.

Yazarın arşivi

Bugünde değiliz, epey zaman geçmiş bugünün üstünden. İki binli yılların ortalarında bir zamanda geçiyor içine düştüğünüz bu hikâye… Birçok şey değişmiş tabii, birçok şey de hiç değişmemiş. Yaşlı dünyanın bilinen enerji kaynakları tükenmiş, hayat durayazmış, dünyanın üstüne karanlık bulutlar toplanmış. Bilim adamları bu müşküle bir çare ararken “bor” madeninin büyük bir enerji potansiyeli taşıdığını keşfetmişler. Meseleyi biraz kurcalayınca bu potansiyelin insanlığa eski dünyanın diğer bütün enerji kaynaklarından daha fazlasını sağlayabileceğini ortaya çıkarmışlar. Adına dönergeç dedikleri bir cihaz geliştirerek başlamışlar enerji üretmeye. Her şey normale dönmüş kısa zamanda. Tabii haliyle bor da kıymete binmiş. Bu devirde nasıl petrol zengini ülkeler köşeyse, o devirde de topraklarında dünyanın bor rezervlerinin neredeyse tamamını bulundurmakta olan bir ülke köşeyi dönmüş. Müthiş paralar kazanıp dünyanın açık ara en zengin ülkesi olmuş. Bu ülkeyi yönetenler dünyanın yaşadığı bu büyük kriz bir daha yaşanmasın diye işi bir daha şansa bırakmamaya karar vermişler. Ellerindeki büyük maddi imkânlarla dev laboratuarlar kurmuşlar, dünyadaki bütün önde gelen bilim adamlarını bir araya toplamışlar, çok yönlü bilimsel araştırmalarla bugün bize fantezi gibi gelen birçok gelişmeye imza atmışlar. Neredeyse her gün icat üzerine icat çıkarmışlar. Nedir onlar mesela? Havada uçan otomobiller, ışınlama üniteleri, zaman makinesi, çekirdek çitleyen robot gibi bizim aslında şimdiden tahmin edebildiğimiz bir sürü bilimkurgusal zamazingo işte!.. Bunların hepsi yapılmış, hatta kullanıla kullanıla demode bile olmuş. Yazının devamını okuyun. »

Bir gün bir adam bir çölün ortasında bir vaha gördü. Önce sevindi, sonra “Bu olsa olsa bir seraptır” diye düşünerek endişelendi. Yine de o tarafa doğru koşmaktan kendini alamadı. Koştu koştu. Siz deyin kırk dakika, ben diyeyim 40 yıl boyunca… Nihayet varması gereken yere vardı. Heyhat, orada gerçekten bir vaha vardı. Serap olan adamdı.

Her gece rüyasında kendini darbe yaparken görmek ya da her sabah kalktığında güne “nasıl edip de kendime şöyle esaslı bir cunta tezgâhı kurarım” diye düşünerek başlamak ruh sağlığı bakımından hayra alamet bir şey değil şüphesiz. Bizim gibi doğmuş, yaşamış, kırkını devirmiş, epeyce darbe, muhtıra, olağanüstü hal, kılıfına uydurulmuş demokrasi tecrübesi yaşamışlar için böylesi bir hâlet-i rûhiyenin zerre kadar sempati potansiyeli taşımadığı da aşikâr. Ama yine de madem böyle bir gündemimiz var ve hiç değişmiyor, o halde gelin meseleyi çığırından çıkmış bu cuntaperver ruhlar bakımından anlamaya çalışalım, bu işin patolojisini az biraz kurcalayalım derim şahsen.
Konuyu şu üç örnek üzerinden değerlendirmenin yararlı olacağı kanaatindeyim:

1. Mesela kendinizi bir cenaze levazımatçısı olarak düşünün, az çok bir yatırım yapıp şöyle şehrin görünür bir yerinde dükkân açıyorsunuz. Ama ne oluyorsa oluyor, şehrin ölüm istatistiklerinde an bir düşme yaşanıyor. Günler geçiyor doğru dürüst ölen yok. Ne yaparsınız bu durumda? “Yahu ne oluyor bu insanlara, neden kimse ölmüyor?” diye düşünmeye başlamaz mısınız ister istemez! Aynı durum devam eder, bu tuhaf “ölüsüzlük hali” sizin ticari geleceğinizi tehdit edecek bir hale gelirse ne yaparsınız peki? Evet, dükkânın önünden gelip geçen insanları ölmemekte ısrar eden kahrolası tipler olarak görmeye, onlardan nefret etmeye başlarsınız. Bence başını belaya sokmamayı öğrenmekte olan bir ülke cunta iştahıyla yaşayan ruhlarda işte tam da böyle bir arızaya neden oluyor. Yazının devamını okuyun. »

-Seni seviyorum Serap!
-Ben de seni seviyorum Vaha!
Dediler ve bir anda gözden kayboldular.
Etraf kompile çöldü.

