.

Yazarın arşivi

bütün sevdiklerim ölüyor.
tribünden beni neden çağırıyorsunuz?

annem dua ediyor, ben onu hiç anlamıyorum
kafamın içindeki yıldızlar, yıldızlar havaya
hayır, hayır son anda aşağı düşüyor,
babam, babam atağa geçiyor
annem, bir annem daha ve sonra bir annem daha
atak geçiriyor, ben panik içinde uyuyorum
hakeme küfrediyoruz ailece, devlet ağzımızı kapıyor
devlet! bir devlet daha, sonra bir devlet daha…
sol tarafımdan şikayetçiyim, bana çelme takıyor
hayat canımı hiiiiç sıkmıyor, dünya yükseliyooooor
bir kafa, bir kafa daha, sonra bir kafa daha
olsa bilime adıyorum, aşka ve edebiyata
kendimi kaybediyorum, bir ben, sonra bir ben daha
tribünler adımı bağırıyor, annem gol sanıyor, git işine
tribünler adımı bağırıyor, egom yukarı yükseliyor
egom! bir yumruk, bir yumruk daha, sonra bir yumruk daha
paramparça ediyor, kalbim bir kalbim daha
sonra bir kalbim daha olsa, düşünmez vururdum ona
yakama bir çiçek takıyorum, ölünün koynumda işi ne
sevgilim,  bir sevgilim daha
sonra bir sevgilim daha ve goooooooooooool!
ben yükseliyorum, kozmik tacımı kaçırıyorlar
kozmik taç, bir kozmik taç daha ve sonra bir kozmik taç daha
kırılıyor dünyada, evet kimse yok, kimse görmüyor
ortadayım, orta
bommmmmmboş
kimse kimseyi umursamıyor, kozmik taç,bir  kozmik taç daha
kimse kimseyi görmüyor, kozmik taç yok çünkü, adamlar var
adamlar diziliyor, bir bir diziliyor, kalemin önüne diziliyor
oralarını tutuyorlar, ben çok ağlıyorum, niye oralarını tutuyorlar
yatağım, bir yatağım daha ve yatağım bir deniz kenarında
olsaydı umurunuzda olmazdı sanki ama
yatağım bir yatağım daha, sonra bir yatağım daha
almayacak kimseyi, kimse yok, saha bombooooooooşşşş
ben koşuyorum, tribünlerden adımı çağıranlar yooooooookk
hakeme koşuyorum, sevdiklerim ölüyor,
sevdiklerim ölüyor, bir sevdiklerim dahaaaa
çooook sevdiklerim daaaahaaa
haaayırrrr haaaayııır bütün sevdiklerim daaaahaaa
ölecek kadar yaşamıyor!

açığa çıkıyorum, koşuyorum, ütopya, ütopya daha
neredeyim hiç anlamıyorum, bu insanlar, bir insanlar daha
sevmiyorlar, kimseler kimseleri sevmiyorlar
hayalperestlere kıyıyorlar, işte hayalperestler sahada
tribünlerde alkış kesiliyoorrr, bu bombaları neden onlara
bir bombaları daha, bütün bombaları daha
tarih boyunca neden onlara atıyorlar
hayal, bir hayal daha, sonra bir hayal daha
kurtarmıyor dünyayı, parçalanıyor meslekî alanda.

ben anlıyorum, sen de anla istiyorum
sevgilim, bir sevgilim daha, bir sevgilim daha
olmadı hiç.

kozmik taaaaaç, kozmik taaaaç, kozmik tacımı gören varsa
ben bu maçı da kaybederim inan bana.

bütün fantastik kalplere bekçi diye atanacaktım
görevimi anlasaydım ve unutmasaydım…

nerede büyülendim hiçbir fikrim yok ve kim istedi
dünyaya alışmadan burada yaşamam gerektiğini
ben bir gün yine çok âşıktım, öyle çok, o kadar çok ki
psikologlar çocukluğuma koşuyordu, sorun orda belli
meteorolojiyi yanıltıyordum, gökyüzüm çok belirsiz
kendimden beklenmedik soğuk hava dalgaları getiriyordum
anlamıyorum neden, sağanak yağışların etkisini sürdürüyordum
aniden bastırıyordum, çok hazırlıksızdım, hep hazırlıksızdım
hayvanlarımı telef, meyvelerimi ziyan, kendimi helâk ediyordum
nadiren, çok nadiren bazı şeyleri böyle bir çırpıda anlatıyordum
lüzumsuz şeyleri tarif etmede en iyi bendim elbette!

sen bir odada sanki uyuyordun, ben senin göğsüne eğiliyordum
kalbinin bir sesi vardı, gelmesiyle gelgitimi şereflendirirdi
inan istememiştim aradaki kafiyeyi, sanki, ne istediğim gibiydi ki
ben bir gün yine yoldan çıkmıştım, kafamı çiçek açtırıyordum
orduya bomba diye atılıyordum, hepsini ortadan kaldırıyordum
hani ben daha enkaz altından karınca kurtarıyordum
gelinlik çiçeği diye cenazelerde atılıyordum, herkesi kaçırıyordum
ama ben o gün çok âşıktım, öyle çok, o kadar çok ki
gezegenimize teşrif edemiyordum bir türlü, ayaklarım vardı
uyumsuzdu, rüyamda görmüştüm, ben de bir gün insan olacaktım
çok korkuyordum, rüyalarım çıkardı, öyle çok, o kadar çok ki
gözlerimi hiç açamıyordum, gözlerimi açarsam başımdalardı
bam! solungaçlarımı gizliyordum, kanatlarımı unutuyordum
antenlerimi saçım niyetine çocuklara yolduruyordum
yavaş yavaş insan olmanın tahribine erişiyordum
kalbime roket fırlatırken deşmede en iyi bendim elbette!

