.

Yazarın arşivi

Bulaşık makinesinin buharı suratımı buruşturuyor. Sıcacık. Ellerim donmuştu soğuktan. Kafamı biraz geri çekip ellerimi makinenin içine uzatıyorum. Hafif ıslanıyor. Yanacak gibi olunca geri çekiyorum. Beş dakika önce hazırladığım kremalı, tarçınlı kekin kokusuyla, makineden gelen deterjan kokusunu içime çekiyorum.
Can, merdivenleri tam inmeden bağırıyor:
“Bir sütlü kahve ve limonlu kek.”
Saat beş olmuş. Mesainin bitmesine dört saat var. Kaldırımın yarısını gören pencereyi açıyorum. Soğuk hava içeri doluyor. Rafa uzanıp beyaz fincanı alıyorum. Evimde olmak isterdim o an. Bacaklarımı uzatıp bir kitap açmak, illa kahve koyacaksam da kendime koymak isterdim. Sütünü, şekerini ben ayarlayayım. Kendime göre. Ne zaman raftan alacağıma ben karar vereyim. Kendime göre. Bulaşıkları birkaç gün biriktirebilirdim böyle bir şansım olsaydı ya da canım isterse bir çay kaşığını bile hemen yıkayabilirdim. Zaman üstüne düşünürdüm ve onu istediğim gibi bölebilirdim. Kendime göre. Yakınacak değilim. Herkesten daha iyi bir işim var. İnsanla uğraştığım söylenemez. Basit şeyler istiyorlar benden. Kek, kahve, çay gibi… Yemek yapıyor olsaydım, tuzuydu, pişirme süresiydi… uğraş dur işin yoksa. Beğendirmek zor.
Sanırım bir şeye tadını veren, onun içine kattıklarımız; ama bir şey hakkında konuşturan genelde unuttuklarımız. Tuzsuz börek açıklama gerektiriyor ya da şekersiz kek. Fakat bir şey tam olunca en fazla “Çok güzel olmuş,” diyorlar “eline sağlık…” Ben de bitiriyorum orada lafı. “Afiyet olsun.” Buna karşı çıkmak isterdim. Can, evet anlayacağınız gibi bu cafe’nin garsonu, günde bir iki kez koşarak bu mutfağa girer ve bana kötü giden işleri söyler. “Kahvenin sütü az… Çay, taze değilmiş… Kekin üstüne biraz daha fıstık koyar mısın…” gibi. Şunu isterdim mesela. Can, bir kez merdivenlerden koşarak insin ve şöyle desin: “Selmin, kek şahane olmuş. Seni yukarıya bekliyorlar. Alkışlamak istiyorlar.”
Bu hiç olmadı. Hatta tepsideki kahve soğumak üzere olmasına rağmen, Can onu almaya gelmedi. Sanırım unuttu diye düşünüyorum. Saat beş. Her gün bu saatte gelip bir sütlü kahve ve bir dilim limonlu kek isteyen müşterimize siparişlerini ben çıkarıyorum. Merdivenlerde Can’ı görürsem ona vereceğim elimdekileri. Ama yok. Dükkânın içinde iki masa dolu. Saat beş. Kadınlar kahkaha atıyor. Kadınlar çok güzel kahkaha atar. Diğer masadaysa yine iki kadın, sohbete koyulmuş. Ağrılardan ve gelecek planlarından söz ediyorlar muhtemelen. Dış kapının yanındaki tek masada oturan müşteriye doğru yürüyorum. Masası boş. Yemyeşil bir palto giymiş. Sokağa doğru bakıyor. Hayır, hayır sigara içmiyor. Ama içse olurmuş. Öyle duruyor.Kapıyı açıyorum, gülümseyerek ona bakıyorum. Simsiyah çekik gözlerinin ucu aşağı doğru sarkık. Kocaman bir ağzı ve iri bir burnu var. Çizgilerine tırnağımın sığabileceğini görüyorum. O da bana gülümsüyor ve gözleri neredeyse kayboluyor. Gözlerinin içinde hemen anlayabileceğim bir şey var. Hemen anlayabileceğim şeyleri, çok hızlı sezebilirim. Çünkü hemen anlayabileceğim şeyler üstüne hayatımı verdim ve onlar çok az. Çok çok az. Karnımdan küçük bir nefes alıyorum:
“Kahve ve kek sizin miydi?”
“Evet,” diyor. Kahveyi ve keki, masaya bırakıyorum.

