihtimali en zayıf olan yerde, yani kutuplarda yaşarlar. Yine tedbiri elden bırakmaz ve mümkün olduğunca yürüyüşe çıkmamaya çalışırlar. Belgesellerde izlediğiniz görüntüler, kafayı yemiş birtakım televizyoncuların kardanadam kılığına girerek çektikleri görüntülerdir. Havuç şeklindeki burunları aslında bir gizli kameradır. Penguenleri yürürken yakalamak için günlerce kardanadam gibi kıpırdamadan beklerler. Bu son derece riskli bir iştir. Nitekim bir tarihte sıcaklıklar beklenmedik biçimde artmış ve gizli kameralarla penguenleri yürürken görüntülemeyi bekleyen üç televizyoncu oracıkta erimiştir. Benim için asıl şaşırtıcı olansa, penguenlerin her yıl o tarihte kendi aralarında düzenledikleri bir törenle bu üç talihsiz televizyoncuyu anıyor olmaları… Doğrusu bu kadar duygusallığı fazla buluyorum!


Evde oturmuş televizyon seyrediyordum ki sol tarafıma aniden şiddetli bir ağrı indi.
Çocuklar başıma toplandılar, oğlan “Kalp krizi galiba, hemen hastaneye kaldıralım!” dedi.
Hemen telefon edildi, on dakika içinde ambulans geldi, dört ucumdan tutup beni önce bir sedyeye yatırdılar, sonra ambulansa atarak hastaneye gitmek üzere yola koyuldular. Kızım ve oğlum bu zor yolculukta beni yalnız bırakmamıştı.
Bir süre herkes sessizliğin sözünü dinledi, ağzını açmadı.
Sonra daha fazla dayanamadı bizim kız:
“Neden hastaneye kaldırıyoruz ki, hastanenin bulunduğu semt bizim eve göre rakım olarak epeyce aşağıda.”
Oğlum döndü ters ters baktı ona, bir şey demedi ama…
“Biz İşlektepe’de oturuyoruz, hastane Çukurköy’de… Hastaneye indirelim demeliyiz!” diye devam etti bizim kız. Eskiden beri vardı böyle takıntılı halleri.
Oğlan bu defa tahammül edemedi:
“Sırası mı şimdi bunların Mesrure, babamın haline baksana…”
Mesrure pek oralı değildi:
“Bir şeyi rakım olarak daha yukarıda olan bir yerden daha aşağıda olan bir yere nakletmeye “kaldırmak” demek saçma, düzeltmek lazım bu yanlışı!” diye söylendi.
Oğlan meseleyi bir şekilde kapatmak isteğiyle, “ Dilin kendi içinde bir mantığı vardır Mesrure, böyle söyleniyorsa bir sebebi vardır mutlaka!” dedi.
“Olur mu hiç öyle şey İrfan, bir şey ya mantıklıdır, ya mantıksızdır. Hastaneye kaldıralım diyoruz, ama yolda giderken sürekli iniş halindeyiz. Bu nasıl kaldırmak Allah aşkına!”
“Yani babam kalp krizi geçirmese millet olarak bu mantıksızlığı hiç düzeltemeyecektik diyorsun öyle mi Mesrure, saçmalama gözünü seveyim!”
“Bu çok önemli İrfan…..”
Uzadı gitti tabii bu böyle… Ben göğsümün üstünde Ağrı Dağı büyüklüğünde bir sancıyla gözlerimi ambulansın tavanına dikmiş bakıyorum mecburen. Kıpırdayacak mecalim yok. Tepemizde akşamın sessizliğini yırtan, kafa karıştırıcı ve mide bulandırıcı acı bir siren sesi… Ve el kadar ambulansın içinde bizim kızla oğlanın kendi aralarında düzenlediği mini dil şûrası… Kahrolası oturumlar, tebliğler, vs…
Sayılı dakika öyle de böyle de geçiyor neyse ki! Geldik dayandık biz de sonunda acilin kapısına. Beni sedyeyle birlikte hemen içeri aldılar, asansörle birkaç kat yukarı çıkartarak “yoğun bakım” olduğunu sandığım bir yere soktular alelacele. Bu arada kızla oğlan yanımda sedyeboyu koşuştururken hâlâ meseleyi tartışıyordu. Yoğun bakım olduğunu sandığım yerin kapısında onları sert bir ikazla durdurdular da, onlardan da, bir yere varmayacak o saçma sapan tartışmalarından da kurtuldum çok şükür!
Ama Ağrı Dağı yerinde duruyor, gittikçe de ağırlaşıyordu. Doktorlar, hemşireler telaşla etrafımda koşuşturdular, bana bir sürü birşeyler taktılar, iğneler vurdular. Haklarını yemeyeyim, hakikaten bir yoğun bakım vaziyeti vardı ortamda. Ama anlaşılan o ki benim çıktığım yolculuktan dönmeye pek niyetim yoktu. Farkediyor insan artık filmin sonunun geldiğini. Ben de fark ettim ve ümidimi kestim. Son nefesimi verdiğimi hayal meyal hatırlıyorum. Sandığım kadar zor olmadı. Öldüm resmen. Ama nasıl olduysa doktorun sesini duyuyordum hâlâ:
“Ex oldu, morga kaldıralım cesedi hemşire hanım!”
Soğumaya niyetlenen bedenimi buz gibi etti bir anda bu sözler. Kabaydı, kırıcıydı, durmuş bir kalbe bile dokunuyordu harbiden. Ama hayat devam ediyordu tabii, ölen öldüğüyle kalıyordu. Nereden icap ettiyse, aklına espri yapmak geldi başımdaki kikirik hemşirenin:
“Neden kaldırıyoruz ki doktor bey, morg aşağıda değil mi?”
Doktor döndü, ters ters baktı hemşireye… Tam ağzını açıp bir şey söyleyecekti ki… Bilmediğim bir yere uzanıp bütün hayat ışıklarımı söndürdüm. Çok şükür bütün sesler de kesildi ardından. Bu saatten sonra ikinci dil şûrasını kaldıramazdım!

