.

Yazarın arşivi

Duydum ki artık roman yazmayacak olmamı karamsar bir trip ya da geçici bir karar olarak gören dostlar varmış.
Oysa tam aksine, neşe içinde alınmış mutlu bir karar bu.
Hatta karar bile değil.
Hiç sevmem karar almayı.
Yazmak istediğim romanlar bitti o kadar.
Nihayet esas mesleğim olan müzisyenliğe ve eğitimini verdiğim senaristliğe yoğunlaşabileceğim.
Doğru anlaşılmak istediğimden böyle bir beyanı gerekli gördüm. Bundan sonra isteseniz de bu konuda başınızı şişirmem gayrı. :)
Selam ve sevgiyle.
t.k.
*Ömer Madra, Remzi Kitabevi, 1991

14 yaşımda okulu kırıp Taksim’den Harbiye’ye, külrengi bir yağmur altında el ele yürüdüğümüzde sevdim. Sonra anan okulu basıp “Sen misin kızımın konuştuğu çocuk!” diye kükrediğinde.
16 yaşımda okulunda konser verdiğimizde o zamanlar alemin en acemi solisti olmama rağmen nezaket gösterip sesimi Bruce Dickinson’a benzettiğin zaman sevdim.
20 yaşımda Marmara Ereğlisi’ndeki iskelede bir sabah Enis Batur’un “Gri Divan” kitabını verdiğin zaman sevdim. Şimdi bulamıyorum o baskıyı, sahaflarda bile.
23 yaşımda Sapho Club’da dans ederken karşılaştığım zaman. Kıvır kıvır akarken omuzlarından kadınlığın.
25 yaşımda yılbaşı gecesi elinde sepetle Beşiktaş’taki Kadıköy iskelesinde beklerken gördüğüm zaman sevdim.
27 yaşımda bana klasik müzik sevdirme konusundaki inadından dolayı sevdim. Bach, Elgar, ama ille de Jacqueline du Pré!
29 yaşımda çalıştığım ofisin orta yerinde, bembeyaz giysiler içinde, bir Venüslü masumiyetiyle belirdiğin zaman.
33 yaşımda bir gece yaşadığın yalının penceresinden Boğaz’ı gösterip “o gemi ne zaman geçse ben seni düşüneceğim” dediğin zaman.
37 yaşımda karlı bir Sofya gecesi karşıma geçip “nihayet büyüdün galiba” diyerek kadehini dünyanın ve Tanrı’nın yalnızlığına kaldırdığında…
40 yaşımda fonda Yıldız Tilbe çalarken önüme bir kadeh koyduktan sonra “ikimiz de yeterince bedel ödemişiz, gel kalplerimizdeki güçleri birleştirelim” dediğin zaman.
Sonunda anladım ki sen aslında hep aynı kadındın. Aynı kusursuz, evrensel dişi. Saçları kozmik ışınlarla, yıldız tozlarıyla yıkanmış. Parmak uçlarında şimşeklerin dans ettiği.
Bense her defasında başka bir adam. Her defasında yenik düşüp değişmiş, bu yüzden senin kıymetini bilememiş başka bir budala.
Bunları anladığımda kadehini kaldırmış bana gülümsüyordun. Aynı anda sarı, kumral, kızıl, simsiyahtı saçların. Gözlerin aynı anda deniz mavisi ve elaydı. Fonda David Bowie çalıyordu. İçimde koca bir sarkaç gibi sallanıyordu zaman.

Yıllık iznimin bir bölümünü memleketim olan Haruun Kal gezegeninde geçiriyordum. Jedi şövalyeliği mesleği son zamanlarda epey yormuştu beni. Yok karanlık tarafla dövüş, yok uzay haydutlarını kovala, vay efendim galaksideki barış tehlikedeymiş… Yaş ilerledikçe valla ağır geliyordu insana.

Evimde sessiz sakin oturmuş ışın kılıcımın bakımını yapıyordum. Dört kanatlı uzay gemim garajda yatıyordu. Bir taraftan da koymuştum teybe bir Müslüm kaseti, ufak ufak demleniyordum. Zaten bizim meslekte çoluğa-çocuğa karışılmadığından tatilde kafa ütüleyen de olmaz. Keyfim gıcırdı yani. Birden intergalaktik hologram ekranında gözüme bir haber ilişti. Aynen şöyle yazıyordu. “Diyanet Yoda’ya savaş açtı!”

Nerede? Samanyolu galaksisindeki Güneş sisteminin Dünya adlı gezegenindeki Türkiye adlı ülkede. Herhalde intergalaktik ajans bu haberi sırf içinde “Yoda” kelimesi geçiyor diye süzüp bana göstermişti. Öğrendim ki bu Dünya denen taş parçası meğer Müslüm’ün doğduğu yermiş. Hemen merak ettim tabii; Müslüm’ün memleketi olması dışında benim açımdan en ufak önem arz etmeyen bir gezegenin sakinleri ustamız Yoda’ya niye savaş açsındı?

Acep bu “Diyanet” dedikleri şey de neydi?