İşte seri katilimle tam da böyle tanıştım.

bütün Mecnunların en “yanlış Leyla”sıydım
muhtemelen bir yerde belimi doğrultacaktım
reçetemi yazanı bulup boğazlayacaktım
burada aşk yetişmiyor hiç.

balın içine sinek düşmüştü, hangisine üzülmeliydim
operasyon başarısızlıkla sonuçlanmıştı ve suni teneffüs yetersizdi
şimdi burada bir sinek kanat çırpmayı bıraksa diyordum
dünyanın diğer ucunda havasızlıktan ölürler mi
nedense payımda abartılı genellemeler, yanlış anlaşılmalar
ve bu konuda hiçbir bilgim yoklar çok fazla bizdeler
mutfaktaydım ve kimsenin haberi yoktu, bir sineğin
bir gece, bir uçuşu tamamlamadığından, öldüğüne
balın içinde.

mezarlık çiçekçisiydim ve ölüler hakkını veriyordu tohumların
çürümesine müsaade etmeden karınlarına çekiyorlardı kökleri
kafama incir ağacı diksinler istiyordum nalları diktiğimde
koşmayı bıraktığında çünkü bir tek, meyve düşmeli insanın üstüne
tanrım beni ödüllendirdin, Allah çok razı olsun senden
savaş meydanında değnekçiydim, gelme gelme gelme dur!

burada kutunun içindeydim ve deneyin bir parçasıydım
ağzıma damlatılan suyu çoktan devirmiş olmalıydım
savunma sanatında yeteneksizdim, yoksa çoktan sıyırmıştım
belki çoktan sıyırdım, savunma sanatında yeteneksizdim
nedense payımda kararsızlıklar, buna bağlı gelişen ani kararlar
çok travmatikler ve çocukluğa bağlı tepkimeler, hep bizdeler
kutunun içindeydim ve deneyin bir parçasıydım
kimsenin haberi yoktu, gizli yeteneklerimden
içime mikroplar salıyorlardı, faydam olsun diye insanlığa
pardon diyesim vardı, beni kutudan azad ederseniz,
dünyanın bütün hastalarına kitap okuyabilirdim.

reçetemi yazanı bulmuştum, saldırma sanatında hızlıydım çok
yumruğumu kaldırmıştım, kapıya indirecektim, kapı aralanmıştı
savaş meydanında değnekçiydim, kendimi talan edip nihayet
ganimetimi kucaklamıştım.

insanlığı kurtarmıştım
aşksızlıktan
bir tek ben alkışlıyordum.

bir

 

İlk cümle çok önemlidir. Ama öfkeliyseniz, iş son cümlenize bakar.
Dün, her sene olduğu gibi coşkuyla, sevgi dolu bir halle yine yollara düştük. Önce Beşiktaş’ta Meriç’le buluştum. Mor pankartımızı hazırladık. Üstüne de “Hepimiz Unicorn’uz” yazdık. Kenarlarına da çiçekler, böcekler, gökkuşağı çizdik. Çizim kabiliyetim neyse ki ilgi alanım olan şeylerle sınırlı. Günlerdir “Love wins” demişiz, yine başka ülkelerde olanlara uzaktan bakmış, kendi başımıza gelmiş gibi de sevinmişiz. O yüzden içimizde havai fişekler patlıyordu Onur Yürüyüşü’ne giderken.

Taksim’e geldiğimiz anda bir grup polis tarafından durdurulduk. Pankartım açıldı. Mor, çiçekli pankartım, lacivert giyen polisin elinde duruyor. Gözlerinde soru işaretleriyle her polis, pankartımı ötekine uzatıyor. Öbürü diğerine uzatıyor. Böyle geçiyor. Ben de oradan oraya uzanan pankartımla birlikte adım adım gidiyorum.  Sonuncusu, kafaları karıştıran soruyu soruyor bana: “Nedir bu unicorn?” Ben genelde böyle ani sorulara, ismimi bile sorsalar cevap veremiyorum. Neyse ki Meriç yanımda:
“Tek boynuzlu at.”
“Bununla giremezsiniz alana!”
“Hö?”
Tek boynuzla atla giremezmişiz. Bunun üstüne açıklama yapıyorum.
“Böyle renkli at bu ya, renkli kuyruğu filan var…”
“Aşağı inin. Bununla buradan geçemezsiniz. İki sokak sonra yukarı çıkın.”