ben sanki birini üzmüştüm, kimdi bilmiyorum, olsa ağlardım
kahveyle, uçuş hakkı kazanmak gibi meziyetlerim vardı,
takdir görmezdi, sanki ne görürdü ki
ben bir gün yine birini unutmam gerektiğini
sanki bir anlık aklımdan çıkarmıştım
ama kararlıydım, o kadar çok, öyle çok ki
asla pelerin takmayacaktım ve hiç inanmayacaktım üç elmaya
tekinsiz masallara kahraman olacaktım, tayinim çıkacaktı saraya
sarayı havaya uçuracaktım, varoş mahallelerde kutlama yapacaktım
mezarlardan ölüleri uyandıracak, göbek deliklerinde çiçek açtıracaktım
pusuda bekleyecektim sonra seni, tam başkasını öpecekken
çalıların arasından çıkacaktım, alkış tutacaktım, aklımı kaybedecektim
kalbimi değil.
manyetik alanına yanlış şeyler çekmekte en iyi bendim elbette!

sakın beni yanlış anlama
senden bir ricam var ama
lütfen galaksimi bombalama!

dünyadan bütün intikamımı aldım
bu sabah çiçekleri suladım
işte benim marifetim bu.

önceki hayatımda sanıyorum bir kaplandım ben
şiir okuyan kaplan düşün, öyle bir şey ya da şarkı söyleyen
şehrin ortasında bir gün katledilmiştim, türüme aykırıydım
tencere kapağı kapatmışlardı cesedime, fokur fokur
ağaç gövdelerine tırmanmak huyum değildi, düşerim falan
ağaç gövdelerini incitmekten korktuğum da bir başka  gerçekti
kükremeyi öğrenmiştim, babam öldüğü zaman
babam ölürken bana kükremeyi öğretmişti
böyle de bilinir ve anlatılırdı aile hikâyemiz
kuşların dünyanın üstünde uçtuğunu sanan bir kaplan
onu düşün üç kez, önceki hayatımda sanıyorum
türk sanat müziği seven bir kaplandım ben.

sanıyorum önceki hayatımda yüksek tansiyondum ben
genç yaşta eşini kaybeden bir kadının mesela
her sıkıntıda yükseliyordum, havalara uçuyordum
öyle böyle değil, dil altından emilince düşüyordum
kalbi dayanmayan insanların değil,
kalbi olanların damarında akmaktı tek meziyetim
limon kolonyası ve mahalle hüznünü sorarsan
sana dakikada on örnekle anlatabilirdim
bunu lütfen anla kendin için değil, kendin için!
önlemim alınmadığı için sevdiğimi öldürdüm.

sanıyorum önceki hayatımda telgrafta stop’tım ben
geldiğimi bildirecektim dünyaya, nedense durdum
her şeyi kendime bakarak anlamanın kıyısındaydım
duruyordum. bir şeyi bekler gibi duranlar uyumazlar
soğanları pembeleşinceye kadar beklemeyi biliyordum
bulgurlar şişene kadar yeşillikleri doğruyordum kısır için
limonla aramızda anlatılmaz bir bağ vardı, sıçrayınca
duruyordum! acıyla da kısılıyordu gözler aşkla da yatakta
diyordum yeryüzünde ikisi denkse birbirine tam meydanda vurun
duruyordum! karnım karıncalanıyordu su içip içip
duruyordum! boğulduklarında zırıl zırıl, sevdiğim her şeyin sonunda
stop! sanıyorum önceki hayatımda da seviyordum ben.
sanıyorum önceki hayatımda pencerede  sinekliktim ben
ev sahibimi koruyordum, göğsümü gere gere geceleri
faşistliğim iyi niyet sahibi olmamla anılıyordu yazın filan
kuşları da engelliyordum bilmeden, uğur böceklerini de
en çok polenlere içim gidiyordu, sevişen çiçeklerin tozu
sevdiğini koruyanın masalını anlatırdım, olayım buydu
yavrum, o pencereler bir tek yabancı filmlerde dışarı açılır
sanıyorum önceki hayatımda ben-sineklik sana
içeri dönmenin tarihini bizzat anlatabilirdim.

sanıyorum önceki hayatımda, bunu nereden çıkardığımı bilirsin
çocukların erişemediği yerde saklanan ilaç kutusuydum
üstüme annem yazmıştı “karin ağrisi için” diye kırmızı kalemle
pardon ama ağrıyı ilk görüşte bilmek benim işimdi elbette
her dilde kullanım şeklim yazılıydı, yeter ki anla beni
ben kendimden kuşkulanmaktan geliyordum, hayatın varlığı
son derece ilgilendirirken beni, tez vakitte şifa diliyordum
mahkemeyi inandıracaktım, öyle güzel kandıracaktım ki seni
intihar süsü verene kadar inecektim midene
sanıyorum önceki hayatımda ben-şifa sana
istemeyenin iyileşemeyeceğini bizzat kanıtlayabilirdim.

sanıyorum önceki hayatımda ben, sevgilinle geldiğin sinemada
gördüğünde nefesini kesen, izlediğinde anlamayacağın
bir coming soon yazısıydım.

Efen’im demem o ki bu çok kalabalık içimle
kader çizgimin ortasında halay çekebilirim
havaya açtığım ateşle kendimi vurabilirim
en afili ağıtları yakabilirim, helvamı tahta kaşşşşıkla
bunları geçersek
bu hayatımda belki gerçekten
yaşayabilirim.