Hıçkırığa yakalanmış bir çekirge, her hıçkırdığında istemi dışında yaklaşık 30 santimlik bir yüksekliğe sıçrar. Bu onun için son derece can sıkıcı bir durumdur. Çünkü çekirgeler, prensip sahibi ciddi hayvanlardır. Sıçrayacakları zamanı kendileri seçmek ve belli bir plan program dâhilinde sıçramak isterler. Oysa hıçkırığa yakalandıkları anda, sıçrama zamanlaması konusundaki bütün yeteneklerini kaybederler. Bu da onların gururunu fena halde kırar. Hayvanlar âlemine rezil olduklarını düşünürler. Aralarında depresyona giren aşırı hassas çekirgelere dahi rastlanır. Böyle hassas çekirgeler, uzun süren hıçkırık dönemlerinin ardından günlerce kendilerine gelemezler. Kendilerine gelebilmeleri için nezleye yakalanmış bir salyangoz görmeleri gerekir. Bu onlara moral olur. Çünkü hayvanlar âleminde düşülebilecek en kötü durum, nezleye yakalanmış bir salyangozun düştüğü durumdur.

 

Kentucky eyaletinin Louisville şehrinde başlıyor hadise.
Enformasyonu ukalalığa bağlayan sınırı geçmemek için adını vermediğim ana caddelerden birinde ilerleyen epeyce afili bir araba birden hırıltılar çıkararak stop ediyor.
Bunun üzerine arabanın şoförü hışımla kapıyı açıp dışarıya çıkıyor.
Bu sayede kendisinin nasıl bir tip olduğunu görme imkânı buluyoruz: Pahalı gri bir takım elbisenin içine sıkıştırılmış iri kıyım bir adam, öfkeli, kaba… Sürekli Japon işadamlarıyla yapacağı toplantıya yetişmeye çalışan o telaşlı Amerikan yuppielerinden biri… Adı John olsa da olmasa da biz ona gönül rahatlığıyla John diyebiliriz. Çünkü adı ne olursa olsun o tam bir “John”. Gıcık bir tip olduğuna herhangi birimiz gördüğümüz anda kalıbımızı basabiliriz. Bunda çok tipik bir Amerikalı olmasının da payı var tabii!
Biz bunları düşüneduralım, John çoktan ceketini çıkarıp, aşırı beyaz gömleğinin kollarını sıvadı bile. Belli ki arabanın önüne dolanarak kaportayı açacak… Evet, aynen öyle yapıyor. Bir süre gövdesinin üst kısmı kaportanın içinde kaybolmuş vaziyette kalarak arabanın orasını burasını umutsuzca kurcalıyor. Sonra yine hışımla oradan çıkıyor, lanet okuyarak kaportayı kapatıyor. Hayır kapatmıyor, adeta patlatıyor. Kıpkırmızı bir suratla kameraya dönerek şunu söylüyor:

– Kim sana Japon arabası al dedi, bu Japonların hepsi geri zekâlı”

Aynı anda Japonya’da, Tokyo’nun batısındaki mütevazı evinde televizyon karşısında uyuklamakta olan emekli otomotiv işçisi Kim Toyotaki aniden yerinden sıçrıyor, önce afallamış biçimde etrafına bakıyor, sonra öfkesinden adeta orta boy bir Samuray’a dönüşüyor ve haykırıyor:

– Sensin geri zekalı!

