.

Yazarın arşivi

Edebiyat dünyasında tetikçiler türedi.
Kendilerine hedef gösterilen yazarlar aleyhine klasik ve sosyal medyada itibarsızlaştırma operasyonları düzenliyorlar.
Tetikçilerle çalışmayı kabul etmeyenler de aynı akıbeti paylaşıyor.
Yalan haberler ve sahte anketler düzenliyorlar.
Benzeri manipülasyonlar da “iş sahalarına” giriyor.
Aynı tetikçinin gününe göre farklı kişiler için çalıştığı gözlemleniyor.
Bu da edebiyattaki mafyalaşmanın boyutlarını sergiliyor.
Mesajları net: Ya onlarla çalışacaksın ya da haddini bileceksin!
Yayınevleri korku ya da işbirliği sebebiyle sessiz.
Yazarlar “İnşallah bana bulaşmazlar…” diyerek çaresiz.
Edebiyat dünyası değil Meksika Körfez Karteli mübarek!

Diyelim loş bir odada yatmaktasın. Sımsıkı perdelerin arasından cılız bir günışığı.
Neredesin, belli değil.
Günlerden ne, bilmiyorsun.
Ama vücudunda derin bir ağrı.
Hani “bir organın varlığını hissediyorsan o organ hasta demektir” derler ya, sen bütün vücudunu hissediyorsun.
Güç belâ başını çevirip baktığında, başucunda duran ilaçlar çarpıyor gözüne. Odadaki grilikle çelişen renkli kutular.
Uzanmak istiyorsun, elin gitmiyor. Doğrulmak istityorsun ama mecalin yok. Nefes almak bile mesele.
Elinin üzerideki cennet benekleri çarpıyor gözüne. Yüzüne dokunuyor ve çok yaşlı olduğunu anlıyorsun.
Hadi açık konuşalım: Yavaş yavaş ölüyorsun.
Ya da hastane odasında, her tarafına borular bağlanmış halde yatıyorsun. Odanın camına sinsi bir yağmurun damlaları çarpmaktadır.
Öyle bir inliyorsun ki hemşire koşuyor. Yanına gelip merhamete tutuyor elini. “Bir şey mi istediniz?”
Belki de bir otel odasında, göğsünde bir ağırlık. Şakakların zonkluyor, ellerin titriyor. Film şeridi gibi geçiyor hayat.
Birden, siyahlar giymiş bir melek!
Kara pelerinini savurarak giriyor odaya. Ama nasıl güzel! Ben diyeyim Angelina Jolie, sen de Johnny Depp!
Korkuyorsun ama gıkın çıkmıyor. Kum saati boşalıyor hızla. Zaman içine doğru, kum taneleri gibi akıyor.
“Çok mu istiyorsun biraz daha yaşamayı?” diye soruyor siyahlı melek. Son gücünle başını sallıyorsun.
“Bir düşüneyim” diyor. “Aslında bir seferlik torpil yapabiliriz. Ne dersin?”
Yine sallıyorsun başını ve melek başlıyor anlatmaya. “Şimdi seni 2014’ün son günlerine döndürebilirim. Ama bir şartla. O günden sonraki hiçbir şeyi hatırlamayacaksın. Bu konuşmayı da hatırlamayacaksın. Sadece sana yeni bir şans verildiğini bileceksin o kadar.”
Sonra saatine bakıyor. “Anlaştıysak gitmem gerek. Şimdi kapat gözlerini. Açtıktan sonra da hiçbir şeyden ‘artık çok geç’ diye vazgeçme. Ne hayallerinden ne de sevdiklerinden.”
“Yerinde olsam öyle yapardım” diyor gitmeden. “Çünkü sonunda yine karşılaşacağız.”
Kapıyorsun gözlerini.
Açtığında tam şu anki gibisin. İnternette bir yıl sonu yazısını okur halde.
Yokluyorsun vücudunu, sağlıklısın.
Dışarıda kar ya da yağmur. Elinde yukarıdaki sahneyi gerçekten yaşadığına dair bir kanıt yok. Tıpkı siyahlı meleğin dediği gibi.
Artık tek yapman gereken, anlaşmaya uymak. Meleğe verdiğin sözü tutup onunla tekrar karşılaşana kadar her saniyenin kıymetini bilmek.
Kafaya Pazartesi sendromu falan takmamak yani.
Yerinde olsam öyle yapardım.

