.

Yazarın arşivi

5.

Dr. Köse ve Zizek-Lady Gaga Aşk Üzerine

Benim pek kıymetli sevgili okuyucularım. Takdir edersiniz ki, ölçüsü kaçırılmamış mizah iyidir ve hepimizin zaman zaman gülmeye ihtiyacı vardır. Fakat benim bu güzel ne yalnız ülkemde bu işi enteresan boyutlara getiren o kadar çok şahıs var ki, insan düşünmeden edemiyor. Bu kişilerin amaçları nedir?

Şimdi siz bilmezsiniz, aslında Galata Kulesi, Üsküdar’dadır. Neden mi böyle diyorum? Çünkü hataları “sehven” yapmayı bir alışkanlık haline getiren ÖSYM, yine yapmış yapacağını. Galata Kulesi’ni Üsküdar’a taşımış. LYS-3’teki edebiyat sorusunda Galata Kulesi’nin Üsküdar’ın Doğancılar semtinde bulunduğu belirtilmiş. Hezarfen’in Galata’dan Üsküdar’a uçarak konmuş olması, sanırım soruyu hazırlayan kişide bir zihin karışıklığına neden olmuş. Ayrıca artık bu kafası karışan bu zihin, kulenin yapılış tarihini de karıştırmış. Ama biz Türklerin tarihle arası zaten pek iyi değildir. Sorarım size 1699 tarihinin önemi nedir? Kaç kişi bu tarihin önemini biliyor?

Yaşadıklarımız benim de zihnimin karışmasına neden oldu. Son günlerde beni meşgul eden konuların başında, sanal alemde Dr. Erol Köse’nin yaptığı açıklamalar var. Sorarım size, müzik dünyasının bu has adamının amacı nedir, kendisine neden böyle bir misyon edinmiştir? Bir bileniniz var mı? Yok efendim neymiş, Ayşe Arman Ertuğrul Özkök’ün eski sekreteriymiş; Zuhal Olcay, eski eşi Haluk Bilginer’den dayak yemiş, zarar gören gözünün pansumanını da yapan Köse imiş. Belli ki Dr. Köse etik-metik dinlemeden ışık hızıyla girdiği twitter aleminde, benzer bombalar patlatmaya devam edecek. Şimdi ben düşünmeden edemiyorum? Bir insan durup dururken neden böyle bir şey yapar, başka insanlar hakkında neden böyle olmadık şeyler açıklar? Sayın Köse amacınız nedir? Lütfen twitter’ıma dokunma! Twitter’dan elini, belini, dilini çek. Senin yüzünde dosta düşman rezil oluyoruz.

Bu hafta entelektüel dünyada duygusal yakınlaşma duyumu, ziyadesiyle bazı insanların zihinlerini karıştırmaya yetti. Haberiniz var mı? Meğersem modern çağın filozofları ilham perilerini ya beyaz perdeden ya da pop dünyasından seçiyormuş. Bak bak daha neler? Yok efendim neymiş, marksist filozof Slavoj Zizek ile pop ikonu Lady Gaga arasında “yakın bir ilişki” yaşanıyormuş. Haber New York Post gazetesinde çıktı ancak Zizek’in danışmanı olayı yalanlandı. Ama olsun basın o an için güzel bir malzeme bulmuştu ve bunu güzel şekliyle işlemeye kararlıydı. Çünkü zengin-fakir ve ünlü-ünsüz aşklarını biliyoruz ama bu tip ilişkileri yaşayan insanlar ne konuşurlar, hangi konularda ortak bakış açıları vardır ya da ne zaman tartışırlar? “Cilalı Fotoşop Devrinde’ bu tip bilgilerin verildiği yazılar herkesin ilgisini çekebilirdi. Zaten bu durum ilk değildi ve geçmişte de benzer birçok ilişki yaşanmıştı ve bu ilişkiler de diğer ilişkiler gibi çok uzun süreli olamıyor dost olarak kalıyorlardı. Gabriel Garcia Marquez-Shakira; Marilyn Monroe-Arthur Miller; Burhan Belge-Zsa Zsa Gabor ve Kesha- Fredric Jameson’nun ilişkileri de bu grupta yaşanan ilişkilerdi.