Meğer bizim Jedi konseyi gibi bir şeymiş. İslam dininin Türkiye adlı ülkedeki işlerine o bakarmış. Resmine bakılırsa başındaki şahsın pek öyle savaşçı bir hali yoktu. Ama belli olmazdı tabii. Sonuçta bizim Jedi ustaları içinde ne mülayim görünüşlü arıza tipler var.

O sırada Dünya’nın “sosyal medya” denen sanal ortamında Türkiye ülkesinin vatandaşları kapışmıştı çoktan. Bazıları Yoda’yı savunuyor, onlara karşı olanlar da ustamıza hakaret yağdırıyordu. Bir kısmı Diyanet ile alay ediyor, diğerleri de bunu yapanları dinsizlikle suçluyordu. Anladığım kadarıyla bu ülkede birini dinsizlikle suçlamak çok fena bir şeydi. Kavgada bile söylenmezdi yani. Ayrıca tarafların birbirlerine ettikleri laflara bakıp bir çeşit iç savaş yaşadıklarını anlamak zor değildi. İyi de biz nasıl bulaşmıştık bu işe? Milyonlarca ışık yılı öteden? Kendi derdimiz bize yetmiyormuş gibi?

Canım sıkılmıştı doğrusu. Ama Yoda’ya dil uzatıldığı için falan değil. Ustamızın adını bile duymadığı bir gezegende yaşananları umursayacağını sanmıyordum. Sorun şuydu ki Jedi raconuna gore bu istihbaratı konseye rapor etmem gerekiyordu. Ne kadar önemsiz olursa olsun.

Tabii bu da çok değerli tatil günlerimden birini çalışarak geçireceğim anlamına geliyordu. Bir an ciddi ciddi kaytarmayı düşündüm. Kimin haberı olacaktı bit kadar gezegendeki mikrop kadar ülkeden? Sonra vazgeçtim tabii. Lanet olsundu içimdeki sorumluluk duygusuna!

Bari önce şu Diyanet dergisindeki yazıya bakayım dedim. Jedi geleneğinde araştırmaya orijinal kaynakla başlamaya büyük önem verilir. Hepimizin daha çocuk yaşta edindiği bir terbiyedir bu.

Ne görsem beğenirsiniz? Yazıda ne Yoda’ya ne de Jedi dinine saldırı vardı. Hatta en küçük bir hürmetsizlik bile yoktu. Sadece insanlığın yeni moda inançlarından bahsediliyordu. Meğer bizim din gezegenin bazı yerlerinde almış yürümüş.

Avustralya’da 70 bin kişi, İngiltere’de 390 bin kişi kendisini “Jedi” olarak tanımlıyormuş. Bir Jedi olarak iftihar ettim tabii. Takdir edersiniz ki Güç’ün ışığının ta oralardan görünmesi az-buz şey değil.
Bu arada, İslam dinini araştırırken bizdeki Güç’ü çağrıştıran Vahdet-i Vücut felsefesine rastladım. Galaksilerimiz farklı da olsa aklın yolu birdi sonuçta.

Sonra tekrar baktım hologramıma düşen haberin başlığına: Hayır, yanlış okumamıştım. “Diyanet Yoda’ya savaş açtı!” deniyordu harbiden. Bu işte bir tuhaflık vardı. En iyisi gezegenin o ülkesinde yaşayan bilgelerle irtibat kurayım dedim. Nedir-ne değildir beni aydınlatsınlar.

“Akil Adamlar” diye bir olay keşfettim. Adına bakılırsa bilge kişilerden oluşan bir konsey olmalıydı.

Orhan Gencebay isimli bilge telefonuma çıkmadı. Lale Mansur’a da ulaşamadım. Ali Bayramoğlu, Hülya Koçyiğit, Yılmaz Erdoğan, Murat Belge, Hilal Kaplan, Abdurrahman Dilipak’a da. Kadir İnanır isimli bilge ise beni telefonda “Jedi-medi dinlemem alayınızı döverim üleyn!” diye azarladı.

Bula bula Tuna Kiremitçi diye bir adamı bulabildim. Akil-makil değildi ama özgeçmişinde “müzisyen ve romancı” yazıyordu. Bir halta yarardı belki.

Dedi ki “Jedi kardeşim, sen sen ol bizim memlekette olanları akıl yoluyla kavramaya çalışma. Yoksa kafayı yersin.”

Sonra devam etti: “Bizler hiçbir konuyu kendi bağlamı içinde kalarak konuşmayı bilmeyiz. Her mevzuu bağlamından saptırır kavga vesilesi yaparız. O yüzden hiçbir tartışma bir yere varmaz. Ortaya atılan fikirlerin kimseye hayrı dokunmaz.”

“Nasıl yani?” demiş bulundum.

“Şöyle yani” dedi. “Birisi sana bir şey gösterdiği zaman o şeye bakarsın değil mi? Oysa biz gösterenin parmağına bakarız. Yani fikrine değil hangi partiden olduğuna, mahallesine, mezhebine, hatta giyim-kuşamına takarız kafayı.”

