.

Yazarın arşivi

‘Biz, işsizler ve borç altında inleyenleriz. Evlerimizi kaybediyoruz ve hiçbir geleceğimiz yok. Polisin acımasız şiddeti, zenginlerin sömürüsü altındayız. Artık canımıza tak etti.

Mısır’daki halk ayaklanması ve Avrupa’daki kitlesel grevler bize ilham veriyor. Eylemlerimiz, yaşam alanlarımızı geri kazanmak için ve bize faydası olmayan bu sisteme karşı yürütülen küresel mücadelenin bir parçası. Hayatlarımız ipin ucunda ve onları ne pahasına olursa olsun oradan alacağız.

2 Kasım’da Oakland şehir merkezinde hayatı durduruyoruz.’

Ve durdurdular…

Van’daki depremi, Allah’ın Kürtlere verdiği bir ceza olarak görenler oldu. Yarabbi, Diyarbakır’a da bir el atar mısın? diye soranlar bile oldu. Bu durumu kendini bilmezlikle, insanlıktan nasibini almamış olmakla veya içi boş bir hastalık kavramıyla açıkladığımızı sandığımız an, aslında üstünü örtmüş oluruz. Tür olarak değil sadece derece olarak farklılık gösteren, giderek memleketin ruhuna sinen bir kindarlıktan söz edebiliriz artık. Van depreminden sonra bunun en nefret dolu ifadeleriyle karşılaştık.

Unutmamak gerek ki nefret söylemi deli saçması değil aslında bir aklına mukayyet olma biçimidir. Bir tür sağlık programı, detoks kürü, çamur banyosudur. Kendiyle (ve ötekiyle) ilgilenme, kendine (ve ötekine) bakma yöntemidir. Nefret bir sürü mikro ve makro arınma ama daha çok arıtma eylemi üretir, bu eylemlerle kendini de yeniden üretmiş olur ve Allah’ın Kürtleri cezalandırdığını söylemek bu eylemlerden sadece biridir. Nefret ideolojisi, bütün hümanist hüsnü kuruntuların aksine insanlığı lav etmez; bir tür insan yapar, onu kurar.

İlla patolojiye başvuracaksak esas psikanalizin ‘aşırı özdeşleşme’ kavramına dikkat etmeliyiz. Hesap soranla, hüküm verenle aşırı özdeşleşmek gibi bir durum var çünkü burada. Buna devletle, ‘Türklük’le veya en az onun kadar hayali milletle aşırı özdeşleşmeyi de eklemek mümkün ve dahi kaçınılmaz. Tıpkı Hegel’in mutlak aydınlığının gözleri kör edip zifiri karanlığa dönmesi gibi, kendi yasasını Allah’a atfederek onunla aşırı özdeşleşen kişi esasen ona şirk koşuyordur, yani düpedüz onu yadsıyordur ama bundan bilinçli olarak bihaberdir.

Rus Biçimcileri’nin veya Brecht’in yapıtı tuhaflaştırarak, irkiltici hale getirerek okurla veya izleyenle arasında eleştirel bir alan açılmasını sağlamak olarak aldıkları yabancılaştırma tekniği, en geniş manasıyla ideolojik varlıklar olmaya devam ettiğimiz müddetçe önemini koruyacak. Bir başka yabancılaştırma, ortaya çıktığı dönemin toplumsal yapısında büyük bir sarsıntıya, hatta devrime yol açmış bir hipotezi, doktrini veya pratiği, neredeyse tamamen unutulduğu, formüle yahut dogmaya dönüştüğü koşullarda, baştaki şok edici etkisini ve mevcut olana kuvvetli müdahalesini tekrarlamak üzere geri çağırmakla da mümkün olabilir. Aralarındaki bariz düşünce farklılıklarına rağmen sanırım İhsan Eliaçık’ın ‘yaşayan Kur’an’, Slavoj Zizek’in de ‘Lenin’i tekrarlamak’ derken kast ettiği böylesi bir taktiksel irkiltme: Bizzat öğretinin ve pratiğin devrimci karakterine geri dönmek ve onu bugüne seslenir, bugüne müdahele eder hale getirmek.

Van depremini Kürtlerin hak ettikleri ilahi bir ceza olarak görenler neye irkilir? Kinlerini yansıtarak aşırı özdeşleştikleri bir perdeye dönüşen ilaha, demek kendilerine nasıl yabancılaşabilirler? Adına konuştuklarını düşündükleri ilahın hangi sözü geri çağrıldığında onlar üzerinde ufak da olsa bir şok etkisi yaratabilir? Duke Üniversitesi’nde İslam tarihi dersleri veren Bruce Lawrence’in The Qur’an: A Biography kitabını okuduktan sonra kısa bir bölümün aklımda özellikle yer ettiğini fark ettim. Tek bir kelime etrafında kurgulanıyor bölüm. Başka bir dildeki karşılığını (peace) görünce tuhaflaşan, silkinen, bütün aleladeliğinden sıyrılıp irkilten bir kelime: Selam! Yani barış. Kur’an’dan yapılan alıntılar için Elmalılı Hamdi Yazır’ın Türkçe mealinden faydalandım. Parantez içindeki açıklamalar orijinal metinde var.