Birkaç gün önce twitter hesabıma şunu yazdım: “Başıma bir şey gelmeyecekse Erdoğan’ın Din Şurası konuşmasını makul ve mantıklı buldum.”
Hepsi bu kadar. Ne bir sataşma ne de suçlama. Bunu işsiz-güçsüz bir ânımda mikro bir deney olarak gördüm ve sonucu beklemeye başladım. En fazla 5-6 cevap bekliyordum. Bakalım hangi sesle konuşacaktık.
Beni bilenler bilir: Muhalifim ama iktidardan nefret etmem. Hem de söylediklerimden dolayı işten kovulmuş, iftiralara uğramış olmama rağmen. Aydın olmanın gereği bence güç odaklarına mesafeli kalabilmek.
Kimseden nefret etmem çünkü korkmam. Bilirim ki korku insanı öfkeye, öfke nefrete, nefret de karanlığa ve acı çekmeye götürür, vaktiyle bir bilgenin dediği gibi. Neyse.
Sosyal medyadaki cümleme gelen tepki dalgasından da korkmadım ama şaşırdığımı söyleyebilirim. Çoğunluğu sözel şiddet, ağır hakaret, sert suçlama, kuru iftira ve başkalarını da aynı şeyi yapsınlar diye kışkırtmaktan ibaretti.
Birisi kitaplarımı parçalayıp fotoğrafını çekmişti. Bir diğeri acilen intihar etmemi istiyordu. Bir başkası özel hayatıma saldırırken hızını alamayıp beni “vatan haini” ilan eden de vardı.
Yani klasik sosyal medya linçlerine benziyordu. Farkıysa tek ve sosyal medya standartlarına göre yumuşak bir cümleden kaynaklanmasıydı. Bu da linç eşiğinin gittikçe düştüğünü gösteriyor ve tek bir kesim için geçerli değil. Artık aynı şeyi her mahallede yaşayabiliyoruz.
Mütevazı deneyin sonucunun Todd Strasser’in “Dalga” romanını hatırlattığını da söyleyeyim. Meraklısı bulup okuyabilir.
Bu arada, konuşma metnini kimin yazdığını gerçekten merak ediyorum. Ama zaten konu bu değil.
Özetle, hem iktidarın hem de muhalefetin doğru ve yanlış bulduğumuz icraatlarını özgürce söyleyebileceğimiz bir ülkede yaşamaktan yanayım. Yoksa toplumsal kutuplaşma aşılamaz. Dahası, insanlar düşüncelerini özgürce ve samimiyetle söylemeye korkar hale gelirler. O zaman da memleket yaşanacak yer olmaktan çıkar. Hem iktidarı hem de muhalefeti bu resmi görmeye davet ediiyorum.
Bu yazdıklarımı kim okur ya da anlamaya çalışır hiçbir fikrim yok. Şu saatten sonra çok fazla önemi de yok. Ama geleceğe bir kayıt bırakmak istiyorum. Paylaşarak erişimine yardımcı olabilirsiniz ya da olmayabilirsiniz. Her iki durumda da Allah yardımcımız olsun.

Sağda-solda duyuyoruz: Gençleri kitap okumamakla, hayatı sosyal medyadan ibaret sanmakla, dizi dünyasında yaşamakla, içerikten çok şekle ve gaza önem vermekle, dar kafalılıkla, selfie narsisizmiyle ve bencillikle suçlayanlar var.
Bu suçlamalara iki nedenle katılmıyorum. Birincisi, gençleri suçlamak yaşlılık belirtisidir, bu da hiç işime gelmez.
İkincisi, böyle olmayan pek çok genç var. Hatta aslında günümüz dünyasında onların hâlâ varolması bence daha acayip.
Sosyal ve klasik medya insanı korkuyla doldurup ruh sağlığını bozmak için birbiriyle yarışan görüntüler, sesler ve cümlelerle dolu. Nefret söylemi her mahallede paçalardan akıyor. Gelecek belirsiz, şiddet porrnografik düzeyde, maneviyat yok olmuş. Artık tek önemli şey hız ve para.
Ve böyle bir dünyada hâlâ pek çok genç kitap okuyor, okuduğunu anlıyor, diziler dışındaki sanatla ilgileniyor, ağaçlara sahip çıkıyor, içeriğe önem veriyor, empati yapıyor ve başkalarının mutluluğuyla mutlu oluyor… Şu acayipliğe bakar mısınız?
Şahsen her gün şaşırıyor ve şükrediyorum. Herkese de tavsiye ederim. İnanın, insana gençleri suçlamaktan çok daha iyi geliyor!