 


Bitmez tükenmez helecanlarla* yorgun düşmüş kalbi bir an sükûnete teslim olmuş, zar kadar ince bir uykuya düşmüştü.
Birden bir şey oldu, içini bir şey kıpırdattı.
Gözünü açtı ve tam karşısında bir ışık gördü.
“Pırrr” diye havalandı hemen ışığa doğru.
Ama ışık sandığı şey, sokak lambasının yandaki çok katlı binanın tamamen cam kaplı ön cephesindeki yansımasıydı aslında.
Aşkından gözü bir şey görmez halde uçakoşa geldi ve “pattt!” diye cama çarparak darmadağın oldu.
Oracıkta ruhunu teslim etti pervâne.
Sadece bir an sonra, çarptığı o devasa cam da bin bir parçaya ayrılarak döküldü yere.
Ardından binanın bütün camları büyük bir şangırtı kopararak döküldüler.
Sonra bütün bina, dizlerinin üstüne çöken bir adam gibi çatırtıyla çökerek yığılıp kaldı caddenin ortasına.
Minicik pervânenin şu yaptığına bir bakın hele!

Minicik bir kalbin helecanıyla yıkılır mı hiç koskoca bir bina!
El-hak yıkılır ve hem sarsılır beraberinde koskoca bir kâinat!
Yalnız kendini kalpsiz bırakanlar bilmezler aşk nedir, nicedir…
Aşk için yaşayan o kalb-i pervâne ki daha kim bilir nelere kâdir!

*helecan: yürek çırpıntısı

Kahvede arkadaşlarla okey oynuyordum.
Birden midem şiddetli bir şekilde bulanmaya başladı.
İçim dışıma çıkıyordu adeta.
Rengimin attığını gören millet başıma toplandı.
Ağır gövdemi dört bir ucundan tutup hemen hastaneye yetiştirdiler.
Doktorlar görür görmez “Gıda zehirlenmesi!” dedi.
Ne halt yedimse artık!
Hiç bekletmeden ameliyathaneye aldılar.
İpin ucuna bir temizlikçi kadın bağladılar ve mideme sarkıttılar.
Midemi kıyı köşe bir güzel yıkadı, temizledi kadın.
Allah sizi inandırsın, daha kadını yukarı çekmeden kesildi midemin bulantısı.
Hastaneden çıktım, ilk dolmuşa atlayıp hemen kahveye geri döndüm.
Neyse ki okeye dördüncü bulunamamıştı hâlâ.

Beyaz tişörtünüzde kocaman bir vişne lekesi olsun istemiyorsanız vişne suyu içerken kırmızı tişörtünüzü giymelisiniz. Buna karşılık süt içerken beyaz tişörtünüzü giymenizde bir sakınca yoktur. Çünkü süt, vişne lekesi bırakmaz!

Sinemaya mı fotoğraf yüzünden ilgi gösterdim, fotoğrafa mı sinema yüzünden tam bilemiyorum. Belki ayrı ayrı şeylerdir ruhumda tuttukları yer bakımından. Ama yola çıkarken, “Film çekemedik, bari fotoğraf çekelim” dediğimi hatırlıyorum. Aslında fotoğrafa ilgim epeyce eski… Daha seksenli yıllarda sahaflardan yerli-yabancı fotoğraf dergileri toplar, uzun uzun fotoğrafları izlerdim. Sonra üniversitede seçmesiz olarak dersini de aldım, öyle etkinlik olsun filan diye değil. Tabii o zamanlar daha dijital makine yoktu henüz ortalıkta. Filmi tak, çekimi yap, filmi yıka, sonra da bas düzeni… Birer kere de olsa geçtik bu aşamalardan. Ama tembel bir adam için bunları arka arkaya yazmak bile zahmetli iş… Benim fotoğrafta izleyici olmaktan çıkıp kendi fotoğraflarını arayan adam olmaya geçişim bu yüzden gecikti sanıyorum. Muhtemel ki dijital makineler çıkmasa o gün hiç de gelmeyebilirdi. İşin bu kadar masrafsız ve pratik hale gelmesi her iki insanımızdan birini olduğu gibi beni de fotoğraf çekmeye yöneltti. Ama hakkımı yemeyeyim; bu süreçte ben hem bir parça tembelliğimi yendim, hem de epeyce yatırım yaptım bu işe…

Madem istediğimiz şeyi yükleyebildiğimiz böyle afili bir sitemiz var, fotoğraflarımın da bazılarını buraya yükleyeyim, insanlık görsün, diye düşündüm. Murat Menteş de teşvik etti biraz. İşin Ara Güler’i değiliz elbet, biraz insafla izlersiniz diye düşünüyorum. Maksat araya görsel bir şeyler katmak. Dedim ya her iki insandan biri fotoğraf çekiyor artık. Ben dünyanın çeken yarısındayım, bilginiz olsun bu sayede.

İlk parti, çekimlerinden ayrıca keyif aldığım bir gece serisinden oluşuyor, kitle olaya kitlenirse devamı da gelir elbet…

Serinin adı: GECE HİKAYELERİ
[nggallery id=8]