‘’

Barış (selam) Kur’an’da önceliklidir:

Allah, selamet yurduna çağırıyor ve dilediğini de doğru yola hidayet ediyor. (Yunus suresi, 25. ayet. Lawrence’ın çevirisi ‘hem bu dünyada, hem ötekinde’ ifadesiyle bitiyor.)

Barış (selam) ile teslimiyet (islam) o kadar yakından ilişkilidir ki, ilk vahyin inmesinden son güne, yani Din Günü’ne kadar bu iki kavram birbirinin yerine geçecek şekilde kullanılır.

Kur’an’ın ilk vahyedilişi melekvari varlıklar aracılığıyla olmuştur ve onlar barış dilekleriyle gelmişlerdir. Kur’an’ın bir bütün olarak Hz. Muhammed’e tebliğ edildiği ifade edilen Kadir Gecesi boyunca,

Melekler ve Ruh o gece rablerinin izniyle, her iş için inerler.

O gece, tanyeri ağarıncaya kadar süren bir selamettir. (Kadir suresi, 4. ve 5. ayetler)

Benzer bir şekilde, iman edenler Cennet’e girdiklerinde, onları ‘Selamun Aleyküm’ (Barış üzerinize olsun) diyen melekler karşılar (Araf suresi, 46. ayet; Ra’d suresi, 24. ayet; Nahl suresi, 32. ayet). İslam dünyasının her tarafında, ayrıca Müslümanların çoğunlukta olduğu Afrika ve Asya dışında da insanlar birbirlerine ‘Selamun Aleyküm’ derler, buna verilen karşılık da ‘Ve aleyküm selam’dır.

Fakat bu karşılık uzatılabilir. Bu alışkanlık da kaynağını Kur’an’ın şu emrinden alır ve onu pekiştirir:

Siz bir selam ile selamlandığınız zaman, siz de ondan daha güzeliyle karşılık verin veya verilen selamı aynen iade edin. (Nisa suresi, 86. ayet)

‘Ondan daha güzeliyle’ karşılık verme genellikle insanlar uzun süre görüşmemişlerse olur. İlk selamdan ‘daha güzel’ini vermek için bir Müslüman, kendisini selamlayan kişi için peşpeşe iyi dilekler sıralayabilir: ‘Ve aleyküm selam ve rahmetullahi ve berekatüh’ (Barış ve Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerinize olsun).

Bu dünyadaki barış, Kur’an’da sürekli olarak ahiretteki esenlikle ilişkilendirilir. 36. Sure olan Yasin suresi bu daimi ilişkiyi açıkça ortaya koyar. Din Günü geldiğinde,

Başka değil, sadece bir tek çığlık olmuş, derhal hepsi toplanmış huzurumuza getirilmişlerdir. (Yasin suresi, 53. ayet)

Ve sonra Din Günü’nün Maliki’nden (maliki yevmiddin, Fatiha suresi, 3. ayet) şu gelir:

(Onlara) Rahim olan Rab’den ‘selam’ sözü vardır. (Yasin suresi, 58. ayet)

Dolayısıyla, bu dünyada bir inananı diğerine bağlayan her günkü barış dileği, Allah’ın Din Günü’nde duyurduğu esenliği sezdirir niteliktedir.

‘’

Malum, çevirmen haindir. Saplantılı kelime tercihimin, bundan doğmuş olabilecek anlam daralmasının ve kakofoninin sorumluluğunu memnuniyetle üstleniyorum.

Sadık Hidayet’in Kör Baykuş (1937) romanı hakkında araştırma yaparken Hamid Dabashi’nin 1985 tarihli “Siyasetin Poetikası: Modern İran Edebiyatında Bağlılık” yazısına rastladım. Yazı aşağıdaki paragrafla ve Dabashi’nin Ford Madox Ford’dan yaptığı bir alıntıyla bitiyor:

“Edebiyat, değişmez ve her daim geçerli hakikatleri estetik açıdan ele alır. Bizim çıplak ve fani gözlerimizden gizlenmiş olan bu hakikatler ölümsüz ruhların delici bakışlarıyla açığa çıkar. Büyük vizyonerler, yani en iyi şairlerimiz ve diğer kuramcılarımız, aslında örtük ve saklı olan her şeyi bizim için görürler…. Bu vizyonerlerden biri olan Ford Madox Ford, edebiyatın gerçekten hizmet edebileceği tek amacı bize gösterir:

(Thomas Hardy, George Meredith, Henry James, Joseph Conrad ve Mark Twain) ile aynı dönemde Flaubert, Maupassant, Turgenyev, Goncourt kardeşler, Gautier, Daudet gibi isimler de yazıyordu.… Sık sık bir araya gelirler ve neredeyse her hafta Brebant lokantasında yemek yerlerdi…. Dostça veya iğneli bir dille, tutkuyla veya nefretin şiddetiyle kelimeleri, kadansları, formları, efektlerin nasıl ilerlemesi gerektiğini – veya kısa öykülerin sonunda gelen top atışlarını tartışırlardı. Bu buluşmalarda hepsi şöhrete, servete, toplumsal olayların seyrine, yıkıma ve ölüme karşı kayıtısız kalırdı. Onlara göre ilelebet yaşayacak tek bir Devlet vardı: Edebiyat Devleti.”

Modern İran edebiyatının en başından itibaren kendisini nasıl bir modernleşme, Batılılaşma, gelenek, uluslaşma, ulus devletleşme, anti-emperyalizm ve otantik İranlılık geriliminde bulduğunu, yani modernlikle karşılaştığı andan itibaren siyasi angajmandan azade olmanın İran edebiyatı için nasıl bir lüks olduğunu uzun uzun anlattıktan sonra Dabashi’nin değişmez hakikatlerden, sadece edebi formlar ve efektler hakkında konuşan bir grup edebi peygamberden dem vurması benim için üzücü oldu. Vizyoner kelimesinin bugün sahip olduğu yan anlamları da düşününce bir miktar gerildim.

Dabashi farkında değil gibi görünüyor ama bu final kendisini, yazıda sözünü ettiği modern İran edebiyatındaki üç pozisyondan birine kaçınılmaz olarak dahil ediyor. Modernlikle temas sonrasında İran’da ortaya çıkan, Dabashi’nin tespit ettiği duruşlar kabaca şöyle:

1) İster daha çok milliyetçi bir anti-emperyalizmle yoğrulmuş bir sosyalizmi, isterse de Şii İslam’dan sıyrılmış pozitivist, düz bir ulusalcılığı benimsemiş olsun, siyasi olarak açıkça angaje, müdahaleci, aktif edebiyat (modernci denebilir),

2) Bu iki angajmanı da benimsemeyen fakat anti-modern de olmayan, bunun yerine modernliğe eleştirel yaklaşan, modern öznenin açmazlarını, çölleşen iç dünyasını, yabancılaşmasını ve ruhsal buhranlarını tespit edip bunlara dair ikazda bulunan, bu sayede bir nebze nefes alabilen edebiyat (şüpheci modernci diyelim),

3) Hala eski Farsçayla, eski türlerde, eski mazmunlarla yapılan, edebiyatı daha ziyade teknik bir ustalık işi olarak gören, lonca mantığıyla işleyen ve aşkla tabiat dışında her mevzudan elini ayağını çekmiş edebiyat (belletrizm veya iyi yazıcılık diyebiliriz).

Dabashi, Sadık Hidayet’i ikinci kategoriye yerleştiriyor ve yazısının sonunda övmek isterken ıskaladığı grup da aslında bu ikincisi. Dabashi bu uzun atış yüzden üçüncü kategoriye daha yakın sanki.

Kör Baykuş modern dünya edebiyatının en psychedelic, karanlık, buhranlı, labirentli, kısacası “öznel” anlatılarından biri olarak kabul edilir. Tanpınar’ın “iç insan” dediği deneyim dışında hiçbir şeyden söz etmez genel kanıya göre. Bu değerlendirme haksız değil ama eksik. Çünkü bu bakış, Hidayet’in köylülerle, Sasanilerle, grev örgütlemeye çalışan işçilerle, yolsuzluk yapan devlet memurları ve yozlaşmış din adamlarıyla, yaşlı başlı adamlara peşkeş çekilen genç kızlarla, sürekli pencere önünde gezinip nara atan sarhoş polislerle dolu metinlerini bir tür sapmadan bahsetmeksizin açıklayamaz.

Baştaki alıntıda saf haliyle görülen edebiyat romantizmi eğer isimlerini aletli tarım terminolojisinden alan bir dolu sosyalist gerçekçi Doğu Bloku romanına, şiirine ve bunların aynı zamanda milliyetçi İran versiyonlarına karşı bir isyansa, buna katılabilirim. Çocukken bizim kitaplıkta bu tip romanlardan birkaç tane vardı ve hepsi de acayip kötü romanlardı. Fakat sosyalist gerçekçilik nasıl kariyerinin zirvesine bir Soğuk Savaş dönemi estetik ideolojisi olarak ulaştıysa, şahsi, muteber, tamamiyle özerk edebiyat ideolojisi de benzer bir kariyeri Berlin Duvarı’nın batı tarafında yaşadı.