 

Birbirine yaklaşan iki ada
ve boğdukları deniz için,
üç kez bravo
giriş, gelişme, sonuç…

her şey kendi kalbine ilerler.

saksıdan yolunduğunda çiçek olmak kaybolmaz

bunu sana neden anlattım şimdi,

ben de bilmiyorum.

ömrünün buralarını iyi hatırlamak istiyorsan şimdi unut

teninde portakal kabukları yak, içine yayılsın

bastır bu kokuyu ve tümünü sevmek için şimdi bırak

sinekliğe çarpıyor sinek, girmiyor içeri, ama kuşlar da

buna kendini korumak diyorlar, buraya bir ağaç çiz hemen

artık kalkabiliriz.

patlıcan közlemekten ve yoğurt mayalamaktan geliyor olabilirdim

tozları almamaktan ya da kavanozu uzatmaktan sana, açılmayan

kırlent nedir bilmem ama onu yapmaktan filan ve daha nice evcil şeylerden

söz etmeye vakit kalmadı, vahşi hayvanlarını beslemekten kalbimizin

meyvelerin mevsimini karıştırıyorum, neden böyle bu çağ

buraya bir takvim yaprağı çiz hemen

artık koparabiliriz.

yıllarca eğitimini aldım annemden, ok fırlatmanın

bacaklarını kapatarak oturmanın tarihini anlatabilirim

çiçek açmazlığı, maya tutmazlığı

ilk çeyizinin özenle yazılmış bir yemek tarifi defteri oluşunu

herkesten özenle saklamak gerektiği sırrını sana açabilirim.

buraya bir davetiye çiz hemen, mutluyuz

artık evlenmiyoruz.

akşam olduğunda, güneşliği çekiyoruz, bu çok tuhaf tekrarlayalım

akşam olduğunda güneşliği çekiyoruz, kornişin sonunda

benim şiir yazdığım bir kâğıt duruyor, stop!

neremizden yaralıysak, oramızla tutunuyoruz ya hayata

birbirimize ellerimizi uzattığımızda ismimizi söylemenin anlamsızlığı

bunu buradan anlıyorum en çok.

buraya bir kalp çiz hemen, çok mühim

artık alışık değilim.

içimde kıpırdayan şeyin kıyısında otursaydın

tüm bunları anlayabilirdin

artık Oralı değilim.

aklımda  bir tek bu kaldı:
Ne kadar hızlı geçiyoruz üzerinden her şeyin
ne kadar yavaş geçiyorlar içimizden.

 

 

bir kitap indiriyorum kalbime
inanmayan varsa
geri dönsün.

bugün saat 12’de basın toplantım var, ne mikrofonlar uzanmış ne sorular
flaşlar patlamıyor ve terlemiyorum hiç, kimse salonu terk etmiyor
biri gelirse çok mühim şeyler anlatacağım, buz kesecek ortalık
insanlığı anlamak için insanlıktan çıkacağım, cinnetten cinayete
geçerken orada dur, ben devrim istemiyorum.

bir yumruğu havada öpmek gibi hedeflerim var, dövüşmemiz mümkün değil
meclisten çıkmayan haberler hayatımızı değiştiriyor, buna çok inan
sükûnet konusunda aldığım yolu küfre borçluyum, çıkış noktam
bu kapılar kafamı karıştırıyor, içeri mi dışarı mı, nereye döküldüğüm kimseyi
aslına bakarsan ilgilendirmiyor, o değil de devrim hiç istemiyorum.

ben niyeyse tenha bir sokak umuyordum, doğrusu şaşırttın
bu yarayı açabilmek için çok çaba sarf ettim, korunmak mühim
tabancanın sapını gülle donatsaydın, burda bi’ köy olurdu uzakta
keşke anlasan, kuşlarla hiç ilgim yok, hayat sıkılacağımız kadar uzun
olmasa da beni özleyebilirsin, ama devrim istemiyorum
keşke bunu anlasan.

A noktasından yola çıkan hızlı bir trenle G noktasına çarparsan
işimiz var, çünkü burada aşk mülkiyettir, Allah’ım ne fena
bunu yapmak istemezdim, söylemek de inan bana
çivi çiviyi yere indirse bile, asla devrim istemiyorum.

kalbimdeki ağrıyı saymazsam, bir şeyim yok
aşk, kanında ilerleyen iğnedir, bunu aklında tut
elbette devrim istemiyorum
bunu aklından çıkar.

“Bir karınca bulup sordum şaşkınlığımdan
Nedir oğlum bu düzen”
Ergin Günçe

Şimdi sana bir şey anlatacağım. Hikâyemi ayna karşısında kendime defalarca anlattım. Senelerce… Ben bu kadar zahmete girmişken, senin için yalnızca on dakika bile sürmeyecektir. Sana sıra dışı bir Çin yemeği sunmayacağımdan emin olabilirsin. Fakat bir mıhlama da yemeyeceksin. Ki ikimizin bir ortak özelliği var, konuşurken sen de muhlama mı, muğlama mı, mıhlama mı diye birkaç saniye düşünüyorsundur. Değilse… Bırak bu işleri.
2007 yılının yazı kurak, kışı ise yağışlıydı. Her yıl olduğu gibi. Otobüslere zam gelmişti. Bazı insanlar, yine isyan edip yürüyüş yapmıştı. Bazı kadınlar ve adamlar birbirlerini aldatmış, bazı çocuklar yetim kalmıştı. Kimi kadınlar geceleri evine dönerken takside ağlamış; birçok insan işinden olmuş; çoğu genç kız 27 yaşında intihar etmeyi planlayan uzun saçlı adamlara aşık olup kendileri 27 yaşına geldiğinde kısa saçları olan bankacı adamlarla evlenmişlerdi. Yani hayatta her şey her zaman olduğu gibiydi ve bu durum bize asla güven vermiyordu.