Sonuç olarak hadiselerin muhasebesini yapmayı seven basınımız ‘Stockholm Sendromu’na yakalanmakla suçlanan halkımızın bir meramını daha gidermiş oldu.

3.

Oğuz Atay’ın evi de tutunamamış. Radikal’de Pınar Ögünç’ün yazısından öğrendik. Tutunamayanlar’ın yazıldığı apartman da yıkılıyormuş, İstanbul böylelikle tarihsizleşiyormuş. Onun evini kazanabilseydik ne kadar iyi olurdu değil mi? Ne diyelim? “Bat dünya bat.”

Aslında bunun edebiyatla hiç ilgisi yok. Ama vesilesini bulduğunuzda sevdiğiniz bir yazarın kişisel eşyalarını görmenin edebi bir yanı vardır. Çünkü tanıdığınız, en azından tanıdığınızı sandığınız insana dair hikâyeler kurmanızı sağlar. Kabı nasıl defterler tercih ettiği, hangi tür kalemle, nasıl bir daktiloyla yazdığı, ‘giriş’i içinizde duran bir öyküye şahsi ‘gelişme’ler eklemenizi sağlar. Hakikatle ilgisi var mıdır bunun? Edebiyat kadar işte / Pınar Öğünç…”

2.

Çoçuklarımız “püskevit” yiyebilsin

O gün yine amaçsız bir şekilde Facebook’ta dolaşıyordum. Hayattan bezmiştim ve bir arayış içindeydim. Bir devlet büyüğümüzün sözleri takıldı gözlerime. “Facebook filan, falan. Bunlar çirkin berbat, herkes adına buralarda her türlü ahlaksızlık yapılabilir.” İsmini burada açıklanmasının doğru bulmadığımız bu devlet büyüğümüz haklıydı, fazla söze gerek yoktu. Ahlaksızlık yapılmak istendikten sonra yer yerde yapılabilirdi. İnternette, evde, işyerinde ve de belediye otobüslerinde. Zaten gençlerimizin bir kısmı İETT otobüslerinde de bu işi yapmaya merak salmışlardı. Ancak şoför, onlara “Burası seks otobüsü değil” diyerek tepki göstermesi zaten gündemde olan “hayat tarzı” müdahalelerini bir kez daha gündeme getirmişti.

Ey sevgili okuyucu zanneder misiniz ki, bu var olan durumdan serbest piyasa ekonomisi kendine bir iş çıkarmasın, bir girişim ortamı yaratmasın! Tabii ki yaratmasını bildi. “Burası seks otobüsü değil” durumları, bir otomobil firmamız için üniversitelilere yönelik kampanyasına ilham vermiş.

Reklamda belediye otobüsündeki iki genç birbirleriyle cilveleşiyormuş. Leo Burnett imzasını taşıyan reklam kampanyası çok sevimliymiş. Dinleyenlerin yalancısıyım. Reklamda kız ile erkek arasında geçen müstehcen kelimeler “akbil”in sesi kullanılarak “bip”lenmiş. Böylece yaratıcı bir işe de imza atılmış. Reklamın sonunda dış ses, “Otobüste rahat edemiyorum diyen üniversiteliye …’tan müthiş kampanya” diye noktayı koyuyormuş.

Yüksek müsadenizle “Püskevit” (Bkz. Bisküvi lokum) olayına yine devam etmek istiyorum. Buradan yeril girişimcilerimize seslenmek istiyorum. Çünkü bir “hayalim” var. Bizim çocukluğumuzda “püskevit”in yanında leblebi tozu da vardı. En az onun kadar çocuklar arasında popülerdi. Lellebi tozunu ağzına aldığında damağına yapışırdı. Bir de kazara konuşmak zorunda kalırsan “pof” diye ağzında dışarıya dışarıya fırlatmak zorunda kalırdın. Şimdi ben bunu neden yazdım? Madem ki girişimciliği konuşuyoruz, Wikileaks Skandalı’nın ardından çoraplarını üretmek için çalışmalar yapan, “Fatmagül” ve tecavüz temalı bazı girişimlere ön ayak olan müteşebbislerimiz, o eski günlerdeki gibi “leblebi tozu “ üretemezler mi? Bir inovasyona tabi tutulan “püskevit” yeniden marka haline getirilemez mi?