Güç’e sığınıp sordum galaksilerarası diplomasi sınırlarını çok fena zorlayan sorumu. “Niye böyle yapıyorsunuz kardeşim? Manyak mısınız?”

“Tam aksine, gayet akıllıyız” dedi gülerek. “Hatta uyanığın önde gideniyiz. Bu işlerden rant nasıl yenir çok iyi biliyoruz. O yüzden hepimizin derdi öbür mahalleye körlemesine saldırıp kendi mahallemizin kahramanı olmak. Farklı düşünenleri direkt vatan haini ilan etmek. Sadece bizimle aynı partiye oy verenleri milletten saymak. Gönül gözümüzü birbirimize kapamak. Senin anlayacağın, hepimiz kendi oyunlarımızı oynuyoruz. Gerçekler bir avuç hayalciden başka kimsenin umurunda değil.”

Dediklerinden hiçbir şey anlamamıştım. Bu kafa benim Jedi mantığımı aşıyordu. Aptal olmuştum resmen. Bizde böyle şeyler ancak Darth Vader’in aklına gelirdi.

Konu değişsin diye şu Vahdet-i Vücut meselesini sordum. Neyse ki dini konularda cahil değildi. Bana Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli, Mevlana gibi şahıslardan bahsetti. Muhtemelen kimsenin okumayacağı raporumu yazdıktan sonra dediği isimlerin kitaplarına başladım. Anladım ki evrenin her yerinde varlığın özü bir.

İznim bitip de Coruscant’taki Jedi tapınağına döndüğümde ilk işim kıbleyi bulmak oldu. Şimdii meditasyonlarımı çaktırmadan oraya doğru yapıyorum. Mahalle baskısından korkmasam namaza da başlayacağım inşallah.

Arkadaşlar, hazır bu seçimi de nihayet atlatmışken var mısınız ülkeyi üçe bölelim gitsin?

Yaşadığımız bütün stres böylece bitsin?

İslamcılar alsın Orta Anadolu’yu, Karadeniz’i, Akdeniz’in doğusunu…

Laikler alsın Trakya’yı, Ege’yi, Akdeniz’in batısını…

Kürtlerin nereyi alacağı zaten dünden belli.

Birinin başkenti Konya olsun, birininki İzmir, birininki Diyarbakır. Ankara federal başkent, İstanbul ise açık şehir. Mis.

Herkes o başkentlerde kursun kendi düzenini. Kendi federal parlamentosunu, ekonomisini, eğitimini, güvenlik ve sağlık sistemini…

Birinde Atatürk posterleri dalgalansın her yerde, birinde Erdoğan, birinde Öcalan.

İçişlerinde bağımsız, dışişlerinde Ankara’ya bağlı eyaletler olsunlar… Herkes kendi eyaletinde diğerlerine bulaşmadan, kendisi gibi olanlarla yaşayıp gitsin.

Yok eğer “ben laikim ama Konya’da yaşamak istiyorum” ya da “Kürdüm ama eş durumundan İzmir’deyim” ya da “İslamcıyım ama Diyarbakır’da işim gücüm” dersek onu da yapalım. Ama azınlık olduğumuzu bilerek. Ev sahibinin yaşam biçimine uyum göstererek.

Bir on sene de böyle yaşayalım bakalım ne olacak. Yine olmazsa o zaman “tak sepeti koluna, herkes kendi yoluna” makamına geçeriz.

Nasıl fikir ama?

Eğer şu an diyorsanız ki “hay ağzına sağlık, ben de aynen böyle düşünüyorum”, siz bilirsiniz.

Ama “Olur mu lan öyle salakça dava!” diyorsanız, ki inşallah diyorsunuzdur, o zaman kusura bakmayın ama yapacak işimiz var.

Bu üç kesimi bir arada tutacak ortak değerleri, ortak bağlamı ve ortak toplum ruhunu yeniden yaratmak gibi bir çetin tarihi görev bizleri bekliyor. Geyik muhabbetiyle yeterince zaman kaybettik.

Eğer dersek ki “Türkiye’nin tek bir ortak ruhu vardır, o da bizim mahalleninkidir, yersen!” o zaman olmaz.

Yani olur da şimdi olduğu gibi olur.

Çünkü diğer iki mahalle de biz istemesek de varlar. Üstelik seçim sonuçlarından anlaşıldığı üzere, gayet kalabalıklar. Yani birbirimizden bu gidişle kurtulamıyoruz.

Tek çare kafa kafaya verip o ortak ruhu ve değerleri canlandıracak sentezi bir şekilde bulmak. Bir Türkiye bağlamı yaratmak.

“Ama o öyle yaptı, bu böyle yaptı” demeyi bırakmak. “Sen başlattın-ben başlattım!” safhasını geçmek bir kalem.

Kim yapacak bunu? Herhalde siyasetçiler değil. Siyasetin görev tanımı insanları kutuplaştırmak, malum. Biz kutuplaşacağız ki siyasetçiye ekmek çıksın.