Anlatacağım şey asla bu değil. Ben 2007 yılında mutsuzdum. Evet, asıl diyeceğim bu. 2007 yılında öyle mutsuzdum ki Kadıköy sokaklarında geziniyor, tüm gün internet kafeden çıkmıyor, sosyamat vb sitelerde Pessoa, Bukowski falan paylaşıp mutsuz kızlarla iletişim kuruyor; fakat iş buluşmaya gelince, o gün işim çıkıyordu. O günkü işim? Yeniden internette, burun estetiği fiyatlarını araştırıyor, saç ekimi için taksitlendirme yapıp yapmadıklarını öğrenmek için bütün merkezleri arıyor ve 3 günde şok diyet listelerinin alışverişlerini yapıyordum.

Hayattan öğrendiğim bir şey vardı: Adımların seni bir yere getiriyorsa, oraya girmelisin. İşte bu öğrendiğim şeyin sonunda edindiğim tecrübe: Hayatta öğrendiklerimiz genellikle yanlış bilgidir. Neyse. Kadıköy’de Cemal Süreya Sokak vardır. Oranın sonundan kıvrılıp Moda’ya doğru gideceğim o akşam, yaşamımın geri kalanını değiştiren ismi gördüm. Sarı bir binanın üçüncü katında beyaz bir tabela üstüne mor harflerle yazılmış: Medine Sarıyurt. Dinî içerikli şeylerden pek hoşlandığım söylenemezdi. Çünkü onlar da benden hoşlanmıyordu. Karşılıksız bir şey yaşamaya niyetli değildim. Fakat bu mor yazının altında Jonathan Swift’in bir sözü vardı: “Dünyada gerçek bir dâhi varsa, bunu anlamak kolaydır, çünkü bütün alıklar ona karşı birlik oluştururlar.”
Pişuuuv!

John Kennedy Toole’un Alıklar Birliği kitabını bilirsiniz. Hani 32 yaşında kitabını kapı kapı gezdirdikten sonra intihar eden John Toole. Hani 1981’de kendisi öldükten sonra basılan kitabıyla Pulitzer alan. İşte bana karmayı öğreten kahraman John Kennedy Toole’un kitabı da bu alıntıyla başlıyordu. Bütün hafta boyunca, Ekoloji dergisinde çalışıp üç aylık maaşımın hesaplayamacağım kadar küçük bir kısmını iki gün önce almıştım. Paramı yeniden saydım. Bir psikoloğun seansına yetebilirdi. Şansımı denemeliydim. Zira gerçek bir dâhi olduğumu biri keşfedecekti nihayet. Ona gidecek ve kadınların nasıl da bana karşı birlik olduklarını anlatacaktım. Ve eğer Medine, yeterince güzel ve zeki bir kadınsa derhal bana aşık olacaktı. Eğer bir alık değilse…

Bir sene boyunca yaptığımız seansların sonunda nihayet öyküyü anlatma sebebim olan gün gelmişti ve Medine kesinlikle bir alık değildi. Ona karşı değildim. Fakat ona karşı gelemiyordum. İşte bu durum işleri karıştırıyordu. Birine içinizi fazla açarsanız, orada kalmasını istersiniz. Medine, kızıl küt kızıl saçları ve sarıya çalan şehla gözleriyle artık benim kahramanımdı. Onunla dünyayı kurtarmaya da batırmaya da hazırdım. Asla aşık değildim. Medine, benim aşık olacağım değil, birine aşık olmamı sağlayacak tek güçtü. Çünkü o bir psikolog!

2009 yılının Temmuz ayında, Kadıköy Cemal Süreya Sokak’taki sarı binanın üçüncü katında Büyük Toplantı yapıldı. O gün orada tam altı kişiydik. Altımızın iki ortak özelliği vardı, hayatlarımızdan memnun olmamamız ve Medine’ye hayatımızı emanet etmiş olmamız. Dâhi Medine, tüm bunların dışında bize iyi gelecek olan şeyi bulduğunu, yıllardır bizle gerçekleştirdiği seanslar sonucunda çaremizi keşfettiğini söyledi. Bizim çaremiz para kazanmak ve ünlü olmaktı!