Doğu Avrupa Berlin Duvarı’nın yıkılışının 25. yılını idrak etmeye hazırlanırken Atlas olarak konsere geldik Bulgaristan’a.
Tırnova şehri yakınlarındaki Mindya kasabası yılın geri kalanında sessiz sakin yaşayıp bir hafta boyunca Rock festivaline dönüşüyor. Hem de ne dönüşmek!
Çevre illerden akanlar Balkan gruplarının müziğiyle çoluk-çocuk eğleniyor. Çiftçiler, doktorlar, işçiler, öğrenciler, bilgisayar programcıları, öğretmenler, hatta kasabanın polisleri!
Ekonomik sıkıntılar içindeki bir ülkede esen bu pozitif enerji fırtınasına hayran olmamak elde değil. Balkanların Arabesk’i Çalga müziğine karşı Rock’un direniş mevzilerinden Mindya. Sokaklarının, doğasının ve havasının güzelliği de ayrı.
Mira Draga yazlarını Mindya’da geçiren, bizim kuşaktan bir kadın. Evinin bir bölümünü “Komünizm Müzesi” haline getirmiş. “Bulgaristan’ın ilk komünizm müzesi” diyor gururla.
Girişte bizi tabii ki Lenin heykeli ve orak-çekiçli bayrak karşılıyor. Saman kâğıtlı kayıt defteri de o zamandan. Kiril alfabesi burada bir başka görünüyor.
Komünist Bulgaristan’dan kalma ev eşyaları, fotoğraf makineleri, yayınlar, posterler, film afişleri, saatler, hatta askeri üniformalar… Derhal birer tane giyip fotoğraf çektiriyoruz.
Bulgaristan Komünist Partisi’nin Hem Bulgarca hem de Türkçe propaganda yayını “Yeni Hayat”ın sararmış sayfalarını karıştırırken düşünüyorum: Reel komünizmi yaşayanlara bunlar kim bilir neler hatırlatıyor. Özellikle Bulgaristan Türklerine: Baskı, asimilasyon, Belene Kampı, atalarımın da içinde olduğu firar hikâyeleri… Acaba unutmak mı zor yoksa hatırlamak mı…
Isabel Fonseca “Beni Ayakta Gömün” kitabında, toplumsal acılara karşı iki tür refleks olduğundan bahsediyor. Yahudilerinki gibi her şeyi hatırlamak ya da Çingeneler gibi her şeyi unutmak.
İlki tekrar yaşamamak için gereken tecrübeyi, diğeriyse travmalarla gölgelenmemiş yaşama sevincini hedefliyor. Hatırlama endüstrisine karşı unutma sanatı.
Bulgarlarsa tıpkı Türkler gibi, bölük-pörçük hatırlamayı seçmiş. Komünist döneme sakin gözlerle bakmaya yeni alışıyorlar. Yaşlılar daha ılımlı. “Özgür değildik ama hiç olmazsa sosyal güvencemiz vardı” türküsündeler. Şu yoklukta dinlenmeyecek türkü değil hani.
Tabii işin nostalji boyutu da var. Ne de olsa nostalji dediğimiz insanın kendi gençliğini özlemesinden ibaret!
Müzeyi gezdikten sonra bahçede basketçiye benzeyen Sırp müzisyenlerle resim çektirip Mira’nın yine o günlerden kalma cezvelerde yaptığı kahveyi içiyoruz. Berlin Duvarı yıkılırken Roger Waters’ın verdiği konserden bahsederek.
Waters yıkılan duvarın önünde ve bütün fiyakasıyla “The Wall” albümünü icra ederken bizler gençliğe henüz adım atmıştık. Gitar çalmayı, iki satırı bir araya getirmeyi öğreniyorduk. Meğer altın çağıymış ömrümüzün, bilemezdik.
Aradan geçen 25 yılda bilmem içimizdeki duvarları yıkabildik mi? Yoksa çaktırmadan yeni duvarlar mı ördük? Ruhumuzun masumiyet müzesi acep neresi? Keşke Mindya’da bunun da cevabı olsa.