O zaman kaldı elimizde kavga-dövüşten çıkarı olmayan iyi niyetli vatandaşlar. Kendi pozisyonlarını değil memleketin iyiliğini düşünenler. Entelektüel namus sahibi kadınlar ve erkekler.

Amacı bağcı dövmek değil, bağı kurtarmak olanlar. Türkiye denen şu ülkeyi samimiyetle sevenler.

“Nerelerde ayrışırız?” değil, “Nerelerde birleşiriz?” derdinde olanlara muhtacız yani. Ay-yıldızın altında ortak ruha sahip bir toplum olmamızı sağlayacak kafalara.

Birbirlerinin değerlerine, hassasiyetlerine, dertlerine hiç olmazsa asgari saygıyı gösterecek gerçek fikir önderlerine.

Tabii kutuplaşmadan beslenen tiplerin yaylım ateşine göğüslerini siper edecek kadar yiğit olmaları da gerekecektir: O tipler kolay pes etmeyecek.

Bu kaba-saba tipler barış gelince işsiz kalacaklarını çok iyi bilir, bu yüzden de itiş-kakış ebediyen sürsün isterler. İcabında vururlar adamı. Üç kesimde de var bunlardan, dikkat ederseniz.

Mesela bu yazı bir kesim aleyhine nefret söylemi üretseydi anında sallardı sosyal medyayı. Yanlış mıyım?

“Sen hangisindensin hocam bu kesimlerin?” diye sorarsanız cevabım basit: “Ya üçünden de ya da hiçbirinden.”

Biz bu esas seçimi yapana kadar ben hem laikim hem İslamcıyım hem de Kürdüm arkadaş!

Asıl seçim bu ve kapımıza dayandı. Ya şimdiye kadar yaptığımız gibi görmezden gelip faydasız siyasi seçimlerle kendimizi kandıracağız ya da cesur kadınlar ve erkekler gibi davranacağız.

O cesur erkekler ve kadınlar diyecekler ki “Biz beraber yaşamak ve ortak bir ruh yaratmak istiyoruz arkadaş! Evlatlarımız bizi hayırla ansın!”

Ya da diyecekler ki “madem ortak ruh yaratacağımız falan yok, bari herkes gitsin kendi yoluna selametle!”

İşte bu tek gerçek seçimi yapana kadar dönüp duracağız aynı kısır döngünün içinde. Beş kuruş faydası olmayan nutuklarla, sloganlarla, oy vermelerle, anketlerle, çatışmalarla, bombalarla, yok yere ölen ve yaralanan gencecik canlarla.

Bu seçim bizim a dostlar. Tıpkı şairin deyimiyle “kısrak başı gibi uzanan” bu memleket gibi.

Baktım rafta “Cins” diye bir dergi.

Kapakta Jack Nicholson’un en manyak resimlerinden birisi. “Cinnet” filminde baltayla kapı kırarken.

Üzerinde “aylık kültür dergisi” yazıyor. Kültürel iktidara savaş açıyor. Nâzım Hikmet’in o meşhur “putları yıkıyoruz!” sloganına atıfta bulunuyor.

Demeye getiriyor ki “Jack Nicholson abimiz misali baltayla dalacağız putların arasına.”

Dedim ki bu iş tamamdır.

Muhalif aydınlar sonunda attılar üzerlerindeki ölü toprağını. Zamanlarını gıybet yerine daha hayırlı işlere harcamaya karar verdiler.

Bir elektrik yaratacak ve muhalefet nasıl yapılırmış dosta-düşmana gösterecekler. Bağlamını kaybetmiş memlekete bir bağlam, içi geçmiş fikir dünyamıza reaktör olacaklar.

Şimdi bittiniz ey iktidarlar!

Fakat o da ne? Derginin başındaki İsmail Kılıçarslan değil mi? Hani şu muhafazakâr entelektüel arkadaşımız?

Yanındakiler de “Meksika Sınırı”ndan beri yoldaşları Selahattin Yusuf, Tarık Tufan, İbrahim Tenekeci, Hakan Arslanbenzer… Hatta Haşmet Babaoğlu abimiz bile var.

İyi de bu ekip mevcut iktidardan yana değil mi? Onun memleket için en hayırlısı, en uğurlusu olduğuna inanmıyorlar mı?

O zaman nasıl oluyor “muhalif” oluyorlar? “Putları yıkmaktan” ve “iktidarın yaldızlarını sökmekten” bahsediyorlar?

Sunuş yazısını okuyunca çaktım köfteyi: Meğer kendilerini kültürel bakımdan muhalefette görüyorlarmış.

Gençliğimizde İslamcı entelektüeller arasında yaygındı bu görüş. Haklıydılar; kültür-sanat ortamı batıcıların vesayetindeydi.

İnternet öncesi dünyanın ana akım televizyonlarında, dergilerinde, gazetelerinde, kültür bakanlığında batıcı tayfa vardı. Gündemi onlar belirler, polemiği onlar yapar, raconu onlar keserdi.