Ağlayan çocuklarımızın ağlaması kesilse, o eski mutlu ve güzel günlerimize bir kez geri dönsek, o masum yıllarımıza geri dönsek, otobüsler yine seyahat etmek için kullanılsa ve seks yapılmasa n’olur? Eti’nin ve Ülker’in o masumane reklam cıngıllarını (Bir bilmecem var çocuklar. Haydi sor sor. / Akşama babacığım unutma Ülker getir) püskevitimizi ve leblebi tozunu yerken dinlesek ne olur?

1.

Tamam biliyoruz her şeyin bir şifresi var. Zaten hayatımız da bu şifreleri çözmek üzere kurulu. Bu da ayrı bir yazı konusu. Sevgili okuyucum sorarım sana. Sen zaten Zümrüdü Anka Kuşu, yani gerçeğin ta kendisi değil misin? Bu nedenle yazılanların peşinde koşmayı bırak. Sahi bu şifreleri hayatımıza kim soktu? Tamam polisiye tadında “Da Vinci Şifresi”ni hepimiz okuduk, beğendik, “bravo” filan dedik. Biri bana söylesin hayatın içine bu derece karmaşık şifreler koymak kimin fikriydi?

Yaşananları algılamakta zorlanıyorum. Nihat Doğan’ın felsefi konuşmalarını ve adadaki şovunu izlerken, ne olursa olsun memleketin sıcak maddelerinden kopmamam gerektiğini fark ettim. Besbelli ki Nihat, bizlere “Lütfen fabrika ayarlarınıza geri dönün” mesajı veriyordu. Dolayısıyla diğer kanalda izlediğim belgesele ara vermek zorunda kaldım.

Acaba internete mi girmeliydim. Potansiyel yasaklı sitelere girip ‘Haydar’ın ve ‘baldız’ın şimdi şu an ne yaptığına bakmalı mıydım, bilemedim.

Bu düşüncelere gark olmuş bir vaziyetteyken, imdadıma siyaset dünyası yetişti. Aman Allahım! Şimdi fakettim. Etrafımızı ne kadar da küçük dünyalarla çevirmişiz. Edebiyat dünyası, simit dünyası, plastik dünyası, sanat dünyası, siyaset dünyası…

Siyaset cephesinde ise değişen bir şey yoktu. ‘Pesküvit’e takılmış kalmıştı. Aslında ‘püskevit’ yanlış değilmiş, Adana’da 2 bisküvi arasına konan dokumlu tatlıya ‘püskevit’ denirmiş. Bu arada son dakika gelişmesi oldu Bahçeli, “Biz püskevit demesini de biliriz, bisküvi demesini de biliriz” dedi. Böyle konuşmasının nedeni yoksul insanların dilinden konuşmakmış…MHP’deki gelişmeler güne damgasını vurdu. Siyasetin kasetli haline “kasetli siyaset” deniliyormuş. Ülkemdeki her siyasetçinin kaseti olabilirmiş. Siyasetteki herkes bu kaset olayını tadacakmış lakin bundan bizim haberimiz yokmuş…Sadece siyasetçiler değil, nikahlı-nikahsız insanlarımız hepsi meğerse masumane de olsa “kasetlik işler” yapıyorlarmış. Dizilerdeki son trend tecavüzmüş…Tecavüz pirim yapıyormuş…Kaset gölgesinde seçim kampanyasını yürüten MHP, reytingi yüksek dizilere reklam veriyormuş. “Fatmagül’ün Suçu Ne?” dezisi bunlardan biriymiş. Yani ne oluyor, nasıl oluyor bir türlü anlayamadım.

Affedersiniz? Hafakan Ruhu’nuz var mı?

27 Mayıs Askeri darbesinin ardından, DP’lilerin Yassıada’daki yargılanmalarında sona gelinmişti. Yüksek Adalet Divanı’nın kararının beklendiği günlerdi. Yeni anayasa kabul edilmiş, 92 yıldır hizmet veren tramvay son seferini yapmıştı. Bu arada bazı asayiş olayları ülke gündemini işgal ediyordu. İstanbul’dan İzmir’e giden tren durdurulmuş ve 5 haydut posta katarında bulunan 17 yaşındaki bir kızı trenden indirerek “dağa” kaldırmıştı. Bir başka asayiş olayı ise, Buğday Bankası’nın Çemberlitaş Şubesi’nin silahlı bir kişi tarafından soyulmuş ve banka müdürü de yaralanmıştı. Gazeteler, soygun ile ilgili gelişmeleri manşetten veriyordu.