Son mesajını Facebook’a video olarak yükleyip intihar eden Mehmet Pişkin aklıma Beşir Fuad’ı getirdi.
1887’de, henüz 35 yaşındayken (Mehmet ile aynı yaşta) intihar edip son mektubunu bileklerinden akan kanla yazan Beşir Fuad.
Kendi ölümünü bir deney gibi kaydeden, nam-ı diğer “İlk Türk materyalisti” Beşir Fuad.
O vakitler İstanbul’da ufak çaplı bir intihar salgınına ve tartışmalara sebep olan, 94 yıl sonra Enis Batur’un şiirinde “yanlış kardeşim benim” diye sesleneceği Beşir Fuad.
Mehmet Pişkin’in Facebook videolu intiharı salgın yaratır mı bilinmez ama tartışma yarattığı kesin.
Meseleye hassasiyetle yaklaşan fikir adamlarından magazin yazarlarına kadar herkes işin içinde.
“İntihar korkaklıktır!” diye slogan atan da var, “Hayattaki arayışı biten herkes böyle yapmalı!” diyen de.
Şahsen intihar işinden pek anlamam. Ama tesadüf bu ya, ‪#‎tarih‬ dergisinin Ekim sayısında Beşir Fuad hakkında özel bir dosya hazırlanmış.
Romancı Murat Gülsoy bahsediyor kendisinden: “Gerçi okuduğum ansiklopedide Beşir Fuad’ın bir ruhsal buhran sonucunda kendini öldürdüğü yazıyordu ama satır aralarında ima edilen Batı kültürünün Tanzimat aydını üzerindeki yıkıcı etkisiydi.
Bu yargı o günden bu yana hiç değişmedi. 1980’den sonra güç kazanan Türk-İslam sentezinde vücut bulan muhafazakâr ideoloji için de kötü adam belliydi: Batıcı, materyalist, solcu aydınlar.
Edebiyatta, sanatta, düşün hayatında yeni, modern, deneysel ne varsa ‘halka yabancı!’ diye aşağılanan bu dönemdeki atmosfer ne yazık ki hiç bitmedi ve ana söylem haline geldi. Bu ortamda Beşir Fuad’ı daha sık düşünür oldum.
Yaşadığım çağda ezilmek ve yok edilmek istenen aydının arketipiydi benim için…”
Handan İnci de yazısında “Bazı yorumculara göre Beşir Fuad, pozitif bilimlere öncelik veren bu okullarda aldığı eğitimin kurbanıdır” diyor.
Genelleme yapmamak lazım evet ama ODTÜ Makine Bölümü mezunu, bilgisayar yazılımcısı Mehmet Pişkin‘in pozitif bilimlerle olan bağını tahmin etmek de zor değil.
İntihar videosunda bile arabeske bağlamak yerine kendiyle dalga geçmeyi seçen, gayet batılı bir zihin var karşımızda.
Veda şarkısı olarak Ella Fitzgerald’dan “Every Time We Say Goodbye”ı seçmiş. Tıpkı Beşir Fuad gibi bedeninin kadavra olarak kullanılmasını istemiş. Onun gibi “Yaş 35, yolun tamamı eder” demiş.
İtiraf edeyim, Beşir ve Mehmet’in yaşındayken medyamızda rasyonel fikir tartışması yapmaya çalışıp doğunun bağlam özürlü duvarlarına çarptığımda kafama sıkmayı ben de düşünmüşümdür.
Sonra insan o kafalara alışıyor tabii. Hele ruhunuz savaşçıysa bir şekilde ayakta kalıp idare ediyorsunuz.
Ama bazı ruhlar savaş yerine müsaade istiyor işte. Bize garip gelebilir ama Beşir Fuad ve Mehmet Pişkin belki de birbirini anlayacaktır.