Yeterince para kazanır ve ünlü olursak, o zaman aptallığımızı örtmek için kitap okumaya, film izlemeye, tarih bilmeye, iyi bir evlilik yapmaya, arzulanmaya ihtiyaç duymayacaktık. Kendimizi asla eksik hissetmeyecektik. Peki para kazanmak ve ünlü olmak bu kadar kolay olsaydı, senelerdir orada işimiz neydi? Medine, bir buçuk saat boyunca tüm detaylarıyla katılacağımız projeyi, kalacağımız binayı tarif ettiği ve bir arada geçireceğimiz bir senenin dönemlerini anlattığı projeksiyon perdesini yukarı iterken çok güzel eğildi. Onu ilk kez ayakta gördüğümü fark ettim. Uzun bacakları varmış. Sarı şehla gözlerini ellerini dizlerinin üzerinde kavuşturmuş olarak tutan biz altı kurbanın gözlerinde gezdirdikten sonra son cümlelerini söyledi:
“İşte bu arkadaşlar. Büyük proje. Dönüşüm evinde geçireceğimiz bir yılın sonunda hiçbirimiz aynı kalmayacağız. Ön yargılarınızdan kurtulmanın en iyi yolu onlarla bir arada yaşamanızdır. Ama kurtularak… Bu yüzden insanlık tarihine de adımızı bırakacağız. Bakın… Buraya çağırdığım siz değerli katılımcılarım, proje arkadaşlarım olan altı kişi birbirinden çok farklı hayatlara sahip. Seans sırasında anlattıklarınızdan neye arzu duyduğunuzu, nelerden kaçındığınızı çok iyi biliyordum. Asla bir arada kalamayacak olan sizler bir sene bu anlattığım şartlar altında bu Dönüşüm Evi’nde yaşayacaksınız. Sizden her hafta aldığım raporları, bu bir senenin sonunda kitaplaştıracağız. Bakın, insanlar gerçek yaşam hikâyelerini okumaya bayılırlar. Korku filminin başında, ‘Gerçek bir hikâyeden esinlenilmiştir’ yazmazsa o salonun yarısı korkmaz. Ama biz kitabımızın başına bunu büyük harflerle yazacağız. İnsanlar, sizin değişiminize şahit olacaklar. Bir kitapla tam yedi kişi çok popüler ve oldukça zengin olabiliriz? Ayrıca Yeni Türkiye projesini böylelikle çizebiliriz. Düşünsenize… Senelerdir tedavi gören ve toplumun dışına itilmeye hazır topluma göre ruh hastaları, sağlıklı insanların yapamadığını yapıp ortak bir yaşam kuracaklar. Planı çekici bulmayan, insanlık tarihine büyük bir yardımda bulunmak istemeyen, bir sene sonra ünlü ve zengin biri olarak Dönüşüm Evi’nden çıkmak istemeyen biri varsa, şimdi gidebilir…”

Tam karşımda bıyıklarının burun deliklerinin altına denk gelen kısmı sararmış olan Kemal oturuyordu. Onu tanıyordum. Gözlüklü ve bıyıklı bir adamdı. İncecik burnu onu her gördüğümde sanki daha da sivriliyordu. Kendisi modern bir adamdı. Bildiğim kadarıyla kontrol altına alamadığı obsesif bir hayat sürüyordu. Çok fakirlere asla tahammülü yoktu. Hemen yanında çocukken tecavüze uğramış olan Meryem duruyordu. Hamile kalmış, kimseye söyleyemediği için doğurmak zorunda kaldığı bebeğini babasız büyütmüş. Onun buraya geliş sebebi tamamen oğlu. Oğlu annesinin hazin tecavüz hikâyesini öğrenince babasının peşine düşüyor. Her yerde onu arıyor. Bir gün gerçekten babasını Kırklareli’nde buluyor. Babası, muhitinde oldukça iyi bilinen bir soyguncuymuş. Onu öldürmek için ateş eden acemi bir ev sahibi, o gece hedefi tutturamamış ve Meryem’in ağaca tırmanan oğlunu öldürmüş.
Şimal, eğlenceli bir kadın. Kadınları seven bir kadın. Hayatta her şeye karşı çıkmakla nam salmış. Ailesinin dini eğitimine karşı çıkmış, kimliğinde yazan her türlü bilgiye müdahale ede ede 33 yaşına geldiğinde nihayet gerçek bir aktivist olmuş. Kahverengi uzun saçlarıyla hemen, boynu bükük Meryem’in yanında oturuyor dimdik ve iyi göğüsleriyle. Gözlerimi ondan alamıyorum. Bunu her fark ettiğimde de masanın üzerinde duran suya bakıyordum. Bardağın üzerine hızlıca gelen uzun ince elleri takip ettim. Hüma… Başörtüsünü iğnelediği yerde hafif geniş çenesi ve onun üzerinde pembeliğe yakın bile durmayan açık renk derisiyle aynı tonda olan dudakları kıpırdadı. Heyecanlı ve titrek bir sesi vardı. Fakat kendisinden emin olan tek kişi Hüma’ydı:

“İnsan, ihtiyacı olan şeyi onu almadan bilemez. Ben önerinize açığım Medine Hanım…”

Medine’nin iki saatlik çabaları değil ama Hüma’nın ince sesindeki kırılganlık hepimizi aynı anda ikna etmişti. Neticede hepimiz ikna olmayı bekleyen, mutsuzlardık.

Bunu tam 41 yaşımda anladım. Yani 12 itibariyle 19 Eylül’e girdiğimiz şu dakikalarda. Dönüşüm Evi’nde geçirdiğimiz bir sene boyunca neler olduğunu anlatmayacağım.  Fakat sonucu hepimizi ilgilendiriyor. Medine’nin türlü deneylerine maruz kaldığımız aylarda, birbirimize karıştığımızı söyleyemem; fakat ortaya bir şey çıkarmıştık. Bir çorba değildik belki ama salata olduğumuz kesindi. Kendimizi bozmadan, birbirimize karışmadan bir arada kalabilmiştik. Toplantı sonrasında orospu olduğunu öğrendiğim Mine’nin ritmik orgazmlarına, Kemal’in nezih bir hayat düşlerken, otuz yıl öncesinde yaşayıp ölmüş büyük annesini övmesine; Meryem’in içimi kıyan ağıtlarına, hacca gitmek için para biriktiren ve sürekli yaptığı tespihlerle onu bunu kazıklayan Nihat’ın cuma sohbetlerine, her daim mağdur olduğunu düşünen sağ elinin parmaklarını yitirmiş olan fakat sol elindeki parmakların her biri ayrı marifetlendirilmişken bunu asla kullanmayan Elif’in yersiz yakınmalarına, gençliğinde üç leşi olan Süleyman Cengiz’in geceleri küfrederek uyanmasına, Şimal’in ısrarla hepimizin biseksüel olduğunu fakat toplumsal baskıdan heteroluğa adım attığımızı söyleyerek heteroseksüellere yaptığı kıyıma ve Hüma’nın tüm bu olup bitenleri yadırgamasına alışmıştım. Onlar da benim hepsinin biricik ve farklı hayatları olmasına rağmen, sıfır km hız yapmış paslanarak kenarda çürümeyi bekleyen bir bisiklet olduğumu düşünmeme zaman içinde ses çıkarmamaya başlamışlardı.