İran Devrimi, İran-Irak Savaşı, küresel nükleer felaket tehdidi, kapitalist, teokratik veya Stalinist despotizmler ortasında Dabashi, bu iki estetik ideolojiden birini seçme şantajına boyun eğiyor. Batının edebi üretimini belirleyen en köklü ayrımlardan birini, kamusal-özel ayrımını sorunsuz kabul ediyor. Üçüncü dünya edebiyatının modern başyapıtları, iyi edebiyatı, böyle net bir ayrımın asla yapılamayacağı idrakinden ve bu imkansızlığın yaşattığı gerilimden beslenmiyor mu? Mesela Zebercet, Türkçe edebiyatın belki de en psikotik karakteri kendini astığında (görünüşe göre sadece delilikten, şahsi travmalar ve nedenlerle) arkada acı ve uzun siren sesleri duyulur. Romanın ima ettiğine bakılırsa belki kasım ayının onuncu günü, sabahın erken bir saatidir. Bu siren sesi üçüncü dünya romanına ve romancısına dair önemli bir hatırlatma yapmaz mı?

James Joyce için tarih uyanmaya çalışılan bir karabasan, İsmet Özel içinse tamahkar bir tüccar. Bu karabasan insanların üzerine bazen çok daha kuvvetli çöküyor, her türlü çığlığı ve hareketi engelleyip umutsuzluğu mutlak hale getiriyor. Bazen de tüccarın faaliyetleri muazzam bir hız kazanıyor ve dünyanın her köşesine dalıp her şeyin yerini değiştiriyor, ortalığı birbirine katıyor. Her iki durumun şizofrenik bir kombinasyonu olan modernlik tarihi, fiks hakikatler, mesihvari vizyonlar, tamamen özerk sanat, sadece kadans, biçim, imge, ses gibi şeylerle ilgilenen edebiyat hayaliyle popüler kitle kültürünün itişip kakışma tarihi aynı zamanda.

her gece uykumu arşınlayan adalı kız
serseri çok yaman delikanlı
az önce bir adamın içini dışına sermiş
gözünü dikmiş tam karşısında bir yere
her yanında kararlılık
bir tabiat olayı bir felaket açarak
dikiş yerlerinde tüylerinde ve parfümünde
önümden öylece yürüyüp gitti

ben hem okumayı
hem ingilizceyi sökünce
rontlarda buldum kendimi
önce kavalını arayan garip çobandım
sonra metalik griye boyanmış bir kolinin içinde
metalik bir sesle gezegenini arayan
marty the martian
ilk kez iğneli tüftüfle vurulunca
sokak arasındaki ölü diye bir şiir yazdım
kasıklarım karıncalanınca kendime sordum
acaba şiir için soyunur muydum

şu danimarkanın hali
hakikaten perişan

‘Kültür mükemmelliği tetkik etmektir. Toplumdaki sınıfların varlığına son verip şimdiye kadar düşünülmüş ve öğrenilmiş en iyi ne varsa onu tüm dünyada hakim kılmaktır. İnsanların hoşluk ve aydınlık içinde yaşamasını sağlamaktır.’

(Matthew Arnold, Kültür ve Anarşi, 1869.) Zamanında üniversitelerde filoloji, edebiyat ve sanat tarihi bölümleri açan, halk plajlara akın edince denize giremeyenlere yurttaşlık ve insanlık öğreten kültür. Sınıfsız, zümresiz. Bir nevi müze.

‘Ne zaman kültür kelimesini duysam tabancamın emniyetini açarım.’

(Nazi oyun yazarı Hanns Johst’un 1933’te yazdığı Schlageter oyunundan.) Elitist, burjuva, Yahudi, Bolşevik, işbirlikçi, hain ve daha başka bir sürü şey olduğu için milli olmayan kültür. Panzehiri de farazi, otantik bir volk kültürü. Yine sınıfsız, zümresiz. Bir nevi mermer.

‘Ne zaman kültür kelimesini duysam elimi çek defterime atarım.’

(Jean-Luc Godard’ın 1963 tarihli Le Mepris filmindeki Amerikalı film yapımcısının yönetmen Fritz Lang’a söylediği söz.) Ne elitist ne otantikçi, halkı, sınıfı geçmiş, piyasaya seri şekilde sürdüğü ürünleri aynı serilikte tüketecek kitleler arayan, şirket olmuş kültür. Genelleşmiş meta üretiminin eğlenceli parçası.

11 Eylül (1903) aynı zamanda Frankfurt Okulu’nun kurucularından, kültür endüstrisinin azılı eleştirmeni Theodor Adorno’nun doğumgünü. Malum, kendisinin burada bahsi geçen kültür halleriyle meselesi çok derindi. Bu vesileyle kendisini anıyorum.

2 sayfa«12Yukari Asagi