TABANCALI BİR KIZ DAHA </p><br /><br /><br />
<p>Luc Besson dünyanın en iyi yönetmeni midir bilmem ama şahsen en sevdiğim yönetmendir. Çünkü kendisi, en sevdiğim film olan “Leon”un yönetmenidir. Ayrıca “Derinlik Sarhoşluğu” ve “Nikita” gibi gençlik günlerimizi şenlendirmiş filmlerin yönetmeni.<br /><br /><br /><br />
“Leon” sadece o sırada henüz 14 yaşında olan Natalie Portman’ın (oynadığı karakter Matilda ise 12 yaşındaydı) dünyanın kalbini çalmasına sebep olmamış, her bakımdan bıçak sırtı bir konudan (yetişkin bir seri katil erkekle ailesi katledilmiş kız çocuğunun bir çeşit romansı) alnının akıyla çıkan Luc Besson’a hayat boyu yetecek krediyi kazandırmıştı.<br /><br /><br /><br />
Zaman zaman meseleleri sulandırmakla eleştirilse de, “savaşçı kadın” prototipini en iyi yaşatan yönetmendir Besson. Öykülerini kadınlara hayran bir erkeğin gözüyle anlatır. Onun filmlerinde intikamcı tabancalı kadınlar olur hep. Kadınlığın gücüne ve içerdiği tehlikelere merakı, Tarantino ile rekabet halindedir. Ama tabii daha Fransız bir açıdan. Tarantino filmlerinde pek göremeyeceğimiz bir şiirselliğe her zaman zaafı vardır.<br /><br /><br /><br />
Ayrıca blen bilir, 80’lerde Leos Carax ve Jean-Jacques Beineix gibi yönetmenlerle beraber, “Yeni Yeni Dalga” da denen “Cinema du Look” akımının yaratıcısıdır kendisi. Yani hafiften reklam estetiği de kokan ama her zaman şiirsel, şiddetin ve aşkın her zaman hissedildiği o “cool” filmlerin. Onun tabancalı kızlarının en başarılı örneklerinden Nikita yıllar sonra “Ejderha Dövmeli Kız” romanına da ilham kaynağı olacak, başrol oyuncusu Noomi Rapace, “role hazırlanırken hep Nikita’yı düşündüm” diyecektir. Hollywood’un kırıp dökmeden uyarlamayı başardığı sayılı Fransız filmlerinden.<br /><br /><br /><br />
Neyse, gelelim “Lucy” meselesine: Besson bu sefer de bilmem kaç kez “Dünyanın En Seksi Kadını” seçilmiş Scarlett Johanson’dan iyi bir tabancalı kız olacağını düşünmüş. Şahsen filmi izleyene kadar bunun nasıl olacağı konuda kuşkularım vardı. Öyle ya, ne Natalie Portman’ın 14 yaşındaki hali gibi masum ne de Anne Parillaud’nin Nikita’daki hali kadar vahşi bir kadın. Ama izleyince gördüm ki üstadın bir bildiği varmış.<br /><br /><br /><br />
Kısacası: Leeloo’dan daha zeki, Matilda’dan daha çevik, Nikita’dan daha akıllı bir kahraman var bu sefer karşımızda. Aman ayağımızı denk alalım.<br /><br /><br /><br />
Bir Uzakdoğu şehrinde öğrenci olan saf Lucy’nin çok da iyi tanımadığı yeni sevgilisi yüzünden karıştığı olaylar anlatılıyor. Pis bir emrivaki sonucu otelin resepsiyonuna götürmek zorunda kaldığı çanta yüzünden, kendini Kore mafyasının vahşetinin ortasında buluyor. Karambolde ameliyata alınıp karnına bilinmeyen bir uyuşturucu torbası monte ediliyor. Sebep? Maddeyi Amerika’ya sokacak bir kuryeye ihtiyaç var. Derken uğradığı yeni bir saldırıda madde Lucy’nin kanına karışıyor ve başlıyor zihnsel potansiyelini insanüstü bir güce doğru artırmaya.<br /><br /><br /><br />