Dönüşüm Evi’nde her hafta yazdığımız raporlarda insanların ne kadar da zor hayatlardan geçtiğini belirtiyordum. Hatta beş sene önce, şimdi tüm bu hikâyeyi bunca yıl sonra hatırlamama sebep olan bir raporumun son paragrafı geçti elime. Taşınırken, dolabın hiç kullanmadığım yerlerini açınca, bir ayakkabı kutusunun içinden mektuplar, fotoğraflar ve Dönüşüm Evi raporunun bir paragrafı çıktı. Aynen şöyle yazıyordu paragrafta:

“Bugün kimseyi yadırgamadım. Sanırım Yeni Türkiye düzeni bunu gerektiriyor. Fakat doğrusunu söylemem gerekirse, kimseyi yadırgamamı gerçekten çok yadırgadım.”

Bu sözü hatırlıyorum. Flaşlar önümde patlıyor. Altı kurban yan yana dizilmişiz. Önümüzde beyaz bir masa var ve üzerinde mikrofonlar… Medine, benim yanımda oturuyor. Yani tam ortada. Gelen soruları cevaplıyor.  Dönüşüm kitabının birinci baskısını bağışlayacağımız kurumların adını sayıyor tek tek. Medine, kitabın ilk baskısını bağışlarsak, insanlara yaptığımız projenin insanlık tarihini değiştirmeye yönelik olduğunu daha rahat kanıtlayacağımızı ve böylece diğer baskıların bir an önce tükeneceğini, hepimizin ününe ün katacağını, herkesin bizden söz edeceğini ve belki de dünya tarihinde olmasa da ülke tarihinde artık saygın insanlar olacağımızı söyledi. Aslında tüm bunlar şu anlama geliyordu. Medine, başarılı bir psikolog olduğu kadar başarılı bir zalimdi. Çünkü zalimler dönüşüm yaşamazlar.

Dönüşüm Evi’nden çıktıktan sonra erkeklere sırtını dönmüş olan Meryem, Kemal’le evlendi; Nihat kitaptan kazandığı parayla hacca gitmekten vazgeçti, kendisine bir merkez açtı ve ücretli konferanslarla dini münasip bir şekilde yaymaya devam etti. Şimal, heteroseksüel cinayetler politiktir hashtagiyle yola çıkıp yalnızca beş kişilik kurucu üyeleri toplayabildiği bir dernek açtı. Eşcinseller, yıllardır uğradığı ayrımcılık yüzünden, heteroseksüelleri dışlamaya kararlıydı artık. Hüma, Mine’yi o hayattan çekip kurtarmıştı. Mine de onu. Geneleve senelerini vermiş olan Mine, kişi başına 7 Lira kazandığı seks hayatını bırakmış, Hüma ile birlikte kadınlara yönelik bir Erotik Dükkan açmıştı. Kadıköy Boğa’ya hemen çıkarken beyaz gelinlik satan dükkanların üzerinde kırmızı neon ışıklarıyla yanıp sönen bir Erotik Dükkan burası. Adı H&M. Yalnızca kadınlara hizmet veren bu dükkan, kadınların erkeklere ihtiyacı olmadığını, günahsız ve sağlıklı cinselliğin yollarının buradan geçtiğini tabelada alttan hızlıca akan, yine neon kırmızı ışıklı yazısında kanıtlıyordu:
“Yalnızlığınızı seviniz, çünkü siz buna değersiniz…”

Alkışlar eşliğinde o gün Dönüşüm kitabının basın toplantısından çıktık. Ondan sonraki üç ay, tam bir yıldızdım. Sokakta fotoğraf çektirmek isteyenler, imza kuyruklarında telefon numarasını yazdıklarını kağıtları cebime bırakanlar, güzel kadınlar, zeki kadınlar, uzun boylu kadınlar, sarışın kadınlar, entelektüel kadınlar, çılgın kadınlar, hayırsever kadınlar… kadınlar! Tümü, peşimdeydi. İki sene öncesinden üç farkla yaşıyordum: Ünlüydüm, zengindim ve deliliğim kanıtlanmıştı. Üçüncü doğru ilk iki yanlışı götürüyordu. Yeni Türkiye bunu gerektiriyordu. Sokaklarda, üçüncü katları dikizlediğim günleri özlemeye başladım. İnternet sitelerinde kimseyle konuşamıyor, buluşma tarihleri bile ayarlayamıyordum. Ön yargılarım ortadan kalkmıştı, doğru… Fakat, nihayetinde ünlü ve zengin olmayı hedeflediğimden olsa, özgürlüğümü de ıskalamıştım. Başta sahip olduğum şey, nihayetinde elimde kalmayınca, geriye başa dönmekten başka bir şey kalmamıştı.