Hiçbir şekilde meydana ilerleyemiyoruz. Aşağı doğru inip yeniden İstiklal girişine geliyoruz. Amaçlarının ne olduğunu çözmeye çalışıyoruz o sırada bir de. Derken aşağıdan dolaşıp yukarı çıktığımızda bayrağımızı açarız cadde boyunca yürürüz sanırken, arkadaşlarımızdan mesajlar geliyor “İyi misiniz?” diye. “Ya hiçbir şey yok burası çok güzel gelseni…” yazdığım anda içine alındığımız yarı halkadan açık olan tek tarafa doğru koşmaya başlıyoruz. Çünkü tek boynuzlu ata karşı olan polisler, gazdan yana. Cihangir’e doğru sloganlar ve gaz eşliğinde yürüyoruz. Bir ara koşmaya başlıyoruz ki o sırada benim pankartım yere düşüyor. Ama atlar düşse de koşar. Koşmaya devam edip Cihangir meydana geliyoruz.

O sırada hissettiğimiz tek şey var ki bu kadar insanın sevgisi, coşkusu, heyecanı kursaklarında bırakılmış. İyi halt etmişler. Duvara yaslanıp sigara içiyoruz. Meriç “Onlar evleniyor, biz yürüyemiyoruz bile…” diyor. Özeti bu. Öylesine gerisindeyiz tarihin. İktidar, güç peşinde olmayan bu kalabalık, bizler, sadece kendimiz gibi yaşamak isteyen bizler, Cihangir meydanda eğlenmeye başlıyoruz. Hatta bana kalırsa, diğer yürüyüşlerden daha bile güzel oluyor bir süre sonra. İç içeyiz. Bütün dostlar bir arada. Birbirimizi bulmamız bile daha kolay oluyor. Normalde yürüyüşte zorluk yaşıyorduk. Adım atacak yer kalmıyor bir süre sonra. Ara ara müdahale geliyor. Bir dakika kadar dağılan kalabalık yeniden meydana geliyor. Politik bir slogan yok. En politik sloganın sonunda zıplıyoruz yani… öyle. Bildiniz!

Sonra diyorum ki “Ulan her şey politik aslında… Amerika, bütün ülkelere büyük bir ayar verdi, bildiğin gizli emir. Bunlar da işte tüm sevgisizliğiyle, bütün cehaletiyle ve tarihle arasında takip mesafesi bırakırken oldukça geride kalmışlığıyla karşı çıkıyor.” Yıldırım Türker der ya ““Bir erkekbir erkeği; bir kadın, bir kadını sever. Kuracağımız ikinci cümle mutlaka politik olacaktır.” Bam!

Akşama doğru, Asmalı’ya geçiyoruz. İstiklâl boyunca da şarkı söyleyip “Buradayım!” diyoruz. Ellerimizde gökkuşağı bayraklarıyla girdiğimiz Asmalı’da herkes omuz omuza dans ediyor. Başka hiçbir şey yok. Slogan yok, bayrak dediğimiz renkli şeyler yok. “Normal” bir günde ne olursa, o oluyor yani…  We Will Rock You eşliğinde bütün kalabalık gündüz olanlardan uzaklaşmışız. Şarkı söyleyip dans ediyoruz. Hani insanların kalbinden o sırada saçılan duygunun renkleri ve sembolü olsa kesin yeşiller, morlar ve çiçekler havada uçuşurdu o sırada.  Öyle bir an… Şarkı bittiği anda, arkadaşımız “Tünel’de Sezen çalıyormuş.” diyor. Şimdi amaca bakın sonuca bakın bir de… Tünelde Sezen dinlemeye doğru gidiyoruz. “Sezen dinleyeceğiz la biz! Hedefimiz o!” Kalabalığı geçiyoruz.  Tam o sırada birileri “Polis!” diye bağırmaya başlıyor. “Plastik mermi atıyorlar! Arkaya ilerleyin.” Az önce dans ederken bile içinden zor çıktığımız kalabalığa, geri girmeye çalışıyoruz, derken her yeri gaz sarıyor. Alt katta yarım saat önce girdiğim tuvalete doğru yöneliyorum. Arkadaşım da benimle birlikte. Tuvaletin içine girip kapıyı kapatıyoruz ve penceresi yok. Penceresiz bir tuvalette, alt katta sıkışıyoruz. Sokaktaki bütün güzel insanlar da içeride tabii. Astımım var. Bir başkası da içeri yanımıza giriyor. Onun da astımı var. Üç kişi küçücük bir tuvaletteyiz. Buz gibi terlemişiz. Hadi Hamza diyelim arkadaşıma, Hamza yüzümü tutuyor. İkimizden de saf su akıyor adeta.  Buz ter… Üç kez dışarı çıkmaya çalışıyoruz. Ama bina içine bile gaz sıktıklarından kapıyı açmamız bile mümkün olmuyor.