Tabii liderlerini eski dostumuz Min-Sik Choi’nin canlandırdığı Kore mafyası da Lucy’nin peşine düşmekte gecikmiyor. Gerisi filmi anlatmaya girer, o yüzden burada kesiyorum.<br /><br /><br /><br />
Film aslında Luc Besson sineması retrospektifi gibi. Silahlı ve tehlikeli bir intikam meleği, vahşet meraklısı mafya, arada kimvurduya giden masumlar, nefes kesen takip sahneleri ve konuya derinlik katma amaçlı, insan zihniyle ilgili çıkarsamalar. Üstelik bu çıkarsamaları, oynadığı filmleri aslında olduklarından daha iyiymiş gibi gösterme maharetiyle tanınan Morgan Freeman’ın ağzından dinilyoruz, daha ne olsun?<br /><br /><br /><br />
Bir Luc Besson filmine karşı objektif olmam zor, ne yalan söyleyeyim. Ama Lucy gelip kafama silahını dayamak suretiyle beni objektif olmaya zorlasa, ona şunları söylerdim: “Bütün fiyakasına rağmen Luc Besson’un biraz yaşlandığını hissettim sevgili Lucy. Lütfen yanlış anlama, filmin akışı hâlâ tabanca gibi, fakat nasıl desem, hafiften bir kendini tekrar durumu da yok değil. Tabii Leon’u, Nikita’yı, Metro’yu ya da Derinlik Sarhoşluğu’nu çeksem ben de doyamazdım kendim tekrarlamaya. Ama zaman zaman kendi kendinden intiihal yapıyor gibi hissediyorum. Ayrıca şu tabancayı kafamdan çekersen de sevinirim tatlım, zira şeytan doldurur.”<br /><br /><br /><br />
İnsanın beyninin ancak %10’unu kullandığı varsayımı ise günümüzde tartışılır hale gelmiş bir tez. Besson ise bu tartışmalara pek itibar etmemiş ve kurmuş öyküsünü “kendi beynini işgal eden” kızın karizmasının üstüne. Allah için Johansonn da birkaç saat içinde insanüstü bir varlık haline gelen Lucy karakterini ustalıkla canlandırmış. Bu onun kariyerinde muhtemelen özel ve tekrarlanması zor bir noktayı temsil edecek.<br /><br /><br /><br />
Kafama silah dayadığı sırada Lucy’e söylemediğimse şu: Öykünün doğu felsefesine doğru açılan bir sonu var ki, Besson sinemasında “yeniliği” belki de burada aramak gerek. Ana fikir noktasında Pentagram’ın enfes şarkısının sözleriyle buluşuyor sanki: “Korkma ondan bundan / Ne ölümden, ne hayattan. / Şu dünyada gördüklerinin / Hepsi bir, hepsi Hak’tan.”<br /><br /><br /><br />
Vücuduna karışan madde yüzünden (ya da sayesinde, nasıl baktığınıza bağlı) bir Jedi şovalyesine dönüşen ve ancak onlarda gördüğümüz güçlere kavuşan Lucy’nin kaderi de Jedi şovalyelerine yakışır bir şekilde oluyor. Ben “Vahdet-i Vücut” ya da “Fenafillah” diyeyim, gerisini erenler anlasın.</p><br /><br /><br />
<p>MyBilet e-dergi, 10 Eylül 2014