Bu soygunun üzerinden daha birkaç ay geçmeden ikinci bir banka soygunu yaşandı.

1961 yılının 18 Ağustos günü elinde sten marka makinalı tüfek bulunan bir kişi, Amerikan filmlerine taş çıkartırcasına İş Bankası’nın Kazlıçeşme Şubesi’ne girmiş ve vezneden 165 bin 850 lira almıştı. İki üç dakika süren bu banka soygununun ardından soyguncu dışarıda hazır vaziyette bekleyen bir Chevrolet marka arabayla kayıplara karıştı. Soygun sırasında, bankada bulunan bir işçi, “ben işçiyim yatıracağım 480 lirayı alma” demiş, soyguncu da, “ben işçinin parasını almam” demesi soyguncu hakında bazı rivayetlerin oluşmasına zemin hazırlamıştı. Onun bir nevi “Robin Hood” olabileceğini söyleyenler çıkıyordu.

Türkiye böylesine bir soygunla ilk kez karşılaşıyordu. Soygun aynen Amerika’daki gangsterlerin gerçekleştirdikleri soygunlarına benziyordu ve oldukça profesyonel bir şekilde işlenmişti. Çok geçmeden tüm Türkiye ayağa kalktı. Soygunu gerçekleştirenlerle polis arasında 12 gün sürecek olan amansız bir kovalamaca başladı. Polisin elindeki ipuçlarının sınırlı olması nedeniyle soruşturma yeteri kadar hızlı gitmiyordu. Bunun üzerine bazı yayın organları durumdan vazife çıkarma konusunda gecikmedi. Cumhuriyet Gazetesi, İstanbul Emniyeti’ne yardımcı olmak amacıyla, özel bir araştırma birimi kurdu ve ekibin başına da “gangsterlik” vakalarını ABD’de uzun boylu tetkik etmiş eski bir polis şefini getirdi.

Çok geçmeden soyguncunun kimliği de ortaya çıktı. Cezaevi firarisi olan Necdet Elmas, Kazlıçeşme’deki İş Bankası’nı suç ortağı Necdet Sinkil ile birlikte soymuştu. Elmas, eski bir araba hırsızıydı ve sadece Chevrolet marka arabalar çalıyordu. Cezaevinden firar etmesinin nedeni de 4.eşinin kendisinden boşanmak istemesiydi. İyi araba kullanan Elmas, 1959 model Chevrolet bir otomobille uzun müddet polislerle köşe kapmaca oynamış, ancak sonunda yakayı ele vermişti. 12 gün süren bu sürek avının sonunda Elmas ve suç ortağı 30 Ağustos günü Darıca’da yakalandı. Mahkemedeki son savunması unutulacak cinsten değildir:

“Duruşmalar sırasında mahkemenizi incitecek bir şey söyledimse bunu haleti ruhiyeme atfetmenizi rica ederim. Suçta bir kasıt aranırsa benim bu suçta bir kastım yok. Suç bir kir, ceza ise bir banyodur. Ben bu banyoda yıkanacağım. Banyonun dozu fazla kaçırılırsa bu banyo fayda değil zarar tevlit eder. İleride bir kitap yazıp durumu efkarı umumiye arzedeceğim. Müdafalar tali derecede kalır. Esas müdafanın vicdanlarınızda yapılmasını istiyorum. Adalet önünde boynum kıldan incedir.”

Yargılama sonucu Elmas 20 yıl, suç ortağı Necdet Sinkil ise 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Evet, o ne bir terörist, ne de bir örgüt üyesiydi. Cesareti ve bonkör ruh yapısıyla, halkın sempatisini kazandığı dahi söylenebilecek kadar bir maceraperestti.