Oysa Allah için, 90’larda doğucu entelektüellerdi en çok okuyan-araştıran-kendilerini her fırsatta yeniden doğuranlar. Sezai Karakoç ile Tarantino’yu sinesinde buluşturanlar.

Hiç unutmam, Orhan Pamuk bir akşam Cem Özer’in programına çıkmıştı. Söyleşiden önce mikrofon tutmuşlardı sokaktaki vatandaşa.

Pamuk’un o güne kadarki romanlarını eksiksiz sayabilen tek kişi, başörtülü bir genç kızdı. Süslü kızlarsa “Kim o, yeni bir popçu mu?” diyordu.

Sonra “Meksika Sınırı” fenomeni geldi. Mehmet Efe’nin şiirinden ilhamla bulunmuş, tarihin en güzel program ismiydi. Üç genç adam çok değişik işler yapıyorlardı.

Doğudan batıya, İbni Arabi’den Kurt Vonnegut’a, Filibeli Ahmed Hilmi’den Pink Floyd’a, Tarkovski’den Gazali’ye sıçrayarak başımızı döndürüyorlardı.

Hem muhalefet ediyor hem de gayet özgüvenli bir şekilde batı mahallesiyle muhabbet ediyorlardı.

“Böyle işleri biz de yaparız icabında, hem de en kralını!” fiyakası vardı programın. Bu satırların batı mahallesinde büyümüş yazarı ondan ve devamı “Kafa Dengi” programından çok şey kaptı.

Her zaman hemfikir olmadı, bazı yerlerde karşı çıktı ama kaybetmedi ilgisini ve muhabbetini.

Çünkü haklı olduklarını hissediyordu. Sistem tarafından o güne kadar görmezden gelinen bir kesimin fikrini, vicdanını ve irfanını vuruyorlardı yüzümüze.

Doğuyla batı arasında köprüler kuruyor, hafiften “Gri bölgeler” yaratmaya çalışıyorlardı.

Belli ki Meksika sınırının ötesinden gelen kafa dengi insanlardı. Meksika sınırı aslında doğuyla batı arasındaydı. Üstelik her fikrin, her mahallenin, her siyasetin ortasından geçiyordu.

“Cins” dergisini çıkaranlarsa, o programı yapan gençlerin kemale ermiş halleriydi işte.

Vaziyete uyanınca heyecanlandım. Ama bu sefer kekre bir tat da hissettim. “Hayırdır inşallah?” dedim.

Adeta bir manifesto niteliğindeki sunuş yazısını tekrar okuduğum zaman bu hissin sebebini çakozlar gibi oldum.

“Korkmayın. Şaka şaka. Korkun.” diye başlıyordu. “’Senelerdir kendinizi sahibi, bekçisi, ustası, atası saydığınız alanlarda rahatça at koşturduğunuz yeter’ demeye geldik çünkü. ‘Kültürü, sanatı, edebiyatı, sokağı, sosyolojiyi biz biliriz’ tafralarınızın yaldızlarını dökmeye geldik.”

Sonu da şu şekildeydi: “Ve sevgili okur, sen. Senin için çıktı bu dergi. ‘Bizimkiler böyle şeyler yapamıyor yaaa’ diye mızmızlanmaman için çıktı.”

2000’lerin başında falan olsak, bu yazı orta sahadan röveşatayla atılmış İbrahimoviç golü efekti yaratırdı. Ağır çekimde izlemelere doyamazdık, kimin kalesine girmiş olursa olsun.

Ama tarihin rüzgârı onu avuta çıkarmıştı. Sözlerin sahipleri artık iktidardaydılar. Paslaşma, şut çekme, röveşata yapma, hava topuna çıkma imkânları artık diğerlerinden fazlaydı.

Destekledikleri iktidar memlekete kapitalizmin hasını getirmişti. O yüzden de aynı sözler eskisi kadar baş döndürücü, heyecanlandırıcı, “helal olsun!” dedirtici gelememişti fakire.

“Gelmediyse gelmedi, zaten hedef kitlede sen yoksun ki!” diyenleri duyar gibiyim.

Mesele de herhalde bu. “Meksika Sınırı”nın hedef kitlesinde olduğumu hissediyordum izlerken.

“Korkun!” demek yerine gri bölgeler arayan, doğuyla batı arasındaki sınırı iki taraf lehine maymun eden kafa dengi gençlerdi onlar.

Bugün “Korkun!” demenin hiçbir esprisi ya da orijinalliği yok. Zaten her mahallenin kendi önderleri tarafından diğer mahallelerle sabah-akşam ölümüne korkutulduğu günlerdeyiz.

Meksika sınırının ekseni değişti yani. Hatta West Indies, Kızıl Elma, İtaki ve Maçin sınırlarının da.

Vaktiyle Meksika Sınırı programını yapan gençler muhtemelen böyle düşünürdü. Günü geçmiş pasaportlar ve vizelerle değil.

“Bizimkiler böyle şeyler yapamıyor yaaa” diyen okura şöyle cevap verirlerdi: “Artık kim yapabiliyor ki sanki?”