Önce yere yumuşak bir şilte koyuyorsunuz. Üzerine oturuyorsunuz. Burnunuzu bir mandalla kıstırarak hava giriş çıkışını engelliyorsunuz. Ellerinizi havaya kaldırarak yüksek sesle ağzınıza gelen her şeyi söylemeye başlıyorsunuz. Burnunuz tıkalı olduğu için, nefes alıp verebileceğiniz tek yer ağzınız oluyor. Onu da abuk sabuk şeyler söylemekle meşgul ettiğinizden bir süre sonra havasız kalıyorsunuz. Ama vazgeçmeyip konuşmaya devam ediyorsunuz. Gittiği yere kadar… Bir süre sonra yüzünüz önce kızarıyor, sonra morarıyor. Tamamen nefessiz kalıyorsunuz ve sesinizi kesmenin ne kadar hayati bir şey olduğunu öğrenerek susuyor ve nefes almaya başlıyorsunuz. Ruhunuzu bir sükûnet duygusu kaplıyor. O andan sonra ne abuk sabuk konuşuyorsunuz, ne de olur olmaz şeylerden paniğe kapılıyorsunuz. Derin derin nefes alarak derinleşiyorsunuz.

Güneş doğdu. Şehir esneyerek uyandı.

Asuman hanım yataktan kalktı, başını akvaryuma sokarak yüzünü yıkadı. Kapıya bırakılan gazeteye yüzünü silerken, havludaki haber başlıklarına göz atmayı da ihmal etmedi.

Sonra mutfağa giderek kahvaltı hazırlığına girişti. Kahvaltılıkları dolaptan çıkardı; tereyağı puantiyeli, peynir manolya desenli, zeytin de köşeli ve beyazdı. İçindeki tavşan yavrusunu çıkardıktan sonra üç kaşık çay koydu demliğin içine. Ocağın düğmesini çevirip çakmak butonuna bastığında güçlü bir klakson sesi işitildi. Bu sesle yerinden sıçrayan iki yumurta birbirine çarparak kırıldı. Asuman hanım tavaya aldı onları. Yumurtaların içindeki lacivert sıvının doldurduğu tavayı mikro dalga fırına koydu. Fişi taktığında fırın şöyle bir anons yaptı: “Bu bir teyp kaydıdır, dinlediğinizde kendini imha edecektir!”

Ve etti.

Yere saçılan kayıt parçalarından birinin üstüne bastı kazara Asuman hanım. Canı yandı tabii, o anda herhangi bir küfür hatırlayabilse edecekti. Slogan attı onun yerine: “Kahrolsun Amerika!” Sloganın yankısı evin dört duvarını dolaşırken, Asuman hanım da boş durmayıp kuruması için avizeye astığı terliklerine uzandı. Bir süre öylece kaldı, belindeki tutukluğa iyi gelmişti sanki bu uzanma hali.

İki buçuk dakika kadar sonra kıpırdadı ve ayağına geçirmek üzere attı terlikleri yere. Ama hangi ayağını hangi terlik tekine uzatsa, terlik teki bir adım ileriye sıçrıyordu. Balkona kadar kovaladı terlik teklerini. Terliklere özgü o berbat çığlıklardan ikisini atarak kendilerini boşluğa bıraktıklarında peşlerini bıraktı. Yazının devamını okuyun. »

Güzün son demleriydi. Akşamın da… Caz ezgilerine trompetin hâkim olmaya başladığı zamanlar hemen hemen, gecenin başlangıcı… Yağmur damlaları uzun uğraşlardan sonra boydan boya ıslatmayı başarmıştı şehrin caddelerini. Lacivert gökyüzü ve neonlar… Bunun gerçeğin ta kendisi olduğunu bilmeseniz, bir kara film başlıyor diye düşünürdünüz. Ama başlayan bir şey yoktu; sadece akıp giden bir şey vardı; sizin efkarlı pozlar takınıp adına “hayat” dediğiniz o tuhaf şey! Yazının devamını okuyun. »