(1908 Kalem Dergisi) Özgürlük ve eşitlik sloganlarıyla gerçekleştirilen II. Meşrutiyet, kadınların beklentilerine yanıt veremedi. Hatta onların beklenti ve istekleri karikatürlere de yansıdı. 1908’de Kalem dergisinde yayımlanan bu karikatürde sanki “Korkarız yakında siz uçarsınız da” der gibi…

Yalnız ülkenin yalnız insanlarının toplumsal mücadeleleri de yalnızlık içinde geçer. Takdir edileceği üzere, bu yalnız ülkede yaşıyor olmak ve özellikle de kadın olmak hiç de kolay değildir. Bakmayın siz, şimdi biz türbanı rahat rahat tartışıyoruz ama vakti zamanında kadınlarımız “artık bizde varız” diyebilmek için yüzlerinin açık fotoğrafını çektirebilmek için bile ciddi mücadeleler vermişlerdi. Günümüz kadınları bunları çok fazla bilmez ama kadınların mücadele tarihinde “şu fotoğraf konusu” önemli bir yet teşkil eder. Biraz sonra size onlardan birinin öyküsünü anlatacağım ama önce adettendir genel bir giriş yapmakta fayda var.

Bir asır önce kadınlar da, erkekler gibi, eşitlik, özgürlük ve kardeşlik ilkeleriyle yola çıkılan II.Meşrutiyeti, büyük bir sevinçle karşılamıştı. Çünkü meşrutiyetin gelmesiyle kendileri için büyük bir atılımın yapılacağını düşünüyorlardı. Öyle ki, 1908 Meşrutiyet’in ilanı nedeniyle Selanik’te sokak gösterileri sırasında ilk olarak peçesiz bir kadın da nutuk vermişti. İlerleyen günlerde kadınların sesi daha da yüksek perdeden çıkmaya başladı. 26 Temmuz günü İkdam’da İsmet Hanım (Hakkı) imzasıyla çıkan “Ya Biz Ne Olacağız?” başlıklı yazısı
geniş bir tepki uyandırdı. İsmet Hanım’ın bu yazısı kadınların mücadele tarihi açısından bir milattır. Çünkü bu yazı Türk kadınının erkeklerle eşit hak istediği ilk yazılardan biriydi. Yazının yayınlanması üzerine, ortalık bir anda karıştı. Tartışmalardan anlıyoruz ki, erkekler kadınlara istedikleri hakları vermeye pek de hazır değillerdi. Edindiğimiz izlenim, kadınlar için durum eskisinden pek de farklı olmayacaktı. O günün havası içinde, kadınların böylece ortalığa atılışlarını beğenmeyenler, ‘Ne mi olacaksınız? Evinizde oturacaksınız, ev işleriyle uğraşacaksınız, çocuklarınıza bakacaksınız,’ şeklinde yazılar kaleme alıyorlardı. Kadınların hevesleri kursaklarında kalmıştı. Kendilerine vaad edilen hakların hiçbiri verilmemişti. Tabii ki bu durum onları örgütlenmeye yöneltti.

Bu sırada I. Dünya Savaşı, kadın örgütlenmelerini de hızlandırdı ve kadınlar o döneme göre epey radikal ilk tepkisel eylemlerini gerçekleştirdiler. 1913’te Nuriye Ulviye Meylan’ın kurduğu Osmanlı Müdafaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti’nin yayın organı Kadınlar Dünyası’nda üyelerin peçesiz fotoğrafları yayınlanmaya başladı. Yayımlanan ilk fotoğrafın sahibi şair Yaşar Nezihe (Bükülmez) hanımdı. Osmanlı kadınlarının peçelerini atarak kendilerini basın yoluyla tanıtmaları büyük yankı uyandırırken yine bu derneğin üyelerinden Belkıs Şevket, kadınların erkeklerce yapılan her şeyi yapabileceklerini kanıtlamak amacıyla ilk defa uçağa binen ve uçan kadın oldu.

Toplumsal sorunları şiirlerine konu eden ilk kadın şair olan Yaşar Nezihe, genç yaşında bir dergide gördüğü şiirlere özenerek şiir yazmaya başlamıştı. İlk şiir kitabı Bir Demet Menekşe’’nin 1915’te çıkmasının ardından çeşitli dergilerde şiirleri yayınlandı. 1919’da Nazikter’in 20. sayısında çıkan “Ekmek ve Kömür İhtiyacı,” şiiri dönemin yaşanan sıkıntılarını dile getiriyordu:

“Mahalleden iki gündür verilmiyor ekmek
Kolay değil gece gündüz bu açlığı çekmek
Zavallı milletin aç karnı dört buçuk senedir
İaşe meselesi hallonulmuyor bu nedir…”

(Yaşar Nezihe) Türk basınında peçesiz il fotoğrafı yayınlanan fotoğrafın sahibi şair Yaşar Nezihe (Bükülmez) hanımdı. Onun zorlu bir hayat mücadelesi oldu.