Luc Besson dünyanın en iyi yönetmeni midir bilmem ama şahsen en sevdiğim yönetmendir. Çünkü kendisi, en sevdiğim film olan “Leon”un yönetmenidir. Ayrıca “Derinlik Sarhoşluğu” ve “Nikita” gibi gençlik günlerimizi şenlendirmiş filmlerin yönetmeni.
“Leon” sadece o sırada henüz 14 yaşında olan Natalie Portman’ın (oynadığı karakter Matilda ise 12 yaşındaydı) dünyanın kalbini çalmasına sebep olmamış, her bakımdan bıçak sırtı bir konudan (kiralık katil ile ailesi katledilmiş kız çocuğunun bir çeşit romansı) alnının akıyla çıkan Luc Besson’a hayat boyu yetecek krediyi kazandırmıştı.
Zaman zaman meseleleri sulandırmakla eleştirilse de, “savaşçı kadın” prototipini en iyi yaşatan yönetmendir Besson. Öykülerini kadınlara hayran bir erkeğin gözüyle anlatır. Onun filmlerinde intikamcı tabancalı kadınlar olur hep. Kadınlığın gücüne ve içerdiği tehlikelere merakı, Tarantino ile rekabet halindedir. Ama tabii daha Fransız bir açıdan. Tarantino filmlerinde pek göremeyeceğimiz bir şiirselliğe her zaman zaafı vardır.
Ayrıca blen bilir, 80’lerde Leos Carax ve Jean-Jacques Beineix gibi yönetmenlerle beraber, “Yeni Yeni Dalga” da denen “Cinema du Look” akımının yaratıcısıdır kendisi. Yani hafiften reklam estetiği de kokan ama her zaman şiirsel, şiddetin ve aşkın her zaman hissedildiği o “cool” filmlerin. Onun tabancalı kızlarının en başarılı örneklerinden Nikita yıllar sonra “Ejderha Dövmeli Kız” romanına da ilham kaynağı olacak, başrol oyuncusu Noomi Rapace, “role hazırlanırken hep Nikita’yı düşündüm” diyecektir. Hollywood’un kırıp dökmeden uyarlamayı başardığı sayılı Fransız filmlerinden.
Neyse, gelelim “Lucy” meselesine: Besson bu sefer de bilmem kaç kez “Dünyanın En Seksi Kadını” seçilmiş Scarlett Johansson’dan iyi bir tabancalı kız olacağını düşünmüş. Şahsen filmi izleyene kadar bu konuda afili kuşkularım vardı. Öyle ya, ne Natalie Portman’ın 14 yaşındaki hali gibi masum ne de Anne Parillaud’nin Nikita’daki hali kadar vahşi bir kadın. Ama izleyince gördüm ki üstadın bir bildiği varmış.
Kısacası: Leeloo’dan daha zeki, Matilda’dan daha çevik, Nikita’dan daha ahlaklı bir kahraman var bu sefer karşımızda. Aman ayağımızı denk alalım.
Bir Uzakdoğu şehrinde öğrenci olan saf Lucy’nin çok da iyi tanımadığı yeni sevgilisi yüzünden karıştığı olaylar anlatılıyor. Pis bir emrivaki sonucu otelin resepsiyonuna götürmek zorunda kaldığı çanta yüzünden, kendini Kore mafyasının vahşetinin ortasında buluyor. Karambolde ameliyata alınıp karnına bilinmeyen bir uyuşturucu torbası monte ediliyor. Sebep? Maddeyi Amerika’ya sokacak bir kuryeye ihtiyaç var. Derken uğradığı yeni bir saldırıda madde Lucy’nin kanına karışıyor ve başlıyor zihnsel potansiyelini insanüstü bir güce doğru artırmaya.
Tabii liderlerini eski dostumuz Min-Sik Choi’nin canlandırdığı Kore mafyası da Lucy’nin peşine düşmekte gecikmiyor. Gerisi filmi anlatmaya girer, o yüzden burada kesiyorum.
Film aslında Luc Besson sineması retrospektifi gibi. Silahlı ve tehlikeli bir intikam meleği, vahşet meraklısı mafya, arada kimvurduya giden masumlar, nefes kesen takip sahneleri ve konuya derinlik katma amaçlı, insan zihniyle ilgili çıkarsamalar. Üstelik bu çıkarsamaları, oynadığı filmleri aslında olduklarından daha iyiymiş gibi gösterme maharetiyle tanınan Morgan Freeman’ın ağzından dinilyoruz, daha ne olsun?
Bir Luc Besson filmine karşı objektif olmam zor, ne yalan söyleyeyim. Ama Lucy gelip kafama silahını dayamak suretiyle beni objektif olmaya zorlasa, ona şunları söylerdim: “Bütün fiyakasına rağmen Luc Besson’un biraz yaşlandığını hissettim sevgili Lucy. Lütfen yanlış anlama, filmin akışı hâlâ tabanca gibi, fakat nasıl desem, hafiften bir kendini tekrar durumu da yok değil. Tabii Leon’u, Nikita’yı, Metro’yu ya da Derinlik Sarhoşluğu’nu çeksem ben de doyamazdım kendim tekrarlamaya. Ama zaman zaman kendi kendinden intihal yapıyor gibi hissediyorum. Ayrıca şu tabancayı kafamdan çekersen de sevinirim tatlım, zira şeytan doldurur.”
İnsanın beyninin ancak %10’unu kullandığı varsayımı ise günümüzde tartışılır hale gelmiş bir tez. Besson ise bu tartışmalara pek itibar etmemiş ve kurmuş öyküsünü “kendi beynini işgal eden” kızın karizmasının üstüne. Allah için Johansson da birkaç saat içinde insanüstü bir varlık haline gelen Lucy karakterini ustalıkla canlandırmış. Bu onun kariyerinde muhtemelen özel ve tekrarlanması zor bir noktayı temsil edecek.
Kafama silah dayadığı sırada Lucy’e söylemediğimse şu: Öykünün doğu felsefesine doğru açılan bir sonu var ki, Besson sinemasında “yeniliği” belki de burada aramak gerek. Ana fikir noktasında Pentagram’ın enfes şarkısının sözleriyle buluşuyor sanki: “Korkma ondan bundan / Ne ölümden, ne hayattan. / Şu dünyada gördüklerinin / Hepsi bir, hepsi Hak’tan.”
Vücuduna karışan madde yüzünden (ya da sayesinde, nasıl baktığınıza bağlı) bir Jedi şovalyesine dönüşen ve ancak onlarda gördüğümüz güçlere kavuşan Lucy’nin kaderi de Jedi şovalyelerine yakışır bir şekilde oluyor. Ben “Vahdet-i Vücut” ya da “Fenafillah” diyeyim, gerisini erenler anlasın.