O an kalbimizden renkler fışkırsa ve bir sembolü olsa sadece gri olurdu. Çünkü öfke bence, kendisinden başka hiçbir şey bırakmıyor. Dakikalar sonra dışarı çıkıyoruz. Birkaç tıp öğrencisi hemen yardıma koşuyorlar. Biri Ventolin buluyor, diğerleri süt… the Mekan’da da bir saat sonra benzer hikâyeler yaşanıyor.

Bir süre kaldırımda uzanıyorum. Rüyalar bile daha adil. Rüya olarak başlayıp öyle devam ediyor ya da direkt kâbusla başlıyor ve nihayetinde uyanıyorsun. Ama bu ülkede kafamızın içi, kalbimizin ortası rüya gibi de olsa bilgisiz, kalpsiz ve zalim her insan tarafından kâbusa dönüyor her yanımız.

Gecenin sonunda taksiyle eve dönerken, gün boyunca olanları düşünüyorum ve Sezen Aksu çalıyor: Aşkları da Vururlar… Yine de o hep kazanır. Bir sigara içiyorum. Kimseye kalmayacak olan bu dünyada, gündüz, tomanın polise verdiği cevap umarım tüm alıcılara ulaşmıştır.
Ulaşmadıysa da bizi dün gece gaza boğan insanlar… İçiniz rahat olsun dostum, ne yapıp edeceğiz, çocuklarınıza güzel bir dünya bırakacağız. Kendimize de elbet!

Bugün Bakırköy Devlet Hastanesi’ne gittim. Alzheimer olan babaannem artık göremiyor ve sol tarafı felç… öylece yatıyor yatağında. Benzetmek gibi olmasın ama küçükken cadı olarak bildiğim birinin öylece yatması, insanı birtakım düşüncelere salıyor. O bile böyleyse ben ne olurum gibi…
Devlet Hastanesi’nin amına koyayım diyorum. Ama seksist bir küfür olduğu için hemen geri alıyorum. İnsan, seksist olmamalı. Neyse. Daha yeni beyin ameliyatı olmuş, henüz kalp krizi geçirmiş ve daha nice hastalıktan nasibini almış olan teyzeler amcalar yan yana duran yataklarda yatıyor. Bir ara bir amca beni doktor sanıp bir şey soruyor. Doktor olmadığımı söyleyince de bana “Sik kafalı! Ben hukuk mezunuyum!” diyor. “Lütfen seksist küfürler etmeyelim amca. Siz hukuk mezunu olabilirsiniz ama incitmek, rencide etmek nedir bilir misiniz ha,” diyorum içimden. Gülümseyerek amcanın yatağını terk ediyorum. Anlayışla karşılıyorum. Hem yaşlı hem de hasta ne de olsa. Birkaç adım ilerledikten sonra hırlıyorum. Yani edebiyatın güzelliğinden değil. Bildiğiniz hırlıyorum. Sonra hemen geçiyor. Benim ayarlarım doğuştan bozuk.  Doğru yerde doğru duygusal tepkiler veremiyorum. Oralarıma bir haller olmuş yani… mesela sırf bu yüzden beş kez yüz felci geçirdim. Zira bence beynimin de kafası karışık. Yüzüme hangi mimiğin gitmesi gerektiğine bir türlü karar veremiyorum. Otokontrolüm sıfır.