1 Mayıs ve grev şiirleri yazdığı için şiirlerine el konulan ilk kadın şair olarak da tarihe geçen Yaşar Nezihe’nin hayatı sıkıntılar üzerine kuruldu. Kendi emeği ve babasından kalan küçük bir maaşla geçinmeye çalışan Yaşar Nezihe Hanım’ın 1925 yılında yürürlüğe giren Takrir-i Sükun Kanunu’na göre gözaltına alınması, üstelik kendisinden ve yazılarından bir daha haber alınamaması onun ölmüş olduğu kanısını uyandırdı. Oysa o, 1934 yılında Soyadı Kanunu çıktığında “Bükülmez” soyadını almış ve oğlunu büyütmeye çalışıyordu. Sağ olduğunun öğrenilmesinden sonra da şiiri yayınlanmadı.. 1971 yılında ölen Yaşar Nezihe için Bekir Yıldız’ın yazdığı Ölü Soğumadan adlı öykü soruşturmaya uğrar. 1974 affı ile yazar serbest, öykü tutuklu kaldı.

Günümüz edebiyat tutkunlarının vazgeçmedikleri kitapların başında polisiye romanlar gelir. Ancak böylesine büyük ilgiye rağmen polisiye romanların edebiyat tarihine ne zaman girdiği ve ilk romanın kime ait olduğu bilinmez. Polisiye ilk Türk romanının kime ait olduğunu ortaya çıkararak gün yüzüne çıkaran kişi araştırmacı-yazar Erol Üyepazarcı’dır. Pazarcı’nın araştırmalarına göre, Türkçe’ye çevrilmiş ilk polisiye roman 1881’de Fransız bir yazar olan Ponson Du Terrail’in Paris Faciları Ahmet Münif tarafından çevrilmiştir. Pazarcı ayrıca, Paul Fesch adlı Fransız gazetecisinin Abdülhamid’in Son Günlerinde İstanbul isimli kitabını çevirdiği sırada yakaladığı ipuçlarından yola çıkarak, Türkiye’nin ilk polisiye romanının kime ait olduğunu ortaya çıkarmıştır.

Gelelim konunun ayrıntılarına…

Tanzimat döneminin en popüler gazeteci ve yazarı Ahmet Mithat Efendi, Türkçeye çevrilen ilk polisiye romanlarından olan dönemin ünlü Fransız polisiye yazarı Emile Gaboriau’nun Orcival Cinayeti isimli romanını 1883 yılında gazetesi Tercüman-ı Hakikat’ta tefrika olarak yayımlayıp aynı yıl kitap olarak bastı. 1883’te ilk polisiye roman olan Esrar-ı Cinayat-ı (Cinayetlerdeki Sırlar) yazarak kendi gazetesinde tefrika olarak yayınladı ve ertesi yıl bu çalışmayı kitap haline getirdi. Mithat Efendi, romanında Emile Gaboriau’dan büyük ölçüde etkilenmişti. Ama yine de yerli renkleri ustalıkla kullanıp yapıtın yerel niteliğini iyice belirleyebilmişti. Romanda tıpkı Gaboriau’nun yaptığı gibi salt analitik çıkarsamalarla sonuca giden bir muamma romanı yazmamıştı. Melodramın insan kaderi ile ilgilenen trajik yazgısına romanında cinayet kadar başat bir rol vermişti.

Ahmet Mithat, Gaboriau’nun meşhur polis detektifi “Mösyö Lecoq” gibi romanda bir araştırmacı yaratmıştı. Bu Beyoğlu Mutasarrıflığı soruşturma memuru Osman Sabri Efendi’diydi. Osman Sabri önündeki sorunlar sadece cinayetle ilgili de değildi. Aynı zamanda Beyoğlu Mutasarrıfı’nın karşıt gücüyle baş etmek ve bunun için de çeşitli yollar düşünmek ve kendisine yandaşlar bulmak zorundaydı. Romanın gelişme çizgisi içinde verilen mücadeleler amacına ulaşır ancak Ahmet Mithat, polisiye romanlarında hiç de alışık olunmayan bir hata yapar ve katile suçunu itiraf ettirir. Oysa ki polisiye romanların olmazsa olmaz kuralı, “suçlunun kim olduğunun durup dururken yapılan bir itirafta değil bir dizi çıkarsama sonucu belirlenmesi” gerekmektedir.