O gün Medine’yi aradım. Bana yeni projesini anlattı. Engellilere yaşanabilir dünya projesi için altı bedenen sağlıklı insanı bir eve alacakmış. Altı ay boyunca kalacakları bu evde kiminin kolunu, kiminin bacağını kullanamayacağı hâle getirecek ve haftalık yazılan raporlar neticesinde Yaşanabilir Bir Dünya Projesi’ni hükümete sunacakmış. Ona, bir çift lafım vardı, sonra telefonu kapattım:

“Gerçek zalimler dönüşüm yaşamaz.”

O gün hesabımda her ay kitabın satışıyla birlikte katlanarak artan paramı ne yapacağımı düşündüm. Melankolik Rapçiler Derneği’ne hesabımı yönlendirdim. Evimi sattım ve Gemlik’te zeytinliğin ortasında kendime yeni bir hayat kurdum. Doğayla uğraşmak, insanlarla uğraşmaktan daha kolaydı. Zeytinleri gübreyle büyüdükleri için yadırgamıyordum. Onlar da beni.

Doğum günümü kutlamak için akşam saatlerinde Kumla’ya geldim. Deniz kıyısında oturup bir naneli limonata içecek ve pasta yiyecektim. Önümdeki gazete haberi dikkatimi çekti. Melankolik Rapçiler derneği üyeleri toplu intihar etmiş. Son beş senedir hepsi ülkenin bilinen mankenleriyle ilişkiler yaşamış ve hiçbir şarkı üretememişler. Nihayetinde, hepsi 30 yaş civarında olan kurucu üyeleri, her birinde bir kelime yazılı pankartlarla ölü olarak bulunmuşlar: Yeni-Dünya-Düzeni-İçimize-Etti.

Garsondan bir sigara istedim. Bu çocukların iyi olduğunu hissetmiş olduğum için kalbime, bana ise bir iyilik  sunarak, insan hayatını nasıl sonlandıracağımı öğreten Medine’ye şükrettim.

Evet, gerçek zalimler dönüşüm yaşamaz. Fakat gerçek masumlar çabuk kanar. Gerçek delilerse, özgürlükleri elinden alındığında küfreder.
Giderler.

Hamza diyeceğim bu defa sana.
Hamza iri yarıdır. Hamza kollar.
Hamza herkesten çok sever.
Hamza rakı içer ve asla ağlamaz.
Hamza 2000’lerde çok yaşamaz.
Hamza’yı yaşatmazlar.
Hamza’ya…

 

ben aşktan hiç anlamıyorum Hamza, temelim kötü
bak kardeş seninle oynamak istemiyor, benimle de
oy kullananın yaşamı hepimizi ilgilendiriyor
aslında kullanmayanın da, buradan çak şimdi davayı
hayat adil olsaydı Hamza, zayıf adamların adı da
Hamza olurdu yani, biraz da oradan anla.

şimdi bu dev avizeleri ve asansör katlarını sev Hamza
tırmalanan rüya için, kaaaşşşınıyordu amaaa derler, yalan
herkesin canı sıkılır, insan vuralım istersen denmez Hamza
bunun savaşla bir ilgisi yok, otoriteyi de salla
ama kusurları var, Türkiye özet pdf indir:
sevemiyorlar!

ben kalbini açmak diye bir şeyden anlamam Hamza
bak ağlayan iri adamlara ihtiyaç var dizi sektöründe
ben senin elini tutarım, ben senin elini tutarım!
biri kavrayınca, öteki bıraksa da olur, ne tuhaf iş
barış biraz böyle bir şey, tek taraflı da karşılıklı.

ben hiç kinci değilim Hamza, sadece aklımdan atamam
bütün kulların, yaşattığını göreceğini bilmesem
bir kötülük ederdim ve af dilemeden vururdum bam!
belki karmamla anlaşma yapardık, bu defa senden olsun
rica ederdim bir bahçeyi tahrip edeni bağışlamasın kimse
Hamzaaaaaaaaaa diye bağırırdım pencereden, sepete ekmek koy
alt komşum ipi keserdi aniden, üç kez öperdin Hamza
alnından yaralıydın, omzunda oğlunu taşımışsın,
oranı öperdim
vakt-i zamanındaki yenilgin nihayet korku salardı
kalbin tekin değildi, geriye kalan diğerleri gibi.

ben hiç modern değilim Hamza, ilkellikte çığır açtım
tedbiri elden bıraktığımda çiçek açıyorum Allah’ım
Hamza geldiysen bir kez vur hemen uyanırım
pişuuuuuuuuuv lirik! ama ben duygusal değilim
insanın kahrını melekler çekiyor, harıl harıl
tövbe edip umutla bağlıyorum kendime
demek güvenilir de sayılmam, heeeepimiiiiiz kardeşiz
yalanını söyleyince, inansaydım keşke,
unuturuz, ezberci eğitime karşıyım ben de.

ben hiç dakik değilim Hamza, on sigara içerim beklerken
yani hayat burada daha çok biz- sizi -sonra -ararız
canını sıkmak istemem ama elimden bir şey gelmiyor
misafir odası kimse yokken soğuk olur bunu tut aklında
Hamza gelirsen ıslık çal, nasılsa dönüş serbest bu yolda
şeytanları topla başına, yoksa dünyada işin zor Hamza
bunlar reenkarnasyon varsa diye anlattıklarımdır sana
yaşamın tarifini alacaksın kişisel gelişim kitaplarından ama
tutturamayacaksın, bunu da unutma.

fark ettin mi bilmem ama
Hamza demeyi bıraktığımda
ahenk kalmıyor şiirde.
eh be Hamza
az bağırsaydın ya:

imdaaaaaaaaaaat, polis!
 