Sadece on beş dakika geçmişti ve ben gerçekten bayılmak, hayattan kopmak, kainatla bağlantımı sona erdirmek üzereydim. Önümden hastane yemeği geçti ve ben müthiş bir aydınlanma içine girdim. Çocuk doğurmaya karar verdim. Çocuk doğuracaktım! Zaten onu başkan da yaptırmamıştık. O zaman çocuk doğurabilirdim. Hem ben çocuk doğurursam, çok yaşlandığımda ve aşağılık, böyle sözler etmemeliydim ama kendime engel olamıyordum, babası beni terk edecekti ve o zaman ben çok yalnız kalacaktım. O kadar yalnız kalacaktım ki pencereye yastık koyup dirseğimi çenemin altına dayayacaktım. Saksı gibi duracaktım pencerede. Sabahları insanları uğurlayıp akşamları insanları uğurlayacaktım. Uğurlamalar benden sorulacaktı çünkü kimse gelmeyecekti.
Tanıdık bir sperme ihtiyacım vardı. Genlerim kaliteliydi ve çok güzel bir çocuk doğurabilirdim. Sonra onu dünyanın en anarşist pisliği yapardım ve o zaman o da beni terk ederdi. İşte… planım daha ilk saniyeden hata vermişti. Olmuyordu. Hayal kurarken mantıklı davranamıyordum. Eski sevgililerimden birine mesaj attım. Çocuk yapma projemi sundum. Daha çok zamanım olsaydı mantıklı bir sunum hazırlayabilirdim. Fakat zaman azdı. O çocuk büyümeli ve yaşlandığımda beni sevecek yolu almalıydı bu hayatta. Aniden aklıma kusursuz bir proje daha geldi. Ortak çocuk yapabilirdik. İki kurucu üye, bir yazman, bir sayman ve iki de asil üye eşliğinde kurulumu gerçekleştirdim. Ortak bir çocuk yapacaktık ve veletimiz biz yaşlandığımızda hepimize bakacaktı. Böylece kimseye ihtiyacımız olmayacaktı. Çok mutlu ölecektik. Arkamızdan bir ağlayanımız olacaktı. Öldüğüm zaman “Anam, anam, anam, garip anam sen yoksun yanımda, kime dert yanam, dünya yalan” şarkısında hüzünlenecek bir oğlum olsun istiyordum şu ömrümde. “Biyolojik saatin geldiğinde bütün hücrelerin doğurmak istiyorum diye bağıracak” diyen bütün eski sevgililerime mesaj attım: “Haklıymışsın…” diye. Sonra da engelledim. Bir insan haklıysa ve haklı olduğunu biliyorsa, yasalarımız gereği susturulur. Bize böyle öğretildi. Biz bu ülkenin çocuğuyuz tamam mı… İçimde birden fazla karakter vardı. Onları nasıl yönetmem gerektiğine dair hiçbir fikrim yoktu. Ama en kötüsü de içimdeki Hamza Abi’ydi. Psikolog arkadaşıma göre babasız kadınların içinde Hamza Abi olurmuş. Bi’ vurdu mu yapışırmışsın yere…
Hastaneden çıkıp eve geldiğimde yaptığım ilk şey kendimi odaya kilitlemek oldu. Yapayalnız ölecektim işte. Zaten ben 80 yaşına gelince, beni kim sevsindi ki… Ayrıca huysuz biri olmak kanımda vardı. Engellenemezdi. Şimdiden çalışmaya başlasam o kadar zamanda kendimden dünya güzeli bir insan yaratmam neredeyse imkansızdı. Ama çocuk öyle değil ki… ben onun annesiydim atsa atamaz, satsa satamazdı. Of bile diyemezdi bana. Ben artık dişi kuştum. Yuvamı kendim yapacaktım. Cennet benim ayaklarımın altında olacaktı. Anne olunca anlayacağım her şeyi anlayacaktım. Paşalar gibi, pardon, kraliçeler gibi yaşlanacaktım.
Tüm bu hayalleri kurarken, aklıma intihar etmek gibi saçma saçma fikirler geliyordu. Ulan, lisedeyken bile etmedin 80 yaşında mı edeceksin dedim kendime. Asıl o zaman et oğlum, dedim sonra da. Eğer dedim olur da çok yaşarsam ve aklî dengemi henüz yitirmemişsem hakk’a yürüyecektim. Ama eğer söylenenler doğruysa ve son anda sırf intihar ettim diye cenneti kaybedeceksem bu işe girişmek istemiyordum. Bu riski alamazdım. Beni Allah’la görüştürün, ona gelmek için intihar ettim desem, kesin hiç kimse beni dinlemezdi ve direkt cehenneme postalanırdım. Yine de… denemeye değerdi. Bu çile çekilecek gibi değildi. 80 yaşıma kadar beklemektense şimdi halletmeliydim meseleyi.
Aklım başıma çabuk gelmişti. Çocuk fikrinden hızla uzaklaştım ve yatak odamın duvarına sprey boyalarla: “Çocuğum, Haklıyım, Doğmayacağım!” yazdım. Öteki duvara da beni bu hâle getiren genlerim için “İşçiyim, Haklıyım, Devredilen Genlere Karşıyım!” yazdım. Ben yapısalcı anarşisttim. Her şeyi yanlış anlamıştım. Kendimi yapılandırarak var etmekten ve sonra ona buna verip yok etmekten yanaydım.
Hamza Abi geldi. Ellerimi, çekmeceden çıkardığı kazakla bağladı. Böyle, dişlerinde sıka sıka hem de… “Otur ulan,” dedi “bir sen öleceksin sanki!” diye de azarlamaya devam etti. “Hayatının değerini başındayken bilmiyorsan, sonunda hiç anlamazsın. Sen şanslısın çünkü şu anda da kendi hayatını yaşamıyorsun.” deyip ellerimi açtı. Öptü.
“Bir tek sen varsın Hamza Abi…”dedim. Bir şey demedi.