Neyse konuyu fazla dağıtmanın asıl meselemize geri dönelim.

Romanın yayınlandığı dönemde, ilk polisiye romanın memlekete de bir katkısı oldu. Türk basınında ilk kez bir roman aracılığıyla bir üst düzey yöneticisi afişe edildi ve işinden oldu. Gerçek hayatta sevilmeyen ve nefret edilen Beyoğlu Mutasarrıfı, tıpkı romandaki Mecdalettin Paşa gibi Avrupa’ya kaçtı.

Döneme ilişkin gelişmeleri Fransız Gazetecisi Paul Fesch gözlemlemişti:

“Dönemin (1883-1884) Beyoğlu Mutasarrıfı, yüz kızartacak kadar sefih bir hayat yaşayan bir kişiydi. O günlerde Tercüman-ı Hakikat gazetesi bu yöneticiye bir ders vermek istedi. Kahramanlarından biri tıpa tıp Beyoğlu Mutasarrıfı’na benzeyen bir tefrika roman yayımladı. Tefrika kahramanı, romanda gerçek hayatta olduğu gibi Beyoğlu Mutasarrıflığı görevini yapıyordu. Bu yüksek görevli memur tefrikada çok ustaca tasvir edilmişti. O, yapmadığı bir şey için eleştirilmiyor ama hayatının bütün çirkef yanları göz önüne seriliyordu. Herkes tefrika romandaki Beyoğlu Mutasarrıfı ile gerçek mutasarrıfın benzerliğini anlamıştı. Kamuoyu önünde gülünç duruma düşen mutasarrıf, kurnaz tefrikacının açığa çıkardığı utanç verici durumdan kurtulmak için ülkeden kaçmak zorunda kaldı.”

Türkiye’nin ilk polisiye romanının türünde ilkliği yanında, görevini kötüye kullanan ilk kez üst düzey bir yöneticinin kötü kişiliğini sergilenmiş ve ülkeden kaçmasına neden olan başka bir işlevi de olmuştu.

Kadınların yazı hayatına atılmaları, erkek yazarların aralarında yer edinmeleri pek kolay olmadı. Bu tartışmanın başrolünde edebiyat tarihinin ilk öğretmeni Ahmet Mithat Efendi bulunmaktadır. Bir çok ilke imza atan ve 200’e yakın eseri bulunan ve ilk Türkçe öyküyü yazan Ahmet Mithat Osmanlılara okumayı sevdiren kişiydi. “Yazı makinesi olarak,” da bilinen Ahmet Mithat çıkardığı Tercüman-ı Hakikat gazetesiyle de edebiyat dünyasının bir otoritesi olarak durmaktaydı.

Dönemin kadın yazar ya da şairlerin başında, Zafer Hanım, Fatma Aliye Hanım, Şair Fıtnat Hanım ve Şair Nigâr Hanım gelmekteydi. Osmanlı Türk toplumunda ilk kadın yazarın Fatma Aliye Hanım olduğu kabul edilir. Konunun ünlü yazar Ahmet Mithat Efendi ile bire bir ilişkisi vardır. Devlet adamı, hukukçu ve tarihçi Ahmet Cevdet’in kızı olan Fatma Aliye Hanım aynı zamanda Ahmet Mithat’ın manevi kızı ve dostuydu.

Konak eğitimi almış ilk entelektüel kadın olan Fatma Aliye, “iyi ve bilgili bir müslüman ve aynı zamanda da iyi bir anne ve eş” olarak karşımıza çıkıyordu. Fatma Aliye Hanım, biyografisine bakıldığında etrafındaki bütün erkeklerden destek gördüğü anlaşılır. Eğitimi sırasında babasının ve ağabeyi Ali Sedat Bey’in desteği, Arapça ve felsefe hocalarıyla yaptığı tartışmalar ve Ahmet Mithat Efendi’nin manevi desteği bilinmektedir. Babası Cevdet Paşa’nın yönlendirmesi ve teşvikiyle evde özel hocalardan Fransızca, dilbilgisi,  astronomi, edebiyat ve tarih dersleri almıştı.