[ “Her ne kadar mümin ve mümine var ise, hepsinin ruhuna hediye ettim”
diyen anneleredir bu şiir,  faşizmi öğrettiği için.
Kelime anlamını konseptten çıkarma diye bir şey var.
Hımmm, ölen kadın ve erkeklere mümin mümine deniyordu, değil mi?
Şimdi olsa sorardım, pardon da ya ötekiler anne?
Bam!]

“Yaramız yakın mezardandır
bugünden değeri soyun meskeni olmadan
Yaramız işte burada gariban
bütün gurbet nasibidir garibin”

İmruü’l-Kays


Babalarının cenazesine hazırlanan çocukları yas da avutmaz artık. Yerin altında gazla öldürülenle, yerin üstünde gazla öldürülene eşit davranıyor bu ülke. Şiddetten yana adiller. Üstelik insan ömründe bir kez gerçekleşen ölümü “olağan” kılıyorlar, her gün yaşattıkları için.

Bir Yusuf Yerkel olsam canı yanan insanları tekmelediğim fotoğrafımı görsem; Başbakan olsam ve yüzlerce ceset içerisinden cenazesini almak için “morga” giden vatandaşın, haklı protestosuna yumrukla karşılık versem… bu görüntülerimi izlesem ömrümden utanırdım. “Olağan” bir şey yaşatırdım kendime o gün. Ama iktidarın fıtratında zulmetmek, hükmetmek, katletmek var.
Hepsine istifa et diyorsun ya… O da sana şöyle diyor:
“Biz niye istifa ediyoruz. Allah etsin, onun sorumsuzluğu…”

Ulusal yasta yürüyüş yapılmazmış. Siyaset değil, yas zamanıymış. Üzüntünü yaşamana, yas tutmana izin vermeyen siyasetçiler varsa, siyasetin tam da zamanıdır. Elbette işçi ölümleri, yani işçi cinayetleri politik. Öfken o yüzden üzüntünden bile ağır basacak. İlâhi olan hiçbir şey hiçbir zaman bu kadar ayaklar altına alınmamışken, kadere güvenmenin yanı sıra insan, kalbine ve aklına elbet mukayyet olmalı ve sessiz kalmamalı.

“Babam bir madenciydi
Ölüm gününe kadar”
William Holman

Allah özel kat ayırmış cehennemde
 “senden başka kimse yok” diyenlere.
senin şimdi aklına gelmez dur ben anlatayım
 anlaşılmıyor uzaktan bakınca sanırım yeterince
 neonlarla yanmalı “Ömrüm hep tevekkül”
 sonra alırken hiç tanımadığım birinden ödül
 -evet hiç hoşlanmam burada kafiye var
 derhal müdahale-
 dedim anarşistlere adayacağım
 bütün başarısızlıklarımı…

aktüel mazimiz kalbimde bir şenliktir, yara bilmem
düğünde havaya ateş edenler çok anarşist
ben sabaha kadar kahve içtim seni hayal ettim
kıskançlıktan sevgiliyi çok eşli düşünenler çok anarşist
Kandildi, dua ettim, abdest almadım, kalbim temiz
uhrevî âlemde skandallara sebep oldum, âmin
kontörüm bitti’yi özledim, çok SIKILDIM yazan solcu
inanmazsın sen de ama nerede çok anarşist?

karyola gıcırdadı, gelirken bağırmak istedim
düşüyooooooooor
kalbim… geriye kalan bir şey değildir, tedbirsiz sevdim
soğan doğrarken değil ama kek yaparken ağlayan
kamyon arkasında beş saat yolculuk sonrası denize varan
doğum günü pastasına bir adet kalın mum diken
tahmin edemezsin sen de ama elbette çok anarşist.

google’a sırt çeviriyor kalın ansiklopediler çok anarşist
dizlerimi büküp yıkandığım leğenler geri dönüşmedi
çok anarşist çünkü hiç para kazanmadı yazarlar
elbette kazanıp kapitalizme incir ağacı dikenler
daha çok anarşist, bunu şiirle yapanı yemin ederim öperim
yol değilim ki bana yürüyesin, konaklayasın odam yok
icabında bütün palavralara inandım, hıııhımmm demek inan ki
çok anarşist.

koparılmamış takvim yaprakları çok anarşist
iffetini koruyup iradesine savaş açan kadınlar
çooook anarşist!
inanamıyorum çocukluk travması yok çok anarşist
hayat berbat demeyen alkolik çok anarşist
sanata sürrealizmden başlamayan çok anarşist
anlaşılmak istiyorum demeyen daha çok anarşist
çok anarşist, Mevlana ticarete kapı açtı

kalbim sana karşı geldi, haddinden fazla sevdi
çok anarşist.
aniden bastırdı yağmur, beklenmedik kaza gerçekleşti
trafik canavarı değil ama, ayağıma çarpan pazar arabası
çok anarşist.
öyle uzun ömürler dilemedim bize grip olduğumda bile
küçük çiçekler çizdim elime, açınca “Aha deli” dediler
elbette bizim gibi cool insanlar için renkli her şey sevgilim
çok anarşist.

kalbimi açtım, bütün peygamberlere selam çaktım, yalnızım
romantizmden anlıyorum ama konuşamıyorum,
sen bir şeyden hoşlanmadın, ben ondan nefret ettim
kendim diye bir şey varsa, bilmem ki nerede unuttum
çok yazar mı bilmem, buradan kalbine uzanan yolu
yedi kez boş gidip geldim, ben galiba dünyaya
evet akşamdan kaldım.

annem ilkokulu terk etti
çok anarşist.

2 sayfa«12Yukari Asagi