11391365_10153322526643162_2629388206138641227_n
Çok pardon da… yemişim mutluluğu Hamza. Bana özgürlüğün fotoğrafını çektiler! Bazı şeyler, başka şeylerle anlatılmaz. Özgürlük, kendisine çok benziyor Hamza.

Çocukluğuma inmeyelim Hamza. Ne bileyim zaten çok zor kurtuldum oradan. Ben çocukluk dediğim zaman, artık tek bir fotoğraf hatırlıyorum. Albüm kapağı gibi, kitap kapağı gibi, çöp kutusu kapağı ve daha nice kapaklar gibi… Bir an yakaladım tamam mı, çocuktum, etrafımda çiçekler vardı, koşuyordum. Orada kestim ben. Beş dakika öncesinde kusmuştum. Kusmak, insanın içini boşaltır. Ama sonrasında aldığın her nefeste boğazın acır, tahriş olur, gıcık tutar. Yine de kusmak, insanın içini boşaltır. Fakat konumuz bu değil. Konumuz şu ki çocukluk dediğim zaman aklıma hep, ben kustuktan sonra çiçeklerin arasında koştuğum o an gelir.

Sonra büyüdüm. Matematikten, bilimden, dil bilgisinden, sanattan, bütçeden, açıktan, borçtan, faizden, kredi kartlarından, kredi kart ekstrelerinden, taksitlendirme sisteminden, banka numaralarından anlamam gerekti. Anladım. Aslına bakarsan, büyüdüğüm zaman daha farklı şeyleri anlamak zorunda kalırım sanıyordum. Öyle olmadı. Fakat konumuz bu değil. Konumuz, gençliğim… ama gençliğime inmeyelim, orada devlet var. Devlet, beni istediğim yere götürmüyordu. Kısa mesafe diye surat yapan taksici gibiydi devlet ya da durmadan dolaştırıyordu. Bazen de taksimetrede 20 lira yazıyorken “20 versen yeter abla…” diyordu. “Yeter derken? Zaten 20 lira tuttu la…” demek istiyordum diyemiyordum. Taksici bana zoraki minnet, mecburi vefa duygusu yüklüyordu. Kısa mesafe de olsa taksiye binmek benim hakkımdı ama taksici bende otostop çekmişim hissi yaratmıştı. Ben de eeeeh… aslında burada küfredecektim ama sonra seksist oluyorum. Seksist olmayan, öfke bildiren ve eylem içeren bir küfür varsa onu kayda geçirelim lütfen. Şimdi burayı yeniden alıyorum. Ben de eeeeh be dedim, yürürüm ben. İndim taksiden. Başladım koşmaya. Taksi beni takip ediyordu. Ben koştukça Mario’nun hani şu mavili yeşilli duvarların olduğu Cehennem Yarısı’nda çalan müziğini duyuyordum. Cayır cayır çalan müzik eşliğinde, beni taksiden atan taksici peşimde, harıl harıl koşuyordum. İnsanlar, koşmamdaki kerameti merak edip peşime düşmüştü. Kısa mesafe, ben yürümeye veya koşmaya başlayınca uzamıştı. Taksici yanımızdan ağır ağır geliyordu. Yola daha ne kadar yürüyerek devam edeceğimizi merak ediyordu. Taksici, varmak istediğim yere kadar beni takip etmişti. Ben de orta parmağımı çıkararak hareket çekmiştim ona. Seksistti biliyordum ama küfretmek istiyordum. Bu anın fotoğrafını çekmiştim. Taksici, onca mesafeyi sırf benim zafere ulaşıp ulaşamadığımı görmek için müşterisiz gelmişti. Bu zafer benimdi. Çalsındı sazlar, oynardım ben. Gençliğim deyince orada duralım. Fotoğrafı budur.