“Memlekette adam gibi fikir tartışması, bir kültür bağlamı mı var? Bunların yokluğundan muzdarip sadece biz miyiz? O zaman aynı çıkmazı görenleri ötekileştirmek niye? Böyle yapacaksak farkımız ne?”

İslamcı gençlerin çok okudukları, çok yazdıkları fakat görmezden gelindikleri o yıllarda, Mel Gibson’un “Cesur Yürek” filmi kasıp kavuruyordu ortalığı.

Beyoğlu’nun, Tophane’nin, Galata’nın bıçkın delikanlıları birer Mel Gibson kesilmişti. O mahallelerde William Wallace aleyhinde laf söylemek mangal gibi yürek isterdi.

Kadınlar da çok sevmişti biricik aşkını kaybetmenin acısıyla vatan kurtarmaya soyunan ekose etekli yiğidi.

Bu kadar insanı adını bile duymadıkları, yüzlerce yıl önce yaşamış Allah’ın İskoç’una bağlanmaya götüren şey sanatın ta kendisiydi. Hikâye ve sinema sanatının.

Mahalleler arasına, doğuyla batı arasına çizilmiş Meksika sınırlarını yıkan, gönülleri bağlanmaya, insanları birbirini keşfetmeye çağıran kültürün.

“Cins” dergisini “Meksika Sınırı”nı yapan gençler çıkarıyor olsaydı “Cesur Yürek” seyrettirirlerdi bize. “İntikam” dizisinin yerli versiyonunu değil.

Nokta, 12 Ekim 2015

Tiyatrocu bir arkadaş isyan etti. “İki saattir oturmuş siyaset konuşuyoruz. Siyasetçiler iki dakika tiyatro konuşuyor mu!”
Düşündüm, haklı valla. Konuşacak o kadar konu varken bütün akşamımızı yemiş siyaset.
Güya dertleşmek için buluşmuştuk. Fani dertlerimize beraber çare arayacaktık. Oysa memleketi kurtarmaktan birbirimizi kurtaramadık yine.
Her yerde durum aynı. Otobüste, takside, berberde, tribünde… Sanırsın siyasetten başka konu yok. Herkes memleketi kurtarmak derdinde.
Sosyal medyada ilgisiz bir şey bile paylaşsan altına siyasi yorum döşeyen çıkıyor illa ki.
Üstelik bunu yapanın militan falan olmadığı belli. Sade, sıradan vatandaşlar.
Futbola bakıyorsun siyaset, sanata bakıyorsun siyaset, şehir planlamasına bakıyorsun siyaset… Ufukta seçim olsa da olmasa da siyaset.
“Sağlıklı” bir toplumda siyasetin kendini bu kadar hissettirmemesi gerek.
Hekimler der ya “Eğer bir organın varlığını hissediyorsan o organ hasta demektir” diye, işte o hesap.
Sağlıksız siyaset daha çok hissettiriyor kendini. Bünyeye metastaz yapıp bütün hayatı kaplıyor. Onun dışında hiçbir şey konuşmaz, düşünmez hale geliyoruz.
Hızımızı alamayınca da başlıyoruz komplo teorilerinin derinliklerinde yitip gitmeye.
Sonuçta memleketi kurtarmaktan birbirimizi kurtarmaya halimiz kalmıyor.
İnsanların birbirini kurtarmadığı bir toplum maneviyat krizi geçiriyor demektir.
“Maneviyat” dediğimiz dinden ibaret değil. Vefa, diğerkâmlık, çevre duyarlığı, vatan sevgisi, empati de maneviyat.
Başkasının mutluluğuyla mutlu olabilmek. Kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapmamak…
İnsanlara gönül bağlarını göstermek, onları birbirinin halinden anlar kılmak…
Hayatta paradan ve iktidardan daha önemli şeyler olduğunu hatırlatmak birbirine.
Nihayetinde yürek dayanışması içinde, sağlıklı bir millet olmak.
Bizse aşırı maddiyatçı hale gelmiş bir toplumuz. Birbirimizin fiyatını gayet iyi biliyor ama değerini asla bilmiyoruz.
Bu yüzden de gözümüz artık siyasetten ve onun illüzyonlarından başka bir şey görmüyor.
Siyaset sahnesinde hangi tiyatro oynarsa oynasın kalbi temiz tutmak ya da tutmamak. İşte kapımızdaki seçim.

-Münire Coşkun’un anısına.

bosna_muniresini_kaybetti13813065790_h1083359

“Bosna unutturuluyor. Hatırlamalara ambargolar konuluyor. Savaş suçluları elini kolunu dolaşarak geziyor. Tecavüze uğrayan genç kızlar o günlerin taptaze acısıyla yaşamaya çalışıyor.”
Savaşta Hürriyet’in Bosna temsilciliğini yapan Münire Coşkun mektubunda yazmış bunları.
Saraybosna’dayım. Her şeyin burada başladığını biliyorum:
Uygarlıklar çatışmasının kıvılcımı 11 Eylül’den yıllar önce burada çakıldı. Farklı dinlerin barış içerisinde yaşayabileceğine dair umutlar burada bitti.
Yeni yüzyılın getireceklerini kavramak için Saraybosna’yı anlamak şart. Buraya ondan geldim.