İlk romanı Hayal ve Hakikat’ı (1891) Ahmet Mithat’la birlikte yazmışlardı. Fatma Aliye Hanım ilk eserlerini yazarken uzunca bir süre kimliğini de gizlemek zorunda kaldı. Fatma Aliye, Ahmet Mithat Efendi’den oldukça etkilenmiş ve tarz olarak da kendisine onu örnek almıştı. İkilinin ilişkileri daha sonraki yıllarda iyice perçinlendi ve Ahmet Mithat Efendi, “Sana henüz hiçbir hediye takdim etmemişimdir. Fakat sana layık ne hediye bulup takdim edebilir idim? Düşündüm taşındım, sana hediye olarak yine senden başkasını bulamazdım. İşte bu kitap sensin kızım!” diyerek ve Fatma Aliye Hanım’ın yaşam öyküsünü yazarak (Bir Osmanlı Kadın Yazarın Doğuşu: Fatma Aliye) ve onun edebiyat dünyasındaki yerini daha da belirginleştirmişti.

Ahmet Mithat Efendi’nin etkilediği bir diğer kadın yazar şair Fıtnat Hanım’dı. Fıtnat hanımla Ahmet Mithat arasında bir aşk ilişkisi yaşanmaktadır. (Birbirlerine yazdıkları aşk mektuplarını Hakkı Tarık Us kitap haline getirmiştir) Bu nedenle Şair Fıtnat Hanım’ın tamamen unutulmamasında Ahmet Mithat Efendi’nin etkisi oldukça büyüktü.

Ahmet Mithat Efendi’nin edebiyatçı kadınlarla olan bağlantısını Tarih ve Toplum dergisinde etraflı bir inceleme konusu yapan Mediha Göbenli’ye göre, Ahmet Mithat Efendi, Zafer Hanım’a diğer kadın yazarlara tanıdığı imkanı ondan esirgemişti.

“İlk Osmanlı-Türk kadın yazarı olan Zafer Hanım’a ve eseri Aşk-ı Vatan’a dair Ahmet Mithat’ın Şair Fıtnat Hanım’a 3 Nisan 1294 (1877) tarihli mektubunda bir ipucu buluruz. Ahmet Mithat bu mektubunda Zafer Hanım’ın ilk kadın edebiyatçı olarak çıkışına imrenir çünkü gönlünde aşkı Şair Nigar Hanım’ın bu alanı açmasını istediğini belirtir. Zafer Hanım’ın eserini eleştirir ve bayağı bulur, Fıtnat Hanım’ın bunu bin kat daha iyi yazabileceğini belirtir. Fakat yine de kadın yazarların çıkışına destek olmayı arzuladığı için bu eseri gazetelerde met edeceğini yazar. Ve Fıtnat Hanım’ın gayrete geleceğini ümit edişinin altını çizer.”

Ahmet Mithat Efendi’nin sözünde ne kadar durduğu bilinmiyor ancak edebiyat çevrelerine göre ilk kadın yazar olarak Fatma Aliye Hanım kabul edilir. Fakat bu genel kabule rağmen, 1993’de Zehra Toska, araştırmaları sırasında ilk Osmanlı-Türk kadın yazarı olarak Aşk-ı Vatan’ı dolayısıyla Zafer Hanım’ı keşfetti. Kitap 1877’de yazılmıştı ve kitabın geliri savaşta yaralanmış askerlerin yararına bağışlanmıştı. Dolayısıyla bu kitap aynı zamanda bağış eserlerinin de ilki oluyordu. Toska, Zafer Hanım’ın hayatına ilişkin oldukça sınırlı kaynaklar bulmuştu. Aşk-ı Vatan, 1877 Nisan başlarında yayınlanmasıyla gazetelerin ondan, çağdaş kadın yazarlarının ilki olarak söz etmişlerdi.

Zehra Toska’nın bu ortaya çıkardığı araştırmayla Zafer Hanım, erkek yazarların egemenliğindeki edebiyat dünyasında, yıllar önce hak ettiği koltuğa yıllar sonra yine bir kadın tarafından oturabildi.

Yukari Asagi