Mesela 99 depreminde ben Avcılar’daydım. Kafam hep çok karışıktı. Mesela diye paragraf başından örnek vermeye kalkışıyordum. Ama örneğin bir önceki konuyla ilgisi yoktu. Neyse… okul arkadaşım vardı. Bana doğum günümde naylon poşete sarılı kitap getirmişti. Kız, depremde ölmüş. Parmakları ezilmiş. Neden sadece parmaklarının ezildiğini anlatmışlardı bilmiyorum ama öyle olmuş işte, parmakları ezilmiş. Ben kahrolmuştum. Ama yine de deprem denilince ilk önce hatırladığım şey Ebru’nun ezilen parmakları değildir. Binadan çıkarıldığımızda bana, plastik, sabun kaplarının içinde su vermişlerdi. Plastik, sabun kabının bir yarısı içinde ılık su… Ben işte o plastik, sabun kabının ikinci yarısını çok merak ettim. Acaba dedim hep, hayatım boyunca, o plastik, sabun kabının diğer yarısı da enkazdan çıktı mı… hiç bilmiyorum.

Hamza, istediklerini yapsınlar, egolarınca davransınlar, kibirlerince öldürsünler, hainliklerince zulmetsinler; bu devir kapandığında kapak fotoğrafında nah olacaklar!

Bütün çağlarda, kötülerin ismi elbette iyilerin kazandığını anlatmak için anılır.

Her yeri yıkmak için gelmişlerdi. Dimdik duruyorlardı.
Ezmeye hazırlardı.
Arkasında çok sevdiği şeyleri koruyanlar bilir ki karşılarına çıkanlar, arkada bıraktıklarından daha önemlidir.
Aramızdaki mesafe giderek azalıyordu.
Arkamda sevdiğim şeyleri koruyordum. Camdan bir savaş tankıydım ve artık düşmanımla burun burunaydım.


Merhaba güzelim afililer,
Birazdan sizinle dünyanın en çok hayır duasını hak eden, gelmiş geçmiş bütün tanrıların, her ne kadar kutsal varlık varsa hepsinin bereketinin üzerine olması gereken bir site paylaşacağım.
Siteyi on kişiye yollamayıp sadece kendiniz dinlediğinizde bile on dakika sonra hayatınızda büyük değişiklikler oluyor. Ha, eğer on dakika içinde on kişiye gönderirseniz, o zaman on kişinin daha hayatı değişiyor.

Neyse… Kısacası olay şu: Önce bir ülke seçiyorsunuz. Sonra yıl… Sonra da gelsin şarkılar…

Çok kıymetli arşiv linkidir:
http://beta.radiooooo.com/

Toplanın.
Şimdi size nasıl öldüğümü anlatacağım.
Acayip sıradan bir gündü. Her şey son derece olağandı. Göze çarpan bir değişiklik yoktu. Sonra ben öldüm, tamam mı? İnanılmaz sıradan bir andı. Her şey son derece olağandı. Güzelim kafamı ezen araba, ani bir fren sesiyle durdu. Caddedeki kadınlar çığlık attı. Ellerindeki poşetler yere düştü. İnsanlar başıma toplandı. Ambulansı aradılar. Yanlış müdahalede bulundular. Her şey olması gerektiği gibi ilerliyordu. Panik, panik, panik!
Kurtarılamadım. Çok bekletmediler beni. Ölüler bekletilmez. Beklemek ve bekletmek yaşayanlara özgü bir şeydir. Cenazem çok acıklıydı. Herkes üzülmenin hakkını verdi. Zırıl zırıl ağladılar. Çok şükür dedim, her şey normal. Hiçbir şeyi atlamadılar. Bütün akrabalarım çığlık attı. Bütün arkadaşlarım beni iyi bildi. Herkes hakkını helal etti. Facebook fotoğraflarımın altına “Nasıl gidersin?” diye sordular. Yanıtlamadım. Hayır, cevap versem işler karışacak. Kimse işler karışsın istemez, değil mi? Her şey hep olduğu gibiydi.
Ölüm, dünyada başımıza gelebilecek en sıradan şeydir, dedim rahmetli babama, karşılaşınca.
“Sen onu bir de yaşayana sor” dedi. Komik değildi. Ama biz çok güldük. Bu sırada cenaze merasimim tamamlandı. Annem, karnıma bir çiçek sapı soktu. “Ah!” diye bağıracak oldum. Bağırmadım. Kimse umutlanmasın.
Acayip sıradan bir andı! Bunu söylemiş miydim?
Sonra aradan bir gün geçti. Yıldızların üstünde oturmuş keyif yapıyordum. Böyle maşallahı olan bir yıldız falandı üstünde oturduğum. Neyse, ben bunun tepesindeydim tamam mı? Rahat edemedim. Aşağı kayasım geldi. Bir baktım dünyadaki herkesler pencerelere toplanmışlar. Dilekler tuttular. Beni parmaklarıyla gösterdiler. İnanılmaz alışıldık bir andı. O an nasıl öldüğümü hatırladım. Bir gün önce ben de dünyadaydım.