Not: Bu yazının bir versiyonu MyBilet e-Dergi’nin 10 Eylül tarihli sayısında yayımlanmıştır.

Fotoğraf: Baikonur, we have a problem!

Fakirin üçüncü romanı “Yolda Üç Kişi”.
Tâ 2005’te çıktı.
Sonra Fransa’da yayımlandı.
Le Monde’un kitap eki onun hakkında “mizahla, ironiyle yüklü bir roman…” falan dedi.
Tam 9 yıl sonra “Sonun Geldi Sevgilim”i yazdı fakir.
Şimdi bazı gazetelerimiz röportajda soruyor:
“İlk kez mizahi roman yazmışsınız. Neden?”
Aslında fakir ilk kez mizahi roman yazmadı.
İlk kez yazdığı romanın mizahi olduğunu baştan söyledi.
Boşuna dememiş Kemal Tahir: “Türkiye’de bir şeyi yapman yetmez. Onu yaptığını söylemen de gerekir.”
Şimdi gel de sorma: Hal böyleyken nasıl mizahsız kalınır?

Foto: Kurgusal komedi filmi yönetmeni Üzeyir Üzeyirov’un “Sıkıntı Var Baykonur” filminden.

1989’un bir kış gecesi, Galatasaray yatakhanesindeki demir dolaplardan birinin üzerinde bir çocuk duruyordu.
Adeta tünemişti oraya. Siyah eşofmanları vardı, ayakları çıplaktı. Ay ışığında kocaman ve garip bir kuşa benziyordu. Uyuyan arkadaşlarına hiç bakmadığı bir açıdan bakıyordu.
Yaptığını biraz komik buluyordu. Ama her günkü hayatını farklı bir yerden izlemenin tadını çıkarmaktaydı.
Bugüne kadar kimseye söylemediği bu işi ona yaptıran, birkaç saat önce Emek Sineması’nda izlediği filmdi.
Filmdeki edebiyat öğretmeni öğrencileri masasının üzerine çıkarmış, sınıfa hiç bakmadıkları bir açıdan bakmaya zorlamıştı.
Sanki “Hayat işte böyledir” demişti. “Bakış açınızı değiştirirseniz birden yepyeni bir yer olur.”
Düşünüyorum da, Robin Williams’ın canlandırdığı o öğretmen, ilk edebiyat öğretmenimmiş. Hatta onu aklımda efsane Türkçe öğretmenimiz Öncel Tunçay ile karşılaştırmışım.
Keating de Öncel Hoca gibiydi. Sevmiyordu hayatı ve sanatı klişelerin içine tıkıştırmayı.
İkisi de edebiyatın maydanozlu laflar etmenin çok ötesinde bir şey olduğu konusunda hemfikirdiler.
Öncel Hoca’nın Nâzım sevgisi gibi, Keating de Whitman’ın şiirine hayrandı. “Hey reis, koca reis!”
“Boş verin size söylenenlere!” diyordu filmdeki öğrencilere ve bize. “Sözcükler ve fikirler hayatı değiştirebilir!”
80 kuşağı çocukları için bu sözler çok önemliydi. Dünyanın “değiştirilebilir” bir şey olduğunu çoğumuz ilk kez duyuyorduk.
Şiirin “güzel söz söyleme sanatı” falan değil, kozmik bir algılayış ve ifade ediş biçimi olduğu dank ediyordu kafamıza. Bu yüzden “Ölü Ozanlar Derneği” bizim kuşağımız üzerinde derin izler bıraktı.
Tabii “bizim kuşak” derken okumaya-yazmaya az buçuk meraklı olanlardan bahsediyorum.
Pazar günü oy kullanan akranlarımızın çoğu pekâlâ böyle bir filmin varlığından habersiz ya da hatırlamıyor olabilir.
Hatırlayanlar, Robin Williams’ın ani ölümüne herhalde bir başka üzüldü. Sanki edebiyat hocamız John Keating’i yitirdik.
Eminim gökyüzündeki dernekte onu karşılamıştır ölü ozanlar. Whitman’dan Cansever’e, Oktay Rifat’tan Baudelaire’e, Füruğ’dan Ungaretti’ye…
Yatakhanedeki demir dolabın üzerine tünemiş çocuksa hâlâ orada duruyor. Uzay-zamanın jeodezik çizgilerinde, hareketsiz.
Hem dün kadar yakın hem de artık uzanamayacağım kadar uzak.
Kulak verirsek, mırıldandığını duyarız belki. “Oy reis, koca reis. Alnımızın akıyla döndük seferden. Savuşturup onca belâ, onca fırtınayı, sonunda muradına erdin.”

Günümüz okurunda bir trend: Tuttuğumuz yazarı başkasının tuttuğu yazarla tokuşturmak.
Böylece hangisinin kırılacağına bakmak.
Daha doğrusu, tuttuğumuz yazarın başkasının tuttuğu yazarı çatlatmasını beklemek.
Neresinden baksak ilginç ve eğlenceli. Üstelik benlik tatmini fırsatı da büyük.
Burada tek sorun, yazarların yumurta olmaması.
Küçük İskender eskiden “Şairler yumurta değildir, onları tokuşturamazsınız” derdi.
Artık yazarlar da yumurta değil, onları da tokuşturamayız.
Şu gaddar dünyada kalemiyle ayakta kalmış her yazar bir gezegen, bir içerik deposu. Milyarlarca veri transferinden oluşan bir matriks.
O matrikse girer ya da girmeyiz.
O içeriğe başvurur ya da başvurmayız.
O gezegene ayak basar ya da basmayız.
Ama bunların hiçbiri yazarları yumurta yapmaz.
Hatta kendileri tokuşmak istese bile yazarlardan yumurta olmaz.
Onları tokuşturmaya kalkmak, olsa olsa bizi yazarları yumurta sanan insanlar yapar.
“Yazarları Yumurta Sananlar” ise iyi roman adı olur.
Domates-peynirle çok iyi gider.
3 sayfa«123»Yukari Asagi