***

Savaşta yakılmış kütüphanenin (daha doğrusu, ondan geriye kalanların) önünde, ak sakallı bir Almanla duruyoruz.
Yaşlı adam üç yıl önce Bavyera’da çıkan bir başka kitaplık yangınını anlatıyor. Sonra arkamızı dönüp Miljacka Nehri’ni süsleyen köprülere bakıyoruz. Lise öğrencilerinden oluşan kalabalık bir grup hep birlikte bu tarafa geçiyor.
“So…” diyor Alman arkadaşım: “Life goes on…”

***

Bu yıl Amerikalı araştırmacı John R. Schindler’in “Unholy Terror” adlı ilginç kitabı yayımlandı. Schindler, savaşta çizilen mazlum Müslüman-zalim Hıristiyan resminin televizyon tarafından dayatılan tek yanlı bir görüntü olduğunu savunuyor.
Dediğine göre Srebrenica katliamı da Boşnakların daha önce aynı kentteki Hıristiyanlara yaptığı zulme bir tepkiymiş falan.
Dahası, 11 Eylül saldırısını yapan El Kaide militanlarının savaş sırasında Bosna ordusunda yetiştiklerini söylüyor Schindler. Bir soykırıma sessiz kalan batı dünyası, gece rahat uyuyabilmek için aradığı bahaneyi bulmuş oluyor böylece.

***

Schindler’e en güzel yanıtı, yine Münire Coşkun’un mektubundaki sözler veriyor belki de:
“Bosna’da savaş bitti diyorlar. Yalan. Bosna’da her şey güllük gülistanlık diyorlar. Doğru değil… Başçarşı ve Mostar köprüsünün göz alıcı görüntüsü gerçekleri yansıtmıyor.
Mutsuz insanların, acıları ile yaşayan insanların yoğun olduğu ülkede savaş bitmedi. Sadece silahlar sustu. Silahların olmadığı, çaresizlik savaşı yaşanıyor.
O alımlı genç kızlar, o delikanlılar var ya… Derileri dişlense içerlerindeki zehir canlar alır.”
Hoşçakal Saraybosna… Yahya Kemal’in vaktiyle Üsküp için dediği gibi. “Çok sürse de ayrılık, aradan geçse çok sene, sen bizde olmasan da biz sendeyiz yine.”

-Saraybosna, Kasım 2007

ses2

 

 

 

 

 

 

90’ların İstiklal Caddesi’nden mezunum. O yıllarda cadde bir kültür-sanat merkezine dönüşmüştü. YKY’de Enis Batur dergi çıkarır, Ses Tiyatrosu’nda Ferhan Şensoy olay yaratır, Kaktüs’te İlhan Berk şiir yazar, Robinson Crusoe kitapçısının üst katında Mehmet Güreli resim yapar, Emek Sineması’nda festival filmleri oynar, Kemancı’da gencecik Teoman ve Şebnem şarkı söylerdi. Tabii aynı zamanda 80’lerden kalma belalı bir yüzü de hâlâ vardı İstiklal Caddesi’nin. Bu da biz Beyoğlu çocuklarını bütün sanat dalları ve hayat tarzlarıyla iç içe olmaya götürdü. 2001 krizine kadar süren bu dönem neslimizi derinden etkilemiştir.

Sonraki 14 yılsa… Sonraki 14 yıl işte.