Acayip sıradan bir hayattı.
Sonra öldüm.
Öyle işte…

Kadın ve adam birbirine bakıyordu. Aralarından bir sinek geçti.
Adam, eliyle sineği itti. Sinek, gözden kayboldu.
Kadın ve adam birbirini öptükten sonra çok acıklı bir şey oldu ve ayrıldılar.
Bu, aradan geçen sineğin hikâyesidir.
Yemin ederim.

bütün sevdiklerim ölüyor.
tribünden beni neden çağırıyorsunuz?

annem dua ediyor, ben onu hiç anlamıyorum
kafamın içindeki yıldızlar, yıldızlar havaya
hayır, hayır son anda aşağı düşüyor,
babam, babam atağa geçiyor
annem, bir annem daha ve sonra bir annem daha
atak geçiriyor, ben panik içinde uyuyorum
hakeme küfrediyoruz ailece, devlet ağzımızı kapıyor
devlet! bir devlet daha, sonra bir devlet daha…
sol tarafımdan şikayetçiyim, bana çelme takıyor
hayat canımı hiiiiç sıkmıyor, dünya yükseliyooooor
bir kafa, bir kafa daha, sonra bir kafa daha
olsa bilime adıyorum, aşka ve edebiyata
kendimi kaybediyorum, bir ben, sonra bir ben daha
tribünler adımı bağırıyor, annem gol sanıyor, git işine
tribünler adımı bağırıyor, egom yukarı yükseliyor
egom! bir yumruk, bir yumruk daha, sonra bir yumruk daha
paramparça ediyor, kalbim bir kalbim daha
sonra bir kalbim daha olsa, düşünmez vururdum ona
yakama bir çiçek takıyorum, ölünün koynumda işi ne
sevgilim,  bir sevgilim daha
sonra bir sevgilim daha ve goooooooooooool!
ben yükseliyorum, kozmik tacımı kaçırıyorlar
kozmik taç, bir kozmik taç daha ve sonra bir kozmik taç daha
kırılıyor dünyada, evet kimse yok, kimse görmüyor
ortadayım, orta
bommmmmmboş
kimse kimseyi umursamıyor, kozmik taç,bir  kozmik taç daha
kimse kimseyi görmüyor, kozmik taç yok çünkü, adamlar var
adamlar diziliyor, bir bir diziliyor, kalemin önüne diziliyor
oralarını tutuyorlar, ben çok ağlıyorum, niye oralarını tutuyorlar
yatağım, bir yatağım daha ve yatağım bir deniz kenarında
olsaydı umurunuzda olmazdı sanki ama
yatağım bir yatağım daha, sonra bir yatağım daha
almayacak kimseyi, kimse yok, saha bombooooooooşşşş
ben koşuyorum, tribünlerden adımı çağıranlar yooooooookk
hakeme koşuyorum, sevdiklerim ölüyor,
sevdiklerim ölüyor, bir sevdiklerim dahaaaa
çooook sevdiklerim daaaahaaa
haaayırrrr haaaayııır bütün sevdiklerim daaaahaaa
ölecek kadar yaşamıyor!

açığa çıkıyorum, koşuyorum, ütopya, ütopya daha
neredeyim hiç anlamıyorum, bu insanlar, bir insanlar daha
sevmiyorlar, kimseler kimseleri sevmiyorlar
hayalperestlere kıyıyorlar, işte hayalperestler sahada
tribünlerde alkış kesiliyoorrr, bu bombaları neden onlara
bir bombaları daha, bütün bombaları daha
tarih boyunca neden onlara atıyorlar
hayal, bir hayal daha, sonra bir hayal daha
kurtarmıyor dünyayı, parçalanıyor meslekî alanda.

ben anlıyorum, sen de anla istiyorum
sevgilim, bir sevgilim daha, bir sevgilim daha
olmadı hiç.

kozmik taaaaaç, kozmik taaaaç, kozmik tacımı gören varsa
ben bu maçı da kaybederim inan bana.

2 sayfa12»Yukari Asagi