Hatırlarsınız; geçenlerde Murat Menteş bir belediyenin düzenlediği kitap fuarı programından son anda çıkarıldı. Sebebi de kendisinin aylar önce yaptığı bir konuşmaydı.
Birileri konuşmanın görüntü kaydının bazı kısımlarını cımbızlamış ve bağlamından kopuk bir şekilde basına servis etmişti çünkü.
Bu arada, “Bağlam” sözcüğünün Türk Dil Kurumu’nun Güncel Türkçe Sözlüğündeki tarifini hatırlayalım: “Herhangi bir durumda olaylar, ilişkiler örgüsü veya bağlantısı, kontekst.”
Aynı sözlüğün dil bilimi açısından tarifiyse şu: “Bir dil birimini çevreleyen, ondan önce veya sonra gelen, birçok durumda söz konusu birimi etkileyen, onun anlamını, değerini belirleyen birimler bütünü, kontekst.”
Yani ettiğimiz kelam ya da ileri sürdüğümüz fikir ancak kendi bağlamı içerisinde anlam ifade ediyor ya da etmiyor. Onu çevreleyen dilsel ya da düşünsel ilişkiler kapsamında. Karşı çıkmak da desteklemek de ancak o bağlam içinde kaldığımız sürece mantıksal açıdan mümkün.
Murat Menteş’in başına gelense, Türkiye’nin bugünkü fikir ortamının trajikomik bir özeti: Ülkede genel bir bağlam krizi yaşanıyor. Üzerinde tartışacağımız herhangi bir bağlam yok. Bu yüzden söylenenen bütün sözler, ileri sürülen bütün fikirler, yazılan bütün kitaplar boşluğa savrulup gidiyor. Bunların yerini bulacağı hiçbir zemin yok çünkü.
Köşe yazarlığı yaptığım yıllarda en çok buna şaşırmışımdır. Bir kavramı tartışmaya çalıştığımda kel alaka cevaplar alırdım hep. Mesela “ulusal kültür sentezi” hakkında mı yazdım, hemen “Sen asıl karının giydiği kıyafete bak!” düzeyinde tepkiler geliyordu. Hem de ciddi ciddi “kanaat önderi” kabul edilen isimlerden!
Yıllarca şaşkın ve çaresiz hissetim kendimi. Ta ki bir sohbetimizde Alper Canıgüz durumu şahane bir kavrayışla “bağlam özürlülük” diye tanımlayana dek. Bu benim için epey aydınlatıcı oldu.
Ortada bağlam olmayınca ne oluyor? Bütün tartışmalar kişiselleşiyor ve “Ad Hominem” düzeyinde cereyan ediyor. Yani ileri sürülen fikirden çok fikri ileri sürenin kişiliği üzerinden abes bir polemik doğuyor. Hiçbir tartışma hiçbir yere varmıyor. Herkes birbirinin işaret ettiği yere değil parmağına bakıyor. Giderek fikir tartışması yapmak, yeni kavramlar geliştirmek imkânsız hale geliyor. İnsanda hal de kalmıyor zaten.
Türkiye’nin içinde bulunduğu cendere bu: Bağlam özürlülük. Hiçbir konuda işe yarar bir bağlam yok çünkü ne hazindir ki aslında Türkiye’nin bağlamı yok.
Acı ama gerçek: Ülke iki yüz yıl önce bağlamından koparılmış. Cumhuriyetin ulusal kimlik ve kültür üzerinden yeni bir bağlam yaratma çabası da sonuç vermemiş. Haliyle, artık bu topraklarda niye bir arada yaşadığımızın bile üzerinde uzlaşılmış bir açıklaması yok.
Boşu boşuna tartışmalar yapıyor, fikirler ileri sürüyor, kitaplar yazıyoruz. Şu okuduğunuz yazı dahil hiçbir zihinsel performansın yerini bulması mümkün değil.
Geriye birbirimizin kaşıyla-gözüyle, ne yiyip içtiğiyle, nasıl yaşadığıyla, hangi tribünde oturduğuyla uğraşmak kalıyor ki dikkat ederseniz bugünkü köşe yazılarının ya da siyasi polemiklerin çoğu bu minvaldedir. Kısır ve anlamsız çekişmeler. Kahredici bir çoraklık.
Artık hangi “mahalleden” olursa olsun aydın kişiye düşen bağlam yaratmaktır diye düşünüyorum. Üzerinde tartışabileceğimiz zeminler inşa etmek. Bunun niye elzem olduğunu bıkmadan usanmadan anlatmak. Yoksa zihinsel çölleşme belki yarından da yakın.

Bütün siyasetlerin ortak amacı: Korku yaratmak. Bütün sanatların ortak amacı: Korkuyu yenmek. Uzlaşma bu yüzden zor.

***

Charlie Hebdo saldırısının ortalama bir Fransız üzerindeki etkisi, İkiz Kuleler saldırısınınki gibi olacaktır. Yeni bir sayfa açıldı.

***

Amerikalıyı ticaret merkezine, Fransızı sanatına, Müslümanı da dinine saldırıldığına inandırarak kışkırtabilirsin. Rulet bunun üzerine.

***

Charlie Hebdo katliamı hem İslamofobiyi hem de IŞİD’i konsolide edecek. Karanlık bir kazan-kazan durumu.

***

Televizyonda niye hep aynı kişiler konuşuyor? Ne söyleyecekleri belli olduğu için mi?

***

Dini, dili, ırkı ne olursa olsun: İnsanoğlunda vicdan standart değil, opsiyonel.

***

XX. Yüzyıl sonunda ırkçı Le Pen’i durduran Fransa’yı dünya şampiyonu yapan Cezayirli Zidane olmuştu. Artık bu da yetmez.

***

Charlie Hebdo sayesinde karikatür günümüzün en önemli sanatı.

***

Yılın “yuh artık” ödülü “Hıristiyanlar ve Yahudilerle de alay ediyorlardı, niye kimse onlardan kuşkulanmıyor?” diyen gazeteciye gidiyor.

***

Dört kitabın binlerce yıldır anlatmaya çalıştığı tek cümle: “Sana yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma.”

***

Herkes kendi oyununu oynuyor. Gerçekler bir avuç deliden başka kimsenin umurunda değil.
***

Tuğçe Kazaz daha Charlie Hebdo katliamını yorumlamadı mı?

***

Dünyada şu an neler olduğunu anlamak için ilk yapmamız gereken: Televizyonu kapatmak.

3 sayfa123»Yukari Asagi